www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Euro’ya geçit yok!
İsveç halkı, yeni ‘kemer sıkma paketleri’ anlamına gelen Avrupa ortak para birimi Euro’yu reddetti. Euro’nun yürürlüğe girdiği ülkelerde halkın alım gücünün sürekli düştüğünü, işsizliğin tırmandığını gören halk, ulusal para biriminden yana tutum aldı.

Cancun zirvesi çöktü!
ABD ve Avrupalı emperyalistler, Dünya Ticaret Ör-gütü masasında istediklerini alamadı. Yoksul ülke-ler, ‘serbest piyasa’nın zenginler için geçerli olma-dığını gördüklerinde, pazarlık masasını terk etti.

İsrail hükümeti pusuya yattı
İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom, İsrail’in, Filistin lideri Yaser Arafat’ı tasfiye etme kararını “şu an için hayata geçirmeyeceğini” söyledi.


Euro’ya geçit yok!
İskandinav ülkelerinden İsveç’te pazar günü yapılan referandumda halkın yüzde 56’sı, Euro’ya “Hayır” dedi.
Hükümet partileri ve sermaye gruplarının bütün çabasına rağmen, “Evet” oyu kullananların oranı yüzde 42’de kaldı. Yüzde 2’lik bir kesim, kararsız kaldı.
Persson istifa etmeyecek
Dışişleri Bakanı Anna Lindh’in öldürülmesinin gölgesinde yapılan referandumun sonucunu, açık bir politik yenilgi olarak kabul eden Başbakan Göran Persson, buna rağmen istifa etmeyeceğini söyledi. Oylama sonucunun açıklanmasından sonra, aylardır Euro’ya karşı kampanya yürüten emekçiler sokaklara dökülerek sevinç gösterileri yaptılar.
Euro’nun halkın alım gücünü daha da düşüreceğini ifade eden Euro karşıtları, ulusal para birimi Kron’un korunması gerektiğini savunmuşlardı.
Euro’nun sonuçları
12 Avrupa Birliği (AB) ülkesinde 1 Ocak 2001’de yürürlüğe giren, tüm zamanların en büyük para birliği Euro, bu ülkelerde halkın alım gücünü sürekli düşürdü. Pek çok ürüne Euro zammı yapılmakla birlikte ücretler eski düzeyinde kaldı.
Diğer yandan; özellikle mali sektörde Avrupalı şirketlerin birleşme ve birbirini yutması hızlandı. Bu da, kitlesel işten atmalara ve iflaslara yol açtı.
Euro’nun diğer ülkelerde yarattığı sonuçları gören İsveçliler; medya, hükümet ve sermaye gruplarının vaatlerine kanmadı. Yapılan yorumlarda, Euro’a geçiş için yoğun çaba sarf eden Anna Lindh’in öldürülmesinin, daha çok Euro yanlılarına yaradığı belirtiliyor.
Oy kullanma oranının yüzde 81 olduğu referandumda, halkın bir kısmının “Lindh’in anısına” evet oyu verdiği, ama bunun yeterli olmadığı dile getirildi.
Ancak İsveçli patronlar ve hükümet, yenilgiye rağmen vazgeçmiş değil. Hükümet, 2013 yılına kadar yeni bir referandum gündeme getirebilecek.
AB’de şok
Euro karşıtlarının zaferi; başta Brüksel olmak üzere Avrupa başkentlerinde geniş yankı yarattı. AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi, referandumdan ‘Hayır’ sonucunun çıkmasının, İsveç’in AB’deki etkisini kaybetmesine yol açtığını söyleyerek, ülkeyi adeta tehdit etti.
Prodi, İsveç’le “daha çok işbirliği ümit ettiğini” kaydetti.
‘Yenisini isteriz’!
Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, dün yaptığı açıklamada, İsveçlilerin kararını “şaşkınlık ve üzüntüyle” karşıladığını söyledi. Schröder, “İsveç’in Euro bölgesine üye olması hem üye ülkeler, hem de bu ülkenin ekonomisi için çok iyi olurdu. Ortak para birliği olmadan iç pazarda etkili olmak zor. Ancak, oylama sonucu kapıları tamamen de kapatmış değil. İleride yapılacak yeni bir referandumda karar değişebilir” diye konuştu.
Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer de, karardan üzüntü duyduğunu söyledi.
1995 yılından bu yana AB üyesi olan 8.9 milyonluk İsveç’in yanı sıra, Danimarka ve İngiltere de Euro’yu kabul etmeyen diğer ülkeler. Danimarka’da Eylül 2000’de yapılan referandumda Euro reddedilmişti.

Estonya’dan AB’ye evet
Estonyalı seçmenler, pazar günü yapılan referandumda, Avrupa Birliği’ne katılma kararı aldı. Sandığa gitme oranının yüzde 63 olduğu referandumda; “AB’ye Evet” oyları yüzde 66.9, “Hayır” oyları ise yüzde 33.1 olarak gerçekleşti.
Estonya, 2004’te AB’ye girmesi beklenen 9 ülkeden sekizincisi. Onuncu aday olan Kıbrıs Rum Kesimi, referandumunu daha önce gerçekleştirmişti.
Letonya’daki referandum, bu cumartesi günü yapılacak. Estonya’da alınan sonucun, Letonya’yı da etkilemesi bekleniyor.
Bir diğer Baltık ülkesi olan Litvanya, mayıs ayındaki referandumda yüzde 91 oranla AB’ye girme kararı almıştı.
Bu ülkelerin AB’ye girişi, Rusya tarafından endişeyle izleniyor.


Başa dön


Cancun zirvesi çöktü!
Sanayileşmiş ülkelerin ikiyüzlü tutumunu protesto eden yoksul ülkeler, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Konferansı’ndan çekildiler. Böylece, Meksika’nın Cancun kentindeki DTÖ zirvesi, fiilen çöktü. Gözlemciler, Batılı devletlerin, uluslararası ticaret konusunda 1999 Seattle toplantısından sonraki en büyük bozgunu yaşadıklarında hemfikir.
AB’nin kurnazlığı
Yoksul Afrika ülkelerinin temsilcileri, Batılı ülkelerin pazarlarını açmamakta direnmesi nedeniyle, önceki akşam müzakere masasını terk ettiler. Avrupa Birliği’nin son hamlesi, yoksul ülke temsilcilerini daha da kızdırdı. AB, tarımda pazarların azgelişmiş ülkelere açılması karşılığında “yabancı yatırımlar konusunda yeni bir küresel anlaşma” isteyince, yoksulların sabrı taştı.
Kenya temsilcisi George Odour, toplantı salonundan dışarı çıkan ilk isim oldu. Odour, “Konferans bitmiştir” diye konuştu.
Doha sürecinde belirsizlik
DTÖ bakanları da, fiyaskoyla ilgili olarak gergin bir açıklama yaptılar. Açıklamada, önümüzdeki aylarda yoksul ve zengin ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarının “giderilmeye çalışılacağı” belirtildi.
Cancun zirvesinin dağılmasıyla, Kasım 2001’de Katar’ın başkenti Doha’da başlayan “serbest ticaret” sürecinin 1 Ocak 2005 itibarıyla sonuçlanması imkânsız hale geldi. Müzakerelerin yıllarca sürebileceği belirtilebiliyor.
ABD yolunu ayırıyor
ABD temsilcisinin sözleri ise, Washington’un istediğini elde etmek için DTÖ dışında yollar arayacağını gösterdi. ABD’li Ticaret Temsilcisi Robert Zoellick, belli ülkelerle “ikili ticaret anlaşmaları” imzalama yoluna gideceklerini söyledi.
Cancun’da 5 gün süren pazarlıklar; masada ABD ve AB’nin dışında yeni bir gücün yükselişine tanık oldu. Azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler; Brezilya, Hindistan ve Çin’in öncülüğünde, işbirliği içinde hareket ettiler. Güney Afrika Ticaret Bakanı Alec Erwin, yeni durumu, “İlk kez, masaya eşit taraflar olarak oturabiliyoruz. Bu, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki müzakerelerin niteliğinde bir değişim demektir” diyerek özetliyordu.
Geri adım yok
Gözlemciler; önümüzdeki yıl içinde ABD, Hindistan ve Fransa’da genel seçimler yapılacağına dikkat çekerek, bu ülke hükümetlerinin geri adım atmasının olası olmadığını belirttiler. Bu durumda, zaten krizde olan kapitalist ekonominin daha derin yaralar alabileceği belirtiliyor.
Protestolarla hükümetler üzerinde baskı kuran çeşitli örgütlerin temsilcileri, zirvenin dağılmasından memnun olduklarını gizlemediler. CAFOD adlı yardım örgütünden Duncan Green, fiyaskonun bir numaralı sorumlusunun, Avrupa Birliği Ticaret Temsilcisi Pascal Lamy olduğunu belirterek, “Lamy, gelişmekte olan ülkelerin taleplerine ayak diredi. Şimdi, bedelini ödeyecek” dedi.
Yardım kuruluşu Oxfam da, tarım konusunda AB ve ABD’nin tutumunun, yoksul ülkeleri çekilmeye zorladığını vurguladı.
Bölücülük geri tepti
Emperyalistlerin azgelişmiş ülkeler arasındaki birliği bozma çabası; zirve sonuna dek sürdü. Bir ara AB ve ABD; Çin, Güney Afrika, Brezilya, Hindistan, Malezya ve Kenya temsilcileri ‘özel’ bir toplantı yaptı. Afrika ve Karayip ülkelerinin toplantıya tepkisi sert oldu. Bunun üzerine Kenya heyeti, toplantıyı terk etti.
Cancun zirvesinde; tarım sübvansiyonları, gümrük tarifeleri, piyasa erişimi, yatırım ve rekabet kuralları ile, en yoksul ülkelere “özel yardım” konuları ele alınmıştı. Hiçbir konu üzerinde en ufak bir uzlaşma sağlanamadı.

GAYE YILMAZ: Tam bİr fİyasko
DİSK Uluslararası İlişkiler Uzmanı Gaye Yılmaz, Cancun zirvesinin dağılmasını şöyle değerlendirdi:
“Bu sonuca sevindim ya da üzüldüm diyemem. Beklenen bir sonuçtu bizim açımızdan. Ancak son dönemde çok sık tartışılan ‘imparatorluk’ tezi hakkında önemli bir şeyi ortaya koydu. Bu teze göre, dünya ABD’nin egemenliği altındadır; diğer tüm devletler onun emri altında gibidir. Oysa Cancun’da böyle olmadığı görüldü. Emperyalistler arası çekişme gözler önüne serildi. Bu artık AB-ABD çekişmesi olmanın ötesine geçti. En azından uluslararası ticarette bu büyüklere kafa tutacak, daha önce hesaba katılmamış ülkeler olduğu görüldü. Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin kafa tutuşları, politik konumlanışları veya devlet başkanlarının sola yakın olmalarından değil, ekonomik güç olma yolunda ilerlemelerinden kaynaklanıyor. Yaptıkları, kendi halklarının çıkarları için değil, kendi burjuvazilerinin çıkarları için.
Toplantıdan bir hafta önce Cenevre’de yayılan bir söylenti vardı. 6 ay sonra yeni Bakanlar Konferansı toplanması öngörülüyordu. Uzlaşmazlıkların giderilemeyeceğini söylüyorlardı.
Sermaye grupları, “Singapur meselesi” denilen yatırımlar, hükümet satın almaları içeren dörtlü paketi, Cancun’da ele almayın, ipler gerilecek diyordu. “Bunları ele alırsanız GATS’ta tarım da çözülemez” diyorlardı. 6 ay sonra toplanıp 4’lü paketin ele alınmasını istiyorlardı. Aynen de böyle oldu. Cancun’da 4 konu gündeme getirilmedi, öte yandan tarımda uzlaşma sağlanamadı.
Çıkar çatışmaları belirginleşiyor. Uzlaşma yoluyla sorunların çözülmesi amacıyla oluşmuş bu yapı, fiyasko üzerine fiyasko yaşıyor. Önümüzdeki süreci dikkatle takip etmek gerek.”


Başa dön


İsrail hükümeti pusuya yattı
İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom, İsrail’in, Filistin lideri Yaser Arafat’ı tasfiye etme kararını “şu an için hayata geçirmeyeceğini” söyledi.
Şalom, Kudüs’te basın mensuplarına verdiği demeçte, İsrail kabinesinin kararının, derhal eyleme geçilmesi için alınmadığını hatırlattı. Kararın ne zaman uygulanacağı konusunda bilgi vermeyen Şalom, Arafat’ı “barışa engel” olarak gördüklerini yineledi ve Filistin liderinin sürgüne gönderilmesinden yana olduğunu ifade etti.
Şalom, “Arafat iktidardayken, Filistinlilerle barış için hiç şans yok” dedi.
Lübnan’da büyük eylem
Özelleştirmenin suyu çıktı!
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Bakanlar Konferansı’nın yapıldığı Meksika’nın Cancun kentinin su hizmetlerinin de özelleştirilmiş olması, ilginç bir rastlantı. Kentin su sistemini ele geçirmiş olan AguaCan adlı şirketin hisselerinin yüzde 50’si, Fransız şirketi Suez’e ait. Suez, Filipinler’den Polonya’ya kadar, dünya çapında 100’den fazla ülkede su sistemlerini işletiyor. Cancun’da ve Suez’in girdiği diğer kentlerde yaşananlar, su kaynaklarının özelleştirilmesinin sonuçlarını gözler önüne seriyor. DTÖ protestolarına katılanlardan Arturo Moss, AguaCan’ın musluklardan akıttığı suyun “içilecek gibi olmadığını” belirtiyor. Moss, “Kaliteli bir su değil. Burada hiç kimse o suyu içmez” diyerek, taze ve sağlıklı su içmek isteyenlerin şişe suyu satın aldıklarını anlatıyor. AguaCan’a yönelik eleştiriler, sadece suyun kalitesiyle ilgili değil. Şirketin, kentin farklı bölgelerine götürdüğü hizmetin, kalitesinin de farklı olduğu belirtiliyor. Arturo Moss, bunu şöyle anlatıyor: “Cancun’daki oteller bölgesinde 24 saat su vardır. Fakat kentin diğer bölgelerinde hizmet çok daha sınırlı; günde 2-3 saat su akar.” Bazı mahalleler ise, onlarca yıldır kentin su şebekesine bağlı değil. Resmi veriler, kentin ancak yüzde 80’lik bölümüne su verildiğini gösteriyor. Kanalizasyon şebekesine bağlı olanlar, yüzde 40’tan daha az. Yani, 400 bin kadar nüfusun kanalizasyon atığı, doğrudan toprağa karışıyor. Bu nedenle, kentin içme suyu kaynakları ve su şebekesi tehlike altında. AguaCan sözcüsü Yajaida Davidia, bütün sorunların temelinde, içme suyu kaynaklarının azlığının yattığı iddiasında. Davidia, halka, suyu “idareli” kullanma çağrısı yapıyor. Uzmanlar ise, sorunların esas sebebinin, gerekli yatırımların yapılmaması olduğu kanısında. İçme suyu hizmetlerinin özelleştirilmesi, DTÖ tarafından yürürlüğe sokulan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması’na (GATS) dayanıyor. GATS’ın amacı, tüm hizmetlerin özelleştirilmesi ve yabancı sermayeye açılması. Oysa, dünyanın hemen her ülkesinde, su hizmetlerinin kuruluşu devlet eliyle yapılmıştı. Özelleştirme, bu alana yönelik devlet desteğinin ve tüm halkın temiz içme suyuna ulaşabilme garantisinin ortadan kalkması anlamına geliyor. Su hizmetlerinin özelleştirildiği ülkelerde yaşananlar, hükümetler üzerindeki baskıyı artırıyor. Bu nedenle, DTÖ’nün bu zirvesinde, su kaynaklarının özelleştirilmesiyle ilgili bir karar alınması beklenmiyordu. Ancak, Suez gibi şirketlerin, burada farklı ülkelerin ticaret bakanlarıyla ayrı ayrı anlaşmalar yapmaya çalıştıkları belirtiliyor. Uzmanlar, bu şirketlerin, önce su hizmetlerinin faturalandırma ve tahsilat kısımlarını üzerlerine aldıklarını, özelleştirmenin parça parça yapıldığını belirtiyor. Suez gibi şirketler, büyük yatırım gerektiren bu alana yönelik yatırımlarını da gözden geçiriyor. Dünyanın ikinci büyük su işletme şirketi Suez, 2003-2004 yıllık raporunda, “projelerin daha verimli hale getirilip risklerin azaltılması” hedefine yer veriyor. 2002’de su işletmeciliği üzerinden kasasına 10 milyar Euro girmesine rağmen, şirketin gözünü daha fazlasına diktiği anlaşılıyor.
Silah tekelinin marifetleri
İngiliz The Guardian gazetesi, ünlü silah üreticisi BAE’nin, Suudi Arabistanlı yöneticilere rüşvet vermek için oluşturduğu kirli bütçeden, bir firma yöneticisinin metresinin de yararlandırıldığını yazdı. Şirketin yönetim kurulu üyelerinden, Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden emekli Tony Winship ile ilişkisi bulunan Sylvia St. John’un suçlamayı doğruladığını belirten Guardian, genç kadının “kirli bütçeden” kendisine biri İngiltere, diğeri Kuzey İrlanda’da olmak üzere iki ev alındığını itiraf ettiğini kaydetti. St. John’un ayrıca, BAE’ye bağlı bir firmada çalışıyor gösterilip, kendisine ödeme yapıldığını kabul ettiğini belirten gazete, Winship ile St. John’un bir süre birlikte yaşadıklarını duyurdu. St. John’a alınan iki evin değerinin 300 bin sterlinden fazla olduğunu belirten Guardian, “Suudileri ikna etmek için düzenlenmiş olan rüşvet bütçesi, bu işlerde de kullanılmış” diye yazdı. Sylvia St. John’a alınan iki evin bedelinin Suudi Hava Kuvvetleri’nin Başkan Yardımcısı Prens Türki Bin Nasser’e yapılan ödeme olarak kayıtlara geçtiği öğrenildi.
Dr. Ecceferi: ‘Irak’ın askere ihtiyacı yok’
ABD ve Türkiye, Irak’a asker göndermekte ısrar ederken, Iraklılar ülkelerinde yabancı asker istemediklerini yineliyorlar. Son olarak, Geçici Hükümet Konseyi üyesi Dr. İbrahim Ecceferi, yabancı askere ihtiyaçları olmadığını söyledi. Ecceferi, aralarında Türkiye ve İran’ın da bulunduğu hiçbir komşu ülkeden asker gönderilmesini istemediklerini vurguladı. ABD ise, Güney Kore’den Irak için asker talep etti. Bir Güney Kore yetkilisinin verdiği bilgiye göre, ABD’li savunma bakanlığı yetkilisi Richard Lawless, ay başında Kore’yi ziyaretinde, bu ülkeden Irak’a 2000 asker göndermesini istedi. Almanya hükümeti ise, Irak işgaline ne askeri ne de mali destek vereceklerini duyurdu. Savunma Bakanı Peter Struck, NATO bünyesinde dahi Irak’a asker göndermeyeceklerini belirterek, ABD’nin izlediği politikayı eleştirdi. ABD’liler ise dün Kürt ve Türkmenlerin “gönlünü alma” peşindeydi. Dışişleri Bakanı Colin Powell, 1988’de Saddam’ın kimyasal gaz saldırısına uğrayan Halepçe kasabasına gitti. Powell, katliam kurbanlarının yakınlarıyla görüştü. ABD’nin Kerkük Temsilcisi Albay William C. Mayville, Türkmen Kurultayı’nın üçüncü gününde bir konuşma yaptı. 4 Temmuz’da Türk askerlerinin “çuvallanması” emrini veren Mayville, “Türkmenlerin her hakkı tanınacak. Türkmen meselesi bir Irak meselesidir” ifadelerini kullandı. İki ayrı Amerikan konvoyu daha, Iraklı direnişçilerin saldırısına hedef oldu. Bakuba kenti yakınlarındaki saldırı sonucu, konvoyun hemen arkasındaki araçta bulunan 1 Iraklı öldü, 1’i yaralandı. Bağdat merkezindeki el bombalı saldırıda da, 1 Amerikan askeri öldü.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net