Amacım herkesle konuşmaktı. Önce Uzunburunlu Türklerle konuştum, arkasından Kürtlerle. 49 yıllık yazarlık birikiminin sonucu, iki tarafla yaptığım konuşmaların ilk 15 dakikasında kimin haklı ve kimin haksız olduğunu açık açık gördüm.
Uzunburun’a girdik. Çeşmenin bulunduğu küçük bir dörtyolağzında 15-20 Uzunburunlu Türk (Köyde 100 Türk ve 60-70 Kürt yaşıyor, toplam olarak) vardı. Arabadan indim, yanlarına gittim. Üç-dört kişi aynı anda, “Niçin geldiniz? Ne istiyorsunuz?” diye sordu. Tek biri bile, “Selâmünaleyküm” de demedi, “Merhaba” da demedi. Ama daha sonra, Nazi kampına benzeyen, çevresi dikenli dallarla kapatılmış olan Çadırköy’e (Bu adı ben verdim) gittiğimizde, genciyle-yaşlısıyla tüm Kürtler “Hoşgeldiniz,” dediler, buyur ettiler, iskemle ve yaygı-yastık verdiler. Ki bizim kim olduğumuzu bilmiyorlardı. Sonra öğrendim, Çadırköy’ün önde gelenlerinden Mirzayettin Sezer o sırada orada yokmuş. Cep telefonuyla haber vermişler, “Koş, gel, kentten adamlar geldi,” diye, O da, “Yinemi ceza kesmeye geldiler?” diye biraz ürkerek gelmiş yanımıza. Dakika bir ve spor tabelasında “0-1” yazıyordu.
Uzunburunlu Türkler, en ağır sözcüklerle söz ediyorlardı Kürtlerden. Daha sonra konuştuğum Kürtlerin en genci bile sövgüyü çağrıştıracak tek bir söz etmedi... Devre sona ererken tabela “0-2” gösteriyordu.
Uzunuburunlu Türkler, çok milliyetçiydi. Laf aramızda, 30 Ağustos’ta bayrak asmayı düşünmemişlerdi, neyse... Çeşme başında bana, “Onları burada yaşatmayacağız,” diyorlardı. Düşman olarak görüyorlar... Arkasından Kürtlerle konuştum, “Bu topraklar hepimizin, birlik-beraberlik içinde yaşayalım, kardeş olalım,” diyorlardı. Dakika 50, durum:”0-3”...
Yaşı, sanırım 70’in üzerinde Uzunuburunlu bir Türk kadını, ona hiç de yakışmayacak sözcüklerle Kürtleri aşağılıyordu. Daha sonra konuştuğum 76 yaşındaki Kürt Mehmet Salih Sezer’in konuşması önünde, “Kökten bir İstanbullu” olarak ezildim, yerin dibine geçtim. Akıl almayacak ölçüde kibardı... 2. devrenin ortaları, durum:”0-4”...
Uzunburunlu Türkler, “Buraya partiler gelecekmiş. Bizden izin almadan kimseyle konuşamazlar. Önce randevu alsınlar, sonra gelsinler,” diyordu. Daha sonra konuştuğum, örneğin M. Sezer şöyle diyordu: “Bak hocam, belki ben ve arkadaşlarım biraz duygusal olabiliriz, 2-3 yıldır çektiğimiz acılar yüzünden. En iyisi siz bizim anlattıklarımızı dinleyin, sonra da çevre köylerden, Dikili’den gerçekleri de duyun, öğrenin...” 90. dakikada durum “0-5” olmuştu.
Bir futbol maçı gibi anlattım, ama “Kalite farkı”nı başka türlü veremeyecektim.
Çadırköy
Uzunburun’un emekli öğretmen olan CHP’li muhtarının, Kürtlere bir gıcığı var: “Ben atalarımın kemiklerini sızlatmam. Bunlar Kürt, köye yerleşmelerine izin verirsek, bizi atarlar buradan” diyormuş.
Muhtar CHP’li ya, ben de bu bölgeden seçilen iki CHP’li ahbabıma, Hakkı Ülkü’yle Kemal Anadol’a mektup yazdım. Çektiğim fotoğraflardan değişik örnekler de koyarak bu vahşeti anlattım. Sonunda şöyle dedim: “Lütfen Uzunburun’a gidin. Kürtlerin yaşadığı yeri de görün. Ama giderken, beni de yanınızda götürün, rica ediyorum.” Bakalım Hakkı ve Kemal kardeşlerim particiliği mi ön plana alacaklar, yoksa insana olan saygıyı mı? Eğer “Gık”ları çıkmazsa, öteki tarafa gittiğimde, özellikle Kemal Anadol için Zihni Anadol’a; “Zihni Ağabey, senin oğlan da bu düzenin adamı oldu” deyip, her şeyi anlatacağım. Hakkı Ülkü’yü de ispiyonlayacak birilerini bulurum yukarıda.
Söyleceklerimin onda birini söyledim. Söz şimdi Mirzayettin’le diğer Sezer’lerin:
“Ya korucu ol ya da terk et köyü” demişler, Silvan’ın Arı köyündeyken. Terk etmişler, Muş’a göç etmişler. IMF’nin öpücüğü oraya da ulaştığı için Bursa’ya gitmişler 1988’de. Ama Tansu’nun paketi, Ecevit’in kitabı bir kez daha halletmiş onları ve çocukları tinerci, hırsız olmasın diye Uzunburunlu Türklerin dağdan inip, yerleştikleri topraklara gelmişler. Çünkü üç akrabaları taaa 1976’da gelmişler buralara.
“Silvan’daki feodal yapıdan, ağalardan kaçmak zorunda bırakılmıştık. Ama daha korkunç bir feodal yapının içinde bulduk kendimizi” diyor Mirzayettin. Ve devam ediyor:
“Annemiz hastalandı. Yolu kapattıkları için kucağımızda, çamurların içinden geçirerek yola çıkardık... Tapulu arazimize ruhsat vermediler, engellediler. Oysa köy içinde kendi dostlarına villa izni, hayvanlar için de 250 metrekarelik ahır izni verdiler. Onlara ceza yok, biz iki tuğla koysak 1 milyar lira ceza var... Yabancılar tercümanla tapu alıyor, bize vermiyorlar... Hiçbir devlet kurumu bizimle ilgilenmiyor. Kovuluyoruz devlet kapılarından. Dövülüyoruz, işten attırılıyoruz... Köy içindeki Kürt ailelerin evlerine elektrik, su verilmiyor... Çocuklarımızı nüfusa kaydettiremiyoruz, tabi okula da... Yaşlılara cami yasak... Bizimle konuşan Türkler de dövülüyor, hayvanları öldürüyorlar...”
Daha yığınla şey var gördüğüm, fotoğrafla tespit ettiğim. Ama bana ayrılan yer yetersiz. Uzunburun’dan dönerken, açık söyleyeyim, Türklüğümden utandım...
Başa dön
Otizm çözülecek mi?
İngiliz bilim adamları, çocuklarda otizme yol açan genetik şifreyi çözmeye çok yaklaştıklarını bildirdiler. Londra’daki Çocuk Sağlığı Enstitüsü’nden Prof. David Skuse, İngiltere Bilim Birliği tarafından düzenlenen festivalde, X kromozomunun otizm hastalığında önemli rol oynadığını tespit ettiklerini, şu ana kadar bu kromozomda hastalıkla ilgisi olan 3-4 geni saptadıklarını kaydetti. Bu genlerin beyindeki korkuyla ilgili bölgeyi düzenlediğini kaydeden Skuse, belirlenen gen grubu eksik olan kişilerin, otizmin en sık rastlanan belirtilerinden biri olan, başkalarının yüzlerindeki korku ifadesini tanımakta zorluk çektiğini söyledi.