www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Chomsky’e sansür
Plan B Yayınları’nın Noam Chomsky’nin kitabında, ilaç tekellerinin adını sansürlediği ortaya çıktı. Yayınevi sansürü “hukuki sorunlar” diye açıklasa da, adı geçen ABD’li ilaç tekeli Glaxo Smithkline ile arasındaki ticari ilişki başka niyetleri akla getiriyor.

Yazlık sinemadan izlenimler...
Film öncesinde ve filmin ilk yarım saatinde oldukça keyif veren bir manzara, Koşuyolu Parkı'na yansıyordu. Herkes açık alanda kurulan perdenin karşısında yerlere oturmuş merakla filmin başlamasını bekliyordu.

11 Eylül’de siz neredeydiniz?
Bosna’dan, Çeçenya’dan ve Ruanda’dan bahsediyorum. Bu olaylar birkaç gün gazetelerin ilk sayfalarında yer aldılar ve sonra unutuldular.


Chomsky’e sansür
Mustafa Kara
Plan B Yayınları'nın, "Noam Chomsky ile İki Saat" adlı kitaba sansür uyguladığı ortaya çıktı. Chomsky ile Denis Robert ve Weronika Zarachowicz tarafından yapılan röportajda yer alan iki ilaç şirketinin adı, Türkçe baskıda çıkarıldı. Asıl dikkat çekici olan ise, adı sansürlerlenen iki ilaç tekelinden biri olan Glaxo Smithkline ile Plan B Yayınları arasındaki ticari ilişki... Yayınevi ise, "bu işlemi, hukuki gerekçelerle Chomsky'nin onayı ile yaptıklarını" savunuyor.
Geçen ay yayımlanan "Noam Chomsky ile İki Saat" adlı kitabı, "Kışkırtan, düşündüren, şaşırtan bir röportaj" sloganıyla tanıtan Plan B Yayınları'nın tutumu, bir okurun dikkati sonucu ortaya çıktı. Davut Doğru adlı okur, kitapta bir paragrafta "kafasına takılan" sorunu, kitabın Fransızcası ile karşılaştırdı. Plan B Yayınları'nın baskısında, "Şirketler, halk arasında işlenen sıradan suçlardan daha fazla mağdur yaratmaktadırlar. 1988’de çok sıradışı bir dava gerçekleşti. İki büyük Amerikan ilaç firması 80 kişinin ölümüne neden olmakla suçlandılar. Bunun nedeni ilaç prospektüslerinin aldatıcı olmasıydı. Bu 80 kişinin ölümü dolayısıyla 80.000 dolar ödemeye mahkûm edildiler. Ama birisi sokakta 80 kişi öldürse, hemen darağacına gönderilirdi" biçiminde yer alan paragraf, Fransızcası'na göre "biraz eksik"ti. Çünkü, Chomsky röportajında bu iki büyük Amerikan şirketinin adlarını da veriyor; Lilly ve Smithkline adlı ilaç tekellerinin adını açıkça söylüyordu.
Kitabın "Noam Chomsky, deux heures de lucidité, entretiens avec Denis Robert et Weronika Zarachowicz" adıyla Editions Les Arenes tarafından 2001 yılında yayımlanan Fransızca baskısında da iki şirketin adı açık biçimde yer alıyordu. Yine, İspanyolca yayın yapan "www.solidaridad.net" sitesinde de aynı röportaja yer verilirken, Chomsky Lilly ve Smithkline şirketlerinin adını telaffuz ediyordu.
Yayınevi: Hukuki sorunlar
Plan B Yayınları yetkilileri, gazetemize yaptıkları açıklamada, "iki ismin Türkçe baskıdan çıkarılması" olayını doğruladılar. "Dava konusu olabileceği" gerekçesiyle iki şirketin adının da çıkarıldığını söyleyen yayınevi yetkilileri, bu konuda ilgili yayınevinden ve Noam Chomsky'den gerekli izinleri aldıklarını belirttiler. Plan B Yayınevi, bu konuda sıkça kendilerine sorular yöneltilmesi üzerine, yazılı bir açıklama yaparak da, kendilerini savundular. Hukukçular ise, ortada sonuçlanmış bir dava bulunduğunu ve bunun haber değeri taşıdığı için herhangi bir röportajda dile getirilmesinin "dava konusu yapılamayacağını" söylüyor.
Ticari ilişki
Sansürün "arkasında yatan neden" olarak ortaya atılan iddilar ise daha da vahim. Plan B Yayınları, "Asklepios" adlı bir ilaç dergisi hazırlıyor. SmithKline Beecham İlaç Ticaret A.Ş. İletişim Yönetmeni Ayşe Kara, bu derginin şirketlerine ait olduğunu doğruluyor.
Yani, adı sansürlenen iki Amerikan ilaç tekelinden biri ile Plan B Yayınları'nın doğrudan ticari ilişkisi var. Zaten yayınevi yetkilileri de, "Asklepios" adlı dergiyi çıkardıklarını doğruluyor, ancak sansür ile bu konunun ilgisi olmadığını savunuyorlar.
Aldatmaca?
Bütün bu gelişmelerin ardından Plan B Yayınları'nın "Noam Chomsky ile İki Saat" kitabını tanıtırken kullandığı cümlelere bir bakmakta fayda var: "Dünyanın en çok alıntı yapılan 10 kaynağından biri Noam Chomsky ile politik oyunlar, haksız kazançlar, medya, Üçüncü Dünya Ülkeleri ve küreselleşme üzerine..."
Bir başka alıntı da Edward Said'ten; şöyle diyor aynı kitabın arka kapağında, "Noam, haksız gücün ve aldatmacaların en büyük düşmanlarından biridir".
Haksız güç ve aldatmaca mı demiştiniz?


Başa dön


Yazlık sinemadan izlenimler...
Ali Rıza Kılınç
Diyarbakır Yenişehir Belediyesi tarafından düzenlenen ve bir hafta sürecek olan açıkhava yaz sinema şöleni başladı. “Carla’nın Şarkısı”, “Sarhoş Atlar Zamanı” ve “Modern Zamanlar” gibi yabancı filmlerin yanı sıra Yılmaz Güney’in “Ağıt” filminin gösteriminin de yapılacağı sinema etkinliği, kentin farklı mekânlarında gerçekleştirilecek.
Bir de altyazı olmasa...
Yenişehir Belediye’sinin çalışmalarını konu alan bir sinevizyon tanıtım gösterimini de içine alan sinema etkinlikleri, önceki akşam Koşuyolu Parkı’nda “Carla’nın Şarkısı”’ ile başladı. Gösterim öncesinde 500’e yakın kişi perdenin karşısında yerini alırken, filmin altyazılı olarak sunulması, izleyicilerin büyük bölümü film daha yarıya gelmeden yerlerini terk etti. Filmi sonunu kadar izleyenler ise gençler oldu. Ama film öncesinde ve filmin ilk yarım saatinde oldukça keyif veren bir manzara Koşuyolu Parkı’na yansıyordu. Herkes açık alanda kurulan perdenin karşısında yerlere oturmuş merakla filmin başlamasını bekliyordu. Parkın loş karanlığında kimisi çekirdek çıtlatıyor, kimisi uzanırken, Diyarbakır’a rengini veren simitçi ve çekirdekçi çocuklarda yine işlerinin başındaydılar.
En önde çocuklar, ortada gençler arka da ise kadınlar oturuyordu. Perdenin çevresine yerleştirilen hoparlörden çıkan ses parkın dışında yürüyenleri de içeri çekerken, arka taraflarda kalabalık guruplar halinde okuma yazmaları olmayan kadınlar, anlamadıkları filmin ilerleyen saatlerinde başka sohbetlere daldıkları gözden kaçmıyordu. Ancak her şeye rağmen uzun bir aradan sonra ilk defa açık hava sinema gösterimine sahne olan Diyarbakır için güzel ve keyif veren bir akşamdı.
Sık yapılmalı
Gelen izleyiciler bu tür etkinliklerin sık sık yapılmasından yana olduklarını belirtiyorlar. Ama bunların içersinde daha önce hiç sinema yüzü görmemiş çocuklar için belki de daha da anlamlı ve heyecan vericiydi. Adının Yoldaş olduğunu belirten bir küçük daha önce hiç sinemaya gitmediğini belirtiyor. “Onun için burdayım” diyen Yoldaş, “Her akşam böyle olsa ne güzel “ diyerek duyduğu hoş sevinci dile getiriyor. Yoldaş’la aramızdaki küçük sohbete katılan çocuklardan biri de “Okulda niye bunu yapmıyorlar?” diye soruyor. Adının Ömer olduğunu söyleyen bir başka çocuk da, konuyu başka bir tarafa çekerek şunları söylüyor:” Abi senin ne yazman gerektiğini ben söyleyeyim, Dünyada iki türlü insan var, biri fakir, biri zengin. Irak’a savaş var, biz burda sinema izliyoruz, Ben Koşuyolu İlköğretim Okulu’na gidiyorum. Burda insanlar 250 bin liraya ekmek almamak için 300 metre daha fazla yürüyor...”


Başa dön


11 Eylül’de siz neredeydiniz?
11 Eylül filminin yönetmenleri, olay ve filmleriyle ilgili değerlendirmelerde bulunarak, saldırıları nasıl duydukları ve filmlerini nasıl gerçekleştirdikleri üzerine soruları yanıtladılar. 11 Eylül filmini çeken 11 yönetmenden Samira Makhmalbaf, Danis Tanoviç ve Sean Penn’in aşağıdaki sorulara verdikleri yanıtları yayımlıyoruz.
1- 11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?
2- Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film
kolektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?
3- Bu proje öncesinde de “11 Eylül” olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?
4- Kısa filminizle gün ışığına çıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül’ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?
5- 11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?

Samira Makhmalbaf - İRAN
1- Televizyonda ikiz kulelerin yıkılışını ilk izlediğimde, gördüklerime inanamadım. Önce, özel efektlerle dolu bir film sandım, sonra birdenbire fark ettim ki görüntüler gerçekti. New York’taki arkadaşlarım aklıma geldi. Bir ay boyunca orada kalmıştım ve kentte pek çok arkadaşım vardı. Birkaç saat sonra, Amerika’nın Afganistan’ı vurmak istediğini duyunca bir ay önce İran-Afganistan sınırında fotoğraflarını çektiğim kadın ve çocuklar aklıma geldi. Onlarla da bir ay geçirmiştim. Bu yüzden çifte bir gerginlik yaşadım, hem Amerika’da, hem de Afganistan’da dostlarım vardı.
2- 11 Eylül evrensel bir vaka. Küreselleşme sayesinde olayın anında dünyanın dört bir tarafına iletilebilmesi de bu vakanın bir parçası. Her ne kadar Afganistan’da son 20 yılda 2.5 milyon insan savaş ve kıtlık nedeniyle öldülerse de bu gerçek, görüntüler canlı olarak yayınlanmadığı için unutuldu. Bu görüntüleri gördükten sonra, görselliğin gücünü bir kez daha fark ettim. Fark ettim ki, küreselleşme için görsel medyayı kullanma gücü her şeyden daha önemli. Eğer haberler, radyo aracılığıyla, görüntüsüz olarak verilseydi, kimse olanlara inanmazdı. Olayı farklı açılar ve perspektiflerden değerlendirebilmek için ve görüntünün üzerimizde yarattığı monoloğu diyaloğa dönüştürebilmek için, farklı kültürlerden insanların bir araya gelmesi gerekiyordu.
3- Filmlerim dolayısıyla pek çok festivale katıldım. Pek çok ülkede bulunma fırsatı buldum. Olayların öncesinde de, Afganistan gibi yoksul ülkelerle, refah düzeyi yüksek, gelişmiş ülkeler arasındaki ervensel çelişki üzerine bir film yapmayı düşünüyordum. 11 Eylül, bana bu küresel ikilem üzerinde düşünülmesi gerektiğini bir kez daha hatırlattı.
4- Doğulu bir kızın, batıda olan olaylar yüzünden karşı karşıya kaldığı tehditleri göstermek istedim. Doğulu bir kızın, oradaki hayattan tamamen habersiz olabileceğini göstermek istedim. Doğuda yaşayan bir kızın, batıda olan bir olay yüzünden hayatı değişebiliyor. Batıda yaratılan bir fırtına, doğudakileri vurabiliyor.
Batıdaki bir şehirde yıkılan iki kulenin, doğudaki pek çok şehirde yıkıma yol açabildiğini anlatmak istedim. Kulelerin yıkımında hiçbir rolü olmayan, hatta o kulelerin varlığından bile haberdar olmayan insanların, bu olay nedeniyle yerlerinden yurtlarından olabildiklerini göstermek istedim.
5- Çekilen her film, yönetmeninde önemli bir iz bırakır. Derinlerdeki anılarımız, hayata dair tecrübelerimizle doludur ve her yeni film benim için yeni bir hayat tecrübesidir.
Bu durum seyirci için de pek farklı sayılmaz. Çekimleri 11 gün süren “Elma”yı yaparken, 11 yıl boyunca doğu kadınının esaretini yaşamış gibi hissetmiştim. “Karatahta”yı yaparken, yıllarca o dağlarda gezinmiş gibi hissetmiştim.

Danis Tanovic- Bosna Hersek
1- Paris ve Bordo arasında bir uçaktaydım. Çok şaşırdım ve üzüldüm. İki his arasında gidip geldim. Önce şaşırdım, sonra derin bir üzüntü duydum.
2- Pek çok sebebi var. İlk olarak her sanatçının kendi zamanının sorunlarına tepki vermesi gerektiğini düşünüyorum. New York’ta olan olay çok ciddiydi, buna tepki vermenin bir şekilde bizim görevimiz olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Saraybosna’dayken ne zaman orada olanlar hakkında konuşan birilerini görsem, olayların unutulmadığını görmek için yanıp tutuşuyordum. Filmimi bu fikir üzerine kurdum, insanların olayları unutabilirliği üzerine. Çünkü dünyada olanları çok kolay ve çok çabuk unuttuğumuzu düşünüyorum, Bosna’dan, Çeçenya’dan ve Ruanda’dan bahsediyorum. Bu olaylar birkaç gün gazetelerin ilk sayfalarında yer aldılar ve sonra unutuldular.
3- Duygularımı ropörtajlarda tabi ki dile getiriyorum. Fakat bir sanatçı olarak her şeyle ilişkinizde bir mesafe olması gerekiyor. Mesafe şart. Çok yaklaştığınız takdirde, olayları net bir şekilde göremezsiniz. Bu olayları düşündüysem bile onları bir filmde yorumlamayı düşünmemiştim.
4- Bu kişisel tecrübelerimden mi kaynaklanıyor, bilemiyorum ama sonuç olarak ifade etmek istediğim şey, derin bir keder, neredeyse bir çığlıktı. Bu tür olayların sona ermesi gerektiğine, bunları durdurmamız gerektiğine dair ve hepimizin durup bu dünyaya ne yaptığımıza bakamamız gerektiğine dair bir çığlık. Çünkü dünya bu haldeyse onu biz bu hale getirdik. Tesadüfen olmadı.
5- Hayatımızda olan olayların öyle ya da böyle bizi etkilediğine inanıyorum. Okuduğum her kitap beni etkiliyor, dinlediğim her şarkı, başıma gelen her olay... Dünya durmadan değişiyor, biz de öyle ve şurası kesin ki New York’ta meydana gelen olay gibi büyük bir olay istesek de istemesek de hayatlarımızı etkiliyor.

Sean Penn - ABD
10 Eylül 2001 gecesini arkadaşlarımla, Los Angeles’ta bir otel odasında geçirdim. Akşam 11:00’le sabah 04:00 arasında, tuhaf bir şekilde uluslararası terörizm üzerine hararetli bir tartışmada bulunduk. Ertesi gün, benimkinden daha düzgün bir gece geçirmiş olan bir arkadaşım, bana telefon açtığında içinde bulunduğum durum uyuklamaktan çok sızmışlıktı. Arkadaşım televizyonu açmamı söyledi. Söylediklerini dinlemeden yüzüne kapatıp, uyumaya devam ettim. Sabah saat 10:00’da bir provoya yetişmek üzere aceleyle stüdyoya koştum. Biraz geç kaldığım için radyoyu açmadan doğruca yola konsantre oldum. Stüdyo girişine geldiğimde kapıdaki görevliler orada ne işim olduğunu sordular. 11 No’lu stüdyoda provam olduğunu söyledim. “Bugün yok”, “olmayacak” gibi şeyler söyleyip başka bir açıklama yapmadan beni geri çevirdiler. Otele dönerken, yolda radyoyu açıp korkunç haberi aldım. O sırada her iki kule de yıkılmış, Pentagon vurulmuş, 93 numaralı uçak düşmüştü. Otele dönüp, televizyonu açıp, bu korkunç günü sindirmeye çalıştım.
Gözlerimi kapatıp, tüm bu olanlarla ilgili bir rüya, bir fikir, bir şiir üretmem istendiğinde, bunun hissettiklerimi ifade etmek adına mükemmel bir fırsat olduğunu düşündüm. Çekimlere başlamadan önce, bir sanatçı olarak dünyanın şu an içinde bulunduğu durum hakkında durup düşünmemiz gerektiğini fark ettim. 11 Eylül’den sonra bu konuyla ilgilenmeyen ve dünyanın yeni haliyle ilgili olmayan bir filmimi iptal ettim. Derin bir nefes alıp, bu yeni dünya üzerinde zorunluluklarımızın ne olduğunu anlamaya başlamak istiyordum.
O gün olan olaylar, trajik oldukları kadar medya ve toplum tarafından da ön plana çıkarıldılar. Sanırım tüm bu olanlar sırasında, sadece o gün olan korkunç olayları değil, sarhoş bir sürücü yüzünden oğlunu kaybeden anneyi, aşırı dozdan ölen bir çocuğu, cinayete giden bir kızı veya hastalık yüzünden kaybedilen bir babanın acısını da anımasadık. Ölüm ve kayıp her gün yaşanan şeyler ve bunları acı takip ediyor. Sorun, bugünle barışık olabilmek ve yarının daha iyi olacağına inanabilmektir.


Başa dön


Nazilerin emrinde bir efsane
Leni Riefenstahl, Almanya’da savaş sonrası dönemin son efsanelerinden biriydi. 1902 yılında doğan film yapımcısı ve fotoğrafçının eserleri, son yıllarda tekrar müze ve galerilerde sergilendi. Sürekli olarak istenilen ve yapılmaya çalışılan bu kadının eserleri ile düşüncesi ya da faşizmin emrine, hizmetine sunulmuş kişiliğinin ayrı tutulmasıydı. O bir sanatçıydı. Eserleri harikaydı ama kimine göre yalnızca sinemada devrim yapan biri olarak değerlendirilmeliydi. Politika onu hiç ilgilendirmemişti. Kim ona olanak sunarsa, ışık kimin üzerine resminin en iyi şekilde çekilebileceği şekilde düşmüşse orada, onun yanında yer almıştı. Kimileri ise onu yalnızca Hitler’le içli dışlı olmuş biri olarak görerek “İsteğin Zaferi” ve Özgürlük Günleri” filmlerinde yaptığı faşizm propagandasıyla sınırlandırdılar. 50 yılı aşkın süren Riefenstahl tartışmasında, kendi payı da az olmadı. Gençlik döneminde nerede fotoğrafçı ve uygun bir ışık bulursa orada poz veren, kendine başrollerde olmayı sağlayan herkese bilinçli bir şekilde teslim olan Riefenstahl, 1987 yılında yayımladığı anılarıyla kendini efsane gibi göstermeye devam etti. İki ciltlik eserde kendini bir efsane ve kim olursa olsun yaşamında rol alanları figüranlar olarak göstermekte ısrar etti. Hitler, Goebels, Julius Streicher, onun yetenekleri ve güzelliği karşısında ona ayak uydurmuşlar, onun uydusu olmuşlardı. Yaşlandıkça aklı başına gelip‚ yanlış yaptım, faşizme destek sundum, kendimi onun emrine sundum‚ demesini bekleyenler hem 1987’de hem de 100. doğum gününü kutladığı 2002 yılındaki açıklamalarda hayal kırıklığına uğradılar. Bu mitosun gerçek yüzünü çıkarmak için onlarca biyografi yayımlandı. Araştırmacılar bazen aklamak bazen de onu itirafa zorlamak için arşivlere girdiler, belgeler yayımladılar ve sonuçta faşizmin Leni Riefenstahl’ı kullandığı sonucuna vardılar. Aydınların, sanatçıların ülkeyi terk ettiği dönemde bir Riefenstahl, hem halkı uyutmak hem de dünyaya Alman kültürünü tanıtmak için önemliydi. Bu öneminin farkına varan Leni de, bile bile lades demişti. 1945’den sonra Amerikalıların da sayesinde Riefenstahl‚ Nazilerden kurtarıldı! Fotoğrafçılığa başladı. Sudan’da Nuba bölgesinin, Rolling Stones’lardan Mick Jagger’in Siegfried ve Roy’un fotograflarıyla ün yaptı. 30’lu yıllarda faşizm için birlikte çalıştığı Arnold Francks’la dağ filmleri çekerek sinemacılık alanındaki becerisini gösterdi. ABD ve Japonya’da eserlerinin estetik yanıyla değerlendirilip övgüler alan Riefenstahl, Almanya’da hep şaibeli kaldı. Onunla birlikte sanatın işlevi tartışıldı. Riefenstahl’ın sanatçı olarak değerlendirilmesi ancak onun koltuk değnekleriyle yaşamaya başlamasıyla ve politik çevrelerin verdikleri destekle oldu. Büyük törenlerle açılan sergileri, kutlanan doğum günleri sayesinde onun geçmişini bilmeyenlere estetik ameliyatlı bir estetikçi sunuldu. O, bir sanatçıydı. Sinema ustasıydı, fotoğrafçıydı. Başka hiçbir şey değil. Şanssızlığı 1939-1945 yılları arasında da yaşaması ve birçok Alman gibi faşizmin gerçek yüzünü görememesiydi. Bilinçli bir çabayla Leni Riefenstahl’ın çirkinlikleri uzaklaştırılmış, güzel yanları Alman şaheseri olarak sunulmuştu. Weimar Cumhuriyeti’nde ve NSDAP döneminde çektiği filmler de sinema dünyasına getirdiği yeniliklerle değerlendirilmeliydi... Almanlar geçmişlerini aşmak, kendilerine güvenlerini kazanmak ve dünyadaki yeni pozisyonlarını kültür açısından da sağlamlaştırmak için Leni Riefenstahl’ı da kullandılar. Yüzüncü doğum gününde onu bir fosil olarak sergilediler. Kendisinin hiç de kabul etmemesine rağmen onu aptal ve kullanılmış biri gibi gösterme çabaları hızlandırıldı. Kırışık yüzü, bir bıçak darbesiyle dümdüz yapıldı ve kız be kız olmasına rağmen İsa’yı doğuran Kutsal Maria ile karşılaştırılarak hiçbir suçu olmadan faşizm döneminde kullanıldığı yargısına varıldı. Onu tartışanların tek isteği suçunu kabul etmesiydi. Bilinçli olarak Hitler, Goebbels ve diğerleriyle çalıştığını kabul etseydi belki de iş bitecekti. 8 Eylül’de Starnber Gölü yakınındaki evinde ölmesiyle bu istek gerçekleşmedi. Faşizmin bir efsanesi olarak kaldı. Volkswagen, IG Farben, Siemens, Deutsche Bank ve diğer efsaneler kârlarına kâr katarak yaşar, art arda övgüler alırlarken, binlerce savaş karşıtını katleden askeri hakim Filbinger için onur törenleri yapılıp bir eyaletin fahri hemşehrisi ilan edilirken, Carstens gibi eski Naziler cumhurbaşkanı yapılırken Leni gibi yaptığı hiçbir şeyden pişmanlık duymadığını çünkü pişmanlık duyacağı hiçbir iş yapmadığını defalarca tekrarlayan biri de “sırlarıyla” yaşama veda etti. Yaşarken onu aklamaya çaba gösterenler de belki bu sayede rahatlamışlardı, eskiyi tümüyle ortadan kaldırmanın yolu böylece açılmıştı onlara... Leni Riefenstahl, kendini efsaneleştirmişti, ölümüyle değişen bir şey olmadı...

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net