www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Kutsal İttifak nereye?

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Akdenizlilik II

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Çocuklarımızı harcatmayalım

GÖRÜŞ ____Ali Duman*
Çukurova’ya sendika lazım

AYRINTI ____U.Ozan Darıcı
İki takımlı lig

KONUM ____Çetin Diyar
OHAL’e dönüş mü?

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
Kol kırılır...

KADINLARIN KALEMİNDEN ____İlknur Çelebi
Bebeklerimizin geleceğini kendi ellerimizle yaratacağız

EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
Irak’a asker niçin gidecekmiş?

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Kutsal İttifak nereye?

ABD ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkiler, kameralar önünde verilen samimi pozlar bir tarafa bırakılırsa, giderek daha da gerginleşiyor. “Trans-Atlantik İttifakı”nın geri dönülmez bir biçimde çatırdamakta olduğunun son göstergesi, NATO/Avrupa ordusu tartışmaları.
Brüksel’deki NATO karargâhı, bugün önemli bir toplantıya evsahipliği yapacak. Toplantıyı Washington yönetimi talep etti; amaç, AB’nin “bağımsız askeri varlık” oluşturma konusunda ciddi olup olmadığını, Avrupalı liderlerden dinlemek. Yani AB ülkelerini “sorguya çekmek”.
Fransa, Almanya ve Belçika’nın başını çektiği bir grup AB ülkesi, “NATO’dan bağımsız bir askeri güç oluşturarak, bu alanda ABD’ye bağımlılığa son vermek” hedefini açıkça ifade ediyor. Washington ise, böyle bir olasılığın, ABD’yi Avrupa’nın dışına atabileceğini görüyor ve elli yıllık “kutsal ittifak”ın sonunun geldiğini düşünerek endişeleniyor.
Üç Avrupa ülkesinin liderleri, nisan ayında, Lüksemburg’u da aralarına alarak, Brüksel yakınlarındaki Tervuren’de “bağımsız bir AB savunma karargâhı” oluşturma niyetlerini açıkladılar.
ABD’den kopma niyeti, geçen ay yapılan İngiltere-Fransa-Almanya zirvesinde de konuşuldu. İngiltere Başbakanı Blair, bu zirvede, Fransa ve Almanya planlarına destek verdi ve kıyamet koptu. Amerikalılar, “İngiltere bizden kopuyor mu?” sorusunu sormaya başladılar. Washington’dan gelen baskı üzerine Blair, “Avrupa savunma mimarisi, NATO’ya rakip değil, onun tamamlayıcısıdır. NATO bünyesindeki temel savunma garantilerimizi, hiç kimse tehlikeye atmamalı” şeklinde bir açıklama yaptı.
Ama Fransa ve Almanya, hiç de etkilenmiş değillerdi. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, geçen hafta yapılan Brüksel Zirvesi’nde “İngiliz dostlarımızın daha büyük ve daha bağımsız bir operasyon yaratma konusunda bazı kuşkuları var” diyor ve ekliyordu: “Tartışmalarımız sürüyor, ama biz bu yolda ilerlemeye kararlıyız. Kendi savunma sistemine sahip olmayan bir Avrupa düşünülemez.” Kısacası, İngiltere olsa da olmasa da, plan yürüyecek!
Brüksel Zirvesi’nde alınan bu kararlı tutum, ABD için “bardağı taşıran damla” oldu. NATO üyeleri, gergin bir toplantı yaptılar ve ABD Büyükelçisi, Fransız-Alman hamlelerinin “NATO’nun geleceğine yönelik tarihin en büyük tehdidi” olduğunu ilan etti. Büyükelçi, bugün için “acil toplantı” talep etti.
Toplantı olacak olmasına, ama Fransa’nın NATO Büyükelçisi Benoit D’Aboville’in talebe verdiği yanıt, yenir yutulur cinsten değil: “NATO, AB’nin iç meselelerini bilmek durumunda değildir!”
Washington, Avrupalıları sorguya çekmekle yetinmiyor. NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı General James Jones, yine geçen hafta, “NATO Acil Mukabele Kuvveti”nin kuruluşunu ilan etti. 21 bin askerden oluşan bu ortak kuvvetin, “5 gün içinde dünyanın herhangi bir noktasına konuşlanma kapasitesine” sahip olacağı belirtiliyor. Böylece NATO’ya “ABD’nin dünya polisi” rolü veriliyor. Amaç, Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra NATO’nun gereksizleştiğini giderek daha yüksek sesle dile getiren çevrelere yanıt vermek ve İttifak’ı “tüm dünyaya” bekçi yapabilmek.
Oysa köprünün altından çok sular aktı! Irak meselesinde görüldüğü gibi, NATO ülkelerinin önemli sorunlarda “ortak tutum” alabilmesi, artık çok zor. Ve yeni NATO gücünün “beş gün içinde” bir yerlere gönderilebilmesi için, ortak karar şart.
ABD, buna da bir “çözüm” bulmuş. General Jones,
“Önümüzdeki dönemde, birkaç devletin itirazının, çoğunluğun kararını etkilemesinin doğru olup olmadığı sorgulanacaktır” diyor. Kısacası ABD, NATO karar mekanizmalarını değiştirerek, “oybirliği” değil “oyçokluğu” sistemini yürürlüğe sokma çabasında.
Avrupalı gözlemciler; Fransa ve Belçika gibi ülkelerin
iradesini hiçe sayacak olan böylesi bir gelişmenin, AB’nin NATO’dan uzaklaştırmasını hızlandıracağında hemfikir.
Bu gidişle Washington, Avrupa’yı hizaya sokmasını sağlayan “Sovyet tehdidi”ni arar hale gelecek!

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Akdenizlilik II

Akdeniz ikliminin yüz yüze yaşattığı insanlar boş durmazlar elbet, üretirler... Yalnızca yiyecek içecek değil “düşünce” üretirler. Düşüncelerini birbirine tokuştururlar. İlkleri bulurlar...
Yazının ilk ustasıdır Homer’imiz...
Güneşin tutulacağını ilk bildirendir Tales... Yazı da Akdeniz’in işidir, belgeleme, arşiv ustalığı da... Yeryüzünün yedi tansığının yurdudur. Bu konuda da say say bitmez Akdeniz’in insanlığa düşünce, sanat, kültür katkıları...
Akdenizli herşeyden önce bir yaşama ustasıdır. Yaşamını mevsime göre uyarlayandır. Yazın yaylada yaşar, kışın ovada... Bu göçü kimileri köylülük sanır... Koca kafalı “şehirci”lerimiz bile... Kuzey Avrupalılar etkiler onları çünkü. Oysa Braudel diye bilim saygınlığı olan kişi de anlatır bunun Akdenizlilik olduğunu... Roma’da da böyledir bu Muğla’da da, Antalya’da da...
Yaşam süresini bile bölümlemiştir Akdenizli... Yirmili yaşlara dek yaşama hazırlanır. Eğitimini bitirir, babasının işini öğrenir, askerliğinin yapar, evlenir, çocuğu olur. Oğlu yirmisine geldi mi, işi gücü ona bırakır. Bağ evine çekilir.
Kenti gibi evi de yaza kışa uyarlıdır.
Kentinde, güneş ya da yağmur altında kalmadan, insanların buluşmasına uygun, açık-kapalı oylumlar yaratır. Stoa (Direkli üstü örtülü olan sıra dükkanlar), bazilika (karşılıklı iki stoanın aralarında kalan sahının üstünün, yukarıda yanlardan ışık alabilmesi için daha yüksek bir semer çatıyla örtüldüğü pazar yeri), stadyum amfi tiyatro, avlulu ev vb. hep Akdenizin yarattığı yapı çözümleridir. Yolları da güneşe, gölgeye göre ölçülendirilmiştir. Ya da gölgelikli yapılmışlardır.
Evi de yaza kışa uygun dedim ya... Avlulu çözümün nedenidir bu... Ama yetmez... Odaları bile poyraza lodosa göre yerleştirirler...
Akdenizli kişi daha çok doğayla birlikte olduğundan daha çok doğa insanıdır. Doğa gibi değişkendir. Yağmurdan sonra göğün bir yerinden yırtılıp maviyi göstermesi gibi, o da çabuk geçer kızgınlıklarından... “Ver Akdenizin Yeline” diyerek barışmayı bilir. Küskünlüğü bile bir tülbentin kuruma süresince olmalıdır anama göre...
Kendini değişmeye bırakır. Değişmeyi sever... Hatti Hitit olur. Yahudi hıristiyan olur... Hıristiyan müslüman olur.
Başkalarına, toplu yaşama daha çok zaman ayırır. Empatiyi bilir. Yollara su kapları yerleştirir yolcular için...
Akılla çoşku arasında gider gelir... Apollon ile Dionisos arasında...
Akılla düşünür yürekle karar verir. Macerayı sever... Uzakları... Odiseus’u düşünün, benim 36 kez Roma’ya gidip gelen Laodikya’lımı...
Aşık olmayı, şarkı söylemeyi, yağmurda yürümeyi, çiçeği böceği sever.
Ağlamaktan utanmaz... Hüznü sever... Sıcak kanlıdır. Çabuk kaynaşır, çabuk arkadaş olur... İyi arkadaştır. İnsanı sever ama en çok kendini sever... Kendini sevmeyen başkasını sevemez ki !
Sevgilisinde bile anasını arar. Anasının dizine başını koymayı ister yetmiş yaşında bile... Gelip geçmiş Tanrıları bile kadındır.
Yemeği, sofrayı sever... Şöleni (sympozumu) sever. Yemek şölendir onun için... Ayaküstü geçirmeyi sevmez... Geçiştirmez de zorunlu kalmadıkça...
İnanmayı sever, inanılmaktan hoşlanır... Bütün dinlerin burda doğması raslantı değil elbette...
Konuşmayı sever... Giderek gevezeleşir de...
Usuma düşüverenler bunlar... Kimbilir daha neler sıralanabilir?
Şurası kesin, kim ne derse desin, “Akdenizlilik” diye bir şey vardır. Biz onun tam göbeğindeyiz.

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Çocuklarımızı harcatmayalım

Geçen hafta imam hatip liselerinin durumundan yola çıkarak gene bir sürü tartışmalar yapıldı. Fakat bu tartışmalar, gerçek sorunun yanından bile geçmedi. Hükümet, muhalefet ve bazı askeri, sivil çevreler kör dövüşünü sürdürdü. Bazıları, imam hatip liselerini bahane ederek, bütün meslek liselerinde okuyan öğrencileri ve velileri karşısına aldı. Hükümet ikiyüzlü bir tutumla, meslek liselerine yapılan haksızlıktan yola çıkarak, eğitimdeki bu çarpıklığı daha da artırmak istedi. Muhalefet ise, eğitimle ilgili doğru düzgün bir çalışma yapmayıp, askerin tavrı üzerinden polemikler yürüttü.
Ülkemizin en önemli sorunlarından birisi meslek seçimidir. Meslek seçimi, yetenekler ve ilgi alanları doğrultusunda yapılmışsa, başarıyı ve doyumu sağlamak mümkündür. Tersi durumda, yaptığı meslekle, kafasındaki meslek farklı olacağı için, kişinin mesleki doyuma ulaşması mümkün olmamaktadır. Ne yazık ki ülkemizde birçok insan, istemediği meslekte verimsiz bir şekilde ömrünü çürütmektedir. Bu durum ülke için ve kişinin kendisi için büyük bir kayıptır.
Meslek lisesi mezunlarının ÖSYM’de önünün kapatılması, bu kaybı ayıp derecesine yükseltmektedir. Çünkü birçok çocuk rehberlik hizmetlerinden yararlanamadığı için, liseye başlarken hatalı seçim yapmaktadır. Bu hatanın farkına, ancak liseyi bitirirken varabilmektedir. Bu durumda ise karşısına AOBP (Ağırlıklandırılmış Ortaöğretim Başarı Puanı) uygulaması çıkmaktadır. Meslek lisesinde elektronik bölümünü bitiren bir öğrenci AOBP uygulamasına göre, elektronik mühendisliğini tercih edememektedir. Bu büyük bir haksızlıktır. Bu; gençlerin, dolayısıyla ülkenin geleceğinin harcanmasıdır. Sorsalar ki: “Bir ülkeyi nasıl batırırsın?” Sorunun yanıtı: “Türkiye’deki eğitim sistemini uygulayarak” olur. Çünkü bu sistem, gençleri eğitmek için değil, sanki öğütmek için tasarlanmıştır.
Oysa bu işin bilimsel ve akılcı çözümleri bulunmaktadır. İlköğretim 5. sınıftan başlayarak, çocuklara ciddi bir rehberlik hizmeti verilmesi çözümlerden birisidir. Böylece gençlerimizin kendi ilgi alanlarını ve yeteneklerini keşfetmeleri sağlanır. İşte o zaman AOBP zorlamasına gerek kalmadan, herkes kendine en uygun mesleği baştan seçme yetisine sahip olacaktır. Seçimini baştan doğru yapmış birisi, zorlasanız da başka bir alanı tercih etmeyecektir. Böylece; eğitim kaynakları, öğretmenlerin emeği, eğitim araç ve gereçleri daha etkin kullanılmış olacaktır.
Diğer yandan, imam hatip liselerinin hâlâ imam yetiştirmesi ayıptır. İmamlık basit bir meslek değildir. İmamların çok yönlü olarak yetiştirilmesi gerekir. İmam, sadece ibadet yaptırmaktan sorumlu olmamalıdır. Köydeyse, köylülere tarımla ilgili bilgileri taşıyan kişi olmalıdır. Şehirdeyse, meslek edindirmeye yardımcı olan, dışa açık sosyal kişiler olarak görev yapmalıdır. Bu yeterlilikteki imamlar, ancak yükseköğrenimde yetiştirilir. O nedenle imam hatip liselerinin kapatılması gerekir. Dini bilgiler almak isteyenlerin, isteğe bağlı seçmeli din dersleriyle bu istekleri karşılanmalıdır.
Eğitimin taraflarından sadece Eğitim-Sen akla ve mantığa uygun projeleri tartışmaya açmaktadır. Bunun dışındaki kesimler sorunu çözmekten oldukça uzaktırlar. Özellikle hükümet kanadı, eğitimi iyice gericileştirmek istemektedir. Baksanıza ME Bakanı H.Ç. “yolsuzlukların önüne ancak Allah korkusuyla geçilebileceğini” iddia etmektedir. Oysa en başta hükümet üyeleri şaibelerin kaynağı durumundadırlar. İçlerinde Allah korkusunu taşıdıkları için mi; kendi çocuklarını ABD de okuturken, halkın çocuklarını Irak da ölüme gönderiyorlar? Allah korkusundan mı İstanbul Üniversitesi’nin dinlenme tesisini alırken, Maliye Bakanı tüyü bitmemiş yetimlerin 52 dönüm arazisini kendi özel mülkiyetine almaktadır. Anlaşılan bunların Allah’ı başka, halkımızın Allah’ı başka.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  GÖRÜŞ..........Ali Duman*

Çukurova’ya sendika lazım

Bereket diyarı Çukurova’da yetiştirilmekte olan, ama tarımda izlenen yanlış ve dışa bağımlı politikalar sonucu üretimi bitme noktasına gelen birkaç ürüne beraber bakalım.
Karpuz
Üreticileri hem güldüren hem de ağlatan karpuz, bölgemizin kumsal alanlarına sahip Tuzla, Tabaklar, Hasırağacı, Tuzkuyusu, Nalkulak, Karagöçer, Kumhüyüğü ve Kapı köylerinde, Türkiye’de ilk turfanda olarak yetiştirilmektedir. Üretim palnlamasının olmadığı ülkemizde, 2003 yılı itibariyle örtü altı ve açık olmak üzere 100.000 dekar ekim yapılmıştır. Ortalama verim 6 ton/dekardırÜrün genelde, tarla bazında hasat edilmeden önce toptan olarak tüccara satılmaktadır. Turfanda karpuzların dekar satışı 500 ile 1 milyar 200 milyon lira arasında gerçekleşmiş, ancak geç yetişenler alıcı bulamamış, ürün tarlada kalmış, üretici zarar etmiştir. Üretim maliyeti dekar başına 500 milyon liradır. Bunun için karpuz hem ağlatır, hem güldürür.
Mısır
Bölgemizde bu yıl 1. ve 2. ürün olmak üzere toplam 950 bin dekar civarında tahmini ekim yapılmıştır. Üretim ise dekar başına 900 ile 1300 kilogram arasında değişmektedir. Mısırın maliyeti 265 bin lira, yüzde 20 üretici kârı ile 318 bin liradır. Serbest piyasada ise ortalama 270 bin liraya satılmakta, Toprak Mahsülleri Ofisi (TMO) ise 310 bin liraya alım yapmaktadır. Kesintiler düştükten sonra net 285 ile 290 bin lira arasında üreticiye para kalmaktadır. Mısır hasadı başlamadan önce hükümet yandaşlarına para kazandırmak için mısıra uygulanan yüzde 35’lik gümrük vergisi yüzde 20’ye indirilmiştir. Ülkeye mısır geldikten sonra gümrük vergisi önce yüzde 45, daha sonra ise yüzde 70’e yükseltilmiştir. Sözde üreticiyi koruma adına yapılan bu uygulama, iç piyasada mısır fiyatlarının düşmesine ve mısırın maliyetinin altına satılmasına neden olmuştur. Yani mısır üreticisi ile dalga geçilmiştir. Bu yıl bölgemizde mısır ekim alanı 2 katına çıkmıştır, ancak bu koşullarda mısırdan para kazanmak hayli zor görünüyor.
Pamuk
Üvey evlat muamelesi gören, Çukurova’nın beyaz altınının ekim alanı hızlı düşüşünü sürdürüyor. Bu yıl 46.765 ha. olarak gerçekleşmiştir. Maliyeti 1 milyon liraya yaklaşan pamuğa 605 bin lira avans fiyatı verilmiştir. Daha sonra 700 bin liraya çıkarılmıştır. Ancak üç yıldan bu yana maliyetlerin sürekli artmasına rağmen fiyatların aynı kalması üretici açısından tehlike sinyallerinin çaldığını göstermektedir. Ülkemizde uygulanan taban fiyat politikası hep tavan fiyat olarak uygulanmış olup, bir türlü bu fiyatların üzerine çıkılmamıştır. Bu verilen avans fiyat 40 randıman 1. beyaz pamuğa verilen fiyattır. Buğday ve mısırda olduğu gibi bazı çıkar çevreleri pamuk hasadından önce ithal pamuk getirmişlerdir. Bu hareket, pamuk sektörüne vurulan en büyük darbe olarak tarih sayfalarına geçmiştir.
Üreticilerin sorunlarını burada tüm ayrıntılarıyla anlatmaya çalışsak sayfalar yetmez. Bunun için özet olarakşu söylenebilir; üreticilerin kendi sorunlarına sahip çıkmaları ve bu sorunlara karşı mücadele etmeleri gerekmektedir. Bunun için üreticilere yardımcı olmak, onların öz örgütlülüğünü yaratmak için elden gelen bütün gayreti göstermek zorunludur. Tarımın tasfiyesi çalışmalarında merkez haline gelen Çukurova’da Tür-Köy Sen çalışması elzemdir.
(* ) Ziraatçılar Derneği Adana Şubesi Başkanı


 
Başa dön

  AYRINTI..........U.Ozan Darıcı

İki takımlı lig

Geçen hafta 1. Türkiye Basketbol Ligi başladı. Alışılageldik üzere Efes Pilsen ve Ülkerspor şampiyonluk için aralarında mücadele edecekler yine. Tüm takımların kadrolarına baktığımızda, bu iki takımın diğer takımlardan çok daha üstün olduğunu görebiliriz. Son Avrupa ve Dünya Şampiyonası’nda neden bu kadar başarısız sonuçlar aldık diye soranlara bu bile bir yanıt olabilir.
Avrupa ve Dünya şampiyonalarından sonra basketbol yazarları (A) Milli Takımın aldığı başarısız sonuçların ardından köşelerinde başarısızlığın nedenlerini aradılar. Kimi başantrenör Aydın Örs’ün yetersizliğini vurgularken, kimileri de yeni bir jenerasyon gelmemesinden şikayet etti. Oysa ki, başarısızlığın temel nedeni yanı başlarında duruyor. Efes Pilsen ve Ülkerspor her sene olduğu gibi bu yıl da, diğer takımlardan çok daha üstün kadrolar kurdular. Özellikle Ülkerspor; kadrosundan sadece Harun Erdenay’ı kaybederken, İbrahim Kutluay ve Rentsiaz gibi iki iyi oyuncuyu alarak, çok daha güçlendiler. Efes Pilsen ise geçtiğimiz yıllara oranla daha az bir bütçe ve transferle yoluna devam edecek. Özellikle Kaspars Kambalı’nın kaybı çok büyük. Yerine alınan Prkacin ise Kambala’nın yerini doldurabilcek özelliklere sahip değil.
Diğer ekiplere baktığımızda yine son senelerde olduğu gibi bu iki takımın figüranı olmaya devam edecekler. Geçen hafta oynanan Galatasaray-Fenerbahçe karşılaşmasında bu çok daha belirgin bir biçimde kendisini belli etti. Beşiktaş ise iki yıl önce başladığı yabancısız ve genç takım uygulamasından geri döndü. Türk Telekom ve Karşıyaka gibi ekiplerse arada bir alacakları sürpriz sonuçlarla play-off’lara kalmayı garanti ederler.
Basketbola son on yılda oluşan ilgi yavaş yavaş sönüyor. Bunda Efes Pilsen ve Ülkerspor dışında lige ağırlık koymamasından tutun da, Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin iddialı olmamasına kadar birçok neden var. Bu üç ekibin basketbola yatırım yapmamasının nedeni ise takıma harcadıkları paranın kendilerine gere dönmemesi. Üç takım da, TRT’den gelecek para ile sezon başladıktan sonra takım kurma peşinde. Peki şimdi sormak gerek bu takımların başındaki yöneticilere, her yıl futbola harcadığınız milyonlarca dolar acaba geri dönebiliyor mu? Yada başka bir şekilde sorarsak; Galatasaray futbol takımına 6.5 milyon dolara transfer edilen Serkan Aykut kendisine ne kazandırmıştır? Veya Fenerbahçe Ortega’ya verdiği paranın karşılığını alabilmiş midir? Bunun gibi örnekleri çoğaltmamız mümkün. Basketbolda Avrupa’da bile iş yapabilecek bir kadro oluşturmanın maliyeti 1 milyon dolar civarındadır. Yani bu parayla hem ligde hem de Avrupa’da başa güreşebilecek bir takım ortaya koyabilirsiniz. Ama kimsenin umurunda değil. Varsa yoksa futbol takımının elde edeceği başarılar.
Aslında bu iş bu kadar da zor değil, yeter ki, yapılmak istensin. Ama bu kulüpleri yönetenler biliyor ki, basketbol bu ülkede arada sırada spor sayfalarında yer bulur, o da eğer başarı elde edilirse. Onun için birtakım bahaneler uydurup basketbola tek kuruş yatırmıyorlar.

e-posta:
ozandar@hotmail.com

  Başa dön

  KONUM..........Çetin Diyar

OHAL’e dönüş mü?

Dünyadan ve ülke içinden gelen bütün tepkilere rağmen, hükümet, Irak’a asker gönderme konusunda ısrarlı görünüyor. ABD’nin kurdurttuğu Geçici Hükümet Konseyi ve Türkmenler dahil, Irak’ta Kürtler, Araplar, Sunniler, Şiiler yani hiç kimse Türk askerini istemiyor. Ama geleceklerini, Bush ve şahinlerinin savaş arabasının ‘güzergâhı’nda arayan Türkiye egemenleri, sadece Iraklı direnişçilere değil bütün dünyaya meydan okurcasına asker gönderme hazırlıklarına devam ediyor. Bugün, Türkiye’nin Irak asker göndermesi; Somali’ye, Bosna’ya ve hatta Afganistan’a “Barış gücü” gönderme kararlarından farklı sonuçlar doğuracaktır. Bu karar, daha şimdiden içte ve dışta doğurduğu\doğuracağı sonuçlar nedeniyle Erdoğan hükümetini bir ‘savaş hükümeti’ haline getirmiştir.
Kamu emekçilerine vereceği zammı, eğitim, sağlık ve yatırımlara ayrılacak payları ‘savaş bütçesi’ne göre belirleyen hükümet, her alanda hesabını savaş koşullarına göre yapacağının sinyallerini vermektedir. Ülkenin her tarafında savaş karşıtı gösterilerin şiddet yoluyla bastırılmaya çalışılması, asker gönderme kararının dış politikalayla olduğu kadar iç politikayla ilgili bir karar olduğunu göstermektedir.
Bölgemizin kırsal kesimlerinde, özellikle ‘90’lı yılları anımsatan hak ihlallerin yoğunluk kazanması, çatışma ve gerginliklerin artış göstermesi ve bağlı olarak 15 yıllık çatışmalı süreçte görev yapan ‘özel savaş aygıtı’na bağlı kadroların yeniden bölgeye gönderilmeye başlandığına yönelik haberler, “OHAL’e mi dönülüyor?” sorusunu beraberinde getirmektedir. Türkiye egemenlerinin Irak’a asker gönderme kararında genel olarak Kürtlerin bölgede etkin bir rol üstlenmesinden duyulan rahatsızlık ve özel olarak KADEK’in tasfiyesi hesaplarının etkili olduğu biliniyor. Dolayısıyla bu tutumun, özellikle Öcalan üzerinde uygulanan ‘rehin’ politikası ile birlikte ele alındığında, bölgede tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok.
EYLEMLER HER YERE YAYILMALI
Geçtiğimiz hafta, Bölge Jandarma Komutanı iken 400 Kürtçe isimi yasaklayan genelgeyi yayımlamasıyla tanınan ve bugün “başarılı icraatları” sonucu Jandarma Genel Komutanlığı İstihbaharat Daire Başkanlığı görevini yapan Levent Ersöz’ün başvurusu üzerine haklarında dava açılan Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu ve avukat arkadaşlarının yargılanmasına başlandı. Tanrıkulu ve avukat arkadaşlarının köylerin yakılması ile ilgili olarak vekalet aldıkları yüzlerce köylüden birkaç tanesinin ifadesinin Ersöz’ün ‘çabasıyla’ değiştirilmesi üzerine açılan dava, yüzlerce köylünün değil, iki üç köylünün söylediklerinin dava konusu yapılması bakımından daha baştan ‘skandal’ olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Mahkeme sırasında emniyet ve jandarmadan dört istihbahratçının duruşma salonuna silahlarıyla girdiklerinin tespit edilmesi, bölgede OHAL keyfiyetinin sürdüğünü gösteren ikinci bir skandal özelliğini taşıyor. Aynı günlerde Mardin’in Derik ilçesine bağlı Kovanlı köyünü gece yarısı kuşatan ‘güvenlik güçleri’, evlerinden dışarı çıkan köylüleri “teröristleri barındırdıkları ve ateş açtıkları” gerekçesiyle tarıyor. Aralarında 70’lik bir dede ile torununun da olduğu beş kişi yaralanıyor. Daha sonra bir kişi ölüyor. Ama devlet, nedense “teröristleri barındırma ve güvenlik güçlerine ateş açma” ağır gibi bir suçu işlediği söylenen köylüler hakkında dava açmaya gerek görmüyor! Diyarbakır İHD, aylık olarak yayımladığı bölge raporlarında, insan hakları ihlallerinin artış gösterdiğine dikkat çekiyor.
Yaşanan gelişmeler, egemenlerin asker gönderme kararı ile birlikte OHAL benzeri uygulamaları yeniden gündeme getireceğini gösteriyor. Ve ortaya çıkan tablo, Irak’a asker göndermeye karşı çıkmak ile Kürt sorununun demokratik, barışçıl yollardan çözümü arasındaki dolaysız bağı ortaya koyuyor. Bu bağlamda Diyarbakır Demokrasi Platformu tarafından başlatılan “Barış için iki dakika ışık söndürme” eylemi ‘sembolik ve lokal’ bir eylem olmaktan çıkarılmalıdır. Ülkenin her tarafında ABD emperyalizmi ve işbirlikçi gericiliğin ‘savaş hükümetine’ karşı Kürt, Türk, Arap ezilen tüm halk güçlerinin birleşik mücadele cephesi yaratılmalıdır. Egemenlerin OHAL gibi ikili hukuk sistemine dayanan bölücü ve baskıcı uygulamalarına, hakların eşitliği ve kardeşliği temelinde bağımsız demokratik bir ülke talebiyle cevap verilmelidir.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

Kol kırılır...

Yen içinde kalmaz, kalmamalıdır.
Dünyada şiddet artarak sürüyor. Savaş, işgal ve “haklı şiddet” uygulamalarından geçilmiyor dört bir yanda. “Haklı” ve “şiddet” sözcükleri yan yana getirilebiliyor kolayca. Türkiye’de de son aylarda söylem ile eylem arasındaki açı gittikçe açılıyor.
İnsan hakları kavramını bolca kullanmış, seçime giderken bu söylemi ile göz yaşartmış bir parti iktidarda. Anlaşılan o ki, iktidar, insan hakları kavramı ile yan yana duramıyor. Söylem farklı olsa da, eylem tam tersini gösteriyor. Hoş, söylem de hızla renk değiştirmekte ya...
Son hükümet dönemi, emekçilerin haklarının büyük bir hızla gasp edildiği dönem olarak geçecek tarihe. Peş peşe çıkan yasalar, hazırlıkları süren tasarılar ve imzalanan protokoller, çalışma koşullarımızı kökten değiştirecek. Enflasyon oranları yalnız emekçilerin ücretleri gösterge alınarak hesaplanıyor olsa gerek. Düşen yalnız ücretler çünkü.
Küreselleşen kapitalizm, dünyanın her yerinde kârını artırabilmenin yollarını arıyor. Cancun’da başaramıyorlar. Emekçilerin küreselleşme tarihi daha eskilere dayanıyor çünkü. Sendikalar bu ortamda ne yapabilir? Demokratik haklarını kullanıyorlar. Alanlara çıkmak, seslerini duyurmak ve taleplerini sıralamak gibi... Demokratik hakların kullanımı sırasında olanlar ise hepimizin malumu.
Biber gazı artık gündemimizin baş köşesine oturdu. Nereye dönseniz genziniz yanıyor. Yürüyen insanların üzerine sıkmakla bitmiyor iş. İnsanlar gözaltına alınıp otobüslere bindirildikten sonra otobüslerin içine sıkılıyor gaz, kapılar kapatılıyor üzerlerine.
Hafta sonu bir partinin basın açıklamasının ardından biber gazı yetmiyor, kol kırılıyor okuduğumuz haberlere göre. Hatta bir başkasının kolunun kırılması için emir verildiği söyleniyor.
Okuduğu şiir gerekçe gösterilerek cezaevinde yatmış bir başbakanı var Türkiye’nin.
Çocuk istismarı uygulayan anne-babaların önemli bir kısmının çocukluk dönemlerinde istismara maruz kalmış olduklarını ya da aile içi şiddete tanıklık ettiklerini biliyor musunuz? Bu çocuklar büyüyünce kendi deneyimlerini aynı yöntemlerle aile bireylerine, çocuklarına yansıtıyorlar.
Canlılar yaşamlarına yönelik bir tehdit algıladıklarında şiddet uyguluyorlar. Şiddet uygulamamak bilinçli bir seçim ve öğrenmeyi, biriktirmeyi, şiddeti dışlamayı, şiddet dışı yöntemler üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. Şiddetle çok fazla karşılaşan, şiddeti olağanlaştıran bir canlı, karşılaştığı her farklılığı bir tehdit olarak algılayıp, şiddet kullanarak ortadan kaldırmayı seçebiliyor.
Doğanın en geç gelişen, en güçsüz canlısı insan türü. Bu koşullarda yaşamını sürdürebilmek için savunma mekanizmalarını çok iyi geliştirmek, yaşamına yönelik tehditleri savuşturabileceği yöntemler oluşturmak zorunda. Doğayı bir tehdit olarak algılıyor ve saldırıyor. İnsanın dünya üzerinde varoluş mücadelesi, bir şiddet tarihi olarak da okunabilir.
Üst bilinci geliştikçe, şiddet içermeyen çözümler üretmeye başlıyor. Konuşuyor, yazıyor ve paylaşıyor. Paylaştıkça üretilen çözümler zenginleşiyor.
Dünyanın dört bir yanından insanlar bir savaşı engellemek için canlı kalkan olmayı göze alıyor. Kendi bedenlerini başka bedenlere, yaşamlara kalkan yapıyor. Şiddet uygulayanlara karşı, şiddet uygulamadan kendini koruma yöntemleri geliştiriliyor.
Bir aydınlanma çağı düşünürü Voltaire de, katılmadığı görüşlerin dahi söylenebilmesi için gerekirse ölebileceğinden söz ediyor. Demokratik hakların kullanımının bir tehdit olarak algılanmasının önüne geçilmelidir. Kırılan kolları yenlerimizin içinden çıkarmak gerekir.
Söylemle eylemi yan yana getirmek.

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

  KADINLARIN KALEMİNDEN..........İlknur Çelebi

Bebeklerimizin geleceğini kendi ellerimizle yaratacağız

İki seneyi aşkın bir süredir Ünifil’de çalışıyorum. Yasal hakkımızı kullanmak ve daha iyi koşullarda çalışmak için sendikaya üye olduk. Başlangıçta üye sayımız 110 kişiydi. “Sendika yasal hakkınızdır” diyen patron 4 bakımcı arkadaşımızı işten attı. Sendikaya arkadaşlarımızın geri alınması için eylem yapalım talebiyle gittik. Ama sendikacılar bizi susturup, eyleme sahip çıkmayacaklarını ve eylemin yasal olmadığını söylediler. Toplantının hemen sonrasında 30 arkadaşımız istifa etti. Bundan güç alan patron, halen üye olanları çeşitli gerekçelerle istifaya zorladı. Ben de istifaya zorlananlardan biriyim.
Bu istifa zorlamaları devam ederken, 1 yıllık evli ve ilk çocuğuma hamileydim. Hamile olduğum işveren tarafından bilinmesine rağmen annemin orada çalışması bahane edilerek, istifa etmem gerektiğini söylediler. Sonrasında benden cevap alamayınca anneme baskı yapıldı. Annem tarafından da istifaya zorlandım. Annemin baskı altına alınmaması için, fabrika içinde annemden uzak durmaya çalıştım. Birkaç gün sonra annemden sonuç alamayan idari amir, benimle konuşmaya geldi. “Neden inat ediyorsun? Neden istifa etmiyorsun? Yakında çocuğun olacak, çocuğunun geleceğini düşün” dedi. Ben de ona çocuğumun geleceğini düşündüğüm için haklarımdan vazgeçmiyorum dedim.
“İstifa edersen çocuğuna bakıcı tutarsın ve çalışmaya devam edersin” deyince, ben de
“Verdiğiniz parayla bakıcı tutumam” dedim. O da bunun üzerine, “Annenin işten çıkartılması durumunda neler olabileceğini de düşün. Bu kesinlikle tehdit değildir” dedi.
Bu tehdit değil de nedir? Siz düşünün.
O an sinirden ellerimin titrediğini gören amir, sakin olmamı ve çocuğumu düşürebiliceğimi söyledi. Nitekim öyle de oldu. 6 haftalık olan bebeğimi, aşırı yorgunluk ve sinir bozukluğuna bağlı olarak kaybettim. Eşimle birlikte hastaneye gittiğimde doktor çocuğun içeride kaldığını ve kürtajla alınması gerektiğini söyledi. O anki acıyı anlatmak imkânsız. Aynı acıyı yaşayan eşim, beni çok koşturduğum ve gereğinden fazla düşündüğüm şeklinde suçlasa da göz yaşlarını gizleyememişti.
Kürtaj sonrası dinlenmek için uzanırken artık kaybedecek hiçbir şeyimin kalmadığını düşünüyordum. O an işyeri temsilcisine çektiğim mesajda, “Kaldığım yerden devam edeceğim. Bunun acısını çıkartacağım, kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı” diye yazarken, o an işyerinde benim için düşünülenlerden habersizdim. Ertesi gün evde dinlenirken işyeri temsilcisi beni arayıp, işten çıkarıldığımı söyledi. Ben ve çıkartılan diğer arkadaşla ilgili olarak, işverenle görüşmek üzere sendikadan gidenler, benim çocuğumu kaybettiğini söylediğinde, işverenin söylediği kanımı dondurmuştu. Üzüldüm. Ama yapabileceğim hiçbir şey yok. İşverenle konuşmam engellendiği için gazeteniz aracılığıyla kendisine sesleniyorum.
Bizler yasal hakkımızı kullanmak için sendikaya üye olduk. Bizleri partizanlıkla, örgüt üyeliğiyle suçlayıp işten attınız. Her dönem demokrasiden, insan haklarından ve kardeşlikten bahsettiniz. Sizin demokrasiniz, sebep olduğunuz baskılarla bebeğini kaybetmiş bir anneyi kapıya koymak mıdır? 12 kişinin ekmeğiyle oynamak mıdır? Biz böyle demokrasiyi kınayan işçiler olarak tek kişi bile kalsak mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Bebeklerimizin geleceğini sizin ellerinizle değil, kendi ellerimizle yaratacağız. Ben bebeğini kaybetmiş bir anne olarak, sizi kazandığınız paralarla ve -varsa ki olduğunu zannediyorum ama- vicdanınızla baş başa bırakıyorum. Beni işten çıkardınız. Ama yaptığınız cellatlığı insanların aklından çıkartamayacaksınız. Ben işçilerden, kadınlardan ve annelerden bu yazıyı okuyup düşünerek, destek olmalarını bekliyorum.

e-posta:
kadin@evrensel.net

  Başa dön

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

Irak’a asker niçin gidecekmiş?

Amerika’nın, “Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi” konusunda, Irak yönetimiyle Türkiye’nin arasında, “iki arada bir derede” kalması, Amerikancı takımını ve hükümeti telaşlandırdı. Öyle ya; sen tezkere için olmadık patırtı çıkar, palas pandıras tezkereyi çıkarttır, sonra da “Hele durun bakalım; Iraklıları ikna etmem gerekir...” filan diyerek “hizmet şevkini” kır!
Hal böyle olunca; “Ne oluyor, yoksa ABD bizden asker istemekten vaz mı geçiyor; yoksa baldırıçıplak Irak yönetimine, Barzani’ye, Talabani’ye bizi değişiyor mu” paniği çıkmasın da ne olsun!
Bu durumda, paniği önlemek için Başbakan Erdoğan’ın bir açıklama yapması da elzem oldu. Mızrak çuvala sığmayacak kadar büyük olduğu için, Başbakan Erdoğan, “Ahvalini açıklarken sirkatini söyleyen merd-i kıpti”(*) misali; gerçekleri, hiç olmazsa gerçeklerin bir bölümünü de itiraf etmek zorunda kaldı.
Meğerse, Türkiye’nin Irak’a asker göndermekte hiçbir çırkarı ve isteği yokmuş. Tersine, her şey Amerika istediği için yapılmış.
Şöyle diyor Başbakan Erdoğan: “ABD bizden istikrar gücüne katkı istemiş, bu nedenle tezkere hazırlanmıştır. Yani biz çok da arzulu değiliz. Stratejik ortağımız ABD’nin talebini değerlendirdik... Biz ABD’ye yardımcı olmaya hazırız. İstenirse gideriz, arzu edilmezse gitmeyiz. Bizim, Irak’a asker göndermek için olmazsa olmaz gayretimiz ve kararımız yoktur... Geçici Konsey’in (mevcut Irak yönetimi) asker gönderme konusunda kararının etkili olacağını sanmıyorum... Şu anda Irak’ta söz sahibi olan ABD’dir. Onun kararı önemli.”
Oysa bugüne kadar, “ABD askeri olmayacağız”, “Amerika’nın işgaline desteğe hayır”, “Amerika istiyor hükümet yapıyor” diyen savaş karşıtlarına, “Irak’a asker gönderilmesine hayır” diyenlere AKP Hükümeti ve her köşedeki Amerikancılar, “Hayır biz Amerika’nın çıkarları için değil; insaniyet, Irak halkına yardım için; Türkiye’nin ulusal ve stratejik çıkarları için Irak’a asker gönderilmesini istiyoruz. Irak’a asker göndermeye karşı çıkanlar Amerika’ya değil Türkiye’ye kötülük yapmış oluyorlar...” diye karşılık veriyorlardı.
Meclis’ten geçen “tezkere” de herhalde, edilen milletvekilliği yeminine bağlı olarak, “Türkiye’nin ulusal çıkarları gereği” olarak hazırlanmıştı!
Ama, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, özetini yukarıya aktardığımız önceki günkü açıklamasıyla “tezkere” ve “Irak’a asker gönderme” konusunda şu gerçekler açığa çıkmıştır:
1-) Tezkere, “ABD, Türkiye’den Irak’a asker gönderilmesi” için talepte bulunduğu için çıkarılmıştır.
2-) Irak’a asker göndermenin, Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla bir ilgisi yoktur.
3-) Tayyip Erdoğan hükümeti için Irak’a asker gönderilmesi konusunda Irak halkı ve Irak yönetiminin ne dediği değil, Amerika’nın ne istediğinin önemli olduğunu bizzat Başbakan itiraf etmiştir.
4-) Hükümetin bunca olup bitenden sonra bile, “Biz tezkereyi çıkarıp, Meclis’in yetkisini devraldık. Amerika ne zaman isterse biz hazırız” noktasında ısrar ettiği Başbakan tarafından yinelenmiştir.
Böylece, AKP Hükümeti’nin “yumuşak karnı” olan “Irak’a asker gönderme konusu” şimdi daha da “yumuşamış”tır. Ama yine de, Irak’a asker gönderilmesine karşı mücadeleyi gevşetmemek gerekir. Çünkü; ABD isteğinden, AKP de “hizmet kararlılığı”ndan vazgeçmemiştir. Tersine, hükümet, işi zamana yayarak çözmeye, belki kendisini de Amerika’yı da rahatlatacak “kimi örtüler” bulmaya (fiili durumlar yaratarak, provokasyonlarla Kürt sorununu alevlendirerek) da yönelecektir. Bu yüzden de “Irak’a asker göndermeye hayır” mücadelesi;
- ABD’nin Ortadoğu’dan çıkmasına,
- Amerikan-İngiliz kuvvetlerinin Irak’ta işgale son vermesine,
- Iraklıların ve bölge halklarının kendi kaderlerine kendilerinin karar vermesine daha çok vurgu yapan bir mücadele olarak ilerletilmek durumundadır.
(*) Deyim, “Var olan durumu açıklamaya çalışırken gizli olanları da söylemek zorunda kalmak” anlamına gelir. “Merd-i kıpti” çingenenin önde geleni, “sirkat” dalaverecilik demektir.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net