www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Ha Ali, Ha Veli
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Vergide eskiye dönülüyor
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
İstismarcı ve işbirlikçi
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Özgürlük sorunu
JİN Û JÎN
____
Yıldız İmrek Koluaçık
Kadının yaşam hakkı
KARŞI KIYIYA YAZILAR
____
Tijen Zeybek
Bu bir seçim değil
SAĞLICAK
____
Celal Emiroğlu
Kamu yönetimi ve personel rejimi (1)
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Yasaklar
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Ha Ali, Ha Veli
Yeni YÖK Başkanı’mız atandı. Hukuk profesörü. Hukukçu olduğuna göre, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, sonuç olarak işi, masasının baş köşesine yerleştireceği Yükseköğretim Kanunu ve İlgili Yönetmeliklerini, tam da kara kaplı kitapta yazıldığı şekli ile uygulamak olacak.
İşi zor.
Kendi gencini, önce kendi ülkesinin bir üniversitesine girebilmesi için sırat köprüsünden geçiren, sonra o seçilmiş genci başarısız ilan edip kapı önüne koyan, sonra da “Sana bir şans daha vereyim, sen de beni seçimlerde hatırlarsın artık” diyen bir yükseköğretim sistemini, hem de kara kaplı kitapla yönetmeye çalışacak.
İşi zor.
Genç beyin gücünü “Sakıncalı olabilirler” paranoyası ile damgalayıp, körelten, değirmen gibi öğüten ve buna rağmen elekten geçmeyi başarabilenleri çokuluslu tekellere ucuz beyin gücü olarak sunan, ülkesi için fikir üretmesi ta baştan yasaklandığından kurtuluşunu yurtdışında, Yeşil Kartta gören gençleri üreten yükseköğretim sistemini, hem de kara kaplı kitapla yönetmeye çalışacak.
İşi zor.
Bilimle, araştırmayla, eğitimle, bilim insanı yetiştirmeyle ilgilenen hocaların ‘tüketici’, ‘KİT kafalı’ diye damgalanıp odalarına hapsedildiği, ama koltuğunun altında çantası, kanal kanal dolaşıp raytingini artıran, patron sofralarında bir iki çalıntı, derin cümle sarf edip, akşam yemeğini beleşe getiren hoca bozuntularının yükseklerde uçuştuğu bir yükseköğretim sistemini, hem de kara kaplı kitaba sadık kalarak yönetmeye çalışacak.
O kara kaplı kitap ki, emperyalizmin yıllardır sabırla ve sinsice uygulamaya koyduğu ve bugün bilimde, sanatta, ekonomide ve siyasette yaşanan felaket tablosu ile sonuçlanan sömürgeleştirme planına ve bu planda yerli sülük rolü oynayan uşaklara karşı koyabilecek dinamik, aydın güçleri sindirmek ve yıldırmak için her satırının hakkı verilerek, yıllardır harf harf uygulandı.
O kara kaplı kitap ki, görev mahalinde genel ahlak ve edep dışı davranışlarda bulunmak (Sınırı belli değil. Teşhirin son noktası da dahil) ve bu tür yazılar yazmak, işaret, resim ve benzeri şekiller çizmek (çok başarılı örneklerini tuvalet kapılarının içlerinde görmek mümkün) veya yapmak suçunu işleyen üniversite hocasını(?), “Bir daha sakın yapma ha” diyerek yarı tebessümle kınayan, ancak kamu yararına(?) olan dernekler dışında, rektörün yazılı izni olmadan, herhangi bir derneğe üye olmak suçunu(?) işleyen hocasını kapının önüne koyan satırları yıllardır harf harf uygulandı.
Kara kaplı kitap masanın baş köşesinde durdukça, YÖK’ün başında ha Ali, ha Veli.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Vergide eskiye dönülüyor
Yıllardır adil olmayan biçimde uygulanan vergi kanunları, en fazla değişikliğe uğrayan kanunların başında gelmektedir. Her gelen siyasi iktidar, öncelikli olarak vergi konusu ile ilgili değişikliklerden başlayarak, adil olmayan sistemi iyice arap saçına dönüştürmek üzerine çeşitli “maharetler” sergilemektedir. Tabii bu hükümetler sermayenin temsilcileri olduğu için değişiklikleri, sermaye lehine; yoksul, küçük esnaf ve emekçiler aleyhine yaparak kendilerini kanıtlamaya çalışmaktadır.
İktidara(!) geldikten beri en sermaye yanlısı olduğunu kanıtlamak için çırpınan AKP Hükümeti bugüne kadar bir dizi “vergi paketi” düzenledi. Bunlardan 4811 sayılı Vergi Barışı Kanunu , 4842, 4849, 4864, 4916 ve 4962 sayılı kanunlar bunlardan bazılarıdır. Bu kanunlardan 4811 sayılı “Vergi Barışı” Kanunu ise çeşitli düzenlemelerin yanında, en önemli düzenlemesi ücretlilere uygulanan özel indirimin uygulamadan kaldırılarak, ücretlilerin daha fazla vergi vermesini, dolayısıyla daha az ücret almasını sağlamasıdır. 4962 sayılı Kanun ile de vakıflarda vergi muafiyeti sağlanmasına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır.
Bugünlerde ise üç “vergi paketinin” daha gündemde olduğunu Maliye Bakanı’nın açıklamalarından öğreniyoruz. Bazı değişiklikler öngören bu “vergi paketlerinde” eski uygulamalara dönülmesi düşünülmektedir.
Holdinglere ve holding sahiplerinin yan kuruluşu olan vakıflara vergi istisnası ve muafiyeti sağlanırken, küçük esnaf ve emekçiler üzerindeki vergi yükünün arttırılması için üç yeni senaryo hazırlığı yapılmaktadır.
Bu paketlerden birincisinde; ücretliler için yüzde 15’den, yüzde 40, diğer gelir sahipleri içinde yüzde 20’den yüzde 45’e uzanan dilimlere tâbi gelir miktarının yeniden düzenlenmesi öngörülmektedir. İkincisinde; motorlu taşıt vergilerinin düzenlenmesinin yanı sıra, faiz gelirlerinin beyana tâbi olmayacağı ve mevduat, repo gibi yatırım araçlarından sağlanan gelirlerin beyana tâbi olması gereken sistem, 2005 yılından itibaren uygulamaya konulması düşünülerek ötelenmektedir! Üçüncü pakette ise, “vergide başa dönülecek” türden düzenlemeler yapılması düşünülmektedir. Bu sistemle, tacirler “ortalama kâr hadlerine”, serbest meslek sahipleri ise, “asgari gayrisafi hasılat” miktarlarına göre vergilendirilecek. Diğer bir ifade ile bu gelir grupları için “hayat standartı” esası uygulaması geri getirilmektedir.
Kayıtlı mükellefler arasında adil olmayan uygulamalar devam ederken, denetimden vazgeçilerek, gücün yettiğinden vergi alınması zorbalığı devam edilmektedir. Toplanan vergilerde dolaylı vergilerin yüzde 70’lere dayanması bu tehlikeyi gözler önüne sermektedir. Ocak-eylül 2003 döneminde maliye 67.3 katrilyon lira gelir toplamış. Söz konusu miktarın, yüzde 67.8’lik oranına isabet eden 45.6 katrilyon lirası; ücretlerden kesilen stopaj, ÖTV, KDV, BSMV, Özel İşlem Vergisi gibi dolaylı vergilerden elde edilmiş. Dolaylı vergilerin bu derece artması vergi sistemi için alarmdır. Bu tehlikeyi önlemenin yolu, rantçı sermayeye taviz veren değişiklikler değildir.
Doğrudan vergileme ve herkesin mali gücü oranında vergilenmesi esaslarının uygulanması için düzenlemeler yapılmadıkça, dolaylı vergilerin, toplam vergiler içindeki payı daha da artacaktır. Vahşi sermaye için “kuş gibidir, ürkütmeyin uçar gider” kaygısı ile her türlü teşvik, istisna ve muafiyet sunulurken; gücün yettiği küçük esnaf ve bordro mahkûmu emekçiler için “kümesteki kazlar uçamaz, yolmaya devam” anlayışının devam etmesi haksızlıkları arttırmaya devam edecektir.
Doğrudan beyanı arttıracak önlemler hayat standardı esası ile değil, Anayasa’nın eşitlik ilkesine uyularak, istisna ve muafiyetlerin bir kesime uygulanmasının ortadan kaldırılması, denetimin standartına uygun herkese eşit şekilde uygulanarak arttırılması ve KDV, ÖTV ve ücretlilere uygulanan vergi oranlarının düşürülmesi ve gözden geçirilmesi ile mümkün olacaktır.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
İstismarcı ve işbirlikçi
Etkinlik alanlarını rakiplerinin girişine kapatma çabasıyla sınırlı kalmayan, bu alanları genişletmeyi de içeren Amerikan stratejisinde, AKP hükümeti gibi, gerici olduğu kadar önemli kitle desteği de bulunan hükümetlerin etkin biçimde kullanılması özel bir yer tutmaktadır. Afganistan, Irak, Azerbaycan, Gürcistan ve Orta Asya’nın diğer bazı devletlerinde edindiği mevzileri dayanak edinerek Rusya başta olmak üzere rakip emperyalistlerle ilişkilerini yenilemeye çalışan, gerici, saldırgan ve pervasız emperyalizm gücü, Türkiye’yi bu yönde daha etkin biçimde kullanmaya çalışıyor.
AKP’li bakanlar Washington’daki emperyalist şeflerin eşiğinde secdeye eğilirlerken, Bush çetesi, İstanbul-Ankara hattından Doğuya uzanacak ”yol haritası”nın ”kırmızı hatları”nı döşemeyi sürdürüyor.
AKP hükümeti üzerinden Amerikan dayatmaları birbirini izliyor. Kıbrıs’ın ”geleceği”, AB ile ilişkiler, Irak ve Afganistan işgaliyle yenilenen bölge ve dünya politikalarına itirazsız adaptasyon, vb. bunlardan bazıları.
AKP ise, Türkiye’nin, emperyalist sömürgeci devletlerle bağımlılık ilişkilerini geliştirmeyi ”büyük başarı” sayan ”tek partili hükümetler”in ”en başarılısı”, ”en cesuru olma” iddiasında. DP, AP ve Özallı ANAP hükümetlerinin ABD’ne, NATO’ya, İMF-Dünya Bankası’a bağımlılık ilişkilerinin geliştirilmesi yönündeki çabalarını miras edinerek, bunlara yeni boğucu ilmikler ekliyor. Halk kitlelerinin dini inançları ve taleplerini istismar ederek, ve işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilere karşı izlediği sermaye politikalarını kaçınılmaz ve zorunlu göstererek, emperyalizm ve Amerikan yanlısı çizgide ilerlemeyi sürdürüyor.
AKP’nin, ve ”Kasımpaşalı delikanlı” olarak anılmasıyla efelenen Erdoğan’ın, işçi sınıfı ve halk kitlelerine karşı pervasız kabadayılığının ardında, esas olarak iki etken; din istismarcılığı ve emperyalizm işbirliği yatıyor. AKP hala kitlelerin küçümsenemez bir bölümünün desteğine sahip. Bu desteğin dayanağına da dönüşen ekonomik-sosyal ve kültürel taleplerin istismarını başarıyla sürdürüyor. İkinci olarak O, Bush çetesi tarafından ”paspasa çevrilmiş bir ülke”nin hükümeti olarak, hala Bush çetesinin desteğine sahip bulunuyor. AKP, işbirlikçi gericiliğin hedeflerinin gerçekleşmesi için ”bulunup” işbaşına getirilmiş bir hükümeti, sermayenin en güçlü kesimlerinin desteğinde sürdürebiliyor olmayı, halkın ve ülkenin aleyhine politikaların dayanağı edinmiştir.
Bush çetesi, Türkiye işbirlikçi gericiliği ve onun bir kurumu olarak hükümetin politikalarını belirleyici güçler arasında başı çektiğinin farkındadır. Bundandır ki, AKP hükümetini çıkarları yönünde daha etkin biçimde kullanma atraksiyonlarını artırmıştır. AKP’nin işbirlikçi politikaları halka meydan okuyarak ve halkın taleplerini istismarı da sürdürerek uygulaması, bu işgal ve saldırı çetesini halklara karşı güçlendirici işlev görüyor.
NATO Zirvesi’nin İstanbul’da toplanması yönündeki Amerikan girişimi, Erdoğan ve Bakanlarının Washinton’da huzura çağrılmaları, ve hükümetin, işbirlikçi politikalarının halk nezdinde neden olabileceği destek erozyonunu engelleme amaçlı ”Amerikan yardımı”, ”kitle desteğine sahip tek partili hükümet”i, posasını çıkarana kadar kullanma hedefine bağlı ”taktik girişimler”dir. Avrasya’ya göz koymuş Amerikan emperyalist çetesi, Pentagon onayına ve Irak’ta üstlenilecek taşeron rolüne koşullanmış kredinin ‘serbest bırakılması’nı ”Radikal islama karşı mücadele”yle ilişkilendirirken, ”birkaç kuşu birden avlama” hesabındadır. Bush yönetimi, ”İslami kriterleri tartışma götürmeyen... bir siyasi oluşum” olarak tescillediği AKP’ni, ”bu mücadelede görevlendirme”yi, hedef ülkeleri çökertme planını başarıya ulaştırmak için gerekli görmekte, AKP hükümetinde bu potansiyelin hazır olduğunu bilerek hareket etmektedir. ”İslami örgüt ve partiler”in ”sol”a ve işçi hareketine karşı kullanılması politikasının patentine sahip bir güç olarak, ”İslami terör”, ”dinci terör” söylemini de, ”teröre karşı mücadele” genel söylemi çerçevesinde, hedeflerine ulaşmak üzere kullanıyor. AKP’ni iki yanı keskin ve zehirli bir kama gibi kullanarak, Amerikan karşıtı direnişlerin Irak, İran, Suriye, Türkiye ve öteki bağımlı halklar arasında kuvvet kazanmasının önünü kesmeye çalışıyor.
Washington’daki ”anlaşılma” seansları bu bakımdan, asalak burjuva kara yobazla ”uygar” sömürgecinin halk ve ülke karşıtı buluşmasını ifade ediyorlar.
AKP ve hükümeti, Bush çetesine, çıkarları yönünde kullanacağı malzemeyi bolca sağlıyor. Halk kitlelerinin emperyalizmin iki yanı keskin ve zehirli kılıcı olarak kullanılan parti ve hükümetlerin kendilerinin dostu ve talep ve inançlarının savunucusu olamayacaklarını anlamaları, bu nedenle de günün en önemli sorunlarından birini oluşturuyor.
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Özgürlük sorunu
Marx, büyük bir özgürlük filozofudur. Zamanında düşünce özgürlüğü için olağanüstü ve kararlılık ifade eden tutumlar almıştır. Son sistem kurucusu filozof olarak Marx, öğretisinde “özgürleşmek, özgürleştirmek”ten söz eder. Kanımca etik konusunda Kant’ın aldığı tutumu ve yine barış konusunda Kant’ın aldığı tutumu, ekonomik ve sosyal temellerine inerek Marx göstermiştir. Marx’ın insanı, ilişkiler içersindeki insandır. O nedenle insan Marx’ta soyut değil, somuttur.
Marx, 1844 İktisadi-Felsefi Yazıları adlı yapıtında çok sık bir biçimde, “insan, insan doğası, insan toplumu” ve benzeri kavramları kullanır. İnsanın insanla ve insanın şeylerle (nesnelerle) ilişkisini ve bunun yarattığı sorunları (yabancılaşma) bu yapıtında işler. Bu satırların yazarının çok sık atıfta bulunduğu bazı konular (paranın seyir defteri, para sahibinin gücü ve benzeri) dahi düşünürün aydınlattığı konulardır.
İnsan hakları gününde özgürlük sorununu, maddi yaşam koşullarından, dünyadaki mülkiyet ve üretim ilişkilerinden soyutlayarak ele alamayız. Soruna şöyle bakıyorum:
Evrensel bildirinin 55. yılında, Evrensel Bildiri’nin yer verdiği haklar ve özgürlükler ve devamında 1966 İkiz sözleşmeleri ve pek çok belge, sol dünyanın uğruna mücadele ettiği, gündeme getirdiği, bayrağını taşıdığı ve bedeller ödediği konulardır. Kesinlikle bir başka gücün tekeline bırakılamayacak değerlerdir bunlar. Ancak bugün itibariyle, haklar ve özgürlükler aşındırılmaya çalışılmaktadır. Uluslararası tekeller yeni aşındırıcı fikirlerle piyasaya çıkmaktadırlar. Tekellerin ve büyük güçlerin, örneğin ABD’nin tüm dünya halklarına muamelesi, Marx’ın harika alıntısındaki durum gibidir. Marx, Goethe’nin Faust adlı eserinden, Mephistopheles’in Faust’a söylediklerini yazısına konu eder:
“Diyelim ki altı yörük at var ahırımda,
Benim olmuyor mu güçleri bu atların?
Gidiyorum dört nala, en eksiksizi insanların,
Sanki yirmi dört bacağım varmışçasına.”
(Marx Karl,1844 Felsefe Yazıları, Çeviren Murat Belge,V yayınları, Ankara, 1986)
Bütün dünyada üretilen mal ve hizmetlerin %84’üne G-7 denilen gelişmiş kapitalist ülkeler el koyar günümüzde. Bu ülkelerde dünya nüfusunun %14’ü yaşar. Dünya nüfusunun %86’sını oluşturan diğer ülkelerde yaşayan halklar ise, dünyada üretilen tüm mal ve hizmetlerin ancak %16’sını kendi aralarında paylaşırlar.
Kıyamet de işte bu noktada kopar.
Para ve para sahibi hükmeder insana. İnsan paraya değil, para insana hükmeder. Dolayısıyla para sahibi, dünyanın en cesur insanıdır. Yani burjuva/zi korkak değildir. Marx’ın deyişiyle, “cesareti satın alabilen kişi korkak da olsa, cesurdur (s.152).”
Marx işte özgürleşmekten bahsederken, özgürleşmenin ekonomik ve sosyal temellerine işaret eder. O nedenle de Marx, insanın kendisine ve başka insanlara yabancılaşmasının koşullarının nereden kaynaklandığını analiz eder.
Liberalizmin, devlet/birey ilişkisini ele alan, devlete işlev yüklemeyen ve karışmama biçimindeki tarzı ile Marx’ın Hobbes’e yakın, devlete işlev yükleyen tarzı farklıdır. Marx, Hobbes’tan da, devletin sönüş sürecine ve bunun maddi temellerine işareti ile ayrılır.
Bu durum bizi uyarmalıdır. Aynı kavramları kullanabiliriz. Kavramlara yüklediğimiz anlam, yorum ve uygulama farklı olabilir. Bizim için özgürlük bütün biçimleriyle insanın kendisini gerçekleştirmesidir. Evrensel Bildiri’nin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’ndeki hazırlık sürecinde sosyalistlerin söylediği gibi, ekmek ve özgürlük bir bütündür. Bu bütünlük içinde insan haklarını koruma ve geliştirme mücadelesini sürdürmeliyiz.
Bugünlerde, devletin sosyal niteliğinde ve toplum yararı, kamu yararı, kamu hizmeti kavramlarında yaratılmak istenen aşınmayı görerek mücadelemizi sürdürmeliyiz.
Hepimiz…
Başa dön
JİN Û JÎN
..........
Yıldız İmrek Koluaçık
Kadının yaşam hakkı
10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası. Bu yıl, insan hakları haftası etkinlikleri içinde kadınların insan haklarının tartışmasının toplumun demokratikleştirilmesi için ne kadar önemli olduğu, Anayasa Mahkemesi’nin 21 Kasım tarihli yeni bir kararı ile kendini bir kez daha hissettirdi.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi uyarınca, her insan hakları bakımından eşit doğar ve kişinin doğuştan getirdiği dokunulmaz hakların başında yaşam hakkı gelir. Anayasa Mahkemesi verdiği kararla kadınların yaşam hakkının dokunulmazlığını hiçe saydı.
Türk Ceza Kanunu tasarısında kadınlara karşı ayrımcılık içeren ve kadınlara yönelik şiddeti meşrulaştıran anlayışa karşı başta kadınlar olmak üzere demokratik güçlerin tepkisi sürüyor. İşte bu sıcak gündemde, Anayasa Mahkemesi öyle bir karar verdi ki, evlere şenlik!
Yürürlükteki TCK’nın 462. maddesine göre; eğer biri zina veya zinaya teşebbüs halinde yakalanırsa karı, koca, kız kardeş veya çocuklardan birinin diğerini öldürmesi durumunda, bu durum hafifletici sebep sayılıyor. Katile müebbet hapis yerine, 4 sene ağır hapis cezası veriliyor ve diğer cezalar sekizde bire kadar indiriliyor.
TCK’nın 462. maddesi, feodal değerlerle kuşanmış toplum geleneğimizde, kadınlara karşı uygulanan bir kutsal şiddet ve yok etmeye dönüşüyor. Erkeğin ve erkeğin korumasında bulunan feodal ailenin namusu, kadınların üzerinde Demokles kılıcı gibi sallanıyor. Kayseri’de geçtiğimiz günlerde 15 yaşındaki koca, karısını sadece sokakta başka bir erkekle gezerken gördüğü için onu yok etme hakkını kendinde gördü.
Tartışmalar sonucu, TCK’dan zinayı suç sayan madde kaldırılmış ve zina suç olmaktan çıkarılmıştır. Gerçekten de hiçbir modern-demokratik toplumda, insanların cinsel yaşamının-yatak odasının devlet denetimine ve müdahalesine açık olması kabul edilmemiştir. Sadakatsizlik eşlerin boşanma nedeni ve toplumun kınama nedeni olabilir. Ama hiçbir değer yargısı, insanın yaşam hakkını ortadan kaldırmayı haklı kılamaz.Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, TCK 462. maddesinin iptali başvurusunda, o suç için öngörülen cezanın 8’de birinin (örneğin, müebbet ağır hapis cezası yerine 4 seneden 8 seneye, idam cezası yerine ise 5 seneden 10 seneye kadar hapis) uygulanmasını öngören maddenin, özgür iradesi ve tercihleri ile yaşamını sürdüren -hele reşit ve mümeyyiz olan- bir bireye, başka bir bireyin sahipliği ve tahakkümü iddiası, başkasına yar etmeme egoizmi ve ‘’namus temizleme’’ düşüncesinden kaynaklandığını belirterek, Anayasanın eşitlik ilkesine ve hukukun genel prensiplerine uyar yönü bulunmadığını savunmuştu.
Anayasa Mahkemesi’nin 7 üyenin lehte oyuyla verdiği ret kararında, yasa önünde eşitliğin, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmeyeceği ifade edilerek, yasaların uygulanmasında, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep aykırılığı gözetilemeyeceği ve bu nedenlerle eşitsizlik yaratılamayacağı; zina halinde görülen kız kardeşle cinsel ilişkide bulunan kişilere karşı erkek veya kız kardeşin işlediği öldürme veya etkili eylem suçlarında ‘’cinsiyet ayırımı’’ yapılmadığı, aynı suçu işleyen kız kardeşin de aynı kurallara göre cezasından indirim öngörüldüğü belirtilerek, bu durumda Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırılıktan söz edilemeyeceği belirtilerek, TCK 462. maddeyi eşitliğe aykırı bulmadı ve iptal isteğini reddetti.
Bir söz vardır; ya sayı saymayı bilmiyor, ya dayak yememiş. Anayasa Mahkemesi ya Türkiye’de yaşamıyor ya da gerçekleri bilmiyor. Yasanın maddesinde, lafızda kadın ve erkek ayrımı yapılmadığı doğru. Ancak Urfa, Mardin, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Adana ve diğer Kürt illerinde, namus sebebi ile işlenen cinayetler, intihara sürüklemeler gösteriyor ki, TCK 462. maddesi esas olarak kadın cinayetlerini meşrulaştıran bir işlev görmektedir. Namus sebebiyle erkeklerin öldürülme sayısı ise bir elin parmaklarını geçmez. Örneğin tecavüze uğrayarak hamile kalan Kadriye öldürülmüş, ama namus bekçisi aile, Kadriye’ye tecavüz eden akraba erkeğe dokunmamıştır. Yanlış anlaşılmasın, namus sebebiyle erkeklerin öldürülmesine veya şiddete uğramasına da aynı ölçüde karşı çıkılmalıdır. Ancak örnekle vurgulamak istediğim konu, feodal toplumun ikiyüzlü namus anlayışıdır. Ve bu namus anlayışı esas olarak kadına yönelen, kadını kişiliksizleştiren ve zorla bağımlı hale getiren, kadını ezen gerici bir anlayıştır.
Kadının eşitliği demokratik bir yaşam için vazgeçilmezdir.
Başa dön
KARŞI KIYIYA YAZILAR
..........
Tijen Zeybek
Bu bir seçim değil
İçinde boğulmak üzere olduğumuz yalan denizinde debelenip duruyoruz işte. Elazığ’dan Urfa’ya okur mektupları soruyor “Neden Kıbrıs konusunda son zamanlarda sessizsin?” diye. Haklılar elbet. Bunun temelde iki sebebi var: Bir kere bana göre dünya Kıbrıs’tan ibaret değil. Ve aynı zaman dilimi içerisinde değişik aşamalarda değişik haksızlıklar ve acılar yaşanıyor. Hepsi önemli ve hepsine itirazım var. İkincisi İsmet Berkan’dan Hakkı Devrim’e herkes Kıbrıs konusundan -ne de çabuk- gına geldiğinden bahsediyorlar ve itiraf etmeliyim ki benim de artık midem bulanıyor. Yaşadıklarımızı anlatmaya kalktığımda buna daha fazla dayanamayacakmışım gibi hissediyorum ne zamandır. Çünkü burada yaşanan süreç bir seçim süreci falan değil ve pazara gerçekleşecek olan da bir seçim değil.
Bu, geçmişinde yer alan onca katliam, göç, acı ve kederden sonra şiddete başvurmaksızın varlığını ve haklarını korumaya kararlı, topu başı yüz bin kişilik bir toplumun -nafile diyeceğim ama dilim varmıyor- varoluş kavgası. Bu süreç, Kıbrıslı Türk olmaları hasebiyle Türklüklerinden kuşku duyularak her türlü hakaretin en amiyanesine layık görülen ve bu çağda bile siyasi parti başkanlarının konuk edildikleri televizyon programlarında “Siz Kıbrıslı mısınız yoksa Türk mü?” gibi sorulara maruz kaldıkları 70 milyonluk bir ülkeye karşı umutsuzca ne olduğunu ya da ne olmadığını anlatma süreci. Bu süreç, Kıbrıslı Türklerin, Arif Hasan Tahsin’in köşe yazılarından, daha 1974 yılında Kıbrıs’a nüfus taşınmaya karar verildiğini ve ilk geminin yola çıktığı gün itiraz eden Erdal Andız’a , Denktaş’ın cevabının “Türk olacaksınız” olduğunu ve Erdal Andız’ın “Türk değil miyiz?” sorusu üzerine de, “Daha da Türk olacaksınız” cevabını verdiğini ve daha buna benzer nice karanlık gerçeği öğrenme sürecidir.
Bu süreç, Kıbrıs adasında yaşamamış ve o ülkenin vatandaşı olmayan ama 1974 yılında komutan olarak savaşa katılanların parti kurma ve parti başkanı olma avantajıyla Kıbrıs Türküne hakaret edebilme gücüne erişme sürecidir. Bu süreç, böyle kişilerin televizyon ekranlarında Barış ve Demokrasi Hareketi Başkanı Mustafa Akıncı’ya “Sen kim oluyorsun da TC Başbakanı’na Mayorka’da ‘KKTC’deki seçimlere TC’lileri vatandaş yapmak suretiyle müdahale ediliyor’ deme cüretini gösterebiliyorsun. Sen kimsin?” diye sorular sorabilmesi ve onu böyle bir şeyi yapmadığına dair yemin etmeye davet edebilmesidir. Bu süreç, Afrika gazetesi yazarlarına yönelik bir yazısında “Bana onları teslim etsinler, her gün büyük bir zevkle dillerinde sigaramı söndürür, gövdelerini sabah sporumu yapmak için boks çuvalı olarak kullanır, onlarla işim bittiğinde de götürür Türk askerinin ayakları dibine atar ve bildiklerini yapmalarını isterdim” diye şiddet kusup, kan kokulu yazılar yazan Türkiye göçmeni faşistlerin milletvekili adayı olabildiği bir süreçtir. Gördüğünüz gibi bu bir seçim süreci falan değil. Bu bambaşka bir süreç. Nereye evrileceği, nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen bir süreç.
Her şeye rağmen Türk insanına karşı olan sevgisini yitirmeyen ve ülkesinde “Trabzonlular Kahvesi”, “Hataylılar Mahallesi”, “Karadenizliler Derneği”, “Ankara Kıraathanesi”, “Urfa Lahmacuncusu” vb. binlerce tabeladan geçilmezken bir tek “Kıbrıslılar Kütüphanesi” ya da “Kıbrıslı Türk Kahvehanesi” gibi ibarelere rastlanmayan insanların ülkesi burası. Bütün bu ırkçılığa pabuç bırakmayış, bütün bu faşist bulaşmalara, faşist baskılara, hakaretlere rağmen şiddete yönelmemeye azim hep geçmişin kanlı ve karanlık günlerine dönmemek, aynı süreçleri bir başka versiyonda ama aynı ürküntü veren şiddetle yaşamamak için. İnatçı ama yıkıcı, azimli ama dayatmacı olmayan Kıbrıslı Türk insanı yüzünden. Ve onlarla dayanışmasını sürdüren Türkiyeli barış yanlısı demokratlar yüzünden.
Bütün bunlardan sonra gene de “Bu, demokrasinin gereği bir seçimdir” diyeceksek şunları söyleyeyim. Seçime 10 gün kalarak Demokrat Parti Başkanı Serdar Denktaş’a ve iktidarda olan partilerin üst düzey yöneticilerinden oluşan 13 kişilik bir gruba “Sarsılmaz” firmasından son model tabancalar hediye edildiğini ve bunları memnuniyetle kabul ettiklerini... Üstelik Başbakan Derviş Eroğlu’nun başkanlığını yaptığı Ulusal Birlik Partisi’nin tam sayfa seçim reklamlarında da, kafasına silah dayanmış bir adamın yer aldığını... Cumartesi gecesi Genç TV’de tüm parti başkanlarının katıldığı bir programda Seçim ve Halkoylaması Yasası’nın açıkça çiğnenmesi demek olmasına rağmen, iktidar partisi başkanlarının Abdüllatif Şener’le birlikte Karpaz’da bir temel atma törenine katılacaklarını “hodri meydan” dercesine açıkça ilan ettiklerini... Muhalefet partisi liderlerinin “Nasıl olur, bu yasanın ihlalidir” itirazlarına pişkin pişkin gülerek cevap verdiklerini; yani açıkça yasa tanımaz olduklarını ve 30 yıldır atılmayan temellerin seçim arifesinde atılacağı yalanını her 5 yılda bir olduğu gibi tekrarladıklarını... Yoğunluklu olarak Türkiye göçmeni insanların oturduğu mahallelerde paketler halinde gıda maddesi dağıtıldığını... Binlerce kişinin devlet dairelerine alındığını ve bunları ödemek için gereken paranın diğer başka konularda olduğu gibi TC tarafından karşılandığını; oysa kamuya yönelik istihdamların durdurulması ve maaşların dondurulması için daha 2 yıl önce aynı iktidar partisinin protokol imzalamış olduğunu da söyleyebilirim. Elbette son 3-5 ay içinde binlerce kişinin vatandaş ve seçmen yapıldığını da biliyorsunuz.
Evet, Kuzey Kıbrıs’ta bir süreç yaşanıyor. Ama bu seçim süreci falan değil. Bu, sonunda, ya bir anlaşma ile barışa bir adım yaklaşılacağı, barış için bir şansın yakalanacağı ya da Türkiyeli-Kıbrıslı Türk kavgası kışkırtmalarının başarılacağı ve geriye kalan Kıbrıslıların da göç ederek 1974’ün diyetini vatansız kalarak ödeyecekleri bir süreçtir.
e-posta:
tijenz2002@yahoo.com
Başa dön
SAĞLICAK
..........
Celal Emiroğlu
Kamu yönetimi ve personel rejimi (1)
Başta eğitim ve sağlık olmak üzere hizmet alanlarını özelleştirerek serbest piyasa koşularına terk etmeyi hedefleyen Kamu Yönetimi Temel Kanunu (KYTK); “hizmetin kârlı olanının öne çıkartılması, para etmeyen tarafının da törpülenmesi” anlayışını teşvik ediyor. Eğitim ve özellikle sağlık sektöründe yaşanan gelişmeler ‘Kamu Personel Rejimi’ konusunda izlenecek politikaları tüm çıplaklığı ile göz önüne seriyor.
KYTK yürürlüğe girmeden önce yasalaşan, adı ile içeriği uyuşmayan, ancak; 1994 yılında imzalanan GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) ile Dünya Ticaret Örgütü’ne verilen ‘Sağlıkta Dönüşüm’ sözünü tutmaya yönelik anlamlı bir adım olarak değerlendirilebilecek “Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılması” hakkında yasa gerçeğin farklı yaşanacağına işaret etmekle kalmadı, diğer tüm kamu çalışanları için de benzer uygulamaların gündeme geleceğinin mesajlarını verdi.
Kamu çalışanları için model uygulama olan bu yasanın dikkatle incelenmesi ve tüm çalışanlara aktarılması durumunda siyasi iktidarın KYTK ile ilgili kurgusu bozulabilir.
Tam da bu nedenle; kamu hizmetlerini yok etmeye yönelik hazırlıklara karşı, KESK bugün iş bırakarak kamu çıkarlarını korumak istiyor.
Sistemi değiştirmeye ve çalışanları da “terbiye” etmeye yönelik bir dizi düzenlemeyi gündeme getiren söz konusu Yasa’nın; Gerekçesi’nde yazılan “ihtiyaç olduğunda daha hızlı bir şekilde sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfına dahil personel temin etmek amacıyla ve bütçeye ek yük getirmemek üzere ücretleri döner sermaye gelirinden karşılanmak kaydıyla...” gibi derin gereksinimler nedeniyle hazırlandığı görülüyor. Sağlık hizmeti devletin temel görevleri arasında yer almasına rağmen; yükü üzerinden atarak, personel ücretlerinin döner sermaye geliri içerisinden, yani halkın cebinden verilmesi arzulanıyor. Bu kurgu “...sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfına dahil personel tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetlerin, üçüncü şahıslara ihale yoluyla gördürülmesi zaruri ihtiyaç haline geldiğinden...” ifadesi ile birleştirildiğinde; özelleşemeyen hastanelere de halen uygulanan taşeronlaştırma yolu ile özelleşmenin yolları gösteriliyor.
Yasa; “Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşları tarafından hizmet akdi ile sözleşmeli olarak istihdam edilecek ve işçi sayılmayan sağlık personelinin...” ifadesi ile işçi sayılmayan ve devlet memuru gibi tarif edilen, hizmet akdi ile bir yıllık sürelerle yenilenen sözleşmelere bağımlı, iş güvencesi ve toplu iş sözleşmesi hakkı olmayan, örgütsüzleştirilebilecek köleleri tanımlıyor.
Yerel Yönetimler Reformu ile uyumlu, tayin hakkı olmayan ‘çakılı personel’ tanımı yapılıyor; “Maliye Bakanlığı tarafından birimler itibarıyla vize edilmiş pozisyonlarda istihdam edilecek personel; pozisyonunun tahsil edildiği yer dışındaki birimlerde sürekli olarak görevlendirilemez ve çalıştırılamaz” diyor ve hizmet sözleşmelerinin uygulanma süresini mali yıl ile sınırlıyor.
Sağlık çalışanları için 45 saat olan çalışma süresini; sözleşmeli personel için 40 saat olarak belirleyen yasa “ilgili valilik, farklı çalışma süreleri ve günlük çalışma saatlerini belirlemeye yetkili” diyor. Belirli sürede bitirilmesi gereken işler söz konusu olduğunda, sözleşmeli personel normal çalışma saatleri dışında veya hafta tatili ve resmi tatillerde çalışmak zorunda. “Bu çalışmaları karşılığında sözleşmeli personele herhangi bir ek ücret ödenmez. Ancak zorunlu çalışılan hafta tatili ve diğer dinlenme süreleri başka günlerde kullandırılır” ve “30 günü aşan hastalık izinlerinde sözleşmeli personele yarım sözleşme ücreti ödenir. Sözleşmeli personele yıllık izinden düşülmek üzere mazeret izni verilemez.” gibi yaptırımlar İş Yasası ile getirilen esnek çalışmanın alana uyarlanmasıdır.
“Sözleşmeli olarak çalıştırılacak personele, 657 sayılı kanunun 4 üncü maddesinin B bendine göre çalışanlar için uygulanmakta olan tavan ücreti 2,5 katını aşmamak üzere... pozisyon unvanları itibariyle belirlenmiş bulunan taban ve tavan oranlar üzerinden hesaplanan miktarlarda aylık ücret ödenir” ifadesi aynı yasa içinde olan “taban oranlarını yarısına kadar indirmeye Bakanlar Kurulu yetkilidir” ile birleştirildiğinde; “sözleşmeli personele yüksek ücret”, “5 milyar maaş” demagojisini anlamak kolaylaşıyor. Başlangıçta yüksek ücret almak olası. Ancak, ücret giderek eskisini de aratabilir.
Devamında; “...il merkezlerinde oluşturulacak komisyon ile sicil ve disiplin amirleri tarafından yapılacak başarı değerlendirmesi sonucunda emsallerine göre başarılı görev yaptıkları tespit edilen sözleşmeli personele bir aylık ücreti tutarında ve bir mali yılda iki defayı geçmemek üzere ödül verilebilir.” Başarı kriteri, “görevin verimli ve etkin yürütülmesi, yaratıcılık, girişimcilik, çalışma disiplini, görevin yürütülmesinde gösterilen gayret ve başarı ile sağlık hizmetlerinden yararlananların memnuniyeti” olarak belirlenmiş olup, cümleye ‘verilmeyebilir’ anlamı da yüklenebilir. “Aylık sözleşme ücreti dışında görev yaptıkları birimde bulunan döner sermayeden ilgili mevzuatı dahilinde ödeme yapılabilir” ifadesinden de anlaşılan odur ki; idareci isterse döner sermaye ödemesi yapabilir, istemezse de yapmayabilir. Ayrıca her türlü ödeme “çalışmayı takip eden ay sonunda” yapılacak.
“Bakanlık, ...sözleşmeli personelin sözleşmesini bir ay önceden yazılı ihbarda bulunmak şartıyla feshedebilir....sözleşmesi feshedilenler ile hizmet sözleşmesini feshedenler iki yıl geçmedikçe yeniden sözleşmeli personel pozisyonunda istihdam edilemezler”. ifadesi ile sağlık personelinin iş güvencesi ortadan kaldırılıyor.
Bu hükümlere ilaveten “sicil ve disiplin amirlerinin sözleşmesine son verebileceği” tehditleri ve “ödül” olarak tarif edilen ek mali ödenti şantajı altında özgüvenini kaybedecek olan kamu çalışanları, gelecek ve iş güvencesi kaygısı ile psikolojik sorunlar yaşayacak.
e-posta:
celalemiroglu@ttnet.net.tr
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Yasaklar
Şişecam’a bağlı 13 işyerinde çalışan 5 binden fazla işçi greve çıkacaktı.
Fakat çıkamadılar.
Çünkü, grev hükümet kararıyla ertelendi.
Bu kararı veren hükümet başı, birkaç gün önce Türk-İş Kongresi’ne buyur edilmiş, sendikanın üst yöneticileri de onu alkışlamışlardı!
Bu kararı veren hükümetin bakanına o Türk-İş yönetimi, teşekkür plaketi vermişti.
Ama hakkını yememek lazım. Grevin ertelenmesi kararına karşı bu kez Türk-İş, çok sert bir tavır koydu!
Hükümeti Avrupa’nın ilgili kurumlarına şikâyet edeceğini açıkladı.
Bu güne kadar şefleri müdürlere, müdürleri patronlara, patronları hükümete, hükümeti Cumhurbaşkanı’na şikâyet ediyorlardı.
Belli bu kez çok sinirlenmişler, işi uluslararası alana kadar götürecekler.
Avrupa’dan da sonuç alamazlarsa, herhalde Avrupa’yı Amerika’ya şikâ
yet ederler!
Peki onlar yönetimde, oraya buraya şikâyet dilekçeleri yazsınlar diye mi bulunuyorlar?
O kadar parayı senede birkaç şikâyet dilekçesi yazsınlar diye mi alıyorlar?
Dilekçeyle şikâyet işini bir-iki milyon lira karşılığında adliye önündeki arzuhalciler de pekala yapıyor.
Ama hiç değilse arzuhalciler, kendilerini ekmeklerinden eden birine teşekkür plaketi vermezlerdi.
Onlar ise hiç sıkılmadan, o çalışma yasasını çıkartan, işçinin kazanılmış haklarını bir çırpıda yok eden, IMF’ye verilen sözler gereği binlerce işçiyi işten atacağını açıklayan, sıfır zam öneren, özeleştirmeleri yürüten birisini kürsüye çıkartıp alkışladılar, önünde eğildiler, velinimet muamelesi yaptılar.
Velinimet de grevi erteledi.
Demeye getirdi ki, ben hakmış, özgürlükmüş anlamam, işçiymiş, grevmiş kazımam.
***
Bu hükümetin ertelediği ilk grev değildi.
Bundan önce de grevler ertelenmişti.
Bu hükümetin işçilere ilk saldırısı da değildi.
Daha ilk günden başlayarak, işçisine, memuruna, köylüsüne saldırmaya girişmişlerdi.
Hizmetinde oldukları sermayeye, sizin aradığınız yönetim benim. Bana güvenin. Ben sizin güveninizi asla boşa çıkartmam, bunu da ispatlayacağım diyordu.
Bu nasıl bir demokrasi, bu nasıl bir özgürlük, bu nasıl bir adalettir ki, patronların her istediklerini yapmalarına sınırsız bir özgürlük vardır da, işçilerin grev bile yapmaları yasaktır?
Patronların binlerce işçiyi bir günde kapı dışarı etmesi serbesttir de, işçilerin hakkını araması yasaktır?
Peki, grev yasaklanırsa, işçiler patronların keyfine göre çalıştırılırsa, ücretleri, hükümetler, patronlar belirlerse, istedikleri zaman istedikleri kadar işçiyi atarlarsa, bu nasıl bir sendikal özgürlük olmaktadır?
Hangi gerekçe, işçilerin karınlarını doyuracak bir ücret isteme hakkının önüne geçebilir?
Kaldı ki, yasalarla budana budana, önüne engeller konul konula, grevler de, grev olmaktan çıkartılmıştır.
Ama, kendine adaletçi, kalkınmacı diyen, ağzını açtığında halk ve yoksulluk üzerine mangalda kül bırakmayan bu yönetim bu kadarına bile tahammül edememektedir.
Bunların adaleti, sermayenin adaletidir; Rabbena hep patrona adaletidir.
Bunların kalkınmacılığı, halkı batırmak, zengini daha zengin etmektir.
Bu yasalar değişmeli, yasaklar yırtılmalıdır.
Gerçek demokrasi ve özgürlükler kazanılmak zorundadır.
İşçiler kendi yollarını bulmaya, meseleleri kendi yöntemleriyle halletmeye mecburdur.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net