Felsefe, insanı kavramsal çerçevede ele alan bir etkinlik olma işlevini sürdürüyor. Felsefe bu kavramsal ele alışı nesnel planda yapıyor ve insanı parçalamadan açıklıyor. Bu, insanı bütün olarak ve nesnel planda ele alış, insan ve insan sorunlarını köklü ele almak olarak değerlendirilir. İnsanı ve sorunlarını en temel düzeyde açıkladığı içindir ki felsefe yapmak diye bir temel insan etkinliği vardır. Dahası insansal sorunlara felsefi düzeyde bakmak insanın en eski alışkanlıklarındandır. Bu alışkanlığı günümüzde meslekten kişiler de meslek dışından kişiler de sürdürüyor. Felsefe hocalarımızdan Ö. Naci Soykan da, İnsancıl Yayınevi’nden çıkardığı bir dizi felsefe kitabıyla, çeşitli insan sorunlarını felsefece ele alıyor, onlara özgün bakışlar getiriyor.
Naci Soykan’ın yayımladığı eserler toplam altı kitaptan oluşuyor. Bunlardan biri olan “Gönülden Dile Öz Sözler” adlı kitap, biçim ve içerikçe ötekilerden ayrılıyor. Yazar, bu eserinde doğa, tarih-toplum, iktidar, dil, ölüm, Tanrı, aşk, felsefe, sanat, bilim, insan gibi kavramları özdeyişlerle açıklıyor. Bu açıklamaları, eserin adından da anlaşılacağı gibi yazar, içinden geldiği biçimiyle yapıyor. Ancak, bunlar Soykan’ın dediğine göre çoğu zaman doğrudan doğruya bir yaşantının esinleridir.
Bu yöntemi, daha önceleri felsefe tarihinde pek çok düşünür denemişti. Örneğin Bacon’un “İnsan egemenliğinin üzerine özdeyişler” adlı yapıtı önemlidir. Ayrıca, Pascal bir “gönül zengini” olarak felsefe tarihinde yerini almıştı. Bastille zindanlarında yatan ve sürgünler gören Fransız düşünür La Rochefaucauld da “Ahlaki Özdeyişler” adlı eseriyle tanınmıştı. Yine Fransız düşünür La Bruyere de görüşlerini özdeyişlerle ortaya koymuştu. Denilebilir ki, felsefe tarihinde bu yönde bir gelenek söz konusudur. Ama son yıllarda bu tür çalışmalara pek rastlamıyorduk. “Gönülden Dile Özsözler”le Soykan bu geleneğin zincirine bir halka daha eklemiştir. Her düşünce ürünü tekrara düşmeden, bir boşluğu doldurduğu oranda, bir insanlık durumunu açıkladığı oranda değerlidir. Bu açıdan bakıldığında Soykan’ın bu eserinin önemli bir eksikliği giderdiğini görüyoruz. Bilimde olsun, felsefede olsun, sanatta olsun, siyasette olsun, tekrara düşmemek çok önemlidir. Bu konudaki duyarlılığını Soykan şu sözlerle vurguluyor: “İnsanların ‘bunu bir yerden duydum’ dediği, henüz hiç işitilmemiş sözler söylemek isterdim”.
Soykan’ın eserlerine bakıldığında, felsefe tarihini önemsediği görülüyor. Tarihe yakınlık, onun insanı tarihsel düzlemde ele almasını da beraberinde getiriyor. Soykan, öz sözlerde eski tarih kavrayışlarına eleştiriler getiriyor, ona göre döngüsel tarih fikriyle günümüz insanı ele alınamaz. İnsan geçmişi, şimdisi ve geleceği olan bir varlıktır. Dolayısıyla Soykan’a göre dairesel değil de çizgisel olan tarih anlayışı geçirli olmalıdır. Hatırlanacağı gibi Aristoteles’in döngüsel anlayışına karşı Leibniz monad teorisiyle çizgisel anlayışı getirmişti.
Düşünce tarihinde birçok sanatçı, felsefeci, siyasetçi, bilim adamı vardır ki, bunlar yaşarken dışlanmışlar, öldükten sonra baştacı edilmişlerdir. Soykan toplum-birey ilişkisini açıklarken, çeşitli tutarsızlıklara değiniyor. Ona göre La Fonteine’e sağlığında bir parça ekmek vermeyenler, öldükten sonra kırk bin franka heykelini yapmışlardır. Rousseau’yu sürgün edenler, şimdilerde sokaklara adını veriyorlar. Baudlaire’e ahlaksız diyenler, onu Fransa’nın en büyük şairi sayıyorlar.
Soykan, siyaset felsefesini anarşizm üzerine kuruyor. Ona göre yönetimler akla uygun değildir. Bu yüzden de yönetimlerle bireyler arasındaki ilişkiler efendi-köle ilişkisidir. İnsanın özgürlüğü için bu ilişkiler kırılmalıdır.
Soykan da sanatın muhalif olması gerektiğini söylüyor. Ancak sanatın toplumla uzlaşma sorununda, toplumun sanatla uzlaşmasını esas alıyor. Çünkü sanat işlevini yerine getirmiştir. Yani toplumu belli bir düzeye yükseltmiştir. Fakat ona göre tersine, sanat toplumla uzlaşırsa yüzeyselleşir, sıradanlaşır, yapaylaşır. Soykan’a göre sanatçı eserini toplumun kültürünü, düşünüş ve duyuş tarzlarını kendi kişiliğinde, kendi diliyle ortaya koymalıdır. Ancak o zaman kişice, toplumca ve insanca bir eser ortaya çıkar. Dolayısıyla sanat yapıtı işte bu insanca özelliğinden dolayı evrenseldir.
İnsanın düşünce aracı dildir, diyor Soykan. Dil etkili bir kurum olduğu içindir ki tarih boyunca egemenler onu etkileri altında görmek istemişlerdir. Dil konusunda çarpıcı açıklamalar yapan yazar, nesnesi olan adlar ve nesnesi olmayan adlar örneklerini veriyor. Ona göre sömürü kavramı kullanılmasa da sömürü vardır. Ama Tanrı kavramı kullanılmadığı zaman Tanrı diye bir şey olmayacaktır. Çünkü birisinin nesnel olan ile ilişkisi varken, öbürünün nesnel olanla bir ilişkisi bulunmamaktadır.
Ona göre felsefe, bilgeliği istemek, bilgeliği sevmektir. “Neden hâlâ felsefe yapıyoruz?” diye soran Soykan, bu soruyu, insanın sorunlaştırna ve sorun çözme yetisine sahip bir varlık olduğunu hatırlatarak yanıtlıyor. Ona göre eskiden beri ortaya konan her sorun, çözüm, çağların özelliklerine göre yeniden ele alınıyor, yeniden çözümlemeler yapılıyor.
Soykan, bilimi yaşamın hizmetinde düşünüyor. Bundan, bilimin de sanatın da felsefenin de insan hizmetinde olduklarını çıkarabiliyoruz. Ona göre, bilim insan yaşamının niteliğini yükseltmekle yükümlüdür. Hizmetçi ve efendi sözlerini kullanacaksak, insan efendi, bilim hizmetçidir.