Özelleştirmenin suyu çıktı!
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Bakanlar Konferansı’nın yapıldığı Meksika’nın Cancun kentinin su hizmetlerinin de özelleştirilmiş olması, ilginç bir rastlantı. Kentin su sistemini ele geçirmiş olan AguaCan adlı şirketin hisselerinin yüzde 50’si, Fransız şirketi Suez’e ait. Suez, Filipinler’den Polonya’ya kadar, dünya çapında 100’den fazla ülkede su sistemlerini işletiyor. Cancun’da ve Suez’in girdiği diğer kentlerde yaşananlar, su kaynaklarının özelleştirilmesinin sonuçlarını gözler önüne seriyor. DTÖ protestolarına katılanlardan Arturo Moss, AguaCan’ın musluklardan akıttığı suyun “içilecek gibi olmadığını” belirtiyor. Moss, “Kaliteli bir su değil. Burada hiç kimse o suyu içmez” diyerek, taze ve sağlıklı su içmek isteyenlerin şişe suyu satın aldıklarını anlatıyor. AguaCan’a yönelik eleştiriler, sadece suyun kalitesiyle ilgili değil. Şirketin, kentin farklı bölgelerine götürdüğü hizmetin, kalitesinin de farklı olduğu belirtiliyor. Arturo Moss, bunu şöyle anlatıyor: “Cancun’daki oteller bölgesinde 24 saat su vardır. Fakat kentin diğer bölgelerinde hizmet çok daha sınırlı; günde 2-3 saat su akar.” Bazı mahalleler ise, onlarca yıldır kentin su şebekesine bağlı değil. Resmi veriler, kentin ancak yüzde 80’lik bölümüne su verildiğini gösteriyor. Kanalizasyon şebekesine bağlı olanlar, yüzde 40’tan daha az. Yani, 400 bin kadar nüfusun kanalizasyon atığı, doğrudan toprağa karışıyor. Bu nedenle, kentin içme suyu kaynakları ve su şebekesi tehlike altında. AguaCan sözcüsü Yajaida Davidia, bütün sorunların temelinde, içme suyu kaynaklarının azlığının yattığı iddiasında. Davidia, halka, suyu “idareli” kullanma çağrısı yapıyor. Uzmanlar ise, sorunların esas sebebinin, gerekli yatırımların yapılmaması olduğu kanısında. İçme suyu hizmetlerinin özelleştirilmesi, DTÖ tarafından yürürlüğe sokulan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması’na (GATS) dayanıyor. GATS’ın amacı, tüm hizmetlerin özelleştirilmesi ve yabancı sermayeye açılması. Oysa, dünyanın hemen her ülkesinde, su hizmetlerinin kuruluşu devlet eliyle yapılmıştı. Özelleştirme, bu alana yönelik devlet desteğinin ve tüm halkın temiz içme suyuna ulaşabilme garantisinin ortadan kalkması anlamına geliyor. Su hizmetlerinin özelleştirildiği ülkelerde yaşananlar, hükümetler üzerindeki baskıyı artırıyor. Bu nedenle, DTÖ’nün bu zirvesinde, su kaynaklarının özelleştirilmesiyle ilgili bir karar alınması beklenmiyordu. Ancak, Suez gibi şirketlerin, burada farklı ülkelerin ticaret bakanlarıyla ayrı ayrı anlaşmalar yapmaya çalıştıkları belirtiliyor. Uzmanlar, bu şirketlerin, önce su hizmetlerinin faturalandırma ve tahsilat kısımlarını üzerlerine aldıklarını, özelleştirmenin parça parça yapıldığını belirtiyor. Suez gibi şirketler, büyük yatırım gerektiren bu alana yönelik yatırımlarını da gözden geçiriyor. Dünyanın ikinci büyük su işletme şirketi Suez, 2003-2004 yıllık raporunda, “projelerin daha verimli hale getirilip risklerin azaltılması” hedefine yer veriyor. 2002’de su işletmeciliği üzerinden kasasına 10 milyar Euro girmesine rağmen, şirketin gözünü daha fazlasına diktiği anlaşılıyor.
Silah tekelinin marifetleri
İngiliz The Guardian gazetesi, ünlü silah üreticisi BAE’nin, Suudi Arabistanlı yöneticilere rüşvet vermek için oluşturduğu kirli bütçeden, bir firma yöneticisinin metresinin de yararlandırıldığını yazdı. Şirketin yönetim kurulu üyelerinden, Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden emekli Tony Winship ile ilişkisi bulunan Sylvia St. John’un suçlamayı doğruladığını belirten Guardian, genç kadının “kirli bütçeden” kendisine biri İngiltere, diğeri Kuzey İrlanda’da olmak üzere iki ev alındığını itiraf ettiğini kaydetti. St. John’un ayrıca, BAE’ye bağlı bir firmada çalışıyor gösterilip, kendisine ödeme yapıldığını kabul ettiğini belirten gazete, Winship ile St. John’un bir süre birlikte yaşadıklarını duyurdu. St. John’a alınan iki evin değerinin 300 bin sterlinden fazla olduğunu belirten Guardian, “Suudileri ikna etmek için düzenlenmiş olan rüşvet bütçesi, bu işlerde de kullanılmış” diye yazdı. Sylvia St. John’a alınan iki evin bedelinin Suudi Hava Kuvvetleri’nin Başkan Yardımcısı Prens Türki Bin Nasser’e yapılan ödeme olarak kayıtlara geçtiği öğrenildi.
Dr. Ecceferi: ‘Irak’ın askere ihtiyacı yok’
ABD ve Türkiye, Irak’a asker göndermekte ısrar ederken, Iraklılar ülkelerinde yabancı asker istemediklerini yineliyorlar. Son olarak, Geçici Hükümet Konseyi üyesi Dr. İbrahim Ecceferi, yabancı askere ihtiyaçları olmadığını söyledi. Ecceferi, aralarında Türkiye ve İran’ın da bulunduğu hiçbir komşu ülkeden asker gönderilmesini istemediklerini vurguladı. ABD ise, Güney Kore’den Irak için asker talep etti. Bir Güney Kore yetkilisinin verdiği bilgiye göre, ABD’li savunma bakanlığı yetkilisi Richard Lawless, ay başında Kore’yi ziyaretinde, bu ülkeden Irak’a 2000 asker göndermesini istedi. Almanya hükümeti ise, Irak işgaline ne askeri ne de mali destek vereceklerini duyurdu. Savunma Bakanı Peter Struck, NATO bünyesinde dahi Irak’a asker göndermeyeceklerini belirterek, ABD’nin izlediği politikayı eleştirdi. ABD’liler ise dün Kürt ve Türkmenlerin “gönlünü alma” peşindeydi. Dışişleri Bakanı Colin Powell, 1988’de Saddam’ın kimyasal gaz saldırısına uğrayan Halepçe kasabasına gitti. Powell, katliam kurbanlarının yakınlarıyla görüştü. ABD’nin Kerkük Temsilcisi Albay William C. Mayville, Türkmen Kurultayı’nın üçüncü gününde bir konuşma yaptı. 4 Temmuz’da Türk askerlerinin “çuvallanması” emrini veren Mayville, “Türkmenlerin her hakkı tanınacak. Türkmen meselesi bir Irak meselesidir” ifadelerini kullandı. İki ayrı Amerikan konvoyu daha, Iraklı direnişçilerin saldırısına hedef oldu. Bakuba kenti yakınlarındaki saldırı sonucu, konvoyun hemen arkasındaki araçta bulunan 1 Iraklı öldü, 1’i yaralandı. Bağdat merkezindeki el bombalı saldırıda da, 1 Amerikan askeri öldü.
|