www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Beyin ne işe yarar?
KENT YAZILARI
____
Necati Uyar
İzmirli misiniz?
BİLGİ-İŞLEM
____
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
Silmek istediğinizden emin misiniz?
ADA NOTLARI
____
Kenan Ateş
Teflon Tony ve misafiri
BAŞAK
____
Bülent Falakaoğlu
Üstü kalsın!
MEDİPOLİTİK
____
Osman Öztürk
Sağlıkçının sabır taşı çatladı
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Terör!!!
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Hükümet ve Kıbrıs
KONUM
____
Çetin Diyar
Şiddet, terör ve terörün kaynağı
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Beyin ne işe yarar?
Bu soruya midesine düşkün bir insanın, salata yapmaya yarar demesi olanaklıdır. Biraz tebeşir tozu yutmuş olanlar vucuttaki bütün sinirlerin gelip bağlandığı organ üzerine daha fazla şey söyleyebilir. Bir başkası daha farklı şeyler söyleyebilir vb.. Ancak bu günlerde bu soruya, özellikle tezkereci medyadan ve onun yazarları arasından ‘düşünmeye yarar’ yanıtının gelmesi ihtimali herhalde hemen hemen sıfıra yakındır. Gelişen olay ve olguları süzüp, sağlam ve mantıklı sonuçlara ulaşmak, bunları insanoğlunun birikiminin süzgecinden geçirerek yorumlamak, yaşamla düşünce arasında bir bütünlük ve tutarlılık kurmak için “beyni kullanmak”, ya da halkın deyişiyle “kafayı çalıştırmak” gerekiyor.
İstanbulda’ki terör saldırısı bu soruyu yine önümüze getirdi. Örneğin Hürriyet’in tezkereci yazarı Ülsever şöyle yazabiliyor; “....Defalarca yazdım:’’Yangın bize gelmeden biz oraya gidelim.’’... “Maalesef, Türkiye Irak’taki yangına gitmedi ama yangın Türkiye’ye geldi! Bu satırlarda biraz düşünce kırıntısı, biraz gerçek parçası, birazcık yaşamdan öğrenme bulunuyor mu? Kararı sizler vereceksiniz. Irak’daki “yangını söndürme” işinin baş heveslisi ABD’dir. Ancak yangının sönmesi bir tarafa, yangın yayılmakta ve şiddetini artırmaktadır. Artık Irak’dan ABD’ya sıra sıra tabutlar gitmekte, ABD Irak’ta herşeyi belirleyen yönetici güç olarak kalmanın, ama ortalıkta görünmemenin hesaplarını yapmaya başlamıştır. ABD’nin bugüne kadar Irak’da verdiği kayıplar, Vietnam işgalinin ilk üç yılında verdiği kayıplardan daha fazladır.
Ülsever gibiler kalkmış diyorlar ki; Türkiye bu işin içinde olmalıydı! Türkiye’nin bu işin içinde olması ne anlama gelecekti? Türkiye’nin ABD işgalinin kiralık katillerinden birisi olmasına, ülkeye hergün asker cesedi gelmesine, İstanbul’da patlayan bombaların sürekli hale gelmesine ve yaygınlaşmasına! Bunun yangını söndürmek mi, yoksa alevlenmesine katkıda bulunmak anlamına mı geldiğini, az çok sağduyu sahibi herkes görebilir. Irak’daki yangını Irak halkı söndürecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Bu yangının ateşi işgalden gelmektedir ve işgalci defedilince yangında sönecektir. Irak halkı şimdi bu işi başarmanın mücadelesini veriyor. Bu işi başardığında onurlu bir ulus olarak tarihteki yerini alacaktır.
Diğer taraftan patlayan terör bombaları, “ilk işin teröre karşı mücadele” olduğu şeklindeki Bush’cu propagandanın, yeniden etki kurması amacıyla medyadan pompalanıyor. Filistin, Irak, Afganistan işgal altındayken, dünya nufusunun ezici çoğunluğu büyük güçler tarafından ezilip sömürülürken “terörün üstesinden gelmek” ham bir hayaldir. Terörün zemini ve kaynağı bizzat büyük güçler tarafından yaratılmaktadır. Ezilen ve sömürülen kitleler mücadeleye kendi yöntemleri ile katılırken, mücadelenin İstanbul’daki saldırıya benzer terör eylemleriyle başarıya ulaşacağını savunan örgüt ve akımlarda yaşayacakları, boy verecekleri zemini fazlasıyla bulmaktadırlar. Bu olaydan sonra terörün “Suriye ve İran’dan kaynaklandığına” ilişkin Amerikan propagandasının güçleneceğini, Türkiye’nin bu ülkelere karşı harekete geçirilmek isteneceğini öngörmek için de herhalde falcı olmak gerekmiyor.
Başa dön
KENT YAZILARI
..........
Necati Uyar
İzmirli misiniz?
İnternet ortamında e-posta aracılığıyla elden ele gezen iletilerden biri, “İzmirli misiniz” başlıklı yazı. Salt İzmirlilerin ya da İzmir’de yaşamış olanların bilebileceği ve zaman zaman gülümseyerek geçmişe gideceği satırlar yer alıyor iletide. Sanırım İzmir’den uzak olanları daha çok etkiliyor benzer yazılar gibi.
Oldukça uzun olan iletinin tarafımdan metinden çıkarılan bazı satırları, İzmir ve İzmirliyi tanımlamaktan çok, kentte yaşanan bozulmanın kabullenilmesi gibiydi. Ancak gerçekten İzmirli olmanın, kente özgü değerlere, kültüre ve alışkanlıklara sahip olmanın yanında, kenti ve kentin sahip olduğu değerlerin korunmasına katkı koymaktan geçtiğine olan inancım nedeniyle metni ayıkladım.
“Birçok kişi için hayaller şehri... Kimisi için de sadece oturduğu şehir... Aslında İzmir bir alışkanlık... Bir tutku...” diyerek başlıyor ileti ve sorguluyor okuyanları;
“Eğer Kordon dendiğinde aklınıza elektrikli ev aletlerinin dışında, bir yer ismi geliyorsa;
Körfez kokusu nedir biliyorsanız;
“TAM 35” ve “35 BUÇUK” kavramlarının sizce anlamı varsa;
“Gevrek”, “Çiğdem”, “Domat”, “Nohut” gibi sözcükleri sıkça kullanıyorsanız;
“Boyoz” kelimesi size bir şeyler hatırlatıyorsa;
Arapsaçı, turpotu, dalagan, istifno, ebegümeci, deniz börülcesi nedir biliyorsanız;
Konuşurken arada bir diliniz istemeseniz de “geliyom, gidiyom, gelcem, yapçam” şeklinde sürçüyorsa;
Karşıyaka denince aklınıza güzel kızlar geliyorsa;
Kar görmek için Sabuncubeli’ne ya da Manisa Spil’e gittiyseniz;
“Ağustos Sıcağı” kavramından nefret ediyorsanız;
Kumru’nun aslında bir kuş olmadığını, çok da lezzetli olduğunu düşünüyorsanız;
Behçet Uz’un kim olduğunu biliyorsanız;
Attila İlhan, Can Yücel, Sezen Aksu isimlerini duyduğunuzda şöyle bir kabarıyorsanız;
Şimdiye kadar kaç kişinin “körfezi temizleyeceğim” dediğini hatırlayabiliyorsanız;
Şimdiye kadar bir kere bile olsa Sevinç’in önünde buluştuysanız veya Sevinç’te “kup” yediyseniz;
Fuar’daki gölde kuğulara bindiyseniz;
Her sene Ağustos’un sonunda fuara giderek “bir kaç ünlü görsek bari” diyorsanız;
Nisan-Ekim ayları arasında hafta sonlarını Güzelbahçe, Urla, Seferihisar, Çeşme, İnciraltı, Sahilevleri, Mordoğan, Karaburun, Gümüldür, Kuşadası, Dikili, Foça vb. yerlerde geçiriyorsanız;
Çocukken Kemaraltı’nda kaybolduysanız;
Babanız “biz çocukken Konak’ta denize girerdik” hikayeleri anlatıyorsa;
Kordon’un eski halini ve Saat Kulesi’nin deniz kenarında olduğu zamanları hatırlıyorsanız;
Bir kere bile YKM’nin önünde buluşup sinema Çınar’a gittiyseniz;
Montrö ve Lozan, size Avrupa şehirlerinden başka şeyler hatırlatıyorsa;
Yengen deyince aklınıza yiyecek bir şeyler geliyorsa;
Konak Meydanı’nda vapura giden yoldaki çeşmeden bir kez bile su içmişseniz;
Uzaktayken “ahh şimdi İzmir’de olsaydım...” diyorsanız;
Siz İzmirlisiniz...”
Birçok İzmirlinin gülümseyerek onayladığı bu satırların dışında, ileti içinde yer alan ve tarafımdan çıkarılan satırlardan, başta Hilton ve gökdelene ilişkin olanlar, İzmir’de yaşanan olumsuz yöndeki değişimin kabullenilemez övgüleriydi sanki. Oysa ki, İzmir’i kent olarak sevenlerin Hilton’la başlayan, Ege Palas ve Özdilek’le genişleyen ve bugünlerde Alsancak Limanı’na yakın bölümde yapımı süren iki yeni dev yapıyla yoğunlaşma sürecine giren, kent merkezinin gökdelenleştirilmesi sürecine karşı tepki göstermesi gerekiyor. Başta, her iki yanlarına birer gökdelen yapımına başlanmış ve hatta birincisi tamamlanmış olan meslek odalarının, yaşanan bu sürece dur demek için doğru yönde taraf olması gerekiyor. Gerçekten İzmirli olmak, öncelikle her geçen gün bir ucundan kemirilen, tüketilen İzmir’e sahip çıkabilmekten geçiyor.
İzmirli olarak, salt geçmişten bugüne kadar taşınmış değerlere sahip olmakla değil, koruyarak gelecek nesillere bırakma çabalarına katılmakla övünebiliyorsanız, yaşanan değişimlerin her zaman olumlu yönde olmadığının bilincindeyseniz, salt kenti değiştirmekle övünenlerin, gerçekte nelerin yitirilmesine yol açtığının ayırdına varabiliyorsanız, işte siz o zaman gerçek bir İzmirlisiniz...
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
BİLGİ-İŞLEM
..........
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
Silmek istediğinizden emin misiniz?
Çoğu bilgisayar kullanıcısının bilgisayarla tanıştığında ilk öğrendiği şeylerden birisi kaydet (save) komutudur. Hangi programla çalışıyorsanız çalışın üzerinde işlem yaptığınız bir dosyanız varsa bu kurala uymanız huzurunuz açısından oldukça önemli rol oynar. Eğer bu konuda yeterince özenli davranılmazsa, dalgınlıktan tutun da elektrik kesintisine kadar birçok nedenin hazırolda beklediğini farkedeceksiniz ve daha da acısı yaşayacaksınız.
Bu ve benzeri tecrübeleri yaşamış kalmış kişiler açısından buradan dikkat uyarısı yapmanın pek gereği yok. Onlar zaten edindikleri tecrübe doğrultusunda çalışırken daha temkinli davranacaklardır. Yalnız ne kadar dikkatli olunursa olunsun böyle bir konuda sadece kaydetmeyi unutmamak yeterli değil. Hele de piyasada sadece veri kurtarma üzerine kurulmuş bir alanın varlığı gözönünde bulundurulursa konunu önemi daha iyi anlaşılır.
Ne kadar istemesek de yaşayacağımız sorunlardan bazılarını kendi bilgimiz dahilinde alabileceğimiz önlemlerle çözebiliriz. Bu aynı zamanda bilgisayar kullanırken bazı alışkanlıklar da geliştirmemizi gerektirir. Windows işletim sisteminde bilgisyarın çöp kutusu olan “geri dönüşüm kutusu”nu boşaltma aralığını biraz seyrekleştirmek bunların başında gelir. Bilerek veya bilmeyerek sildiğimiz dosyaların gittiği ilk yer olan “geri dönüşüm kutusu”ndan bunları tekrar silindikleri klasörlere yerleştirmek için menüden “Geri al” komutunu vermemiz yeterlidir. Bununla birlikte “geri dönüşüm kutusu”ndaki dosyaların halen diskte (genellikle C:) bir yer kapladığını düşünerek arayı da fazla uzatmadan burayı boşaltmalıyız.
Felaketin boyutunu biraz daha ileri götürerek dosyaları silerken bastığımız “Del” tuşunun yanı sıra yanlışlıkla ya da bilerek “Shift” tuşuna bastığımızı farzedelim. Yani sildiğimiz dosyayı “geri dönüşüm kutusu”na göndermek yerine kalıcı olarak diskten kaldırmış oluyoruz. Böyle bir durumla “geri dönüşüm kutusu”nun kapasitesi aşıldığında da karşılaşılır. Eğer dosyanızı geri istiyorsanız yapılacak ilk ve en önemli şey, o andan itibaren diskinizde herhangi bir yazma ve silme işlemi gerçekleştirmemenizdir. Eğer bu tür işlemler yapacak olursanız dosyalarınızı kurtarma olasılığınız gittikçe azalacaktır. İşin bundan sonrası için biraz bilgisayar bilgisine ya da bu bilgiye sahip bir arkadaşınızın yardımına ihtiyacınız olacak.
İlk önce internetten rahatlıkla bulabileceğiniz (“EasyRecovery” gibi, www.ontrack.com/easyrecovery/) disk kurtarma programlarından birisini kurmanız gerekiyor. Yalnız bu programı, dosyaları kurtarmak istediğiniz diske kurmamanız gerekir, çünkü program kurmak nihayetinde diske veri işlemek demek olduğundan bu da dosyaların kurtarılma olasılığını azaltır. Bundan dolayı programı başka bir diske kurup dosyaların kurtarılacağı diski de sisteme ikinci disk olarak tanıtıp bu işlemi gerçekleştirmemiz gerekiyor. Eğer silinmiş dosyalarınız sizin için çok önemli ise kendizi riske atmadan bu konunun uzmanlarından yardım almanız daha yerinde olur.
Hemen her işletim sisteminde silme komutunu vermemizin hemen ardından karşımıza çıkan “Silmek istediğinizden emin misiniz?” şeklindeki ya da benzeri biçimdeki uyarı mesajları, çoğu zaman pek anlamlı gelmeyebilir ama aceleyle birşeyler yaptığımız zamanlarda bu uyarıların bizim için tahmin ettiğimizden çok daha fazla faydalı olduğunu farkederiz.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
ADA NOTLARI
..........
Kenan Ateş
Teflon Tony ve misafiri
George Bush, resmi bir devlet ziyareti için bu akşam İngiltere’ye geliyor. Üç gün kalıp gidecek. Ziyaret sadece üç gün ama, bu üç gün Bush için en zor üç gün olacak. Çünkü Blair hükümeti ve saray erbabının dışında kendisine hoşgeldin diyecek yok. Sokaktaki herkes Bush’a ‘Go Home’ diyor.
85 yıldan sonra ilk kez bir ABD başkanı İngiltere’ye resmi devlet ziyareti yapıyor. İki ülke de uzun yıllardır hep en yakın müttefik kalmalarına rağmen 1918’den bu yana ABD tarafı devlet ziyareti gerçekleştirmemişti.
Ziyaret tabiki bugün planlanmadı. Protokol 17 ay önceden imzalandı. O zaman, hem Bush hem de Blair ziyaretin ikisinin de popüleritesini artıracağını umuyordu. Bush kraliçeyi ziyaret edip ihtişamlı balodan sonra gece sarayda kuş tüyü yatakta yatıp krallık rüyaları görecekti. Amerikan medyası da saray hikayelerini günlerce yayınlayarak kraliyet ailesinin haberlerini hep hayranlıkla izleyen milyonlarca Amerikalıyı yeniden Bush’a bağlayacaktı. Blair de bu büyük liderin en yakın arkadaşı olarak puan toplayacaktı. Ama işler umdukları gibi gitmedi. İngiltere’de Bush’a tepkiler bugün had safhada. Çiçeklerle karşılayacağını bekledikleri halk günlerdir protesto hazırlıkları yapıyor. Bush korkusundan sokağa çıkamıyacak.
İngiltere’de tepkiler öylesine yüksek ki, Bush bile bunu dikkate alıp dillendirmek zorunda kaldı. Geçtiğimiz hafta, İngiltere’de kendisine karşı yükselen tepkiyi anlayış ve sempatiyle karşıladığını, insanların protesto hakkını kullanmalarını desteklediğini, kendisinin de savaşa karşı olduğunu söyledikten sonra, “bak ne güzel” dedi, “özgürce protesto edecekler”; “özgürlük harika bir şey.”. Sonra da, daha da sempatik görünmek için, Irakta ölen İngiliz askerlerinin aileleriyle görüşeceğini açıkladı.
Şimdi bu aileler de Bush’la görüşmeye hazırlanıyor. Görüşmeye çağrılan Lianne Seymour, “kocam boşu boşuna öldü” diyor. “Kocamın hesabını soracağım ondan”. “Bana haklı bir neden söylemek zorunda.”
Oğlu ölen Tony Maddison da, “Bush’la konuşmayı dört gözle bekliyorum. Başbakanımızı kendisinin kuklası yaptı. Ülkemizden ne istiyorsun diyeceğim” diyor.
Bir diğer görüşmeci, Irak’ta ölen astsubay Thomas Keys’in babası Reg Keys de haykırıyor: “Savaşın yüce değerler için olduğunu söylediler. Oğlumun paramparça vücuduna baktım. Hiç de yüce bir şey göremedim.”
Bush kendisine yapılacak protestoları sempatiyle karşıladığını ve bunun özgürlük belirtisi olduğunu söylüyor ama öte yandan, ziyareti sırasında bütün yolların kapatılmasını, metroların çalıştırılmamasını, Londra merkezine kimsenin yaklaştırılmamasını istiyor.
Yine, İngiltere halkının protesto hakkını desteklediğini söylerken bir yandan da, Blair hükümetinden, yanında getirdiği 250 gizli istihbarat ajanı, 150 özel güvenlik görevlisi ve köpekli 50 Beyaz Saray görevlisine silah kullanma ve göstericilere ateş açma yetkisi, öldürme durumunda da yargılanmama hakkı verilmesini istiyor. Bunlar da yetmiyor, üç gün boyunca protestoculara korku salmak için ABD savaş uçakları Londra üzerinde alçak uçuş yapsın, Black Hawk helikopterleri göstericilerin üzerinde dolaşsın, arabasının hemen önünden özel donanımlı bir saldırı tankı gitsin diyor.
Bush yarın bütün gününü kraliçenin Buckingham sarayında geçirecek. Perşembe gününü de Blair’in Downing Sokağı’ndaki 10 Numara’sında. Gün boyu başbaşa plan yapacaklar. Onlar içeride başbaşa plan yaparken yüzbinlerce emekçi de sokağın önünden geçip, kinini haykıracak.
İngiliz polisi Scodland Yard geçtiğimiz hafta, parlamento, saray ve 10 numara civarında gösteri yapılmasını yasakladı. Bu yasağa tepkiler öylesine yükseldi ki yeniden izin vermek zorunda kaldı. Ama bu arada polisteki bütün izinleri de kaldırdı. Scodland Yard Bush’u korumaya 4 milyon sterlin (6,5 milyon dolar) ayırdı.
Bush gerçekten de ziyaret için kötü zaman seçti. ABD’de yoksulluk ve işsizlik doruğuna çıktı. Resmi ABD rakamlarına göre, Bush iktidara geldiğinden bu yana 3 milyon Amerikalı işinden oldu. Yoksulluk sınırının altına düşen insan sayısı 35 milyonu buldu. Kamuoyu yoklamaları ilk defa Amerikan halkının yarıdan fazlasının Irak savaşını desteklemediğini gösteriyor. Seneye başkanlık seçimi var. Bush’un işi bu kez zor görünüyor.
İngiltere’de de durum aynı. Neredeyse Bush’a tepki duymayan yok. Halkın yuzde 60’ına yakını ABD ve Bush’u dünya barışı için en büyük tehlike görüyor.
Evet, Bush’u üç zor gün bekliyor. Kendisini terletecek koskoca bir üç gün. Protestocular 72 saat boyunca peşinden koşacaklar.
O kadar tepkiye rağmen yüzü kızarmadığı için Tony Blair’e “Teflon Tony” de deniliyordu. İngiliz gazeteci Matthew d’Ancona, bu haftaki köşesinde, “Teflon Tony bu hafta Toksik Tony olacak” diyor. Yani zehirli, bulaşıcı Tony. Demek istiyor ki, Teflonluğunu Bush’a da geçirecek.
Bakalım daha neler göreceğiz. “Teflon Tony”den sonra başımıza bir de “Teflon George” çıkacak
e-posta:
ates@evrensel.net
Başa dön
BAŞAK
..........
Bülent Falakaoğlu
Üstü kalsın!
Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü, önümüzdeki günlerde bakanlık görevinin birinci yılını dolduracak. Tek başına iktidar olan, dolayısıyla uygulamalarından kimseyi sorumlu tutamayacak olan hükümetin tarım bakanının bir yıllık döneminde tarımda ne gibi bir değişiklik oldu? Bir yıl önce, parti tarım programına bakarak bulunduğumuz öngörülerde ne kadar yanıldık acaba? AKP hükümetinin parti programında tarımı bir ekonomik birim olarak değil de ‘’sosyal sektör’’ olarak kabullenilmesinin sakıncaları üzerine yaptığımız değerlendirmelerin, en ufak boşa çıkan yanı var mıdır?
Türkiye AKP iktidarından önce, uygulanan politikalar sonucu hızla dışa bağımlı bir tarım ülkesi(!) haline gelmişti. AKP iktidarı döneminde de nohuttan buğdaya, ayçiçeğinden pamuğa, tütünden kuru gıdaya kadar bu ülkede yetişen onlarca tarımsal ürün ithal edilmeye devam edildi. Üretim maliyetleri ve enflasyonun oldukça gerisinde kalan ürün fiyatları, tarım alanlarının boş bırakılmasını da beraberinde getirdi: Bu yıl, buğday, arpa, çavdar, yulaf, nohut, fasulye, mercimek, tütün, şeker pancarı, pamuk, ayçiçeği, fındık, çay, zeytin, soya gibi, beslenme açısından önem taşıyan ya da Türkiye’nin iddialı olduğu ürünlerde üretim yüzde 40 düştü. Terk edilen ve ekilmeyen arazi miktarı milyon hektarlarla ifade ediliyor.
Üreticiler için büyük önem taşıyan prim ödemelerinde aksaklıklar yaşandı. 2002 yılına ait pamuk, kanola, ayçiçeği ve zeytinyağı primleri henüz ödenmedi. Üstelik pirim oranları çok düşük olmasına rağmen, (Örneğin ABD’de pamuğa 32 sent prim ödemesi yapılırken, Türkiye’de bu rakam sadece 4 sent), ödemeler yapılmadı. Üretici borç batağında, çiftçinin Ziraat Bankası ve Tarım Kredi
Kooperatiflerine olan toplam borcu, yaklaşık olarak, 3,5 katrilyon. TİGEM’e olan üretici borcu ise 50 trilyona yakın. AKP’de üreticiyi bu batağa sürükleyen, düşük taban fiyat, üreticiyi desteksiz bırakma politikalarını aynen sürdürüyor.
AKP iktidarın da da tarıma fiyat ve girdi desteği yerine, “doğrudan gelir desteği” (DGD) verilmesine devam edildi. Her türlü destek kaldırılarak bir tek DGD desteği verilmesine rağmen 2003 DGD ödemeleri için bütçede sadece 500 trilyon lira kaynak ayrıldı. Geçtiğimiz hafta onaylanan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 2004 Yılı Bütçesi’nde de tablo değişmedi: Tüm ödemeler milli gelirin yüzde 1’inin altında ve doğrudan gelir desteği bu ödemelerin yüzde 80’ini oluşturuyor. Oysa, DGD dünyanın hiç bir ülkesinde tek başına bir destekleme aracı olarak kullanılmıyor. Ayrıca, Türkiye’deki doğrudan gelir desteği uygulaması da sosyal yardımdan öte bir anlam ifade etmiyor.
Tarımsal KİT’lerin en çok gelir getirenleri tek tek sermayeye peşkeş çekilmeye çalışılıyor. Çay
fabrikalarından, şeker fabrikalarına, TEKEL’e kadar her şey satılık. Ziraat Bankası, yeniden yapılanma döneminde çiftçinin bankası olmaktan çıktı. Ziraat Bankası’nın tarımsal kredilere uyguladığı aylık olarak değişen faiz oranı ağustos ayı için yüzde 51’dir. Enflasyon oranlarının yüzde 20’lerde olmasıyla övünen AKP hükümetinin de gündeminde, üretici için hayati öneme sahip ucuz kredi uygulaması malesef yoktur. Çiftçinin eline geçen fiyatları, çiftçinin ödediği fiyat hareketleri ile karşılaştırdığımızda aradaki makasın üretici aleyhine açıldığını görüyoruz. Bu görüntü uygulanan politakalar sonucu üreticinin hızla yoksullaştığı anlamına geliyor.
Önceki hükümetlerden farklı olarak AKP’nin tarıma ilişkin tutumunda herhangi bir farklılık yok. IMF’nin, Dünya Bankası’nın, uluslararası tarım tekellerinin istediği (dayattığı) programlar hayata geçiriliyor. Ülke üreticisi piyasada eşitsiz koşullarda desteklenmiş ithal ürünle, dev tarım tekelleriyle, verimlilik adına rekabete sokuluyor. Sektörün piyasaya “pervasızca” açılmasının bedelini Türkiye tarımcısı küçülerek, yok olarak ödüyor. AKP’nin bir yıllık pratiği bu süreci hızlandıracak işler yapmanın dışında bir programının olmadığını gösteriyor. “1000 köye 1000 tarım gönüllüsü” vb. uygulamaların dev sorunları çözmeye yönelik bir uygulama olamayacağını daha önceki yazılarımızda nedenleriyle aktarmıştık.
AKP’nin 1 yılı tarımın gideceği yönü göstermiştir, üstü kalsın.
e-posta:
falakoglu@hotmail.com
Başa dön
MEDİPOLİTİK
..........
Osman Öztürk
Sağlıkçının sabır taşı çatladı
5 Kasım 2003 sağlıkçıların günü oldu. Doktorlar, hemşireler, laborantlar, hastabakıcılar, bütün Türkiye’de ayağa kalktılar.
Çağrıyı Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) yapmıştı. Temel talepler iş güvencesi, insanca yaşayacak ücretler ve herkese eşit- ücretsiz sağlık hakkıydı.
Amaç sağlıkçıların taleplerini kamuoyuna ve Hükümete duyurmaktı. Kamuoyunun verdiği büyük destek ve medyanın yoğun ilgisi amaca fazlasıyla ulaşıldığını gösteriyor.
AKP Hükümeti ve Sağlık Bakanlığı eylemin boyutunu başlangıçta pek anlayamamıştı, anlaşılan. Mümkün olduğunca görmezden gelmeye, sağlıkçıları tehdit ederek engellemeye çalıştılar.
5 Kasım’daki tabloyu gördükten sonra ise telaşlı bir öfkeye kapıldılar. Sağlık Bakanı eylemcileri marjinal olarak tanımlayıp güçlerini küçümsemeyi denedi ama tutturamadı.
Tayyip Erdoğan ise öfke krizine kapıldı. Psikiyatride yaygın kullanılan bir tanımla “yandan cevap” vermeyi tercih etti.
Sağlıkçıların talepleri hakkında konuşmaktansa, tartışmayı muayenehanecilik ve bıçak parasına çekmek istedi.
Öfke ve telaşının, sanırım, iki nedeni vardı.
Birinci olarak, sağlıkçıların eylemi AKP iktidarına karşı ilk kitlesel karşı çıkıştı. Arkasının geleceğinden endişelenmiş olmalı.
Tepkinin bir diğer nedeni de AKP’nin sağlık politikalarıyla ilgili olmalı. AKP, bir süredir sağlıktan politik bir hamle yaparak prim toplamaya çalışıyordu. Sağlık alanında çok büyük düzeltmeler yaptıklarını propaganda ediyordu.
5 Kasım günü işin rengi değişti. Sağlık çalışanları AKP Hükümeti’nin sağlıktaki uygulamalarına karşı isyan etti ve bunu yaparken kamuoyunun büyük desteğini kazandı.
Ortaya çıkan tablo Hükümetin yoğun propaganda bombardımanını boşa çıkarmış oldu. Bir çeşit “Anne bak, kral çıplak” durumu.
* * *
Aslında, Türkiye’deki sağlık emekçilerinin mücadele geleneği 1960’ların ortalarına kadar dayanır. 12 Eylül sonrasında da hızla örgütlenerek haklarını aramaya başlayanların başında hekimler ve diğer sağlık çalışanları geliyordu.
TTB 1990’ların başından itibaren tabip odalarının binalarında sıkışıp kalmış, lobiciliği ve meslekçiliği esas alan bir tarzı reddederek emek eksenli bir çizgi oluşturdu. Yeni çizginin mücadele araçları kitlesel basın açıklamaları, yürüyüşler, toplu nöbetler, “düşünme eylemleri”, iş bırakmalar oldu.
Aynı yıllarda önce Tüm Sağlık-Sen, sonra SES’te örgütlenen sağlık çalışanları da, KESK’in aktif ve diri bileşenlerinden birini yarattılar. Sağlık Bakanlığı’nı 30 yıldır elinde tutan MHP’lilerin idari baskılarla örgütlediği Türk Sağlık-Sen’e rağmen güçlerini arttırdılar.
5 Kasım eyleminin başarısını sağlayan da bu iki dinamik kesimin eşgüdüm içinde davranması oldu. TTB ve SES böylece, kendi güçlerinin toplamından daha büyük bir etki alanı yarattılar.
Üstelik; Dişhekimleri Odası, Eczacılar Odası, Veteriner Hekimler Odası, Dev-Sağlık-İş, Çağdaş Eczacılar Derneği, KESK, DİSK, Türk-İş, Hak-İş ve HAYAD’ın da aktif katılım ve desteğini sağladılar, bu kez.
Böylece, kendi mücadele tarihlerinin en geniş katılımlı ve en etkin eylemini gerçekleştirdiler.
* * *
TTB’nin hekimleri eyleme çağırmak için hazırladığı afişlerden birinde “Sabır Taşı Çatlamadan Nitelikli Hizmet-İnsanca Yaşam” yazıyordu.
5 Kasım 2003 günü sağlıkçıların sabır taşı çatladı.
e-posta:
osmoz59@yahoo.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Terör!!!
Korkutarak ve korkuluklar yaratarak yönetmeyi temel bir yönetim politikası haline getiren emperyalist kapitalist sistem ve dolayısıyla da ABD için soğuk savaş döneminde kitleleri korkutmanın aracı Sovyetler Birliği’ydi.
Rusya’nın kendisini açıkça kapitalist dünyanın bir parçası olduğunu ilan etmesiyle birlikte, ABD korku ve korkuluk konseptinde değişikliğe gitti.
Yeni korkuluk ilan edildi:Terör!
11 Eylül, İkiz Kuleler’in vurulması kendileri açısından hem bu tezi güçlendirici bir rol oynadı, hem de ABD’nin dünya üzerinde hegamonyacı politikalarına dayanak noktası oluşturdu!
ABD, dünyaya kendi politikalarını bu çerçevede dayattı: Teröre karşı mısın, değil misin?
ABD’nin yanında olmak teröre karşı olmaktı.
ABD politikalarına mırın kırın etmek ise, teröre destek vermekle eş anlamlıydı.
Irak işgali, “teröre karşı savaş”tı. Irak işgal edilmesin demekse teröre destek vermekti!
Irak’ı binlerce tonluk bombalarla yakıp yıkmak, uranyum başlıklı füzelerle insanları, çocukları kavurmak “teröre karşı savaştı”, ama işgalcilere karşı ülkeyi savunmak terördü!
İsrail’in mazlum Filistin halkını katletmesi, yurdundan sürmesi, tutsak etmesi kendini koruma, Filistinlilerin kendilerini savunması ise terörizmdi!
Amerikan demagogları bunu değişik adlar altında teorileştirdiler; Medeniyetler Çatışması, Tarihin
Sonu gibi kitaplar hep bu sonuca yönelikti.
Bir tarafta “dünyaya uygarlığı yaymak” isteyen emperyalizm ve ABD, öte yanda uygarlığa direnen, gelişmeleri göremeyen diğerleri;
Bunların vardığı yer de terörizmdi!
***
Aslında hedefe konan emperyalizme, emperyalist yağmaya karşı direnen veya direnme eğilimi gösteren bütün ezilen halklardı.
Dolayısıyla İstanbul’daki bombalama eylemine bu açıdan bakmak gereklidir.
Eylemi kimin yaptığından çok, kimin işine yaradığı üzerinde durmak doğru olandır.
Daha bombaların dumanı bitmeden El Kaide isminin ortaya atılması tesadüf müdür?
Bu nasıl bir El Kaide’dir ki, Amerika’dan Arabistan’a, Irak’tan Afganistan’a ve Türkiye’ye kadar faaliyetler örgütleyecek kadar dehşetli güç ve kudrete sahiptir?
Afganistan’ı dümdüz eden Amerika, kendi yarattığı, besleyip büyüttüğü, inciğini cıncığını, her şeyini bildiği El Kaide’yi nasıl bitirememiştir?
Bombalamanın amaçları hakkında pek çok şey söylenebilir.
Türkiye halkının ezici çoğunluğu Irak halkının yanında, ABD’ye karşıdır.
Türkiye halkına, ‘Sempati duyduğunuz, desteklediğiniz, Irak direnişi dediğiniz şey, işte bu teröristlerdir’ mi denmek istenmiştir?
Irak’ta araba yüklü bombaları patlatanlar bunlardır. Oradaki direniş, ülke savunması değil, böyle pis terörist harekettir mesajı mı verilmek istenmiştir?
Filistin direnişi denilen şey de, budur. Zaten masum İsrail hep böyle terörist bombaların hedefi olmakta mıdır söylenmek istenen?
Ya da “terörizme karşı” Amerika ve İsrail’le gözü kara işbirliği yapmazsanız, terör sizi de vurur hatırlatması mıdır?
Şu ya da bu. Şöyle ya da böyle.
Terör denilen şeyi bugün kendi açısından kullanmak, terör edebiyatı yaparak kendi egemenlik politikalarını yaşama geçirmek, terörü korkuluk gibi kullanmak isteyen kimse İstanbul’daki bombalama eyleminden çıkarı olan da odur.
Bomba yüklü aracın oraya nasıl geldiği, bombanın nerede yapıldığı, tetikçinin kim olup olmadığı, bunlar ayrıntılara boğulmak ve labirentin içinde kaybolmaktır.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Hükümet ve Kıbrıs
İstanbul’da patlayan bombaların etkisi Erdoğan’ın Kıbrıs ziyaretini ve Kıbrıs gündemini unutturdu.
Bombalar patlamasaydı, muhtemelen bugünlerde Kıbrıs’ı ve Kıbrıs’ta Tayyip Erdoğan’nın verdiği mesajları tartışacaktık.
Erdoğan’ın Kıbrıs çıkarması ve son bir hafta içinde verilen demeçlerden anlaşıldığı kadarıyla Hükümet Kıbrıs konusunda yeni bir politika, daha doğrusu eski “milli politika”nın yeni bir versiyonunu devreye sokuyor.
Verilen mesajlar, yeni politikada Hükümet, Denktaş ve askerler arasında uzlaşma sağlandığını gösteriyor. Ve, Kıbrıs muhalefetinin 14 Aralık seçimlerinde sürpriz bir başarısı bu üçlü tarafından engellenmek isteniyor.
Tayyip Erdoğan’ın Kıbrıs’a gitmesi de muhalefete karşı Denktaş’ın desteklenmesi anlamına geliyor.
Eğer, Hükümet önümüzdeki günler Kıbrıs’ta bir hamle geliştirecekse, 19 Kasım’a kadar AİHM tazminatını ödeyerek Avrupa Konseyi ile gerginliği giderecektir. Yine, 14 Aralık seçimlerini muhalefetin kazanmaması için elinden geleni yapacaktır.
Hükümetin senaryosu muhtemelen şöyle olacaktır: 14 Aralık seçimlerinde az farkla da olsa Denktaş yanlıları kazanır ya da CTP ile Denktaş yanlıları koalisyon kurar ya da her halükarda CTP nin de katkısı ile Denktaş’ın görüşmeciliği devam eder. Denktaş ocak ayından itibaren yeni bir teklif ile görüşmelere başlar. Denktaş’ın yeni teklifi Mümtaz Sosyal’ın basına açıkladığı Belçika Modeli’dir. Zaten, AKP Hükümeti de kurulduğunda ilk önce
Belçika Modeli’ni savunmuştur. Bu şekilde, AKP’nin çözüm önerisi gündeme getirilmiş gibi bir hava yaratılır. Aslında önerilen model Türkiye’nin yıllardır savunduğu politikanın Anna Planı ile karıştırılmış halidir.
Türkiye, Annan Planı’na temelden karşı değildir. Türkiye’nin en önem verdiği konu Türk Ordusunun ve askeri üslerinin Kuzey Kıbrıs’ta kalmasının garanti edilmesi ve Kuzey Kıbrıs’ın konfedere bir devlet olarak ayrılma hakkı da kabul edilerek tanınmasıdır. Annan Planı’nda Türk Ordusu’nun altı bin askerle sınırlandırılması ve şimdiki askeri bölgesinin daraltılması ve federe devletin gerektiğinde ayrılarak Türkiye ile birleşme olanağının olmaması Türkiye için en ciddi itiraz noktalarıdır.
Tabii, Türkiye’nin Belçika Modeli diye gündeme getirdiği çözüm önerisinin kabul edilme olasılığı yok denecek kadar azdır. Ama, Hükümet ve Denktaş bu öneri ile pazarlık masasına oturarak Annan Planı’nı revize etmeye çalışacak ve Türkiye lehine bazı tavizler koparmak isteyecektir.
Kısa sürede boşa çıkacak böyle bir hamlenin Hükümet planı olarak gündeme getirilmesi Denktaş Kliği’nin başarısı kabul edilebilir. Ama, dananın kuyruğu asıl bu planın kısa süre sonra boşa çıkması ile kopacaktır. Türkiye, otuz senede çözemediği sorunu bir ay , birkaç gün, hatta birkaç saat içinde çözmeğe zorlanacaktır.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Şiddet, terör ve terörün kaynağı
Önceki gün Şişli’de teröristlerce gerçekleştirilen eylem, terörün ve şiddetin kaynağı ve yayılmacı üsleri olan burjuva-kapitalist merkezlerce malzeme ediliyor. ABD ve İsrail bu durumdan faydalanmak için atağa geçti. Bu iki şiddet merkeziyle birlikte, şiddetle yönetmeyi bir gelenek haline getiren, hala şiddeti bir yönetme tarzı olarak benimseyen, demokrasi ve özgürlük isteyenlerin üzerine bu aygıtı süren Türkiye’nin yönetici odakları da şiddete verip veriştiriyorlar. Demokrasi ve özgürlük taleplerine yanıt vermek yerine şiddeti kullanarak karşı şiddete olanak yaratan olduklarını da gizliyorlar. Dahası uyguladıkları şiddete karşı direnişi de terör kapsamında değerlendirip mahkum etmek istiyorlar. Bu merkezler, Şişli’deki terörist eylemle bir kez daha şaha kalktılar. Ortadoğu’yu ve tüm dünyayı kana bulayan, hemen her gün dünyanın bir bölgesini bombalayanlar, bölgemizi kan ve şiddete boğanlar iyilik meleği, barış havarisi kesildiler. Henüz kimler tarafından yapıldığı belli olmayan bu patlamanın esas faillerini başka yerde aramaya gerek olmadığı ABD-İsrail icraatlarına bakılarak rahatlıkla söylenebilir. Tüm melanetlerin kaynağı olan ABD ve İsrail’e bulaşmış olan ve onların bir uydusu olmaktan kurtulamayan Türkiye’nin gerici ve işbirlikçi yönetimlerinin şiddeti lanetlemeleri her zaman olduğu gibi gülünç oluyor. Böylesine acı ve tüm insanlığı derinden sarsan şiddet olaylarını Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da ve daha bir çok bölgede gerçekleştiren ABD ve İsrail gerçeği orta yerde dururken gülünç oluyor. Bu şiddet ve terör merkezlerinin, kendi elleriyle besleyip büyüttükleri ve dünyanın başına musallat ettikleri terör örgütlerini lanetlemeleri sadece ve sadece bilinçleri çarpıtmak, dünya halklarının barış ve kardeşlik duygularını sömürmek, halkları yedeklemek ve uyguladıkları şiddeti kutsamak içindir.
ABD’nin ve İsrail’in özellikle bölgemizde sürdürdüğü şiddet; Filistin’de uygulanan terör ve gerçekleştirilen toplu katliamlar terör sayılmamaktadır. Kör terörü ve karşı terörü yaratanlar çoğu zaman bu tür olayları tezgahlayarak malzeme olarak da kullanmaktadırlar. Bölgeyi tepeden tırnağa silahlanmış güçlerle, havadan, karadan ve denizden kuşatarak istila ve işgal eden, bölgedeki yönetimleri deviren ve kendi çıkarları için yeniden düzenleyen, bunu yaparken en modern silahları kullanan emperyalist güç merkezleri ve onların işbirlikçileri nasıl terör karşıtı ve bu katliamlardan bağımsız olabilirler ki? Terörü ve şiddeti yaratan ve kışkırtan bu mihraklar değil midir? İnsanlık ve özgürlük düşmanı gerici ve terörist örgütler, sosyalizme, ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerine karşı bu emperyalist merkezler tarafından yaratılıp desteklenmedi mi?
El-Kaide, Hizbullah gibi daha nice terör örgütü hangi merkezlerde, hangi istihbarat birimlerinde ve hangi derin devlet dehlizlerinde yaratılarak ve ellerine verilen planları uygulamak üzere ortalığa salındılar. ABD El-Kaide’den, Türkiye’nin gerici ve işbirlikçi yöneticileri Hizbullah’tan ayrı düşünülebilir mi? Afganistan’da Rus işgaline karşı geliştirilen El-Kaide ve Kürtlerin demokratik hak ve özgürlükleri için yürüttüğü mücadeleyi bastırmak için türetilen, desteklenen ve binlerce cinayetin müsebbibi olan Hizbullah için söylenen lanetli sözlerin ne inandırıcılığı olabilir ki? ABD’nin ülke yönetimlerini kendisine mahkum etmek, onları istediği çizgiye çekmek için bir çok ülkede başvurduğu kitlesel katliamlar, bombalamalar ve provokasyonların haddi hesabı yokken, yine İsrail’in tam bir cinayet şebekesi olarak ve Ortadoğu’yu karıştıran bir mikser olduğu gerçeği gözden kaçırılarak Şişli’de meydana gelen patlamanın sorumluları bulunabilir mi? 11 Eylül’de İkiz kulelere yönelik saldırının sis perdesinin bile henüz dağılmadığı koşullar sürerken, Şişli’deki olayda gerçeğe ulaşmak daha da zor değilmidir?! CIA ile birlikte MOSSAD’ın ve daha bir çok istihbarat ekibinin İstanbul’a üşüşmeleri ve “legalize” halde bu olayı kullanarak kendi saldırgan ve katliamcı tutumlarını gizleme hesapları nasıl göz ardı edilebilir ki?
ABD, bu alayı saldırgan tezlerine delil etmek istemektedir. İsrail’de öyle. Terörün kaynağı olarak “Ortadoğu”yu adres olarak göstermektedir. Irak’ta savaşa ve işgale karşı çıkmış Türkiye halkını bu tür olaylarla yanına çekmek, hükümetin elini rahatlatmak için kullanmak istemektedir. Hükümet bu durumdan memnundur. İsrail mağdur rollere bürünüyor. ABD ve İsrail Müslüman dünyasına karşı yönelttiği saldırıları haklı kılmaya çalışıyor. Milliyet gazetesi ‘İki Ortadoğulu’ manşetiyle, diğerleri de bu yolda yürüyerek gerçek terör ve şiddet merkezlerini gizliyor, bu güçleri kutsuyorlar. Ama bunlar gerçeği gizlemeye yetmiyor.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net