www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
YÖK, hükümet ve generaller
KONUM
____
Çetin Diyar
Zil çaldı!
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Okullar kime açıldı?
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Düşse de düşmese de
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Eğitim ve eğitim emekçileri
DÖNÜŞÜM
____
Serdar Derventli
‘Özgürlüğün bedeli’
ADA NOTLARI
____
Kenan Ateş
Coni’ye ne oluyor?
KONUK YAZAR
____
Mustafa Sönmez
60 kişilik sınıflar ve faiz dışı fazla…
ARA SIRA
____
Firdevs Gümüşoğlu (*)
Bir kurumun öyküsü: Validebağ Öğretmenler Hastanesi
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
YÖK, hükümet ve generaller
Son günlerin fazlaca tartışılan konularından birisi, YÖK Başkanı Gürüz ve bazı rektörlerin Orgeneral Yalman’la görüşmeleri oldu. Hükümet yanlısı medya beklenileceği gibi bu duruma tepki gösterdi. Hükümete “laiklik” platformun muhalefet eden medya ve köşe yazarları ise, yine kendilerinden beklenileceği gibi, bu durumu çeşitli gerekçelerle savundular. Bütün bu tartışmalar sürerken ve daha da sürecekken, Genelkurmay konuya ilişkin bir açıklama yaptı. Dünkü Akşam Gazetesi bu konuda Genelkurmay açıklamasını okurlarına şöyle duyurdu:
“Genelkurmay Başkanlığı; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman’ın, hükümetin hazırladığı reform hakkında, YÖK Başkanı Kemal Gürüz ve 8 rektörle görüşmesiyle başlayan tartışmaya noktayı koydu. Orgeneral Yalman’ın rektörlerle görüşmesinin, karargahın bilgisi dahilinde gerçekleştiğini bildiren Genelkurmay, milli eğitim sistemine ilişkin gelişmelerin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından izlenmesinin doğal olduğunu vurguladı.
Genelkurmay Başkanlığı, YÖK Yasası’nda yapılacak değişiklikle ilgili görüşlerini açıkladı. Genelkurmay Genel Sekreterliği’nden yapılan yazılı açıklamada, milli eğitim sisteminin, ülkenin geleceğine yön veren temel unsur olduğu hatırlatıldı. ‘Türkiye için hayati öneme haiz Milli Eğitim sistemine ilişkin gelişmelerin TSK tarafından da dikkatle ve yakinen izlenmesinin de doğal olduğu’ belirtilen açıklamada, YÖK Kanunu’nda değişiklik öngören taslak üzerinde devletin ilgili bütün kurum ve kuruluşlarının önemle durması gerektiği kaydedildi.”
Açıklamada ayrıca şuna vurgu yapılıyordu; “Eğitim sistemini yakından izlememiz doğal, TSK Atatürk ilkeleri doğrultusunda çağdaş ve devlet denetiminde eğitimden yana”dır. Yani bu açıklama ile TSK’nın “devlet denetiminde bir eğitimden” yana olduğunu bir kez daha öğrenmiş olduk. Bütün bu gelişmelere, ve tartışmalara hükümetin YÖK’ü değiştirmek üzere harekete geçmesinin neden olduğunu okuyucuya bir kez daha hatırlatalım. Burada, yılardan beri YÖK’e karşı mücadele eden ilerici, demokrat öğretim üyeleri ve öğrenciler, ciddi bir ikilemle karşı karşıya gelmiş gibi görünüyorlar. Bir yanda kaldırılması için yıllardır mücadele ettikleri YÖK, diğer tarafta, bu YÖK’ü değiştireceğini ileri süren, dinsel görüşü ağır basan, attığı her adımın takiyye olup olmadığı tartışılan, halka güven vermeyen bir hükümet!
Açıkçası pek çok öğretim üyesinin endişesi her halde şudur; ‘anti-laik eğilimleri belli olan bir hükümetin, YÖK’e karşı harekete geçmesi nedeniyle YÖK’ü savunup, bu arada cuntacı damgası mı yiyelim, yoksa hükümetin YÖK’ü kaldırmasına destek verip, ‘şeriatçıların yolunu açanlar’ damgasını mı yiyelim’? Gerçekten böyle bir ikilem var mı, yoksa bu sadece yüzeyde, görüntüde olan bir durum mu? Yakından duruma bir bakalım; YÖK’ün anti-demokratik niteliğini aklı başında hiç kimse itiraz etmeyecektir. YÖK kaldırılmalı, üniversitelere giydirilen deli gömleği parçalanmalıdır.
Buna karşın hükümet üniversiteleri gerçekten demokratikleştirmek istemekte ve onlara özerklik mi getirmektedir? Olan bitene bakıldığında hükümetin böyle bir amacının olmadığı görülmektedir. Hükümet bugüne kadar işleyen yapıyı bazı noktalardan testore etmek, işin içine ‘açık yeşil’ bir ton katmak peşindedir. Açıkçası üniversitelerin ve onların asli unsurlarının –öğrenci ve öğretim üyeleri-, onlarla birlikte halkın uyanmış kesimlerinin talep ettikleri, uğruna mücadele ettikleri, ‘özerk, demokratik üniversite, parasız eğitim’ talebi ortalıkta görünmemektedir. O halde ortada iki değil üç yolun bulunduğu açıktır. Bunların, tüm destekçileri ile birlikte YÖK’ün yolu, hükümetin yolu ve gerçekten özerk ve demokratik üniversite isteyenlerin yolu olduğu açıktır.
O halde herkesin kendi mücadelesini vermesi gerektiği de açık olmalıdır. Ortada faklı yönlere gitmek isteyen politik güçler var ve bunlar bir mücadele sürdürüyorlar. Üniversitelerin asli unsurları da; kendi yollarını izlemek, ortaya çıkmış çelişkiler varsa bunlardan yararlanmayı bilmek, kendi destek güçlerini, kendi arkalarına toplama yeteneğini gösterme görevi ile karşı karşıyadırlar. Eğer bağımsız bir tutum geliştiremez, mücadelelerini geliştirme yeteneği gösteremezlerse, diğer iki güçten birinin yedeği olmak tehlikesi ile karşı karşıya kalacaklardır.
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Zil çaldı!
14 milyona yakın öğrenci için yeni bir öğretim yılı başladı. Gerici, bilim dışı, hurafelerle dolu, mezhepler ve milletleri hor gören, ırkçılık ve şovenizm mahsulü bir müfredatın egemen olduğu bir sistemin, “eğitim-öğretim” yılı başladı. Bilimi, eğitimcileri, demokratik kurumları ve eğitimci sendikalarını reddeden, dahası bilim ve eğitim insanlarını ezilmesi gerekenler kategorisinde değerlendirip görevden alan, sürgün eden, cezalandıran bir zihniyetin egemenliğindeki bu eğitim sistemi değişmediği, ezilenler kendi iktidarlarını kurmadıkları sürece, sorunların bitmeyeceği bir eğitim yılı daha başladı. Eğitimcilerin sefalet ücretine mahkûm edildiği, taleplerinin karşılanmadığı, cop ve zehirli gazlara, gözaltına alınmalara, itilip kakılmalara maruz kalarak dersbaşı yaptığı bir eğitim yılına daha girdik.
Türkiye gerçeğiyle bağdaşmayan, anadilde eğitimin yasak olduğu, değişik dil, kültür, din ve mezheplerden oluşan Türkiye halkını tek dil, tek din, tek mezhep ve tek millet sayan bir zihniyetin egemenliğindeki eğitim sistemi; öğretmen açığı, okul açığı, araç-gereç açığı ile sürdürülecek. Parasız bilimsel ve demokratik olması gereken eğitim sistemi, paralı, gerici, ırkçı ve baskıcı bir sistem olarak, yönetici güç odaklarının durumuna uygun şekilde sürdürülmek isteniyor. Paralı eğitim tüm hızıyla yaygınlaştırılıyor.
Özelleştirme kapsamındaki eğitim sistemi bir rant kapısı, sömürü ve soygun alanı olarak değerlendiriliyor. Açlığın, yoksulluğun ve adaletsizliğin diz boyu olduğu ülkede, varsıllar için hiçbir sınavın, hiçbir puanın, hiçbir bölüm ve branşın, hiçbir mesafe ve engelin kıymeti harbiyesi yokken, yoksul emekçi aileleri okul kapılarında, kuyruklarda, kayıt parası ve diğer zorluklarla boğuşarak ezilip örselenmektedir. En ucuz defterler, kalemlik, çanta, suluk, beslenme çantası, en ucuz önlük, ayakkabı… için kıyasıya pazarlık yapan emekçiler, eğitim yılının başlamış olmasına lanet okuyarak ve kahrederek kan ter içinde koşturuyorlar. Okullara, okul önlerine bakarak iki sınıfın, iki dünyanın çıplak halini görüyorsunuz; nereye baksanız açlık ve sefalet ile lüks ve safahatın fotoğrafını görüyorsunuz. İki ayrı dünyanın çelişkileriyle yüreğiniz burkuluyor, öfkeniz artıyor.
ANADİLDE EĞİTİM HALA YASAK
İzmir ve Antalya’da ortaya çıkmış olan, ama birçok yerde saklı kalan öğrenci velilerini rencide eden tekliflerin “kayıt parası”na sayılmak istendiği iğrençlikler mide bulandırıyor! İmarbank’ın çalınmış 10 katrilyonunu emekçilerin sırtından ödemeyi taahhüt eden, yıllardır bir düzine batık bankanın zararlarını halkın sırtından tanzim eden sistemin, bugün hükümette bulunan sözcüleri ise, emekçi çocuklarına birkaç bedava kitap sunmuş olmakla övünmektedirler. Özel okullar, özel kolejler ve özel üniversiteler sistemi ile imtiyazlı sınıfın çocukları için fiziki ve zihni sınırsız gelişme olarak başlayan hayat, ezilenlerin dünyasına acı ve ıstırap olarak yansıyor. İşçi, işsiz ve emekçi ailelerinin büyük bir bölümü için bir kâbusa dönüşen zil sesi, çocukların zihninde hayatını etkileyecek izler bırakıyor. Ve çalan zil, milyonlarca emekçi ailesinin yüreğini burkuyor. Güle eğlene, mutluluk içinde elinden tutup götürülmesi gereken çocuklar buruk, aileler iç çeker olmaktadır. Eğitim-öğretim yılının açılışıyla beraber her iki sınıfın farkı tüm çıplaklığıyla sergileniyor, iki dünyanın iki ayrı fotoğraf karesi çarpıyor insanlığın yüzüne.
Bölgede durum daha da vahim. Boşaltılmış köyler, yıkık okullar, öğretmensiz eğitim, sırasız, camsız tahtasız sınıflar. Beş kilometre yol yürümek için sabahın köründe yola düşen bebe manzaraları… Henüz fındıktan, pamuktan, tütünden, ırgatlıktan dönmeyen aileler ve onların okula başlayamayan çocukları… Taşımalı eğitime ayrılmayan ödenek ve taşınamayan öğrenci toplulukları. Her şeye rağmen kapısına ayak bastığı an başka bir dünyaya ayak bastığını görerek olup bitene anlam veremeyerek sarsılan çocukların yaşadığı bölgede durum daha da acı! Bugüne kadarki yaşantısının yanlış ve “yasadışı” olduğunu duyan, Kürt değil, “Türk, doğru ve çalışkan olduğunu”, yedi yaşına kadar aldığı aile ve çevre eğitimini kafasından silip atması gerektiğini, anadilde bırakın eğitim almayı, konuşmanın da yasak olduğunu öğrenen çocuklar için ise “eğitim-öğretim” yılı daha da sorunlu başladı.
Yani, mevcut Türkiye gibi bir eğitim-öğretim yılı başlamış oldu!
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Okullar kime açıldı?
TV haberlerinde kameraya takılan görüntüler, Türkiye’nin eğitim gerçeğini özetlemeye yetiyor.
Öğrenci velisi, yanında çocuğuyla birlikte okul müdürüne kayıt için geldiklerini söylüyor.
Müdür, veliyi, okul derneğinin bulunduğu odaya yönlendiriyor.
Odada hummalı biçimde makbuz kesme işiyle meşgul görevliler var. Koltukta, okulun patronu havalarında, dernek başkanı bayan oturuyor.
Veli derdini söylüyor. Dernek başkanı bayan, makineli tüfek gibi şartları sıralamaya başlıyor: “Çocuğun oturacağı sıra, kullanacağı dolap ve diğer şeylerin kullanım kirası olarak 250 milyon lira...”
Veli şükrediyor, neyse ki henüz sıranın yerine göre ücret uygulaması yok.
Örneğin, manzaralı cam kenarlı ön sıralar 500 milyon, manzarasız ön sıralar: 400 milyon, duvar kenarı en arka sıra, 250 milyon lira gibi tarife başlamış da olabilirdi!
Ancak dernek başkanı bayanın söyleyecekleri bitmemiştir; “ 250 milyon lira sıra, dolap gibi çocuğunuzun kullanacağı araçlar için zaten zorunlu. Bunun haricinde ayrıca bağış da yapacaksınız.”
Bağışın alt sınırı 750 milyon liradan başlıyor.
Sonra sıra kıyafetlere geliyor. Okulun anlaşmalı olduğu mağazanın adresi elinize sıkıştırılıyor.
Tüm bunları yapmanız halinde bile istekler bitmiyor. Okulların açılmasıyla birlikte neredeyse periyodik hale dönüşen,yakıt parası, temizlik parası, boya parası, şu parası, bu parası derken okulun kesenize ortak olduğu gerçeği karşınıza çıkıyor.
***
AKP, önceki hükümetlerin IMF ve Dünya Bankası’nın bütün bastırmalarına karşın bir türlü kaldırmağa cesaret edemediği, yasadaki, “Eğitim parasızdır” maddesini kaldırdı.
Çünkü IMF ve Dünya Bankası; tüm dünyada ilişkide olduğu ülkelerde, eğitimin ve sağlığın para karşılığı hizmet olmasını şarta bağlamıştı.
Kural çok açıktı: Parası olan okuyacak, parası olan sağlık hizmetinden faydalanacak, parası olmayan kendine başka bir kapı arayacaktı.
Nitekim bu anlayışın sonucu olarak da eğitim sisteminde farklılaşmalara gidilmiş, okullar arasında muazzam bir ayrımcılık başlamıştı.
Yıllardır eğitim düzeninde uygulanmaya başlayan “küçük küçük bağış” geleneği ,AKP Hükümeti’nin bu kararıyla artık yasaya bağlandı.
Okullar açılırken ayrımcılığın, parayı bastıran düdüğü çalar deyişinin en çarpıcı örnekleri yaşanıyor.
Pek çok okulda öğretmen yok. Pek çok okulda branş öğretmeni yok. Pek çok okulda yeterli dershane yok. Eğitim araç-gereci, öğrendiklerini uygulama imkânı yok.
Yine pek çok okulda öğrenciler, 50-60 kişilik sınıflarda balık istifi halinde ders dinlemek zorunda bırakılıyor.
50-60 kişilik sınıflarda bir öğretmenin nasıl ders anlatacağı, anlatılanın öğrenciler tarafından nasıl anlaşılacağı düşünülmüyor.
Anne, babalar için büyük bir sevinç kaynağı olması gereken okulların açılması, çocuklarının ders başı yapması, büyük bir cefaya, evde huzursuzluklara neden oluyor.
Çok parası olanlar özel okullara, biraz daha az parası olanlar devlet okullarının iyilerine, parası olmayanlar ise öğretmensiz, kitapsız, ahırdan bozma okullara gidiyor.
Hükümet yasadan, “Eğitim parasızdır” sözcüğünü kaldırıyor. Eğitim yasal olarak da paralı hale geliyor.
Ve şu soru, çocuklarımızın geleceğini rehin alan bir silah gibi beynimize doğruluyor:
Okullar kime açılıyor?
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Düşse de düşmese de
“Enflasyon düşüşe geçti, ülkenin ekonomisi iyiye gidiyor. Dolar düşüyor, tünelin ucu göründü. Artık karanlık günler geride kaldı, önümüz aydınlık.”
Bu sözler her gün bir şeyi vesile ederek ve medyanın olanaklarını kullanarak, toz pembe tablolar çizen hükümet zevatına ait. Buna gerekçe olarak da enflasyonun ve doların düşmesini gösteriyorlar. Oysa herkes bu ülkede enflasyonun ve doların düşmesinin ardında mutlaka bir hile vardır diye düşünüyor.
Gerçekten durum böyle midir, ekonomi iyiye mi gidiyor? İşçi ve emekçilerin milli gelirden aldığı pay artış gösteriyor da bizim mi haberimiz olmuyor? O yüzden mi Başbakan’dan bakanlara kadar hükümet yetkilileri yardım isteyene sürekli “halinize şükredin, gözünüz doysun” gibi laflar ediyor!
Şükürle milletin karnını doyurmaya çalışıyorlar. Gözünüz doysun, mideniz doymasa da olur diyorlar. Evet doların düştüğü doğrudur. İşçi ve emekçilerin yaşamının düzeldiği ise koca bir yalan.
Kıraç Organize Sanayi’de çorap üretimi yapan bir fabrikada çalışan işçilerin anlattıkları, ekonominin gerçek durumunu gösteriyor.
Yaklaşık 500 işçinin çalıştığı Azim Çorap’ta işçiler, 3 aydır zam alamamışlar. Patron “ihracata dayalı olarak çalışıyoruz, dolar düştü bu nedenle ücretlerinize zam veremem” diyormuş. “2001 Şubat krizi patladığında dolar iki katına çıkmıştı, yine zam vermediler” diyor işçiler. O zaman gerekçe “kriz var, zam veremeyiz” iken, bugün “dolar düşüyor, zam yok” olmuş. “Dolar yükselse de düşse de bizim için fark etmiyor. Yine aç ve yoksuluz” diyen Azim Çorap işçileri, ortalama 250 milyon lira ücret alıyor.
Fabrikada, iki vardiya halinde gündüz 11, gece 13 saat çalışan işçiler, “Bu kadar çalışmanın karşılığı, asgari ücretin altı mı?” diye soruyor. 10 yıllık işçilerin ücreti bile asgari ücretin üstüne hiç çıkmamış. “Kuru maaş, geçinebilirsen gel sen geçin!” diye Başbakan’a sesleniyorlar.
Bayrampaşa’daki çorap işçilerinin geçen hafta boyunca yaptığı eylemlerden haberdar olan işçiler, sonucu heyecanla bekliyorlar. Onlar da iş durdurarak zam taleplerini patrona iletmişler. Patronun “Orada (Baüyrampaşa’da) ne zam verilirse biz de onu veririz” cevabı gerginliği yumuşatmış durumda.
Kıraç’ta işçinin hayatı her gün biraz daha zorlaşıyor, baskılar artarak devam ediyor. Evine götürdüğü ekmek, büyümek bir yana giderek küçülüyor. Hayat, Başbakan’ı ve bakanları yalanlıyor.
e-posta:
aslanseyit@mynet.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Eğitim ve eğitim emekçileri
AKP Hükümeti de kendinden önceki hükümetler gibi eğitim politikasını adım adım değiştiriyor. Bir taraftan eğitim paralı hale getiriliyor. Özel okullar hızla çoğalıyor. Özel okulları teşvik ve koruma için Hükümet on bin öğrencinin okul ücretini ödeyerek özel okullarda okutma projesi geliştiriyor. Bu proje elbette öğrencilerin daha iyi okuması için değil, bazı özel okullara finansal destek sağlamak içindi. Şimdilik yargıya takıldı. Ama Hükümet, özel okullara para desteği yapmaktan vazgeçmeyecek.
Devlete bağlı üniversite ve yüksek okullarda harçlar her yıl artıyor ve bir süre sonra buralarda alınan harçlar özel üniversitelerin ücretine yaklaşacak.
İlköğretim ve liselerde ise bağış ve katkı payı adıyla üniversitelerdeki harçlara yakın para velilerden zorla alınıyor. Bir süre sonra, eğitim yerel yönetimlere devredildiğinde, bağış ve katkı payı olarak alınan paralar harç olarak resmen alınacak.
Eğitimin paralı hale getirilmesi emekçi çocuklarının öğrenim görmesini engelliyor. Fakat, emekçi çocuklarının okumasını engelleyecek başka bir uygulama, paralı eğitim kadar önemli bir uygulama için Hükümet tarafından düğmeye basılmış durumda. Yeni uygulamayı eğitimde Avrupa standartına geçiyoruz diye duyuruyorlar. İş kanunu “kölelik kanunu” haline getirirken de avrupa standartlarına geçiyoruz demişlerdi.
Yeni sistem şöyle, ilkokulu bitiren öğrenci, öğretmenleri tarafından değerlendirilerek, meslek okuluna, fen lisesine veya sosyal eğitim veren okullara yönlendiriliyor. Bu sistem, öğrencileri daha ortaokul çağında sınıflara ayırıyor. Ortaokulda meslek lisesine yönlendirilen çocuk liseyi bitirince işçi oluyor, fen lisesine yönlendirilen çocuk ise bilim adamı, mühendis, doktor vb. mesleklerin eğitimini yapan üniversitelere devam ediyor.
Avrupa’da görüştüğümüz Türkiyeli işçiler bu sistem ile çocuklarına karşı ayrımcı davranıldığından yakınıyorlar; çocuklarının çok başarılı ve fen derslerine yetenekli olsalar bile meslek liselerine yönlendirildiğini söylüyorlar.
Şimdi bu sistem bizde de uygulanmak isteniyor.
Zaten, pek çok okulla sınıflar zengin çocukları ve fakir çocukları olarak ayrılmış durumda. Geçenlerde öğretmen bir arkadaşla sohbet ediyorduk, çalıştığı ilköğretim okulunda işçi ve kapıcı çocuklarının ayrı bir sınıfa; zengin, özel ders alan, kurslara giden öğrencilerin ise başka bir sınıfa toplandığını anlattı. Okul idaresinin bütün çabası zengin çocuklarının toplandığı sınıfın başarılı olması ve anadolu ya da fen liseleri sınavlarını kazanması içindi.
Önümüzdeki yıllarda uygulamaya geçilecek sistemle bu ayrımcılık resmi olarak eğitim sistemine sokulmuş olacak.
Eğitim sistemi için her hükümet bir model öneriyor. Her sene sistem, kitaplar şurasından burasından değiştiriliyor ve yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi emekçi çocuklarının ayrımcı muameleye tabi tutulduğu ve öğrenim hakkının engellendiği bir süreç işliyor. Eğitim politikaları konusunda herkes birşeyler söylüyor, mevcut politikaları destekliyor ya da eleştiriyor. Ama, bu konuda en çok konuşması gerekenler çok fazla konuşmuyor. Belki de konuşuyorlar da biz bile duymuyoruz. Eğitim emekçilerinin örgütünden sendikalarından söz ediyorum. Örneğin Eğitim Sen...Ücret artışı için verdiği mücadelenin onda birini eğitim ve öğrenim sisteminin halkçı ve emekçilerden yana düzenlemesi için çaba sarfedemez mi? Öğrenimin dersaneler sultasından kurtarılması için birşeyler yapamaz mı? Okullarda yapılan ayrımcı uygulamalara, eğitimin adım adım paralı hale getirilmesine, emekçi çocuklarının öğrenim hakkının engellenmesine karşı da eylemler, direnişler, iş bırakmalar vb. yapamaz mı?
Bence yapabilir ve yapmalıdır. Eğitim emekçileri bunu yaptığında, hem Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıda bulunacaklar, hem de sürdürdükleri mücadelede diğer emekçi kesimlerden daha fazla destek göreceklerdir.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
DÖNÜŞÜM
..........
Serdar Derventli
‘Özgürlüğün bedeli’
Almanya’da SPD/Yeşiller hükümeti, 22 Eylül’deki 5. yıldönümüne hazırlanıyor. Beş yıl önce hükümete gelen Schröder ve Fischer ekibi, dış ve iç politikada daha önce 16 yıl hükümette kalan Helmut Kohl ve ekibinden çok farklı bir yol izlemeyeceklerini ama birçok şeyi “daha iyi” yapacaklarını ilan etmişlerdi.
Dış politikada on yıllardır izlenen istikrarlı politik çizgiden sapmayacaklarını ifade eden Almanya’nın yeni hükümeti, bunu da “daha iyi” yapacağını açıklamıştı. SPD/Yeşiller koalisyonuna bir önceki hükümetin özellikle 1989/90 yıllarında yaptığı Anayasa değişiklikleriyle zeminini hazırladığı saldırgan ve yayılmacı dış politikasını uygulamak görevi biçilmişti. 1999 yılında “yeni Auschwitzleri engellemek” gerekçesiyle Federal Yugoslavya Cumhuriyeti’ne karşı başlatılan saldırıya asker göndererek katılan Almanya’da yapılan yorumlar ilginçti: “Birleşmiş Almanya’yla birlikte yeniden kazanılan özgürlüğün bedelini ödemek gerekebilir”, “Almanya özgür dünyada yerini almak istiyorsa kan vergisini vermeye katlanmalı.”
Bu yorumlar salt geleneksel olarak “sağ” kanatta olan yayın organlarında değil, “sosyal demokrat”, “liberal” hatta “sol” denebilecek yayınlarda da yapıldı. Barış hareketinden doğan ve “pasifist bir geleneğe” sahip olduğunu her fırsatta dile getiren partinin başını çeken Fischer’in Dışişleri Bakanı olması, Almanya sermayesi için bulunmaz bir nimetti. Yıllarca barış hareketinin önünde yürüyen bu parti, artık sermayenin savaş arabalarının yolundaki engelleri kaldırıyordu. 1999’da partisinin desteğini almak için “partiye açık mektup” yazan Fischer şöyle diyordu: “Özgürlüğü, insan haklarını korumak ve katliamları engellemek için askeri şiddet kullanmaktan başka bir yol kalmazsa, bunu tabi ki uygulayacağız. Üstlendiğimiz sorumluluğun gerekliliğini yerine getirmek zorundayız.” Schröder ise Fischer’den daha açık sözlü biçimde “Almanya’yı normal bir ülke” yapma hedefini ilan etmişti. “Normal bir ülke”nin ne anlama geldiği kısa sürede ortaya çıktı: Önce Yugoslavya, ardından “Kosova Barış Gücü”ne, daha sonra Makedonya’ya asker gönderildi.
***
“Özgürlüğü, insan haklarını korumak” için kolları sıvayan Almanya, 11 Eylül 2001’den sonra ABD’nin başını çektiği “Sınırsız Özgürlük” operasyonu dahilinde başta Afganistan olmak üzere dünyanın birçok bölgesine 10 bin civarında asker gönderdi. Balkanlar ve Kafkaslar’da binlerce insan katledildi, onbinlercesi aç susuz, evsiz barksız bırakıldı. Ülkeleri hâlâ işgal altında. Emperyalist devletlerin sözünü çokça ettikleri “özgürlüğün”, “insan haklarının” gerçek anlamı sermayenin özgürlüğü ve haklarıydı, bedeli de buydu.
Bu bedel ülke içinde de emekçilere çıkarıldı. “Anti-terör” yasalarıyla sınırlanan hak ve özgürlüklerin yanı sıra, saldırgan ve yayılmacı dış politikanın mali faturası da emekçilerin sırtına yıkıldı. Bütün sosyal haklar kısıtlanırken sosyal güvenlik sisteminin önemli bölümleri özelleştiriliyor. Karar altına alınan sosyal saldırı yasaları yürürlüğe girmeden, yeni saldırı tasarıları gündeme getiriliyor. Görüldüğü gibi, Alman sermayesi sırtındaki “sosyal devlet kamburunu” atarak askeri ve ekonomik yeni atılımlara hazırlanıyor. Nerede mi? Doğu Avrupa’da, Asya’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da! Bir taraftan Afganistan’daki asker sayısını artırarak ülkenin değişik bölgelerinde “güvenliği” sağlamaya hazırlanan Almanya, diğer taraftan ABD ile Irak ve Ortadoğu üzerine pazarlıklarını sürdürüyor. 23 Eylül günü ABD Başkanı Bush ile New York’ta görüşecek olan Schröder, ekim ayının ilk haftasında ABD ile araları son dönemlerde pek iyi olmayan ama Almanya ile ekonomik ilişkileri son derece iyi olan Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni ziyaret edecek. Bugün pazarlığı yapılanların, yarın koşullar olgunlaştığında Almanya sermayesi açısından çatışmaya neden olacak derecede önemli olduğu açıktır.
***
Alman Sanayiciler Birliği (BDI) Başkanı Michael Rogowski, bundan dört sene önce göreve geldiği gün, bütün sermaye adına verdiği ilk demeçte “Ben özgürlüğümü istiyorum, yasalardan örülmüş zincirlerimden kurtulmak istiyorum” diyordu. Schröder ve Fischer, bugün Rogowski’ye (sermayeye) özgürlüğünü veriyor; hem içerde, hem de dışarıda. Bu özgürlüğün bedelini emekçiler ödeyecek... Ya da kendi özgürlükleri için sermayenin özgürlüğüne karşı mücadele edecekler, hem içerde hem de dışarıda.
e-posta:
serdar@evrensel.de
Başa dön
ADA NOTLARI
..........
Kenan Ateş
Coni’ye ne oluyor?
Irak’taki Amerikan askerlerine neler oluyor? Teker teker dökülüyorlar. Her gün 1-2 asker daha ölüyor. ABD’ye her gün bir başka cenaze gidiyor. Her cenazede şatafatlı törenler yapılıyor, “parlak” sözler tekrarlanıyor. Bunları az çok biliyoruz, gazete ve televizyonlara yansıyorlar. Ama işin bir de yansımayan, yansıtılmayan yanı var. Ölü sayısından kat kat fazlası yaralı ya da hasta olarak gidiyor.
Washington yakınlarındaki Andrews Hava Üssü’ne her gece, sessiz sedasız, koca bir C17 nakliye uçağı iniyor. Ve uçaktan yine sessiz soluksuz sedyeler çıkıyor. Böyle yaralı ya da hasta olarak ABD’ye her gün en azından 10 asker taşınıyor.
Savaşın başladığı 19 Mart tarihinden bu yana 1425 yaralı gitti. Washington Post’un ABD GenelKurmayı’na dayanarak verdiği rakamlara göre, bu askerlerin 1124’ü sıcak çatışmada yaralanmış, 301’i de çatışmaya girmeden, araba ya da silah kazası, veya “öteki kazalar”da yaralanmışlar. Tabii o öteki kazaların ne olduğu söylenmiyor. Belirtilen 1425 rakamının yarıdan fazlası, çatışmaların bittiğinin resmen açıklandığı 1 Mayıs sonrasına ait. Yalnızca ağustosun son haftasında 55 asker yaralanmış.
Yaralıların fazlalığı az çok anlaşılır bir şey. Sonuçta Irak’ta güçlü bir direniş var. Ama işin asıl anlaşılmayan bir başka yanı var. ABD’ye marttan bu yana sağlık nedenleriyle 6 bin asker geri taşınmış. Belirttiğimiz gibi, bunun 1425’ini “görev” başında yaralananlar oluşturuyor. Haydi onu anladık. Peki geri kalan 4575 kişiye ne olmuş? Onlar neden alelacele geri götürülmüşler? Fiziki ya da ruhsal hastalık deniliyor, o 4575 askerin geri götürülme nedenine.
Özellikle son aylarda Irak’taki ABD askerleri arasında bizde zatürre de denilen pnömoni vakaları görülmeye başlandı. Bilinir, zatürre genellikle soğuk hastalığıdır. Oysa Irak sıcaktan yanıp kavruluyor.
ABD Askeri Hastaneler Komutanlığı; 31 Temmuz’da ilginç bir açıklama yapmıştı. Şiddetli pnömoniden 2 askerin ölmesi ve 100 askerin hastaneye yatırılması hakkında soruşturma başlatmışlar. Bu 100 vakadan 15’i yoğun bakımdaymış. Aynı 100 hastadan 19’u aynı birliktenmiş. Adı geçen birlik, Saddam Hüseyin’in bombalanan sarayını temizleme işini yapıyormuş. Askeri kaynaklar bu birlikteki askerlerin dörtte üçünün hasta olduğunu söylüyorlar.
ABD, 1991 Körfez Savaşı’nda olduğu gibi, bu sefer de seyreltilmiş uranyum (DU) içeren bomba ve anti-tank mermileri kullandı. Bu savaşta, 200 ton civarında DU mermisi attı şehirlere. Askeri yetkililer bunu yalanlamıyor; hatta savunuyorlar. Nükleer santral atıklarından yapılan DU içeren anti-tank mermilerinin ne kadar etkili, ne kadar ucuz olduğuna ilişkin uzun nutuklar atıyorlar. Hemen ardından da bu uranyumun insan için zararlı olmadığını söylüyorlar. Zararsızmış. O zaman leblebi yerine yiyebiliriz demek. Onlar öyle diyor ama, bilimsel araştırmalar aksini söylüyor. Uluslararası bilim dergilerinde yayımlanan makaleler, DU’nun, diğer şeylerin yanı sıra pnömoniye benzer belirtilere de neden olduğunu yazıyor.
ABD, Körfez Savaşı’nda 300 ton DU’lu bomba ya da mermi kullanmıştı. Savaştan sonra “Körfez Savaşı Sendromu” denilen bir dizi hastalık/belirti ortalığa çıktı. O zamanki savaşta görev yapmış askerlerin büyük bölümünde bu sendrom görüldü. 1999’da sayı 110 bine ulaştı. ABD hükümeti, yıllarca “Körfez Savaşı Sendromu” ile DU arasında bir bağ olmadığında ısrar etti. Ama ailelerin ve değişik grupların etkili olmaları üzerine, dayanamayıp itiraf ettiler. 1998’de, Amerikan ordusu, 1. Körfez Savaşı sırasında 436 bin ABD askerinin DU radyoaktif madde tozu taşıyan bölgeye girdiğini açıkladı.
ABD her zaman olduğu gibi yine kirli oynuyor. Kitle imha silahı yaygarasını en fazla o yaparken, o silahları yine o kullanıyor. Radyoaktif madde demiyor, atıyor çoluk çocuğun üzerine üç kuruş para uğruna. Özel donanımlı askerler sadece o bölgeye girdikleri için böylesine hasta olurken, üzerlerine uranyumlu bomba atılan sokaktaki masum Iraklıya acaba ne oluyor?
İnsan bazan ne diyeceğini bilemiyor. Bu köşede arada bir söylüyoruz. Yine tekrarlayalım. Kapitalizm gerçekten insanlık düşmanı.
e-posta:
ates@evrensel.net
Başa dön
KONUK YAZAR
..........
Mustafa Sönmez
60 kişilik sınıflar ve faiz dışı fazla…
İstanbul’da yaklaşık 2 milyon 100 bin öğrenci dersbaşı yaptı. İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey, kentteki öğrenci sayısının her yıl 50-60 bin arttığına dikkat çekmiş. Tekli eğitimle sınıf mevcutlarını 40 ve 40’ın altına indirmek için çalıştıklarını ifade eden Balıbey, “Bunun için İstanbul’da 15 bin yeni dersliğe daha ihtiyacımız var” demiş.
Sınıf mevcutlarının bazı okullarda 60’ı bulduğunu belirten Balıbey, ihtiyaç olan 15 bin yeni dersliğin bugünkü inşaat maliyetlerine göre 900 trilyon liraya malolacağını vurgulamış.
Türkiye’nin en gelişmiş metropolünde 60 kişilik sınıflarıyla eğitim…Ve 40 kişilik sınıf özlemi… Bunun için de 15 bin yeni derslik ve gereken 900 trilyonun hayali…
Bir de bu acı gerçeğin öteki yüzüne bakalım… İlk 8 ayda faize ödenmiş para 44 katrilyon lira. Yani yaklaşık 700 bin derslik parası… Bu paranın 45’te 1’i İstanbul’un sınıflarını 60 kişilikten 40 kişiliğe indirecek, hem öğrenciler rahatlayacak hem öğretmenler... Daha insanca bir eğitim ortamı… Ama olmuyor. Neden olmuyor? Maliye Bakanı Unakıtan gerdan kırarak övünüyor ekranda: “Faiz dışı fazla hedefimiz tutuyor”…
Yani? İstanbul’da 60 kişilik sınıfları 40 kişiye indirecek harcamayı yapmayıp faiz ödeyerek, borç yükünü çevirmeye yarayacak “fazla”yı eğitimden esirgeyerek oluşturmak iftihar vesilesi oluyor.
Buna yazık ki bir eğitimci, Hurşit Güneş de alkış tutuyor. Prof. Güneş, Milliyet’teki köşesinde, “İki sevindirici haber” başlıklı yazısında şöyle diyor…
“Ağustos ayında 5 katrilyonluk faiz dışı fazla elde edilmiş. Böylece ilk sekiz ayda 15.5 katrilyona ulaşılmış oluyor. Yıl sonu faiz dışı fazla hedefi de 20.3 katrilyon. Yani hedefin dörtte üçü sağlanmış durumda. Geçen yılın faiz dışı fazla performansı ile toplu olarak karşılaştırdığımızda, başarı açıkça gözleniyor…
(...) Bütçedeki bu ayın parlak performansı, hem harcamalardaki ani kesinti, hem de gelirlerdeki önemli artıştan kaynaklanıyor... Ancak yine de uyaralım. Yıl sonuna dek 20.3 katrilyonu bulmak için her ay neredeyse 1.5 katrilyon fazlalığın bulunması gerekiyor. Bu da, olanaksız olmasa da, çaba gerektiriyor..”
İşte o çaba İstanbul’a ihtiyaç olan derslikleri yapmayarak gerçekleşiyor Hurşit bey..
Faiz dışı fazla isimli hedefi başarı fetişi haline getirerek her olumlamanın altında, yapılmayan derslikler, hastaneler, bakımsız adalet binaları, çocuk kreşleri, kısaca tırpanlanmış sosyal devlet harcamaları olduğunu, kamu çalışanlarını sefalet maaşlarına mahkum etmek olduğunu, yatırımı ve istihdamı es geçmiş faiz tahsildarı bir anlayış olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor…
Bunu mu başarı sayıyorsunuz? Tanrı aşkına!
Başa dön
ARA SIRA
..........
Firdevs Gümüşoğlu (*)
Bir kurumun öyküsü: Validebağ Öğretmenler Hastanesi
Validebağ Öğretmenler Hastanesi, 49 yıllığına kiralanıyor!
Cumhuriyet’in kurumları birer birer ya satılıyor ya da kiralanıyor! Öğretmenlerin tek hastanesi, yoksul öğrencilerin tedavi gördükleri tek kurum ortadan kaldırılıyor. Bu kurumun ülkemiz açısından üç boyutlu önemi bulunmaktadır: Bunlar; tarihsel-doğal bir doku üzerinde yer alması, Milli Eğitim Bakanlığı personelinin-öğrencilerinin tedavisini sağlaması ve İstanbul’un artık parmakla sayılacak kadar azalan korularından birine sahip olması.
Validebağ Hastanesi arazisi içinde Sultan Abdülaziz’in kızkardeşi Adile Sultan adına 1853’te yaptırdığı Adile Sultan Kasrı bulunur. Çamlıca’nın eteklerinde yer alan bu mekân, Adile Sultan’ın tüberküloz olan kızı Hayriye Sultan’ın tedavisi için uygun görülür. Adile Sultan Kasrı dışında bir de Abdülaziz’in Av Köşkü’nün bulunduğu hastane arazisi, günümüzde tarihi değeri olan iki binayı içerir. Bunun yanı sıra arazi, Üsküdar’da bulunan anıt ağaçlar arasında sayılan Erguvan, Fıstık ağacı, Atlas sakızı, Saplı meşe gibi koruma altındaki türlerin de mekânıdır. Baharda binbir çeşit çiçek ve böceğin yeniden yaşam bulduğu Validebağ Öğretmenler Hastanesi korusu; semt sakinlerinin, tedaviye gelenlerin soluk almalarını, doğayı hissetmelerini sağlar.
Bu kurum aynı zamanda, öğretmeni ülkenin temel taşı olarak gören, Türkiye’nin genç yaşında yitirdiği Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin ülkemize armağanıdır. İlk kez 29 Mayıs 1927’de çocuk prevantoryumu olarak açılan hastane, bu tarihten sonra sanatoryum ve diğer binaların da eklenmesiyle önemli bir sağlık kurumu olarak hizmet vermiştir. Üstelik öyle bir hizmettir ki bu, hastanenin kendi çiftliğinden on yıllar boyunca süt ve süt ürünleri ile yumurta gereksinimini karşılamıştır. Hastaların, özellikle akciğer hastalarının buradan gelen katıksız süt, peynir, tereyağı ve yumurtadan oluşan sabah kahvaltısı hastalıktan kurtulmaya bir adım daha atmaları anlamına gelirdi. 1972’de sadece bir ilkokul öğrencisi olduğum için üç ay boyunca ücretsiz tedavi edildiğim bu hastane, aynı zamanda okullardaki sağlık taraması sonucu hasta olduğu saptanan yoksul öğrencilere de hizmet verirdi. Kahvaltıdan sonra sıra, balkonda dizi dizi duran şezlonglarda, çam kokusunu içimize çekmemize, karlı havada dahi battaniyelere sarılıp yatmaya, “kür”e gelirdi. Kür, tedavinin en önemli parçası olarak kabul edilirdi.
1970’li yılların sonuna dek, çamların ve anıt ağaçların arasında hizmet veren çiftlikte, üretim yapılamaz hale geldi. Validebağ Hastanesi; Halkevleri gibi, Köy Enstitüleri gibi kendine yeterli kurumlardan biriydi. Çiftliği kapatıldı, arazisi her nasılsa küçüldü! Etrafında çok sayıda site yükseldi, koru soluksuz bırakılmaya inat, yeşerdi. Bugün de, bütün olumsuz koşullara karşın yaşamaya devam ediyor. Hastanenin yanı sıra, Sağlık Meslek Lisesi, bir öğretmenevi ve öğretmen huzureviyle hizmet vermeye devam ediyor. Ancak, öğretmenlerin huzur buldukları son mekânlardan biri daha yok edilmek isteniyor. 25 Mayıs 1939’da Hasan Ali Yücel, TBMM’de yaptığı bir konuşmada, Validebağ’da 120 yataklı sanatoryumun yapımına başlandığını şöyle müjdeler: “Öğretmenlerin sıhhatleriyle yakından alakadar olmaktayız”.
Türkiye, öğretmenlerin sağlığıyla, dolayısıyla ülkenin geleceği ile “alakalı” bakanlardan günümüze geldi. Toplumsal değişim, inişli çıkışlıdır, en karanlık zaman diliminin aydınlığa en yakın olması gibi. Validebağ Hastanesi’nin başına gelenlere; öğretmenler, Cumhuriyet’in halk sağlığı politikalarının önemine inanan, hastayı müşteri gibi görmeyen kurumlar ve Validebağ sakinleri dur diyeceklerdir. Ülkemizde bu potansiyel var. Hem de umulandan fazla!
(*) Sosyolog-Dr.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net