www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Bit

MERCEK ____A. Cihan Soylu
Bush’un “Foseptik fareleri”!

SAĞLICAK ____Celal Emiroğlu
Neler oluyor?

ÖZGÜRLÜKLER ____Hüsnü Öndül
Karanlık

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Dünyanın adaleti ABD’nin elinde mi?

TABLO ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Geçici(!)vergiler kalıcılaştı

JİN Û JÎN ____Derya Karaçoban
Kadınlar ve çocukları

KARŞI KIYIYA YAZILAR ____Tijen Zeybek
Bu kaçıncı hüsran?

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Bit

Bit, bir zamanlar ulusal sorunumuzdu. Yatılı okulların, acemi asker yatakhanelerinin önlenemez müdavimi idi. Yakalandığında baş parmakların tırnakları ile belinden kırılır, yoksa asla tükenmeyeceğine inanılırdı. Yaşam ortamlarını kurutmak da tercih edilir bir yöntemdi. Bu yüzden, yatılı çocukların, acemi askerlerin kafaları bir numara traş edilirdi.
Ve Saddam yakalandı. Aslında çoktan yakalandığı halinden belli idi. Ama sunumun, sanal Amerikan dünyasına uygun olması gerekiyordu.
Zamanlama iyi ayarlandı. Büyük balık Bin Ladin, tam ABD seçimleri öncesine bırakılarak, Saddam, ABD’nin dünya dışı halkına Noel hediyesi olarak sunuldu. Koca Irak’ta sekiz aydır bir makas bile bulamamış Saddam’ın yanına, bir tüfek ve bir çanta dolusu dolar bırakıp, ‘hem korkak, hem aç gözlü’, mesajını verdiğini sanmak ancak o medyaya uygundu.
Ama sahnede bir hata vardı. Bit arayan şaşkın, keldi. Sıfıra vurulmuş kafası arkadan bir ayna gibi parlıyordu. Sanki büyük bir bit salgınından yeni kurtulmuş ve saçlarını kazıtmıştı. Hele elindeki lastik eldivenler. O eldivenlerle ne bit yakalanabilir, ne de bit kırılabilirdi. Belli ki bu avanak, hayatında bit yavrusu bile görmemişti.
Ama sahneye son noktayı, adına Amerikanca denen cikletli İngilizcesi ile işgalci vali koydu.
“Viev gadim”
Sondaki ‘im’eki ‘O’ anlamına geliyordu ve küçültmeye çalıştıkları adamın ‘O’ olduğunu herkes biliyordu.
Bu “viev gadim” in İngilizcesi, “Saddam filan hikaye. Biz Basra civarına çöreklendik. Tarihten gelen sorumluluğumuz ve alışkanlığımızla tüm petrol akışını kendi borularımızla yaparız. Biz boru uzmanıyız.” dı.
Bu “viev gadim” in Rusçası, “Saddam yakalansa da biz nasıl olsa oralarda birilerini bulur, bu kaymağı sadece Amerikalıların yememesi, yeseler de boğazlarında kalması için elimizden geleni yaparız.” dı.
Bu “viev gadim” in AB’cesi, “Aman beyler. Tüm ihaleler elden kaçıyor. Acilen taşeronluk işlerini ayarlayalım. ABD’ci Kürtlerden birazını ayartalım. İmdat.” tı.
Bu “viev gadim” in Arapçası, “Artık mücadele daha geniş çerçevede, daha bilinçli verilecek. Topraklarımızı işgalcilerden ve onların satılık işbirlikçilerinden kurtaracağız. Bugün işgalcilerle işbirliği yapan herkesin sonu, Buş’tan beter olacak. İnanmayan tarihe baksın” dı.
Bu “viev gadim” in Türkçesi, “İyi de olmuş olabilir, kötüde. Yaşasın ABD. Ama diğerleri de. Araplar bizim komşumuz. İsrail müttefikimiz. Kıbrıs, adamız. Ağaçlarda kestane.” idi.
Bu “viev gadim” in bizcesi,
“Aramızdan çıkan alçak seslere aldanmayın. Halklar uyandı. Ok yaydan çıktı. ‘Geldikleri gibi gidenler’, o zamanlar sizden de güçlü”ydü.

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

Bush’un “Foseptik fareleri”!

Irak’taki direnişin ”Saddam’ın örgütlemesi ve yönetmesiyle mi, ‘Irak halkının işgalcilere karşı tutumuyla’ mı ilişkili olduğu” tartışmalarına taraf olan besleme gazeteciler, ”bu ikincisi daha tehlikeli” diyorlar.
”Bu ikincisi”ni ”daha tehlikeli” sayanlar, yalnızca gazeteciler değil. ”Ülkeler fatihi” olarak ”Tanrı tarafından görevlendirildiğini” vaaz eden Hitler tilmizi Bush’la, İngiliz emperyalizminin sömürge geleneğini sürdüren Blair de aynı fikirdeler.
”Bu ikinci” ihtimal, yani direnişin sürmesi ve güçlenmesiyle ”yanındaki tabancaya elini uzatacak kadar bile mecali kalmamış bu boş teneke”nin ”esir varlığı” arasında, hâlâ bağ kuracak kadar ödlek ve paranoyak sermaye beslemeleri, öfkeyle bağırıyorlar:”Ölecek kadar bile cesur değil!”
Plazalarında, arabalarında ve ”yatak odaları”nda korumalarının yakın temasıyla ayakta duran bu beslemeler, ne de ”aslan yürekli”ymişler?” Diktatörlerin ve zalim burjuva yönetimlerinin, askeri diktatörlük ve emperyalist sömürgeci çetelerin ayaklarına turab olan, onların postallarını yalayarak beslenen şu ”kahraman yazar ve gazeteciler”e bakın! Ne de cesur, ne de onur abidesiymişler! ”Diktatör Saddam”ı, Amerikan savaş makinesine yenildiği ve esir düştüğü için aşağılayanların asıl hedeflerinin kim olduğunu mu bilmek istiyorsunuz? İşte, cevabını veriyor, Halilburton, Exxson-Mobil ve Bechtel tekellerinin Türkiye acentasının Amerikan traşlı temsilcisi: ”...bu Tikrit tavşanından bir antiemperyalizm aslanı imal etmeye kalkışan zavallılara ‘oh olsun’ diyorum.”
İşte, asıl korkulukları, asıl düşmanlık duydukları maneviyat; antiemperyalizm! Saddam’ın diktatörlüğü, zalimliği, antiemperyalist olup olmadığı, Halepçe katliamındaki rolü, Kuveyt işgali, İran’la savaş, ve öteki suçları üzerine söyledikleri, yalnızca aşağılık bir ikiyüzlülükten ibarettir. ‘Daha dün’ denecek kısa bir zaman öncesine kadar, onunla Irak Kürdistanı’na seferler düzenlemekte sakınca görmeyen, faşist Şah’ın büyüklüğü önünde secde edenler, Pinochet ve Ziya Ül Hak’ı devlet büyükleri olarak ağırlayanlar, kalkmış, Bush’un işgal savaşı ilan etmesiyle birlikte Saddam’ın diktatörlüğü üzerine laf ediyorlar. Duyulan, lağım farelerinin ciyaklamalarıdır. Generallerin postal yalayıcıları utanç ve ar damarını çatlatarak, korkaklık ve cesaret üzerine konuşabiliyorlar. Rüzgârın Washington’dan yana estiğini görmüş, pupa yelken gidiyorlar...
Onlar için ”ulusal karakterde hiçbir değer yoktur.” Güçlü, ”haklıdır!” ABD ve Bush yönetimine ”diklenmek”, ”Bush’a kafa tutmak, antiemperyalist olmak, işgal edilmiş ülkesini savunmak, topraklarının ve kaynaklarının emperyalistlere peşkeş çekilmesine direnmek ise aptallıktır!
Saddam’ı suçlamalarının başlıca nedeni de, onun, ”çağın tek gerçeği ve yenilmezliği kanıtlanmış Amerika Birleşik Devletleri’ne kafa tutması, ülkesinin anahtarını teslim etme yerine, diklenme yolunu seçmesi”dir. Ölmeden yakalandığı için bir kez daha suçludur. Onun ”çukura kaçtığı, deliğe gizlendiği”, ”torunu kadar bile cesur davranmadığı” yollu aşağılamaların nedeni işte budur.
Kıstırılmış avına diş geçirmek için sabırsızlanan vahşi hayvanlar gibi, ”Temmuzda asılacak” narasıyla lüks plazalarda bayrama duran CIA ajanları, Vietnam, Filistin, Afganistan ve Irak kasaplarının elindeki kanlı kılıçları görerek, ”kan, kan” diye tempo tutuyorlar. Hollywood filmlerindeki dolunay köpekleri, çılgın bir ulumayla Irak direnişini Saddam’ın tahtı ve yıkılışının gölgesine sokarak aşağılamaya ve yok saymaya çalışıyorlar.
İşgal ordularına direnilmesinden duydukları büyük korkuyla ve bu meydan okumada, Saddam’ın da rolünün bulunduğu üzerine yaygın heberlere, o haberlerin direnişin yayılmasındaki işlevine kinleriyle ”Mukavemet Çağrıları”nı kirletme çabasındadırlar. Saddam’ı onca aşağılamaya çalışmalarının nedeni, demokrat oldukları ve diktatörlükleri istemedikleri için değil, dünyanın bugünkü en acımasız ve vahşi diktatörlüklerine ve onların baş destekçisi-koruyucusu Amerikan emperyalizmine uşakça bağlılıklarıdır.
Bush’un, lağım fareleri üriner atık üzerinde tepinip, cıyak-cıyak bağırıyorlar: ”Saddam yakalandı, borsalar rekor kırdı!”
Sevinin, fosseptik fareleri, sevinin!


 
Başa dön

  SAĞLICAK..........Celal Emiroğlu

Neler oluyor?

Geçen yılın moda şarkısını hep birlikte söylesek yeri: “Neler oluyor bize...!”
Sağlık sektöründe 5 Kasım’da gerçekleşen görkemli eylemden sonra, kamu emekçilerinin 11 Aralık’ta yaşadığı hayal kırıklığının gerekçelerinin analizi yapılabilir. İki eylem arasındaki en önemli fark; izlenen sağlık politikalarının halka yansıdığı kadarıyla tepkilere neden olması sonucu 5 Kasım’da gerçekleşen halk desteğinin 11 Aralık’ta gözlenememesidir.
Kimi gözlemcilerin”Türk Tabipleri Birliği’nin desteklemediği 11 Aralık eyleminin hastanelerde başarı sağlayamadığı” değerlendirmesi tek başına durumu izah etmez. 5 Kasım eyleminde tek belirleyici TTB olmadığı gibi, 11 Aralık’ta TTB’nin aktif desteği olması durumunda da başarı şansı zayıftı. Ayrıca eylemin başarısızlığı sağlık sektörü ile de sınırlı değildi.
11 Aralık öncesi Kamu Yönetimi Temel Kanunu (KYTK)’nun ne getirip, ne götüreceği bırakın halka, sendikalı kamu çalışanlarına dahi yeterince anlatılamadı. Tehlikeyi geç farkeden KESK’in son eylemi; Türk-İş, DİSK ve Hak-İş’in, İş Yasası’na gösterdiği tepkiden ancak biraz daha etkili oldu diyebiliriz. KESK, İş Yasası’nda destek vermediği işçi konfederasyonlarından nasıl bir duyarlılık bekledi bu da belli değildi. İşçi cephesinde duyarlı bir hareketliliğin olduğunu gözlemek de olası. Ne yazık ki, KESK’in izlediği politika bu desteği dahi yanına çekecek boyutta özgüvene sahip değil.
Bir kargaşadır gidiyor: Yeni İş Yasası çıkıyor; hiçbir kesimde hareket yok. ‘Kamu Yönetimi Reformu’ adı altında başlayan hareketlilik ‘Sağlıkta Dönüşüm Projesi’ adı altında başlıyor, SES seyrederken TTB atılım yapıp grev kararı alıyor. TTB-SES birlikteliği ile gerçekleştirilen eylem ile KYTK arasında ilinti kurmakta zorlanıyor olsa gerek ki KESK, 5 Kasım’a destek vermiyor. KESK kendi eylem tarihini 11 Aralık olarak ilan ettiğinde TTB 24 Aralık’ta tekrar işbırakma kararı aldığını duyuruyor...
Sağlıkta amaç; Sağlık Bakanlığı’na kafa tutup “bak işte seni zor durumda bıraktık” gibi bir söylemle güç gösterisi yapmak olmadığına; sağlık hakkının korunması uğruna kötü gidişi durdurmak, yeni liberal politikaların halka rağmen uygulanmasını önlemek, sağlığın meta olarak kullanımını engellemek, iş güvencesini sağlamak, özlük hakları geliştirmek vb gibi insani değerlerin en azından korunmasını ve geliştirilmesini savunmak olduğuna göre; güç birliğinden başka bir yol var mıdır? Hangi güç böylesine organize harekete tek başına karşı koyabilir? Sadece bir meslek grubuna indirgeyerek mücadelenin başarıya ulaşacağı düşünülebilir mi?
Hangi dinamiklerin ve hangi niyetlerin çoksesliliği doğurduğu ayrıca irdelenebilir. KESK’in, SES’in, TTB’nin iç dinamiklerini gözetme gibi kaygısı da anlaşılır kabul edilebilir. Ancak; gün dünkü gün değil! Bugün her şey elden gidiyor! Tek ses olmaktan başka çare var mı?
Güç birliğinin önünde iç dinamikler ciddi ve hayati engeller oluşturuyorsa; sıcak mücadelenin doğal olarak savrulmaları gündeme getirmesi de elbette ki kaçınılmaz olacak. Doğru politikalar bazı ayrışmaları gündeme getirebilir. Bu ayrışmalar; emperyalizmin Irak’taki duruşunun, Türkiye’nin AB’ye girişinin, KYTK’nın yerel yönetimlere sağlayacağı olanağın “hayırlı” olduğu, bu hayırlı işlerin halk yararına evrilebileceği gibi ‘ham hayal’ anlayışları zorluyorsa “yolları ayırmakta yarar var” diye düşünenlerdenim. Bu ayrılıklar güç kaybını değil, tam tersi güçlenmeyi sağlayacaktır. Bu anlamda, ‘varlıklarının gerekçelerini’ koruyabilmek için; KESK’in, SES’in, TTB’nin ‘küreselleşmeyi kaçınılmaz’ kabul eden, ‘emek cephesinden’ bakamayan unsurları içinden ayıklayabilme cesaretini göstermesi de bugünün gündemi olmalı.
TTB’nin 3 yıl önce bugün F tipi cezaevleri, açlık grevi ve ölüm orucu konusunda gösterdiği tutarlı tavır; hâkim sınıfların da “işte fırsat” deyip TTB’yi yok etmeye kalktığı günlerde, halk desteğini sağlayarak TTB’yi güçlendirmiş ve sonrasında hiçbir platformda soldan-sağa hiçbir grup bir daha bu konuyu tartışma cesaretini gösterememiştir.
Her şeye rağmen ‘Kamu Yönetimi Reformu’ kapsamında sağlıkta yaşananlar; halkın sağlık, çalışanların ise özlük hakkının en azından korunması için öncelikli gündem olarak kabul edilmeli, 24 Aralık eylemi 5 Kasım birikimi ve heyecanı üzerinde güçbirliği ile şekillenmeli...

e-posta:
celalemiroglu@ttnet.net.tr

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

Karanlık

Bir 19 Aralık daha geçti…
İçindeydi ışığı yaşamın.
Ayaklarıyla saymıştı, enini ve boyunu hücresinin. Adımlarıyla da.
İlk çıkarıldığında havalandırma alanına; yüzünü göğe çevirdi. “Merhaba” dedi.
Bulutların leylek kanatlarıyla hızla geçip gitmesini istemiyordu üstünden. “Yavaş yavaş” dedi. Yavaş yavaş. Avluyu da enine boyuna saymıştı. “Kaç metrekare ayırmışlar acaba?” diyordu.
“Çoraplarımı top haline getirmeliyim” dedi.
Yirmibeş otuz metrekarelik alanda Lefter çalımları atacak; Metin Oktay şutlarını duvarda belirlediği hedeflere gönderecekti. “İyi fikir” dedi. “Futbol takım oyunudur, takım için de arkadaş lazım. “Cebindeki madeni ve kağıt paralardan takım yapacaktı. Her birine bir ad verecekti. Canı sıkıldı. Parayı insan adıyla çağırmak kötü fikir diye düşündü. Parayla oyun oynayamayacaktı. Bunun yerine paraları belirli mesafelerle düz, çapraz yerleştirdi. Buna göre de denge hareketleri yapacaktı. Yürüme, tek ayakla sekme, çift ayakla atlama gibi. Parayı bu amaçla araç olarak kullanacaktı. Fiziksel sağlığını korumalıydı. Bir kaç ay böyle geçti. Bir program hazırlamış ve uyguluyordu.
Geceler korku saatleriydi. Bazen bağırtılar, çağırtılar duyuyordu. “Gardiyanları” göremiyordu. Bir el yemeğini uzatıyor, kimse kendisiyle konuşmuyordu.
Konuşmak…
Daha ilk gün, sessizliği keşfetmişti. Sessizlik aşılması gereken en önemli sorundu. Duvar, annesiydi, kapı babası. Pencere de kardeşi. Kapı mazgalı arkadaşıydı. Diğer bütün nesneler, kalabalıklardı. Annesine sevgiyle yaklaştı. Başını yasladı. Annesi saçlarını okşuyordu. “Akıllı oğlum, aslan oğlum” diyordu. “Anne” dedi, “ben ne akıllıyım, ne de aslan.” Annesi, “eşek oğlum” dedi, “sen benim için hem akıllımsın, hem de aslanım. Hala anlamadın mı bunu?”
Pencerenin önünde, “yeşil olur gemilerin direği” türküsünü söylemeye başladı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Kardeşi, “gene başladın abi” dedi. “Bi sus da ders çalışalım” dedi.
Güldü ve sustu. “Ben niye okumuyorum ki?” dedi. “Okumak için kitap lazım, ben niye istemedim ki” dedi. Gardiyan geldiğinde, “ben kitap okumak istiyorum” dedi. Gardiyan, “okumuşsun ki, seni buraya getirmişler” dedi. Mazgal deliğini kapattı. Bir insan sesi duyduğuna sevinmişti. Akşam olduğunda gardiyana, “kağıt kalem istiyorum” dedi. Gardiyan mazgalı kapatıp gitti. Bir süre sonra kağıt da kalem de edindi. Şimdi okuma yazma zamanıydı.
Bütün deliler içerde miydi, bütün akıllılar dışarıda?
Erasmus’un Deliliğe Övgü’sünü okumuştu.
Deli kalarak ruhsal sağlığını korumalıydı.
Neden burada olduğunu biliyordu. Büyük hapishaneden küçük hapishaneye geldiğini düşünüyordu.
Dışarısı gerçek özgürlük alanı mıdır, yoksa, sanal mı?
Zeytin çekirdeklerini de topladılar.
Bitişikteki hücrelerle iletişimi de kesmek istiyorlar.
Şarta bağlı her şey.
Boyun eğmeye.
Dışarıda bu daha rafine biçimde işliyor.
Hayatla bağımı kesmek istiyorlar diye düşündü.
Tutunmalıyım.
Daima deli kalmalıyım.
Akıllılar arasında!..


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Dünyanın adaleti ABD’nin elinde mi?

Sıkı durun!
Uzun sürecek “Made in USA” patentli yeni bir hisseli harikalar kumpanyası başlıyor.
Özel savaş dairelerinin, istihbarat merkezlerinin yalan makinelerinde imal edilmiş, Amerikan film endüstrisinin içten katkılarıyla kurgulanmış mahkeme denilen soytarılık vizyona konuluyor.
Hazır olun!
Büyük bir demagoji, yalan, yanıltma, bombardımanı geliyor.
Misal, kendini Amerika’nın Türkiye basın ataşesi sanan medya papazı, “Saddam, yanına iki pamuklu bokser don almayı unutmamış” diye yazıyor.
Kimsenin en küçük bir şüphesi olmasın ki, Saddam’ın yanında donu olmasaydı, aynı papaz, “donsuz diktatör” diye yazacaktı!
Mahkeme kurulacak. Saddam’ı Irak halkı adına, Amerika yargılayacak!
Hani o Irak’ı petrollerine el koymak, bölgede tek güç olmak ve İsrail’in güvenliğini sağlamak için işgal eden Amerika.
Hani o, Irak halkının tepesine binlerce tonluk nükleer başlıklı füzeler atıp, zehirli gaz sıkan, insanları, çocukları öldüren, yakan, kör eden, hasta ve sakat bırakan Amerika.
Hani o sokaklarda silahsız insanları otomatik silahlarla tarayıp kitle katliamı yapan Amerika.
Yılarca ambargo uygulattığı, ilacın, çocuk mamasının bile sokulmasını yasakladığı Irak’ta 500 bini çocuk 1milyondan fazla insanın ilaçsızlık ve gıdasızlıktan ölümüne neden olan Amerika, Irak halkı adına yargılama yapacak!
Bakın şu işe: Dünyanın en adaletsizi Amerika, dünyanın adaletini sağlayacak!
***
Burada mesele asla Saddam değildir.
Unutulmamalıdır ki, Halepçe katliamını yaparken o sırada Saddam’ın müttefiki Amerika’ydı!
Onu, İran’ın üstüne salan da Amerika’ydı.
Halepçe’de katliam emrini veren Saddam’dı, ama o Kürtleri yakıp kavuran kimyasal silahların üstünde de “Made in USA” yazıyordu!
Şimdi o Amerika, dünyanın adaletini sağlayacak öyle mi?
Amerika insan haklarından, özgürlüklerden yana, diktatörlere karşı öyle mi?
Arjantin’de on binlerce insanı öldüren, cesetlerini okyanusa atan kanlı diktatör Pinochet’in patronu kimdi?
Allende’yi devirip Şili’yi kanlı diktatöre mahkûm eden Amerika değil miydi?
Ya, Somaza, kimin adamıydı?
Kolombiya diktatörü Cesar Gaviria, Peru, Brezilya, Portekiz, Filipinler, Endonezya diktatörlerinin ve katliamlarının ardında kim vardı?
Ve İsrail! İnsan kasabı Şaron! Katledilen yüz binlerce Filistinli…
ABD, 1950’den bu yana dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen 2, 5 milyon subay, asker ve kontrgerillayı eğitmek, donatmak ve parasal olarak desteklemek için yüz milyarlarca dolar harcadı.
Bu listede Türkiye, Zaire, Çad, Pakistan, Fas, Endonezya, Honduras, Peru, Kolombiya, El Salvador, Haiti, Nikaragua, İran, Portekiz, Filipinler, Şili, Arjantin ve daha birçok ülkenin görevlileri, askeri yetkilileri var.
Tesadüfe bakın ki, sonradan rütbelerinde engelsizce yükselip ülkelerinde orduların başına geçerek darbeler yapan subayların tamamı ABD’de eğitimden geçenler arasından çıkmıştı!
Ama bunlardan hiçbiri ABD tarafından suçlanmadı, yargılanmadı!
Tersine, liyakat madalyaları verildi, kahraman ilan edildi!
Saddam bir diktatördü. Amerika ise katil.
Katil mahkeme kuruyor, kanlı cüppesiyle dünyanın adaletini sağlıyor!
Hem katil, hem işgalci, hem katliamcı, hem savcı, hem hakim.
Peki Amerika’yı kim yargılayacak?

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Geçici(!)vergiler kalıcılaştı

Geçen hafta “vergide eskiye dönülüyor” başlıklı yazımda; vergide yapılması düşünülen değişiklikleri ele almıştım. Tasarlanan 52 maddelik değişiklik, dün Maliye Bakanı Kemal Unakıtan tarafından açıklandı. Tasarıda dikkatimizi çeken, tacirler için “ortalama kâr haddi” ve avukat, muhasebeci, doktor gibi serbest meslek sahiplerine uygulanması düşünülen “asgari gayrisafi hasılat beyanı esasının” 2004 yılına yetişemeyeceği gerekçesiyle şimdilik geri çekilmesidir. Bu “geri çekme”, vazgeçme anlamında değildir. Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra, uygulanmak üzere yeniden gündeme getirilecektir.
Vazgeçilmeyen önemli değişiklikler ise; 17 Ağustos depremi bahane edilerek, bir defaya mahsus olmak üzere “deprem vergisi” adıyla telefon görüşmeleri üzerinden yüzde 25 oranında alınan “özel iletişim” vergisinin kalıcı hale getirilmesidir. ”Deprem vergisi” adı altında alınan vergilerin, deprem yardımında kullanılmadığı aşikar olmasının yanı sıra, bunu Maliye Bakanı da itiraf(!) etmişti. Ayrıca, “sekiz yıllık eğitimi desteklemek” amacıyla geçici olarak getirilen ve hortumlamalar nedeniyle oluşan “bütçe açığını” kapatmak için kullanılan “eğitime katkı payı” ve “özel işlem” gibi “deprem” vergilerinin de kalıcı hale getirilmesi, halk için ayrı bir depremdir. Bu vergiler geçici düzenlemelerden çıkarılarak “Gider Vergisi Kanunu” kapsamında düzenlenerek kalıcı hale getirilmektedir. Böylece tüketim üzerinden alınan, KDV, Akaryakıt Tüketim Vergisi, BSMV, ÖTV gibi vergilerden sonra, Özel İşlem Vergisi, Özel İletişim Vergisi ve Eğitime Katkı Payı gibi vergiler de kalıcı hale getirilerek vergi sistemi içinde yerini almış olacaktır. Böylece dolaylı vergilerin, toplam vergi içindeki payının yüzde yetmişleri de aşması kaçınılmazdır.
Bu durumda, Anayasa’nın 73. maddesinde belirtilen; ”herkes kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür” ilkesi her zaman olduğu gibi yazıldığıyla kalmaktadır. Kazanç sağlanan birçok rant gelirlerinin vergilendirilmesi ertelenirken, tüketicilerden “geçici” ad altında bir defaya mahsus getirilen dolaylı vergileri kaldırmak yerine kalıcı hale getirilmesi, Dünya Bankası’na verilen “mali disiplin” sözü kapsamındaki bir “operasyon” olsa gerek. Mevduat faizleri, kâr payları, repo gelirleri, yatırım fonlarının satılma belgelerinin kâr payları vb. gelirlerin beyan edilmesinin bir yıl daha uzatılması, AKP’nin rantçı sermaye hizmetinde olduğunu bir kez daha tescil etmektedir. Öte yandan (geçen hafta da yazdığım gibi), 24.04.2003 tarihinde çıkarılan 4842 sayılı Kanun ile getirilen düzenleme, ücretlilere uygulanan özel indirimin 01.01.2004 tarihinden itibaren kaldırılarak , ücretlilerin daha fazla vergi vermeleri, dolayısıyla daha az ücret almalarını sağlamak konusunda çekince gösterilmemektedir. Bu uygulamalar ile vergiler, yoksul ve dar gelirliden alınıp, teşvik ve istisna adı altında rantçı sermayeye aktarılmaktadır.
Açıklanan pakette göze çarpan önemli değişikliklerden biri de, vergi tahsilatının vergi daireleri yerine bankalar aracılığı ile yapılmasının hedeflenmesidir. Bu değişiklikle bankacılık sektörüne finansman sağlamak ve vergi tahsilatının bir anlamda özelleştirilmesi amaçlanmaktadır. Özelleştirmenin hayatın her alanında gerçekleşmesi Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların vazgeçilmez hedefleri arasındadır.
Birkaç gün önce Türkiye için hazırladığı “üç ciltlik ekonomik raporu” açıklayan Dünya Bankası’nın (DB), ”Hiç üzerine alınmadan birtakım olumsuzluklardan söz etmesi” alışıldık yüzsüzlüğün bir benzeri ve tekrarıydı. Sanki tarımın çökertilmesinde, özelleştirme dayatmalarında bulunarak işsizliğin artmasında ve dolayısı ile yoksulluğun artmasında payı yokmuş gibi bu durumun yarattığı tehlikelere dikkat çekmesi DB’nin bildik politikasıdır. Oysa halk aleyhine uygulanan programlar IMF ve DB’ya aittir. Maliye Bakanı’nın dün açıkladığı ve öteden beri uygulanan zulüm içeren ikiyüzlü politikalar bunlardan biridir. Bu programların IMF ve DB’ye ait olması, uygulayıcı hükümetlerin masum olduğu anlamına gelmemektedir. IMF ve DB ile işbirliği yaparak, ülke aleyhine program ve politikalar uygulayarak en büyük ihaneti işlemektedirler.
Maliye Bakanı’nın açıklamış olduğu 52 maddelik paket; DB’nin “mali disiplin” dayatması çerçevesinde hazırlanan çalışmalardan biridir.
Bundan önceki sermaye hükümetleri gibi, AKP de yoksul halka iş, aş vaadinde bulunarak iktidara(!) gelmiştir. İktidara geldikten sonra, emperyalist örgütlerle işbirliği kurararak zulüm politikaları uygulayan AKP’ye ve bu politikaları IMF memuru Kemal Derviş aracılığı ile öven tabanından kopuk CHP’nin üst kurmay heyetine halk önümüzdeki yerel seçimlerde yanıt verme fırsatını iyi değerlendirmelidir.

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  JİN Û JÎN..........Derya Karaçoban

Kadınlar ve çocukları

Ş.S., 10 yaşında ve ilkokul 4. sınıf öğrencisi. Babası öldüğü için kendilerine bakacak kimseleri olmadığını söylüyor. Üç yıldır çöp topluyor. Ve çöp toplamazsa açlıktan öleceklerini anlatıyor. Annesi Ş.S.’yi çöp toplamaya yollamak istemiyor. Ş.S., bazen çöp toplamaya çıkarken ağlıyor. Utanmasına ve tacize uğramasına rağmen çalışmak zorunda.
Ş.S., Diyarbakır’daki binlerce yoksul çocuktan biri. Ya diğerleri... Onlar açlıktan ölmemek için ne yapıyorlar dersiniz?
Diyarbakır Çocuk Hastalıkları Hastanesi Acil Servisi’ne giden bir ailenin karışılaştığı durum, tüyler ürperticidir. Sosyal güvenceleri olmayan aile, iki aylık çocuklarının vücudunun morarması üzerine soluğu hastanede alır. Acil serviste muayene sonrası tek umudun üniversite hastanesinde olabileceği doktor tarafından söylenir. Cebinde acil fişi kesecek kadar paraları dahi olmayan aile, tekrar eve dönmek zorunda kalır. Ve çocuklarının gözlerinin önünde ölümüne seyirci kalır.
Bu işkenceye hangi anne-baba katlanabilir?
Malatya’da 6 çocuk annesi olan bir kadın, istemediği halde gebe kalıyor. Ve elindeki olanaklar da yetersiz olunca çocuğu düşürmek için her yolu deniyor. Kürtaj olacak parayı bulamayan anne sağlığını hiçe sayarak hamileliğini sonlandırmak adına birçok girişimde bulunuyor. Her şeye rağmen hamileliğini sonlandıramayan anne, ikiz çocuklarını hamileleğinin yedinci ayında dünyaya getirir. Doğumu evde yapmak zorunda kalır. Hiçbir sosyal güvencesi yoktur ve eşi işsizdir. Bu kadın sırf parasızlık yüzünden çocuklarını doğurmak istememiştir. Sağlıksız ortamda ve olanaksızlıklar içerisinde doğum yapar. Ve yine bu çocuklar hastaneye götürülemediği için ölmüştür.
Sizce acı olan nedir?
Kadının yaşadıkları mı, çocukların göz göre göre ölümü mü?
Bu örneklerde suçlanan hep aile olmuştur. Tek sorun onların bakış açısındadır....! Peki bu insanlar neden aç, bunların yaşamlarında neden duyguya yer kalmamış. Güzel olan, insani olan her şey neden onlara bu kadar uzak? Çocuklarını okutamayan, hastalandıklarında ilaç alamayan, açlığında karnını doyuramayan ve ayağına ayakkabı, üstüne sıcak giysiler giydiremeyen kadınlarımız yaşıyorlar mı dersiniz?
Gününü çocuklarından arta kalan yiyeceklerle geçiştiren kadınların, artık dört duvar arasına hapsedildikleri evlerinden çıkmaları kaçınılmaz olmuştur. Evlere temizlik, çeşitli illere mevsimlik işçi olarak giden kadınlar, kendilerine yöneltilen şiddete, açlık ve zülme karşı durmaya başlıyor. Yıllardır yaşanan namus ve töre cinayetleri, neden bu kadar tartışılıyor dersiniz?
Kadın artık hapsolduğu karanlıktan kurtuluşun yollarını arıyor. Yukarıda da örneğini verdiğimiz olumsuzluklara rağmen en çok onlar aydınlanacak ve en çok onlar haklarını savunacaktır. Kadınlarımız artık bu köhnemiş, kokuşmuş dünyada yaşamak istemiyor. Herkesin ekonomik yönden eşit olduğu, kadın-erkek ayırımının olmadığı, özgürce kendi kültürünü yaşadığı ve dilini konuştuğu bir dünya için çırpınıyor. Yarınlar kadınların olacak ve kadınların kurtuluşuyla insanlığın kurtuluşu gerçekleşecek...


 
Başa dön

  KARŞI KIYIYA YAZILAR..........Tijen Zeybek

Bu kaçıncı hüsran?

Bir umut yolculuğundan daha hüsranla döndük işte. Deneye deneye gördük ki bir kere rehin düştü mü bir halk, bir daha özgürlüğe yelken açması hayal oluyor. Bir güzel anladık ki “yavruvatan gettolarına” yerleştirilen “yedek halk” ve vatandaşlık verilerek gerektikçe kullanılmak üzere ada dışında hazırda tutulan “seyyar halk” sayesinde seçim oranları nasıl lazımsa öyle ayarlanıyor. Yüz kırk bin seçmenin seksen bini Kıbrıslıydı ve bu seksen bin hep sokaklardaydı, meydanlardaydı iki yıldır. Seksen bin Kıbrıs Türkü, Annan Planının temel esaslarına dayalı bir çözümle AB’ye girmekten yanaydı ama geriye kalanlar için oy kullanırken önlerine konan tercihler bunlarla ilgili değildi. Onlar için sökülüp getirildikleri ya da belki kurtuluruz diyerek kaçıp saklandıkları bu yerlerden geriye gönderilmekle, yani tersine bir sürgünle, kalmak arasındaydı seçim. Onlar da kalmayı seçtiler, doğal olarak. Onlar horlandıkları, dillerini bile özgürce konuşamadıkları, en ufak bir hak arayışında işkenceci polislerin elinde telef edildikleri o coğrafyaya dönmek istemiyorlardı.
İşte bu noktada yanıldı muhalefetin bir kısmı. Onlar Türkiye kökenli oylara da ulaşırız, onlarla iletişime girersek gerçeği görmelerini sağlarız ve oylarını bize verirler, diye düşünmüşlerdi. Oysa Kıbrıslı Türkler arasında, onlarla birlikte yaşayanlar değildi ki söz konusu olanlar. Gettolarda, Kıbrıslı Türklerden izole bir şekilde, aşiret halinde, kendi töre ve geleneklerinden hiç kopmadan yaşayanlardı yedekte bekletilenler. Onlara, değil muhalefetin, sivil toplum örgütlerinin dahi ulaşması mümkün olmamıştı bugüne kadar. Karpaz Yarımadası’nda, lazım oldukça kullanılmak üzere, istif edilmiş bir şekilde yaşamalarına izin verilmişti, o kadar. Bir seçimin ya da referandumun kaderini değiştirmek için ne kadar lazımsa o kadardılar. Nasılsa gerektikçe yenileri getirtiliveriyordu “anavatandan”. Nasılsa “giden Türk, gelen Türk’tü.”
Silâhların gölgesinde ve ateşkes halinde bir hayata “barış”, nüfusunun dörtte biri oranında askerin bulunduğu ve toprağına uçak gemisi muamelesi yapılan bir coğrafyaya illa ki yurt deme inadımızdan, sürüyor kavga da, yanılgı da. Bakanlar Kurulu’na TC Elçisi’nin başkanlık ettiği, TC Yardım Heyeti bütçesinin devlet bütçesinden büyük olduğu, dededen kalma Türk koçanlı topraklarımızın dahi “askeri bölge-girilmez” levhalarıyla bize yasaklandığı bir yerde hüküm süren yönetime, demokrasi muamelesi yapma inadımızdandır bütün umut yollarının hüsrana çıkışı da. İlla ki munistir ya adalılar, Akdeniz’in sıcağında kavga etmek zordur ya, şiddetten çok uzlaşıya, kavgadan çok barış ve huzura düşkündür ya Kıbrıslılar, ondandır sömürüden ve kullanılmaktan kurtulamayışları tarihleri boyunca. Ama... Ama doğrusu hiç aklıma getirmezdim barışçı olmanın, şiddetten uzak durarak barışı aramanın bir çeşit “bönlük” ya da “budalalık” olarak algılanacağını; hem Türkiye hem de dünyanın “uygar” ülkeleri tarafından, hem de bu çağda.

e-posta:
tijenz2002@yahoo.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net