www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



‘Diyarbekir diyarım...’
Şeyhmus Diken’in İletişim Yayınları’den çıkan kitabı, Diyarbakır’da yapılan bir dizi etkinlikle, özel söyleşileri içeriyor. Konu, insanları ve tarihiyle Diyarbakır...

Türküler kendi dilinde söylenmeli
Özel bir televizyon kanalında yayınlanan ‘Tek Tek İbo Show’ adlı programda Kürtçe şarkı söyleyen İbrahim Tatlıses’in Ülkü Ocakları tarafından tehdit edilmesi sanatçılar asında yeni tartışmaların yaşanmasına neden oldu.

Gönülden dile özlü sözler
Ömer Naci Soykan’ın yazdığı eserlerebakıldığında, felsefe tarihini önemsediği görülüyor. Tarihe yakınlık, yazarın kendisinin de insanı tarihsel düzlemde ele almasını da beraberinde getiriyor.


‘Diyarbekir diyarım...’
Ali Rıza Kılınç
Diyarbakır’ı merak eden ve yolu Diyarbakır’a düşen birçok insan tarafından yakından tanınan yazar Şeyhmus Diken’in, dördüncü kitabı yayımlandı. Daha önce “Kurdili Hicazkar Metinler”, “Güneydoğu’da Sivil Hayat” ve “Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir” çalışmalarıyla okuyucu karşısına çıkan Şeyhmus Diken’in, şimdiki kitabının ismi: “Diyarbekir Diyarım, Yitirmişem Yanarım”.
İletişim Yayınları tarafından yayımlanan kitap, Diyarbakır Kültür ve Tanıtma Vakfı’nda yapılan bir dizi etkinlikle özel söyleşileri içeriyor.
Aramak mı yanmak mı?
Yaşları 60’ın üzerinde olan 13 kişinin öykülerini içeren söyleşiler, Diyarbakır’ın son 50 ile 100 yılını detaylarıyla ‘perdeye’ alıyor. Deyim yerindeyse, iyi-kötü yönleriyle betimlenen bir “Diyarbakır”’dır söyleşiye konu olan. Ama kitabın isminden de anlaşılacağı üzere Diken’in çalışması, yitirilen karşısında bir “yanma”ya işaret ediyor. Halbuki Diyarbakır’a ait bir şarkı sözünden alınan kitabın ismindeki ‘yanarım’ sözcüğünün aslı ‘ararım’dır.
Şeyhmus Diken’in bu satırda yaptığı küçük sözcük değişikliğinin; kitabın bütünü okunduğunda aslında ne kadar da gerekli ve yerinde bir “büyük” değişiklik olduğunu anlatımlarıyla tanıklık eden yaşlı insanlardan öğreniyoruz. Birbirinden farklı yaşam alanlarını kendi pencerelerinden aktaran bu insanlar; Diyarbakır’ın kent dokusunu, tarihi değerlerini, gündelik yaşamını, edebiyat-müzik ortamını, zaman, mekân, insan, gelenek ve ilişkiler bağlamında bütünlüklü bir anlatımla sunuyorlar.
Şemsiler’de güneşe karşı
Örneğin Diken’in annesi Diyarbakır’daki gündelik yaşamı anlatırken; o dönem komşu oldukları Hıristiyan, Ermeni ve Süryanilerle olan ilişki biçimleri O’nun şu sözcüklerinden rahatlıkla anlaşılıyor”.... Mesela Bedogil (Bedri Ayseli) Agopgiller vardı. (...) Kenetlenmiştik, adeta büyük bir aile gibiydik. Sabahları yağlı lavaş ekmekler yapılır, semaverler hazırlanır ve her gün bir komşuda topluca kahvaltı yapılırdı.”
Elbette, bununla da yetinmiyorlar; bazen oluyormuş ki, kahvaltılar sabah güneşine karşı, “Şemsiler Kayalığı”nın üzerinde yapılırmış, bazen de göç kervanı gibi cümbür cemaat “Kırklar Dağı”na pikniğe gitmek varmış. Bunu erkekler cephesinde kendisine “Mardin Çocuğu” diyen “Gazcı Musa” lakaplı Musa Tutka da, “Mesela Acem Gölü’nün üstünde Nuri Özakbulak’ların ‘Aluceliği’ vardı. Ondan sonra ‘Zaza Abdo’ların ‘Cinali Dutluğu’ vardı. Onun üstünde ‘Küçük Ispahi’, ‘Zincirkıran’, ‘Hacı Kambur Bahçeleri’ ve daha neler neler...” diyerek dönemin meşhur ‘Hevsel Bahçeleri’nde geçen günleri anlatıyor.
“Yumurta Bayramı” anlamına gelen Hıristiyanların kutladığı ‘Paskalya’ bayramlarındaki sazlı sözlü eğlenceler ise, o günlerin ortak yaşamının vazgeçilmezi. Birbirinden farklı etnik ve kültürel kimliklere sahip olmalarına rağmen birçok konuda tam bir dayanışma örneğinin belgeseli olarak değerlendirilebilecek kitapta, sorulan soruların yeri de önemli.
Genellikle açık uçlu esnek bir yapıya sahip olan sorular, kimi zaman da küçük müdahalelerle bazı konuların açıklanmasına ve sorgulamasına olanak sağlıyor. Onun için söyleşi; betimleyici ve eleştirel olmasının yanı sıra , açıklayıcı yanıyla da dikkat çekiyor.
‘Kürt, mağara numaran kaç?’
Ayrıca yapılan karşılaştırmalarla da, geleneksel olanla ‘modern’ olan arasındaki gel-gitleri bir biçimde besleyen söyleşiler, son yüz yıldaki değişimlere dair, hem gerçekçi hem de öğretici yanlarıyla da bir bilgi kaynağı olma niteliğini taşıyor. Bir temizlik konusu, paylaşım/dayanışma konusu, siyaset, birtakım talihsizlikler, yoksulluk-yoksunluk, acılar-mutluluklar, belki de yaşama dair ne varsa, önemli bir pay alıyor bundan. Ama bunların içerisinde en çok öne çıkan da, yıllardır çözümsüzlükte diretilen ve şu aralar daha da yakıcılaşan Kürt sorunundan kaynaklı problemler olduğu söylenebilir. Diken’in “Neden Kürtçe konuşulmuyordu?” şeklindeki ara sorusuna Ayten Diken, “O zamanlar biz Kürtlüğümüzü kabul etmiyorduk. Köylüler Kürt’tür diyorduk...” diye verdiği cevap bugünün anlaşılması açısından çarpıcıdır.
Bir başka bir dikkat çekici anekdot da Darüşşafaka’yı kazanan Davut Ökütçü’nün okul yıllarında karşlaştığı sorunlardır. “Kürt, mağara numaran kaç?... Kürt, kuyruğun nerde?” gibi yakıştırmalarla kulanılan kimi ifadeler, yine bugünün dünle olan sıkı bağının “küçük izdüşümleri” olarak yerini alıyor. Zira söyleşide buna benzer birçok can sıkıcı nokta kendisini bir biçimde hissettirse de, bu durumun yaşlı anlatıcıların dilinde çoğunlukla trajik bir gülünçlük olarak cılızlaştığını da belirtmek lazım.


Başa dön


Türküler kendi dilinde söylenmeli
Özel bir televizyon kanalında yayınlanan ‘Tek Tek İbo Show’ adlı programda Kürtçe şarkı söyleyen İbrahim Tatlıses’in Ülkü Ocakları tarafından tehdit edilmesi sanatçılar asında yeni tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Herkesin kendi dilinde sanat yapma özgürlüğünün olması gerektiğini vurgulayan sanatçılar arasında, Tatlıses’in şov yaptığını savunanlar da var.
6 Aralık akşamı, özel bir televizyon kanalında yayınlanan ‘Tek Tek İbo Show’ adlı programında Kürtçe türkü okuyan Tatlıses, Ülkü Ocakları tarafından, “Taksim Meydanı’nda asarız”, “Bir gece ansızın gelebiliriz” tehditleriyle karşılaşmıştı. Bu tehditlerin ardından yine kendi programında açıklama yapan Tatlıses, “Ben bu ülkede barış ve kardeşlik istiyorum” diyerek, Kürtçe şarkı söylemeye devam edeceğini vurgulamıştı. Tatlıses ve yine televizyonda Kürtçe klip çektiği için tehdit edilen Ferhat Tunç’a çeşitli kültür kurumları ve kitle örgütleri destek verilmişti.
Kendi dilinde söyleyebilmeli
Televizyonlarda Kürtçe şarkı söyleyen sanatçılara yönelik başlatılan tehdit kampanyasına ilişkin olarak gazetemize konuşan Musa Eroğlu, Kürtçe türkü söylemenin bir sakıncası olamayacağını vurguladı. Eroğlu, “Bir kere Kürtçe ilk defa söylenmiyor Türkiye’de. Tabiki söylenecek ve söyleniyorda. Benim için hiçbir sakıncası yok. Sakıncası da olamaz” dedi.
Tepkilerin Tatlıses’in kişiliğiyle ilgili olabileceğini ve o konuda yorum yapmak istemediğini ifade eden Derya Köroğlu’da, “Herkesin kendi dilinde konuşma, eğitim ve kültürel anlamda özgürlüğü olmalı. Herkes kendi dilinde şarkılar söyleyebilmeli. Bu, bu kadar basittir” diye konuştu.
“Türkiye’de yaşayan herkesin etnik kökenli ya da dili neyse, kendi lisanında sanatını kültürünü yapmasını savunuyorum” diyen Engin Yörükoğlu, sanatın ortaya konduktan sonra iyi veya kötü olup olmadığına ancak halkın karar verebileceğini söyledi.
‘Sessiz kalınmamalı’
Sanatçı Ferhat Tunç, olanları Kürtçe’ye ve Kürtlerin değerlerine karşı bir tahammülsüzlük olarak değerlendirdi. Kendisine yönelik tehditlerden korkmadını vurgulayan Tunç, “Ama en büyük korkum ve endişem varlık nedenlerini ırkçı ve şoven politikalar üzerine oluşturmuş olan bu çevrelerin giderek Türkiye’de yeni bir çatışmanın pimini çekmiş olmalarıdır” dedi. Saldırıların aynı zamanda barışa ve Türkiye’nin geleceğine yönelik olduğunu belirten Tunç, AB yolunda çıkarılan yasalara uyulmamasını ve bu yasalar altında imzaları bulunan yetkililerin saldırılara zemin oluşturacak açıklamalar yapmasını da eleştirdi. Tunç şöyle devam etti; “Ben bir Kürt sanatçısıyım. Bir Kürdün kendi dilinde şarkı söylemesi kadar daha doğal birşey var mı? Ayrıca benim hangi dilde klip çekeceğimi ülkücüler mi belirleyecek. Tatlıses 30-40 yıldır bu ülkede Türkçe söylüyor. Açıkçası Onun Türkçe söylemisinden bıktım. Ama bir Kürt sanatçı olarak kendi dilinde şarkılar söylemesini yadırgamamak lazım. Bu sorun sadece bizim sorunumuz değil dün Ahmet Kaya idi. Ahmet son halka olsun istemiştik ama ne yazıkki bu zihniyet devam ediyor. Bugün bize yarın başkalarına yönelecektir bu saldırılar. Bu bir demokrasi savaşımıdır.” Sanatçı ve aydınlara da çağrı yapan Tunç, sessiz kalmamaları ve kendi kimliklerini açıkça ifade etmeleri gerektiğini söyledi.
‘Şov yapıyor’
Sanatçı Selda Bağcan, Tatlıses’in programında yaptığı konuşmada daha fazla özgürlükleri kasttettiğini vurgularken DİHA’ya konuşan Efkan Şeşen ise, ‘olayın birde şov yanı’ olduğunu söyledi.

Arapça söyleseydi böyle olur muydu?
Demokratik Türkiye Kampanyası çağrıcılarından Yazar Adnan Özyalçıner ise, Kürtçe yayın yapılmasına olanak sağlayan yasaların kağıt üzerinde kabul edilmesine rağmen, uygulamada yasakların devreye girdiğini söyledi. “Uyum yasalarında serbest olmasına rağmen, Tatlıses televizyonda Kürtçe sarksöyleyince iş değişiyor. Yasaklar, yasakçılar hemen devreye giriyor. Tatlıses Arapça da bilir. Arapça bir şarkı söyleseydi soruşturma açılacak mıydı? Sanmıyorum” diye konuşan Özyalçıner, yasaların yalnızca belli durumlar ve belli kesimler için geçerli olmasını da eleştirdi. Özyalçıner, “Gerçek demokrasi ve özgürlük yalnız bir kesimin değil, bütün halkın eşitlik, özgürlük, barış, kardeşlik içinde din, dil, ırk inanç ayrımına bakılmaksızın yaşayabileceği bir düzenle gerçekleşir” dedi.

Kürt sanatçılara destek
Tunceli Emek ve Demokrasi Platformu, Kürt sanatçılar Ferhat Tunç ve İbrahim Tatlıses’e yönelik tehditlere tepki gösterdi. Platform tarafından yapılan açıklamada, kendilerini anadillerinde türkülerle ifade eden Kürt sanatçılara karşı geliştirilen faşist tehdit ve propagandaların aslında Kürt halkına ve kimliğine karşı bir tehdit olduğu vurgulandı. Açıklamada, Emek ve Demokrasi Platformu’nun Kürt sanatçıların yanında olduğu ifade edildi.

Şoven saldırılara bir tepki de Medya Müzik’ten
İbrahim Tatlıses’in programında Kürtçe şarkı söylemesiyle yeniden alevlenen şoven dalgaya karşı tepkiler sürüyor.
Tatlıses’in ülkücüler tarafından tehtit edilmesinin ardından Medya Müzik Film Yapım şirketi de Tatlıses’e destek mesajı verdi. Medya Müzik Film Yapım’dan yapılan yazılı açıklamada, İbrahim Tatlıses, Ferhat Tunç, Mehmet Ali Birand ve Mezopotamya Kültür Merkezine yapılan saldırıların tesadüf olmadığı bildirilerek, “Bu saldırıları insan haklarına, barışa, demokrasiye ve kardeşliğe karşı yapılmış bir saldırı olarak kabul ediyor ve kınıyoruz.” denildi.


Başa dön


Gönülden dile özlü sözler
Mehmet Akkaya
Felsefe, insanı kavramsal çerçevede ele alan bir etkinlik olma işlevini sürdürüyor. Felsefe bu kavramsal ele alışı nesnel planda yapıyor ve insanı parçalamadan açıklıyor. Bu, insanı bütün olarak ve nesnel planda ele alış, insan ve insan sorunlarını köklü ele almak olarak değerlendirilir. İnsanı ve sorunlarını en temel düzeyde açıkladığı içindir ki felsefe yapmak diye bir temel insan etkinliği vardır. Dahası insansal sorunlara felsefi düzeyde bakmak insanın en eski alışkanlıklarındandır. Bu alışkanlığı günümüzde meslekten kişiler de meslek dışından kişiler de sürdürüyor. Felsefe hocalarımızdan Ö. Naci Soykan da, İnsancıl Yayınevi’nden çıkardığı bir dizi felsefe kitabıyla, çeşitli insan sorunlarını felsefece ele alıyor, onlara özgün bakışlar getiriyor.
Naci Soykan’ın yayımladığı eserler toplam altı kitaptan oluşuyor. Bunlardan biri olan “Gönülden Dile Öz Sözler” adlı kitap, biçim ve içerikçe ötekilerden ayrılıyor. Yazar, bu eserinde doğa, tarih-toplum, iktidar, dil, ölüm, Tanrı, aşk, felsefe, sanat, bilim, insan gibi kavramları özdeyişlerle açıklıyor. Bu açıklamaları, eserin adından da anlaşılacağı gibi yazar, içinden geldiği biçimiyle yapıyor. Ancak, bunlar Soykan’ın dediğine göre çoğu zaman doğrudan doğruya bir yaşantının esinleridir.
Bu yöntemi, daha önceleri felsefe tarihinde pek çok düşünür denemişti. Örneğin Bacon’un “İnsan egemenliğinin üzerine özdeyişler” adlı yapıtı önemlidir. Ayrıca, Pascal bir “gönül zengini” olarak felsefe tarihinde yerini almıştı. Bastille zindanlarında yatan ve sürgünler gören Fransız düşünür La Rochefaucauld da “Ahlaki Özdeyişler” adlı eseriyle tanınmıştı. Yine Fransız düşünür La Bruyere de görüşlerini özdeyişlerle ortaya koymuştu. Denilebilir ki, felsefe tarihinde bu yönde bir gelenek söz konusudur. Ama son yıllarda bu tür çalışmalara pek rastlamıyorduk. “Gönülden Dile Özsözler”le Soykan bu geleneğin zincirine bir halka daha eklemiştir. Her düşünce ürünü tekrara düşmeden, bir boşluğu doldurduğu oranda, bir insanlık durumunu açıkladığı oranda değerlidir. Bu açıdan bakıldığında Soykan’ın bu eserinin önemli bir eksikliği giderdiğini görüyoruz. Bilimde olsun, felsefede olsun, sanatta olsun, siyasette olsun, tekrara düşmemek çok önemlidir. Bu konudaki duyarlılığını Soykan şu sözlerle vurguluyor: “İnsanların ‘bunu bir yerden duydum’ dediği, henüz hiç işitilmemiş sözler söylemek isterdim”.
Soykan’ın eserlerine bakıldığında, felsefe tarihini önemsediği görülüyor. Tarihe yakınlık, onun insanı tarihsel düzlemde ele almasını da beraberinde getiriyor. Soykan, öz sözlerde eski tarih kavrayışlarına eleştiriler getiriyor, ona göre döngüsel tarih fikriyle günümüz insanı ele alınamaz. İnsan geçmişi, şimdisi ve geleceği olan bir varlıktır. Dolayısıyla Soykan’a göre dairesel değil de çizgisel olan tarih anlayışı geçirli olmalıdır. Hatırlanacağı gibi Aristoteles’in döngüsel anlayışına karşı Leibniz monad teorisiyle çizgisel anlayışı getirmişti.
Düşünce tarihinde birçok sanatçı, felsefeci, siyasetçi, bilim adamı vardır ki, bunlar yaşarken dışlanmışlar, öldükten sonra baştacı edilmişlerdir. Soykan toplum-birey ilişkisini açıklarken, çeşitli tutarsızlıklara değiniyor. Ona göre La Fonteine’e sağlığında bir parça ekmek vermeyenler, öldükten sonra kırk bin franka heykelini yapmışlardır. Rousseau’yu sürgün edenler, şimdilerde sokaklara adını veriyorlar. Baudlaire’e ahlaksız diyenler, onu Fransa’nın en büyük şairi sayıyorlar.
Soykan, siyaset felsefesini anarşizm üzerine kuruyor. Ona göre yönetimler akla uygun değildir. Bu yüzden de yönetimlerle bireyler arasındaki ilişkiler efendi-köle ilişkisidir. İnsanın özgürlüğü için bu ilişkiler kırılmalıdır.
Soykan da sanatın muhalif olması gerektiğini söylüyor. Ancak sanatın toplumla uzlaşma sorununda, toplumun sanatla uzlaşmasını esas alıyor. Çünkü sanat işlevini yerine getirmiştir. Yani toplumu belli bir düzeye yükseltmiştir. Fakat ona göre tersine, sanat toplumla uzlaşırsa yüzeyselleşir, sıradanlaşır, yapaylaşır. Soykan’a göre sanatçı eserini toplumun kültürünü, düşünüş ve duyuş tarzlarını kendi kişiliğinde, kendi diliyle ortaya koymalıdır. Ancak o zaman kişice, toplumca ve insanca bir eser ortaya çıkar. Dolayısıyla sanat yapıtı işte bu insanca özelliğinden dolayı evrenseldir.
İnsanın düşünce aracı dildir, diyor Soykan. Dil etkili bir kurum olduğu içindir ki tarih boyunca egemenler onu etkileri altında görmek istemişlerdir. Dil konusunda çarpıcı açıklamalar yapan yazar, nesnesi olan adlar ve nesnesi olmayan adlar örneklerini veriyor. Ona göre sömürü kavramı kullanılmasa da sömürü vardır. Ama Tanrı kavramı kullanılmadığı zaman Tanrı diye bir şey olmayacaktır. Çünkü birisinin nesnel olan ile ilişkisi varken, öbürünün nesnel olanla bir ilişkisi bulunmamaktadır.
Ona göre felsefe, bilgeliği istemek, bilgeliği sevmektir. “Neden hâlâ felsefe yapıyoruz?” diye soran Soykan, bu soruyu, insanın sorunlaştırna ve sorun çözme yetisine sahip bir varlık olduğunu hatırlatarak yanıtlıyor. Ona göre eskiden beri ortaya konan her sorun, çözüm, çağların özelliklerine göre yeniden ele alınıyor, yeniden çözümlemeler yapılıyor.
Soykan, bilimi yaşamın hizmetinde düşünüyor. Bundan, bilimin de sanatın da felsefenin de insan hizmetinde olduklarını çıkarabiliyoruz. Ona göre, bilim insan yaşamının niteliğini yükseltmekle yükümlüdür. Hizmetçi ve efendi sözlerini kullanacaksak, insan efendi, bilim hizmetçidir.
Soykan’a göre bilim bir anlamda da kendi çıkardığı sorunları çözerek ilerliyor. Bilim düşmanı olmadığını söyleyen yazar, bilimin doğa ve insan düşmanı olduğu noktalarda, kendisinin doğadan ve insandan yana olacağını yazıyor. Bilimin çıkardığı sorunları, bilimin insana zarar vermesini, örneğin çevre kirliliğini bilimin kullanımına, onu kullanan iktidarların tutumlarına bağlıyor, doğrudan bilimin kendisine değil.


Başa dön


İnsan hakları öykü yarışmasının sonuçları açıklandı
İnsan Hakları Haftası etkinlikleri çerçevesinde İHD Diyarbakır Şubesi’nin düzenlendiği Kürtçe-Türkçe öykü yarışmasının sonuçları belirlendi. Türkçe öykü yarışmasında, “Kuyu Ödevleri” eseriyle Diyarbakır’dan katılan Murat Özyaşar birinci olurken, Siirt E Tipi Cezaevi’nden katılan Edip Yalçınkaya “Uçurum”la ikinci, Batman’da katılan Yavuz Ekinci de, “Nergiz” adlı öyküsüyle üçüncü oldu. Mansiyonlarda, Muş E Tipi Cezaevi’nden katılan Hatice Demir “Güzel Kızla Çirkin Kızın Diyaloğu” ile birinci, Ümranye E Tipi Cezaevi’nde katılan Müslüm Özçelik’in “Umut Bekçisi” isimli öyküsü ikinci, İstanbul’dan katılan Arzu Demir’in “Reskonun Çocukları” üçünçü ve Gaziantep’ten katılan A. İbrahim Aylan’ın “Cemile Bir Dağ Ceylanı”yla dördüncü oldu. Kürtçe öykü yarışmasının birincilik ödülünü ise, Siirt E Tipi Mesut Ertar’ın “Destar” adlı öyküsü birinci seçildi. İkinciliği Muş E Tipi Cezaevi’nde Hesen Xelil “Bebehti” öyküsüyle kazanırken, Üçüncülüğü Muş E tipi Cezaevi’nden “Tüleye Reş” öyküsüyle katılan Mazhar Güler ile “Çiroken Bıreseren” öyküsüyle Adana’dan katılan Rojin Aslan paylaştılar. Manisyonlarda ise, Siirt E Tipi Cezaevi’nde katılan Abdullah Yılmaz “jiyan” ile birinci, yine aynı cezaevinde katılan Abdullah Özlüoğlu “Meyro” ile ikinciliği paylaştılar. Yarışmanın Türkçe jürisinde: Özcan Karabulut, Suzan Samancı, Edip Polat ve Muharrem Erbey; Kürtçe jürisinde ise Yakup Tilermeni, Dilaver Zeraq ve Lal Laleş yer alıyordu.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net