www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Filozof ve edebiyatçı Erdal Hoca
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Bölünme ve bölücülük meselesi
BOYUT
____
Bahadır Özgür
Tek porsiyonluk demokrasi!
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
____
Yüksel Akkaya
Irak’a asker göndermek emekçiye yoksulluk vaat etmektir
ÖZGÜRLÜK YOLU
____
Mumia Abu Jamal
Rezil seçim kampanyaları
ROJEV
____
Ender İmrek
‘Türk askerinden vazgeçin’
SU
____
Selma Ağabeyoğlu
Ahmed Arif
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Filozof ve edebiyatçı Erdal Hoca
Erdal Hoca’yı kaybetmemizin üstünden bir hafta geçti. Yazarlarımızın, okurlarımızın, meslektaşlarının, öğrencilerinin, mücadele arkadaşlarının ona dair anılarını, düşüncelerini öğrendik. Daha da önemlisi; onunla hiçbir görüşme fırsatı bulamamış Evrensel okurları bile, Erdal Hoca hakkında pek çok şey öğrenmişler.
Bir bilim adamı olarak O; yaşantısı, demokrasi ve bilimin özgürlüğü mücadelesindeki yeri, parlayan gözleri, mizah duygusu ile; çoğumuzun hayallerini süsleyen idealleştirilmiş bilim adamı tanımına bire bire uyar. Seçtiği bilim dalının da gereği olarak, gece gündüz, dağ, ova, deniz kıyısı demeden verdiği uğraşla da tam bir pratikçi, bir halk adamıdır. Ve dahası O, laboratuvarına girerken inançlarını ve ideallerini paltosu ile birlikte vestiyere bırakmayan bir dava adamı, baskısız ve sömürüsüz bir dünyanın mümkünlüğünü doğadan keşfederek insan toplumuna da yakıştıran bir sosyalist, YÖK üniversitelerinde baskı ve zorbalığa karşı boyun eğmeyen bir mücadele adamıydı.
Erdal Hoca gibi insanları, isteseniz de unutamazsınız. Çünkü O, bastığı her yerde geleceğe “izler” bırakan insanların soyundan bir insandı. Bu yüzden de, O’nun her yerde bir izine rastlarsınız; hiç ummadığınız yerlerde onunla dostluk yapmış, ondan feyz almış bir insanla karşılaşırsınız.
Erdal Hoca’nın kaybı, elbette ki hem öğrencileri hem üniversite hem de Evrensel okurları arasında bir duygusallık yarattı. Bu duygusallık, Evrenesel’deki haber ve yazılara, hatta okuyucu mektuplarına kadar yansıdı.
Ama kanımca burda Erdal Hoca’nın paylaşmamız gereken ve bugüne kadar da üstünde pek durulmamış bir yanı daha vardı: O’nun Evrensel’de yayımlanan yüzlerce yazısının; aynı zamanda, edebiyata da bir katkı; edebiyat dünyamızın içine sürüklendiği çorak ortamı aşmak için bir çıkış olması. Edebiyatın sağlam bir diyalektik materyalist temel üstünde yükselmesi.
Lafontain’i kıskandıcak bir sadelikle, ama Lafontain’i çok aşan bir toplumsal bilinçle ele aldığı hayvanlar ve bitkiler âlemine dair “öykü-portreler”, bir edebiyat türü olmayı hak ettiği kadar, onun doğa ve insan arasındaki diyalektik materyalist çözümlemeleri de üniversitelerde siyaset bilimi ve felsefe kürsülerinde ders olacak düzeydedir.
Bunları Erdal Hoca, büyük bir alçakgönüllülükle; “Bu dostların bir abartısı, benimkisi bir doğaseverin amatör çabaları” diyerek yanıtlardı.
Yine Evrensel’de çıkan yazılarının Evrenesel Basım Yayın tarafından bir kitap olarak yayımlanmak istenmesine ilk tepkisi; “Bunlar bir kitap olmayı hak eden yazılar mı, yoksa yayınevinin torpili mi” sorusu olması da, Erdal Hoca’nın yazdıklarıyla da ilişikisinin sade ve doğada olduğu kadar doğal olduğunun göstergesiydi.
Onun bir öğretim üyesi olması, bilim adamı kimliği, edebiyatçı, filozof Erdal Hoca’nın üstünü örtüyordu. Ama, onun edebiyatçı yönünün önemi üstünde bundan böyle tartışmaların daha da yoğunlaşmasını beklemek gerekir.
Erdal Hoca’yı yazmaya razı ederek, Türkiye’nin yazın dünyasına yeni bir ses, yeni bir açılım getirecek bir değeri katmış olmanın gururunu taşıdığımızı, Erdal Hoca’nın, mahcup bir ifadeyle, “O kadar da değil canım!” demesini duyar gibi olsak da burada söylemeliyiz.
Evrensel için Erdal Hoca bir köşe yazarı değildi; o muhabirin olmadığı yerde haber yazan, gazetenin dağıtımıyla ilgilenen, okurlarıyla konuşan, tartışan, yerine göre de, üstüne düştüğünü düşündüğü görevleri yerine getirmek için dağ bayır demeden yol kat eden bir dava adamıydı.
Erdal Hoca’yı kaybettiğimiz için Evrensel camiası olarak “üzgünüz”, “içimiz yanıyor” demek elbette sadece sözcüklerin belirlediği bir sınırlılıktır. Hissettiklerimiz, bunların çok daha fazlasıdır.
Erdal Hoca’yı tanımış ve tanıtmış olmanın ayrıcalığını da şimdi daha çok hissediyoruz. Ve onun eserlerini ve ideallerini canlı tumaya, yaymaya devam edeceğimize söz veriyoruz.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Bölünme ve bölücülük meselesi
Diyelim ki, Türkiye egemenlerinin ve gözleri Amerika’da, kulakları MOSSAD’da öğretim üyesi kılıklı, stratejist etiketli istihbaratçı çok bilmişlerin dedikleri doğrudur; Irak’ın “toprak bütünlüğü tehdit altındadır.”
Diyelim ki, işin içinden çıkamayan, Irak’ı denetimi altına alamayan, karşısına dikilen halk güçleriyle bir bütün olarak baş edemeyeceğini anlayan Amerika, her zaman elinin altında tuttuğu böl, yönet politikasını devreye sokmaya karar verdi.
Halkları bölerek ve birbirine düşürerek aradan sıyrılmayı, onlar birbirleriyle didişir, kan dökerken kendi egemenliğini sağlamayı, kendisinin işgalci güç olarak değil, halklar arasındaki kavgayı, kan dökülmesini önleyen acil ihtiyaç gücü olarak istenmesini düşledi.
Irak’ı, kuzey, Sünni ve Şii bölgeleri olarak, ya da kuzey, orta ve güney bölgeleri olarak bölmeye kalkıştı.
Başka bir deyişle, Irak’ı Yugoslavyalaştırmaya girişti.
Bu o kadar kolay mıdır?
Ve Türkiye, bu işgalde ABD’nin yanında yer almakla ne kazanacak, kendi paranoyalarından ne ölçüde kurtulacaktır?
Ya da, işgalci ABD’nin vurucu gücü olmak, kendi ülkesindeki Kürt sorunundan kurtulmanın yolu mudur?
Türkiye egemenleri ve CIA ile MOSSAD manipülasyonlarıyla salaklaştırılan büyük stratejist pozlarındaki aklı evveller, en önce şunu bilmelidirler ki, eğer ABD’nin böyle bir hesap içinde olduğuna gerçekten inanıyorlarsa, gerçekten Irak’ın toprak bütünlüğünü istiyorlarsa, bunun gereği en basit mantıkla, planların sahibi ABD’nin taşeronu olmak değil, işgalci ABD’ye karşı dikilmek ve ABD’nin bölgesel planlarının bozulması için çaba sarf etmektir.
***
Irak’ın Yugoslavyalaştırılması, aynı zamanda kaçınılmaz olarak Ortadoğu’nun Yugosyavyalaştırılmasıdır. Ki bu, tüm bölge ülkelerinin krallarını, prenslerini, şeyhlerini korkutan, katlanılmaz bir şeydir.
Şiiler yalnız Irak’ta değil, Suudi Arabistan, Ürdün ve Kuveyt’te de azımsanmayacak bir nüfusa sahiptir.
Üstelik Suudi Arabistan nüfusunun yüzde 10’undan fazla bir bölümünü oluşturan Şiiler, ülkenin petrol kaynaklarının bulunduğu en önemli bölgede yaşamakta, petrol üretiminde çalışmakta olan ve gelir düzeylerinin arttırılması için Suudi Arabistan’da en büyük direnişi gerçekleştirmiş bir topluluktur.
Diyelim ki her şeye rağmen oldu, o zaman Irak’taki bölünmenin nerelere sıçrayacağı, kimleri nasıl vuracağı belirsizdir.
Böyle bir olasılıkta tüm bölgenin kan gölüne dönmesi kaçınılmazdır.
Öyleyse ABD’nin işgalci gücü olmanın; Irak’ın bütünlüğüyle bir ilgisi olmadığı gibi, bölgenin kan gölüne çevrilmesi suçunun ortağı olunması anlamına geldiği açıktır.
Aynı mantıktan yola çıkarak propagandasını yaptıkları, Irak bölünürse, bölünme Türkiye’ye sıçrar yaygaralarına gelince:
Bu korkulardan kurtulmanın yolu, işgalci ABD’nin tetikçisi ve planlarının piyonu olmaktan, Kuzey Irak’a tehditler yağdırmaktan değil, en başta kendi Kürt’ünü insan yerine koyarak başta dil, kültürel haklar olmak üzere, köye dönüşten koruculuğun kaldırılmasına kadar hak ve özgürlükleri gerçekten sağlamak, demokrasiyi uygulamaktan geçer.
Unutulmamalıdır ki, baskı, şiddet ve yasaklar düşmanlıkları, kargaşayı; özgürlük ve demokrasi kardeşliği büyütür.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
BOYUT
..........
Bahadır Özgür
Tek porsiyonluk demokrasi!
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın siyasi danışmanı Dr. Yalçın Akdoğan’ın yazdığı “Muhafazakâr Demokrasi” kitabı, AKP’nin yeni siyasi kimliğini tanımlama iddiasında. Önsözünü Erdoğan’ın yazdığı kitap, çıktığı günden beri tartışma konusu. Tartışmanın bir cephesinde “muhafazakâr demokratlığı” yeni bir takiyyecilik olarak değerlendirenler bulunuyor. Bir başka cephede ise AKP’nin aslında eski bir geleneğin devamı olduğu görüşü hâkim. Kimisi de bu kimliğin, tıpkı Kemalizm gibi bir çeşit toplum mühendisliği iddiası taşıdığını düşünüyor.
Liberalizm ve muhafazakârlığın Batı uygarlığının girdiği krize verilen iki farklı cevabın ürünü olduğu, yaygın bir kabul. Akdoğan da “muhafazakâr demokrat siyaset”in tanımını yaparken, bu yaygın kabulden yola çıkıyor:
“Muhafazakârlık, Aydınlanma’nın kimi olumsuz sonuçlarına, dönemin siyasi projelerine ve bu siyasi projeler doğrultusunda toplumun dönüştürülmesine ilişkin öneri ve uygulamalara muhalif olarak ortaya çıkan bir düşünce geleneğini, bir siyasi ideolojiyi ifade etmektedir.”
Bu tanımın Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde somut bir yeri var elbette. II. Mahmud’dan beri iktidar seçkinleri tarafından formüle edilen “Türk modernleşme projesi” tam da bu tanımda sözü edilen iddialarla sınırlıydı. Toplumsal dinamikleri dikkate almayan iktidar seçkinleri, bütün toplumu bir proje etrafında yukarıdan aşağıya doğru değiştirme düşüncesindeydiler.
AKP’nin yeni siyasi kimliği olarak sunulan “muhafazakâr demokrasisi”nin ne ölçüde bu anlayıştan ayrıldığı tartışma konusu aslında. Akdoğan bir farkın bulunduğu kanısında ve bu farkın temel parametrelerini tek tek formüle ediyor:
* Muhafazakârlık değişime direnen tutucu bir yaklaşım değildir. Değişim dış dinamiklere değil, toplumsal dinamiklere dayanmalıdır.
Bu yargı ne derece doğrudur? AKP, Meşrutiyet’ten beri süregelen, Demokrat Parti ve Özal’la birlikte iç politikanın ana dinamiği haline gelen “demokrasiyi dış güçlerin bir ihraç ürünü” olarak algılayan geleneğin tipik bir takipçisi. Zira, uyum yasaları ve Amerika ile stratejik ittifak dışında herhangi bir dinamiği dikkate dahi almıyor.
* Muhafazakârlık güç ve iktidarın belli ellerde yoğunlaşmasını engelleyerek, tabana yayılmasını savunur.
Muhafazakârlığın bu iddiayı kapsadığını kabul etsek bile, AKP için asla geçerli olmadığını söylemek gerekir. Nitekim AKP’nin 1. Olağan Kongresi’nde parti içi demokrasinin tüzük değişiklikleri ile Erdoğan tarafından tasfiye edilmesine yakından tanık olduk. Benzer şekilde tezkerenin Meclis’ten geçmesi için Erdoğan’ın kendi partisi üzerinde estirdiği terör de tabana yayılmış bir demokrasinin değil, führer artığı bir siyasal aklın yansıması.
* Devletin sınırlandırılması gerekir. Hukuk devleti, küçük ama asli fonksiyonlarına çekilmiş etkin bir devlettir. Muhafazakâr demokrasi sosyal dayanışma idealini devleti sosyal ve ekonomik alanın içine sokarak değil, gönüllü kuruluşlar, sivil örgütler ve aile üzerinden gerçekleştirir.
Son yıllara damgasını vuran bu neoliberal klişenin, özelleştirme ve taşeronlaştırmada somutlaştığı malum. Devletin küçültülmesinden kastın, kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesi, memurların haklarının gasp edilmesi ve zorunlu emeklilik olduğunu bizatihi Erdoğan’ın kendisi söylüyor.
Sosyal adaleti gözetmeyen, daha da önemlisi devletin asli görevi olması gereken sosyal politikaları ailelerin, bireylerin kendi sorunu olarak algılayan neoliberal bir despotizm, AKP’nin şahsında demokrasi ve hukuk devletinin temeli sayılıyor.
Yalçın Akdoğan’ın “muhafazakâr demokrasi” üzerine sıraladığı kriterlerin gerçekte muazzam bir otoriterliği ima ettiği ortada. Çünkü mesele, muhafazakârlığın tanımından ziyade, demokrasi anlayışında gizli. Demokrasi, güç ilişkilerinin bir sonucu değil de ilerlemeye içkin bir nosyon ve refah paradigması olarak anlaşıldığı vakit, son derece otoriter bir ideolojiyle karşı karşıya kalırız. Demokrasi üstte bir yere, özel bir siyasal alana mahkûm edildiğinde, halka karşı yapılan bütün sert hamleler de meşrulaşır. Adeta demokrasiye henüz layık olmayan halkın, yurttaş oluncaya dek hor görülmesi, aşagılanması, hizaya sokulması normal karşılanır. Bütün bunları AKP’nin ve Erdoğan’ın siyasal kimliğinde bütün açıklığıyla görmek mümkün.
Sokağa çıkan memurları azarlayan, işçileri işsizlikle tehdit eden, sadece kendisi için siyasal özgürlük isteyen bir anlayışın demokrasisi, başına hangi etiketi alırsa alsın “tek porsiyonluk bir demokrasi”den öteye geçemez.
e-posta:
bahadirozgur@hotmail.com
Başa dön
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
..........
Yüksel Akkaya
Irak’a asker göndermek emekçiye yoksulluk vaat etmektir
Irak’ta bizi işgalci durumuna düşürecek olan tezkereyi olumlu bulan, ülkenin çıkarlarını temsil ettiğini düşünen Türk-İş yönetimi, bu derin analizlerini bir adım daha ileriye taşıyıp, önce kendisine üye olan işçilere, sonra da tüm emekçilere bunun hesabını vermelidir. Bu hesap vermede hangi konuyu es geçememeleri gerektiğini biz kendilerine hatırlatalım.
Sermaye cephesinin tek yürek olarak can-ı gönülden savundukları Irak’a asker göndermenin arkasında yatan en önemli gerekçelerden biri ABD’den şartlı olarak alınacak 8.5 milyar dolarlık kredidir. Sermaye açısından bu durum tutarlı bir davranıştır. Çünkü gelecek olan bu kredi nihayetinde onların kasasına girecektir.
Emek cephesindeki çatlak sesleri ise anlamak mümkün değildir. Çünkü gelecek olan bu krediden emekçilere yanısyan bir şey olmayacaktır. Tersine yakın zamanlarda başbakanlığın açıklamasında da belirtildiği gibi Irak’a asker göndermenin maliyeti, emekçilere ve halka ek yükleri olacaktır. Önce fiyat artışı olarak yansıyacak, ardından ücretlerde kesinti gündeme gelecek, daha sonra da işgal masrafları gerekçe gösterilerek ücret artışlarına karşı çıkılacak, emekçilerden bir kez daha fedakârlık istenecektir. Bu durum ise emekçileri ve halkı yoksullaştırma operasyonundan başka bir şey değildir. Böyle olduğu için de emek cephesi hem ekonomik kaygılarla hem de insani gerekçelerle bir bütün olarak, güçlü bir şekilde Irak’a asker göndermeye karşı çıkmak zorundadır.
Dünyanın her yerinde, savaşların, işgallerin masrafları hep emekçilere ve yoksul halka yüklenmiştir. Türk-İş yönetiminin bu konuda İsrailli sendikacılardan öğrenecek şeyi bulunmaktadır. İsrail’in Filistinlilere karşı yürüttüğü acımasız saldırının maliyetlerinin önce emekçilere yüklendiğini yaşayarak öğrenmiş olan sendikacılar, İsrail yönetimini bu saldırıları sona erdirmeye çağırmıştır. Saldırının finansmanının emekçilere ek vergi ve ücret kesintileri ile yüklenmesine sert bir şekilde karşı çıkmış, genel greve gitmeyi gündeme getirmiştir.
Yanı başımızdaki bu deneyim Irak’a asker göndermenin sonuçlarını çok net olarak göstermektedir. Irak’ta, halkın gözünde işgalci konumunda kalıp, saldırıya hedef olacak askerler bu ülkenin emekçilerinin çocuklarıdır. Türk-İş’e üye işçilerin çocuklarıdır. Türk-İş sadece işçilerin ekonomik çıkarlarından değil onların yaşamlarından, çocuklarının geleceğinden de sorumludur. Çocuklarınızı sermayenin çıkarları için Irak’a ölüme göndermekten onur duyun demek acımasız bir yaklaşımın ötesinde onlara ihanettir. Hiçbir emekçi bunu hak etmemektedir.
Irak’a askere göndermeye onay vermek yoksullaştırmaya ve cinayete onay vermektir. Bu bir suçtur.
e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK YOLU
..........
Mumia Abu Jamal
Rezil seçim kampanyaları
“Demokratlar bizi kabullenmiyor, Cumhuriyetçiler ise istemiyor. Boş ellerle beklemekten başka yapacak bir şey yok mu?”
Dr. W.E.B. Du Bois
ABD’de ısınan seçim kampanyasına göz atmak acı verici; hele de siyahların ve Amerikan işçi sınıfının kaygıları düşünüldüğünde.
Her iki kesim de tamamen görmezden geliniyor veya fark edildiklerinde, aptal muamelesi görüyorlar. Siyah Amerikalıların ve Amerikan işçilerinin durumuna ilgi gösteren politikacı sayısı öyle az ki...
Bunun nedeni belli: Yaşadığımız siyasi nezaket devrinde, belli bir gruba bir şeyler vaad ederek başka bir grubu “rahatsız etmek” arzu edilen bir şey değil. Konu işçiler olduğunda politikacılar, onlarla ilgilenmenin kendilerine en çok para verecek olan patronları tedirgin edeceğini biliyorlar. Mesela, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’ndan (NAFTA) bahsetmek “yasak”. Oysa NAFTA, Amerikan işçi sınıfına, 11 Eylül’de İkiz Kuleler’e vuran uçaklardan çok daha büyük zarar verdi!
NAFTA gibi sermaye yanlısı anlaşmalar nedeniyle ABD’deki istihdam ve imalat başka ülkelere göçüyor. O ülkelerde işçiler, Amerikalı işçilerin aldığı ücretin onda birini, hatta bazen yüzde birini alıyor çünkü. Arz-ı endam eden Cumhuriyetçi ve Demokrat adaylar, kampanya gelirlerini böylesi şirketlere borçlular ve para akışını kesmeye niyetleri yok. Onlar satın alınmış politikacılar ve öyle kalacaklar.
Bu soruna dikkat çekenler ise, “sınıf savaşı yürütmek” gibi suçlamalarla karşılaşıyor.
İşçi sınıfının büyük çoğunluğunu oluşturan siyah Amerikalıların ekonomisi baş aşağı inişte. Milyonlar, eğer bir işleri varsa, felaketten bir maaş uzakta yaşıyorlar. ABD’deki ekonomik durgunluk, onlar için Büyük Depresyon demek. Üstüne bir de, eğitim sisteminin berbat durumunu ekleyin, yeni nesillerin ne büyük sorunlarla karşılaşacağını görürsünüz. Eğitim işe yaramıyorsa, hayatta ne seçeneğiniz olur ki?
1920’lerde, büyük akademisyen ve eylemci W.E.B. Du Bois, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi partilerin siyahların desteğini hak etmediğini ilan etmişti. “The Crisis” adlı dergide şöyle diyordu: “Sizleri; ikisi de rüşvetçi, iflas etmiş ve çürümüş olan bu partileri desteklememeye çağırıyorum. Biz; her namuslu Amerikalının yapmak istediği şeyi yapmalıyız. Yani; kişiliği, onuru ve idealleri olan bir üçüncü partiye destek vermeliyiz. Bu iki yaşlı parti; siyahların görmezden gelineceğine dair bir ‘centilmenlik anlaşması’ imzalamış görünüyorlar, siyahlar kime oy verirse versin. Bu kendini beğenmişliğe karşı isyan edilmelidir. Biz siyahlar bu iki partiden birine bir daha güvenirsek, Tanrı cezamızı versin!”
80 yıl önce yazılmış bu satırlar, geçerliliğini koruyor.
Ülkemizin karşı karşıya olduğu en önemli sorunlarda; savaş, barış, sosyal adalet, ölüm cezası, NAFTA ve diğer konularda, partisi ne olursa olsun, adayların hepsi birbirine benziyor. Çünkü bunların hepsi, temelde, “Sermaye Partisi”nin üyeleridirler. Bu partinin çıkarlarını temsil ederler.
Yoksullar, işçi sınıfı, kentli gençler, kentlerdeki ve kırdaki yaşlılar, kendi başlarına kalmışlardır.
Ekonomi, gazetelerin finans sayfalarından ibaret değil. Çünkü bu sorunlar bizim yaşamımızın ta kendisidir. Ekonomik krizin gölgesi içinde yaşıyoruz ve finans gazeteleri, “istihdamsız ekonomik iyileşme”den bahsediyorlar!
Göbeğinden borsaya bağlı olmayan, halkın çıkarlarını savunan, gerçek sorunlardan bahseden gerçek bir emek partisinin zamanı gelmedi mi?
Artık sorunlarımızı çözmeyi düşünmeliyiz. Yoksa 80 yıl sonra, Du Bois’ten alıntılar yapmaya devam ederiz.
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
‘Türk askerinden vazgeçin’
Görüldüğü gibi, TSK’nın işgal ordusuna dahil olmasının gündeme gelmesiyle birlikte işler hepten sarpa sardı. Hükümetin tezkereyi Meclis’ten geçirmesiyle birlikte hem Türkiye içinde hem bölgede hem de tüm dünyada büyük bir tepki oluştu. Türkiye 2. tezkerenin reddi ile kazandığı saygınlığı da yitirdi. Dahası, ülkeyi yöneten işbirlikçi güç odaklarına karşı hem ülkede hem bölgede hem de dünyada büyük bir tepki ve öfke oluştu. İşbirlikçi yönetimin 8.5 milyar dolar karşılığı girdiği pazarlık yeniden tüm dünyanın gündemi oldu. Dikkatlerin yoğunlaştığı Ortadoğu coğrafyasında Türkiye bir kez daha istilacı ve işgalci Osmanlı ordularına benzetilerek gündeme oturdu.
ABD’nin atadığı Geçici Hükümet Konseyi’nin (GHK) tüm bileşenleri de TSK’nın Irak’a girmesine itiraz ediyor. GHK’daki Türkmen Temsilci de dahil olmak üzere her kesimden yükselen ses “Türk askerinin gelmesi kaos ve kargaşayı derinleştirir” diyor. Şiiler ve Sünnilerden de aynı açıklamalar yapılıyor. Araplar çok daha yüksek sesle bunu dile getiriyorlar. Durum böyleyken Türkiye’de sorun çarpıtılmakta ve Kürtler hedefe konmaktadır. “Türk askerini istemeyen Kürtlerdir” deniyor. Şovenizm körükleniyor. Bu sorun üzerinden, Kürt-Türk gerilimi yaratılarak yıllardır ülke içinde ve bölgede Kürtlerin demokratik hak ve özgürlük taleplerine yönelik sürdürülen şiddet kutsanıp, yeni saldırılara meşruiyet kazandırılmak isteniyor. Oysa Kürtler de işgal edilmiş topraklarda yaşayan diğer halklar gibi işgalci güç istememektedirler. ABD-İngiliz ve onların yönetiminde bulunun işgalci güçlerin bir an önce topraklarından çıkmasını istemekte, yeni işgalci destek birliklerine karşı çıkmaktadırlar. Kürtler de diğer halklar gibi doğal olarak bir an önce tüm işgalcilerin bölgeden çıkmasını, kendi geleceklerini Irak halkı olarak kendileri belirlemek istemektedirler.
Bu gelişmeler ABD’yi de tedirgin etmiş durumda. TSK’yı bataklığa çekerek nefes almayı, Türkiye halkının evlatlarını Coni’ye kalkan etmeyi düşünen ABD, başta Irak’ta olmak üzere tüm dünyada beklemediği bir (ikinci) tepkiyle karşılaşmış oldu. İçinden nasıl çıkacağını düşünerek durumu zamana yaymış olsa da, “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma” durumunu ilk defa derinden hissetmiş oldu. GHK ilk defa ABD’ye kafa tutmuş oldu. İlk defa tüm konsey üyeleri mutabakatla hareket etmiş oldular. ABD, Irak Geçici Hükümet Konseyi’nin tepkilerini etkisizleştirmek için atağa geçmiş olsa da bir sorun yaratmış olduğunun farkında. GHK ile arasında oluşan çatlağı önemsemek zorunda kaldı. Bu sorun aynı zamanda Irak’ta ortaya yeni bir durum çıkarmış oldu. İşgal ordularının başkomutanı Paul Bremer’in “Türk askerinden vazgeçilmesi” yönlü önerilerde bulundu. ABD Savunma Bakanı yardımcılarından Dov Zakheim’in ise “bu sorun çözülmeden, GHK’nin onayı alınmadan TSK’nın Irak’a intikalinin büyük sorunlar yaratır” dediği basında yer aldı. Yine Rumsfeld, son açıklamasında, ‘Türk askeri konusunda varılacak sonuç, Türk hükümeti, ordusu, ABD ordusu ve Irak Geçici Hükümet Konseyi tarafından kabul edilen bir sonuç olmalıdır’ demişti. Ancak, BM Güvenlik Konseyi’ndeki tasarının kabul edilmesiyle birlikte, Pakistan, Bangladeş ve bazı diğer güçlerin, yani başka Müslüman ülkelerden asker devşirme olanaklarının arttığı da söylenebilir. Şimdi TSK’nin işini kolaylamak için yeni atraksiyonların devreye sokulması beklenebilir. ABD, TSK ile birlikte “Irak Güvenlik Güçleri”ne 100 bin askerin daha katılmasını ve Irak’taki ABD askerlerinin sayısını ise azaltmayı hedeflemektedir. Bunda gecikmeyecektir.
Türkiye’de tüm halklar Irak’ta işgale direnen halka destek vermektedir. TSK’nın Irak’a ABD çıkarları için sınır ötesine geçmesine karşı çıkmaktadır. Karşılaşılan tepkilerden sonra Dışişleri Bakanı Gül, “Tezkerenin çıkmış olması mutlaka asker gönderileceği anlamına gelmemektedir” yönlü bir açıklama yaptı. Cumhurbaşkanı da Malezya’da toplanan ve 57 İslam ülkesinin katıldığı toplantıya gitmeden önce bu yönlü bir açıklama yapmış oldu. Ancak, TSK üst yönetimi tarafından son bir hafta içinde verilen brifing ve yapılan açıklamalara bakıldığında Türkiye halkının evlatlarını kalkan etmedeki kararlılığı görülebilir. TSK üst yönetiminin özellikle Kürt guruplardan söz ederken kullandığı cümleler ise, bölgede ortaya çıkacak kaos ve kargaşaya işaret eder niteliktedir. TSK üst yönetimi ABD’ye değil, halka kulak vermelidir.
Başa dön
SU
..........
Selma Ağabeyoğlu
Ahmed Arif
Oğlu Filinta diyor ki “İşte bu kitap da en azından elimizde kalanları okura sunmayı gözetiyor. Kitap babam tarafından ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’e’ alınmayan, fakat çeşitli dergilerde yayımlanmış gençlik şiirlerinden ulaşabildiklerimiz ile ikinci kitabı için kaleme alabildiği şiirlerden derlenmiştir. Amacım, babamın şiirlerini okuyucuyla paylaşmanın yanı sıra, bu alanda çalışma yapan edebiyat tarihçilerinin ve araştırmacılarının da değerlendirebilmeleri için tek ve doğru bir başvuru kaynağı oluşturmaktır. Bu kitap sayesinde babamın dilden dile dolaşan, ancak kendi imzasıyla bir kitapta toplanmamış şiirlerine de bir bakıma sahip çıktığım kanısındayım.”
Değerli ozan Ahmed Arif’in Everest Yayınları’ndan çıkan “Yurdum Benim Şah Damarım” İsimli ikinci şiir kitabının önsözünde yazılan, oğlunun kitap hakkında söyledikleridir.
Bir tek kitapla, Türkiye şiirine damgasını vurmuş bir şairin ikinci kitabı elbette çok önemlidir... O şair ki acılı bir coğrafyadan süzülmüş, acılı bir halkın yüreğinin izdüşümü olmuş. Türkü, destan tadındaki dizelerine bir başkaldırı ustası olarak, bir öfke bir şiir atının suvarisi olarak unutulmayacak bir isim bırakmıştır ardında...
Bu ülke de gerek Kürt kimliği, gerekse devrimci, ilerici kimlik taşıyan her bir bireyin onun şiirlerinden beslenmemesi onun dizelerindeki haykırışları bilmemesi, bilincinde hissetmemesi olası değildir. Çünkü ona göre bir devrimcinin umutsuzluğa düşmesi yasaktır. Cellat elinde, işkencelerde ölüme ramak kalmışken bile...
“...Biz ki yarınıyız halkın
Umudu, yüzakıyız,
Hıncı, namusu.
Şafakları
Taa şafakları
hey canım
kalbim, dinamit kuyusu...”
Onunla yaptığı bir konuşmadan sonra Veysel Öngören şöyle söyler “Bir yiğit şairse, üstelik bir de devrimciyse elbette yaşadığını yazar. Yaşadığı ise salt kendi ömrü değil, yaşama kavgası ve sevdalarıyla, acıları, ağıtları türküleri bir yanı geçmiş yüzyılların karanlığına, bir yanı geleceğin aydın sonsuzluğuna uzanan halkın ta kendisi olmalıdır”.
Ahmed Arif’in şiir dili, ustura gibi sert, keskin, sarsıcı, bir o kadar da sevgiyle sarıp sarmalayan ustalıkla yoğrulur. Daha ilk kitabı yayımlanmadan önce, şiirleri Kürtçe ve Zazaca’ya çevrilerek, köylerde, kaçak dolaşan yiğitlerin pusatları arasında “Adiloş Bebenin Ninnisi”, “Otuz Üç Kurşun” efsaneleşerek elden ele dolaştı. Bu ozanın dilinin gücü, yaşadığı gelenekten beslenen kültürün gücü ve şiirlerinde biraz Yunus Emre, biraz Pir Sultan, biraz da Nâzım Hikmet tadıyla harmanlanmış, mayalanmış lirizmidir...
Demirkapı kör pencere, karanfil kokan cigara, uğruna gidip gelinen mahzun resim, bunlar engerekler ve çıyanlar, bunlar aşımıza, ekmeğimize göz koyanlar, Olancası bir tutam can, kadasına belasına sunduğum, dört yanım puşt zulası... ve diyor ki “ Bir ben bileceğim oysa ... Ne afat sevdim”
Şiirinin bir ayağı halkın çektiği zulümde, işkencede, yoklukta, bir ayağı isyanda, kavgada, başkaldırıdaysa Ahmed Arif’in tüm ayaklarının gelip durduğu yer ustanın kocaman yüreğinde yaşattığı bir halk sevgisidir, bir yurt sevgisidir elbet...
Hayatı bir bozlak gibi, bir türkü gibi, bir destan gibi yaşayanların, geleceğin en zirve noktası olan halkın yüreğinde devleşerek yaşatır şiirini, kalemi ustura olan şairler...
Dağın pulat yüreğine işledim
Şimşeğin masmavi usturasına
Sevdanı usul-usul
Sevdanı mısra-mısra
Lo ben seni hapislerde sevmişim
Ben seni sürgünlerde.
Yurdum benim
Şahdarım...
e-posta:
selma2216@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net