|
|

|
           

Şarkıcı adayı arayan bir televizyon programı, garip sayılabilecek bir gerilimin unsuru haline geldi. İlk sorun şu; programın “aradığı” ve “popstar” adıyla kavramsallaştırdığı şey, Batı dünyasına dair bir şöhret ikonu.
|
ÜÇÜNCÜ SAYFA
...........
Hakkı Özdal / hakkiozdal@evrenselbasim.com
|
Annemi ve kardeşlerimi katleden ben: Pierre Riviere
Şarkıcı adayı arayan bir televizyon programı, garip sayılabilecek bir gerilimin unsuru haline geldi. İlk sorun şu; programın “aradığı” ve “popstar” adıyla kavramsallaştırdığı şey, Batı dünyasına dair bir şöhret ikonu. Aslında “halk en fazla kimi tutar” gibi dolaysız ve kolay bir değerlendirmenin yanında ama bundan daha ziyade -Batı dillerinden gelme o “star” sözcüğüyle anılan- bir “kişilik” arıyorlar. Programın yapımcılarından biri, önceki gün bunu bir gazeteye açıkça söyledi ve halkın yarışmayı yanlış anladığını ima etti. İkinci sorun da işte bu birinciden türüyor zaten: Israrla, aranan şeyle alakası olmayan bir adam seçiliyor, konuşuluyor, seviliyor. Geçmişte bir cinayet işlediği, başka nedenlerle de yargılandığı ortaya çıktı; ama destek sürüyor. Bizi de, konunun işte tam bu noktası ilgilendiriyor. Yaşamın, kendinde değerini zaten taşıyan ve başka bir vurguya gerek duyulmaksızın kutsanan bir olgu olduğu bir dünyada, insanların, bir başkasının yaşamını almış birine sempati duymayı sürdürmesi olağan bir durum mudur? Onu kendinden biri olarak görmesi, onunla özdeşleşmesi...
***
Haziran 1835’de, genç bir Fransız köylüsü, Pierre Riviere, annesini, kız kardeşini ve erkek kardeşini planlayarak öldürdü. Bir budama satırıyla ve oldukça acımasızca işlenen cinayete kadar, köyünde bir budala olarak bilinen Riviere, duruşmasını beklerken, hücresinde bir hatırat yazdı. Şaşırtıcı düzeyde soğukkanlı olan bu hatırat, katil açısından cinayetin nedenlerini derinlik taşıyan ifadelerle dile getiriyordu. Riviere’in davası, devrim ve geri dönüş sarmalındaki Fransa’da büyük yankı uyandırdı. Doktorlar ve avukatlar “delilik”, “hafiletici nedenler” gibi kavramlar üzerinde tartıştılar. Önce idam cezasına çarptırılan, ardından cezası hafifletilerek müebbet hapse çevrilen Riviere, beş yıl sonra cezaevinde kendini astı ve böylelikle Riviere olayı sonsuza dek kapanmış gibi göründü.
Aralarında Michel Foucault’nun da bulunduğu bir grup Fransız aydını, yüz yılı aşkın bir zaman sonra, psikiyatri ve suça yönelik adalet arasındaki ilişkilere dair bir araştırma yaparken, Riviere’in ilginç cinayet davası ve hatıratıyla karşılaştılar. Bu zengin malzemeli olaydan yola çıkarak vardıkları sonuçlar, yalnızca 19. Yüzyıl Fransası’nı anlamaya dönük bir tarih çalışması olarak değil; suç, suçlu, toplumun “adalet” karşısındaki tutumları gibi, çok daha geniş kipli başlıklarla da ilişiklendirilebilir düzeydeydi.
Riviere, devrim sırasında Kral’a karşı burjuvaları destekleyen ve sınırsız bir sömürü yerine daha iyi bir gelecek ümit eden; ama bu ümitleri, derhal ve acımasızca derdest edilen geniş Fransız köylü yığınının, hiçleştirilmiş unsurlarından biriydi. Yoksulluk ve kabalıkla dolu taşra yaşamının donukluğunda, eğitimden ve onun kazanımlarından uzak bir parlak zeka ve gerçek bir yetenek... Sınırları, ailesi ve köyü ile çizilmiş dar ve sığ bir dünyaya bakarak, sadece buna bakarak; ama çok daha büyük sınırlara sahip “bir başka dünya”nın adaletsizliklerini sezerek olanları anlamaya çalışmış ve sonuçta adaletsiz bir mülkiyet düzeninin taraflarını o dar dünyada (ailesinin içinde) teşhis ederek “eyleme”, yer yer mitolojik/teolojik nitelikleri de olan o “adalet arayışı eylemine” geçmişti. Cinayeti gerekçelendirdiği hatıratında üzerinde ısrarla durduğu konu, annesinin, babasına karşı bir malik gibi davranmasıydı. Bu büyük çatışmada, kız kardeşi taraf olarak öldürülmeyi hak etmişti. Küçük erkek kardeşini ise, babasının kendisi için üzülmesini önlemek üzere, masumluğuna kastederek öldürmüştü.
***
Riviere’in işlediği cinayetler dehşet olduğu kadar ilginçti de. Ama bir başka ilginçlik, dönemin basınının ve Fransız halkının gösterdiği tepkilerde gizli. Önümüzdeki hafta bunlara da değinerek, nihayet “bizim Bayhan”a gelebileceğiz...
‘Popstar’a farklı bir bakış
Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Şahin Filiz, bir yarışmada, eskiden cinayet işlediği ortaya çıkan yarışmacı Bayhan’ın halkın oylarıyla birinci seçilmesinin, popüler kültürün sunduğu değerlerin toplumun tüm katmanlarını sardığını gösterdiğini söyledi.
Filiz, Kanal D’de yayınlanmakta olan, birincinin, vatandaşların gönderdiği oylarla seçildiği yarışmanın, toplumun röntgeninin doğru çekilebilmesi açısından ender rastlanan bir örnek olay olduğunu kaydetti. Popüler kültürün en karakteristik özelliğinin, toplumdaki değer yargılarını tamamen ortadan kaldırıncaya kadar savaşmak olduğunu belirten Filiz; “Magazin ağırlıklı bu yarışma da popüler kültürün bir ürünüdür. Bu kültür, toplumdaki mevcut tüm değerlere düşmandır. Toplumsal kurallara ne kadar aykırı davranırsanız o kadar çok ilgi görürsünüz. Bu yarışmada da bunun örneğini görüyoruz” dedi.
Etik değerlere savaş açan popüler kültür
Doç. Filiz kapı komşusu cinayet işlediğinde onunla tüm ilişkisi kesen, hatta onun ailesiyle bile konuşmaktan çekinen bireyin, televizyon programında aynı suçu işlediği ortaya çıkan kişiyi sonuna kadar sahiplenme davranışındaki çelişkinin, popüler kültürün yol açtığı ahlaki erozyonu net bir şekilde ortaya koyduğunu vurguladı.
Filiz; “Cinayet işlediği ortaya çıkan bu kişi, sırf bu durumdan dolayı özel bir yeteneği ya da becerisini kullanmadan mevcut yarışmacılar arasından sivrilmektedir. Bu kişiye oy verenlerin davranışı kesinlikle, ‘mağdurun yanında yer alma’ duygusuyla açıklanamaz. Burada söz konusu olan şey, toplumsal değer yargılarını hiçe sayarak adam öldürmüş birine, sadece popülerlik kaygısıyla açıkça destek vermektir. Destek, bu kişiye geçmişte yaptığı bir hata yüzünden kaybettiği fırsatları iade etmek olarak anlaşılmamalı. Bu durum, üzülerek belirtmek gerekir ki; etik değerlere karşı savaş açmış popüler kültürün, toplumun tüm katmanlarını sardığını göstermektedir” diye konuştu.
‘Kartondan şövalye’
Filiz, Bayhan’ı popüler kültürün oluşturduğu “kartondan bir şövalyeye” benzeterek, özellikle çocukların önüne böyle bir “örneğin” konulmasını ahlaki açıdan doğru bulmadığını söyledi.
|
|
|