www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
Dost kim düşman kim?

ROJEV ____Ender İmrek
İnkârın kılıfı “hukuk” mu?

SÖZ-ÖZ ____Aydın Çubukçu
Sizi de Amerikalı yapalım!

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Gemilerde talim var tersanelerde ölüm...

BOYUT ____Bahadır Özgür
Ekonomi Kongresi’nin ardından...

İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ ____Yüksel Akkaya
KESK: Sendikacılık ve siyaset

HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Sıfıra sıfır

ÖZGÜRLÜK YOLU ____Mumia Abu Jamal
Afrika’da yeni sömürgecilik

ARA SIRA ____Ali Baş
Her evin bir anarşisti vardı

ARA SIRA ____Erhan Sancı(*)
Başbakan’ın mektubunun düşündürdükleri

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

Dost kim düşman kim?

AKP Hükümeti’nin Irak’a asker göndermek için şartları “bir”e inmişti: K. Irak’taki KADEK güçlerinin tasfiye edilmesi!
Dünden beri, Pentagon ve CIA yetkililerinden oluşan bir heyet Ankara’da, hükümetle bu konuyu görüşüyor.
Bu gelişme bile, Irak’ın işgaliyle başlayan sürecin, Türkiye’nin”savaşın alanı haline” geleceğini göstermektedir.
“Türkiye’nin Amerika’nın stratejik müttefiki” olması, “Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmesi”ne karşı çıkmasıyla, zaten Ortadoğu halklarıyla karşı karşıya gelen Türkiye’nin egemenleri; şimdi Irak’ın işgaline fiilen de katılarak, sadece Kürtlerle değil Iraklı Arapalarla da savaşa tutuşmaya hazırlanmaktadır.
Bölge ülkeleri ve halklarıyla az çok iyi geçinmeyi gözeten bir ülke, bir hükümet; komşudaki savaşa katılmak için bu kadar hevesli olamaz. Ama AKP Hükümeti başta olmak üzere Amerikancılar takımı; Irak’a asker göndermek ve Irak’ın işgaline, işgalci bir güç olarak katılmak için can atıyorlar.
Başbakan; “Eğer NATO karar alırsa; bu, Irak’a asker gönderme konusunda elimizi güçlendirir” diyerek aslında bu hevesi itiraf etmiştir.
Bunun da ötesinde bir ülkenin başbakanı böyle bir laf edince, akla hemen “Erdoğan elini kime karşı güçlendirmek istiyor?” sorusu geliyor. Çünkü bir ülkenin başbakanı “elini güçlendirmek”ten bahsediyorsa, bunu düşmanlarına karşı, karşısına aldığı güçlere karşı yapmak ister. Peki Erdoğan elini kime karşı güçlendirmek istemektedir?
Elbette Irak’a asker göndermeye karşı olan halka karşı!
Bu durumda, Amerika’ya karşı ise elleri daha zayıflayacaktır. Ama ne gam!
Zaten AKP Hükümeti için dost-düşman iyice karışmıştır.
Iraklı Kürtler ve Irak yönetiminin Dışişleri Bakanı Zebari “Türkiye Irak’a asker göndermesin. Bu, sorunları daha da büyütür” diye açıklama yapıyor. Amerikancılarda bir öfke, bir celallenme: “Hainler, Türk düşmanları. İyiliklerimiz gözünüze dursun!”
Irak yönetimi Başbakanı Ahmet Çelebi’de daha diplomatik yoldan aynı şeyleri Ankara’da söylüyor. Aynı koro, “Vaay, bu adamın böyle konuşmasına Amerika nasıl izin veriyor!” diye bağırıp çağırıyor. Iraklı direnişçiler ve öteki Arap ülkeleri; “Bu koşullarda Irak’a gelecek Türk askerine işgalci muamelesi yapılır” diyorlar. Amerikan uşakları; “Bunlar zaten Osmanlı’yı da arkadan hançerlemişti. Türk düşmanlığı yapıyorlar” yaygarasını daha da yükseltiyor.
Peki gerçek nedir? Gerçek; bugün, niyeti ne olursa olsun, Türkiye’nin Irak’a asker göndermesini istemeyen Kürtler, Iraklılar, Araplar, İranlılar... Türkiye’ye “dostluk” etmekte; Türkiye’nin başına geçirilen “Amerikan çuvalı”ndan kurtulması için dayanak sunmaktadır. Çünkü, böylece Türkiye’nin Irak batağının uzağında kalması için “Türkiye’nin elini güçlendirmekte, Amerika’nın ve Amerikancıların elini zayıflatmakta”dırlar. Ama asker göndererek Amerika’ya uşaklık etme yarışına girenler bu tepkileri düşmanca görmektedirler.
Önceki gün Ankara yeni bir gelişmeye daha sahne oldu: Başbakan Erdoğan, İran’a bu ay yapacağı geziyi erteledi. Gerekçesi ise, Amerika ile yapılan görüşmeyle aynı; “İran’ın KADEK’i terörist örgüt listesine almamış” olması.
Irak’a asker göndermede adımlar atıldıkça, Türkiye’nin İran’la ve Irak’ın Amerikan-İngiliz işgalinde bir Arap-İslam ülkesi olduğunu kabul eden İslam ülkeleriyle arası açılacaktır. Bunun da ötesinde eğer Türkiye halkı, hükümeti girdiği yoldan döndürmezse; işgale karşı savaşın Kürt sorunu üstünden Türkiye’nin topraklarına taşınacağından kuşku duymak için bir neden yok.
Hele ABD’nin, Türkiye’yi, bölgedeki bütün çatışmalara bulaştırmak ve bölgenin istikrarsızlık merkezini İran-Irak-Türkiye-Suriye dörtgenine oturtmak istediği göz önüne alındığında, Amerika’nın dümen suyundan çıkmak Türkiye için hayati bir sorundur. Bu yüzdendir ki, işgale karşı mücadele Kürt sorununun çözümüyle, Türkiye’nin bağımsız ve demokratik bir ülke olması mücadelesiyle birleşmiştir.
e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  ROJEV..........Ender İmrek

İnkârın kılıfı “hukuk” mu?

Kürt sorunu orta yerde duruyor. Soruna çözüm bulmak için hiçbir adım atılmazken, gerilim yaratılarak ve baskı arttırılarak, dolayısıyla bölücülük yapılarak bilinen politika sürdürülüyor. Seksen yıldır uygulanan ve bu ülkede yaşayan her ulustan ve mezhepten halkın acı çekmesinden başka bir işe yaramayan politikalarda ısrar ediliyor. Kürtlerin her istemi, her demokratik talebi devleti yöneten güç odakları tarafından çarpıtılarak, halklar arasındaki dayanışma ve mücadele duygu ve yönelimini tahrip etmek için kullanılıyor. DEHAP davası da buna uygun “değerlendiriliyor.”
DEHAP davası “sahtecilik” suçlamasıyla gündemi belirliyor. Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nde görülen dava, 29 Eylül’e ertelendi. “Evrakta sahtecilik” olarak zihinlerde yer etmesi istenen bu dava, on yıllardır yapılan sahteciliğin üstünü örtmede bir perdeye dönüştürülüyor. Kürtleri ilgilendiren her durumun bir dezenformasyon malzemesine dönüştürülmesi için “Toplum Psikolojisini Yönlendirme” merkezleri atağa geçiyor. Bir saldırı dalgası yaratılarak ezilen ve sömürülen milyonlar üzerinde “suç” damgası tescil ettirilmek, bir halk ezilip-örselenmek isteniyor.
Bölgede her seçimde yaşanan baskıların, oy sayımlarında yapılan sahtekârlıkların, sandık değiştirmelerin, “falan partiye oy kullanırsanız ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getiririz” tehditlerinin, seçilmiş milletvekillerini cezaevine tıkayıp çürütmek gibi daha nice uygulamaların, bu düzenin doğal işleyişi sayıldığı ülkede, “kıldan çöpten” nedenler gündemi belirliyor. Ecevit’in DSP’sinin dördüncü yılda kongre yapmasına ses etmeyenler, GP’nin H. Celal Güzel’in partisini satın alarak ve isim değiştirerek seçime girmesini “hukuka uygun” görenler, YTP, YP, AP… gibi adı var kendi yok olan, ne bir miting, ne bir toplantı yapabilmiş bir düzine parti seçime girerken tecelli eden hukuk, milyonlarca oy almış, yarım milyonluk katılımla mitingler yapmış olan Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nun partisi olarak seçime girmiş olan DEHAP’ı “evrakta sahtecilik” yapmakla suçlamaktadırlar. Kurulu düzeni devam ettirecekler için, sömürü ve baskıyı meşru görenler için olabildiğince var olan demokrasi ve hukuk, Kürtlerin hak ve özgürlükleriyle beraber, Kürt-Türk ve bu topraklarda yaşayan tüm halkların eşit, özgür, gönüllü birliğine dayalı demokratik Türkiye diyenlere başka türlü işletiliyor.
Geriye dönüp bakıldığında, gerçek tüm çıplaklığıyla görülecektir. Seksen yıldır her şeye uydurulan kılıf, her durumu çarpıtmaya yönelik düzenlemeler Türkiye için utanç belgeleri olarak orta yerde duruyor. “Kürt yoktur, dağ Türkleri vardır”, “Kürtçe diye bir dil yoktur” diyerek, “Güneş Dil Teorisi” üreten, “Türk Tarih Tezleri”yle tarihi çarpıtan, “Milli Biyoloji”ciler olarak bilinen bir zihniyetin sahipleri, Kürt sorununun çözümü için halka kulak vermek yerine bu tür işlerden medet umuyorlar. Darbeler “seyreltilmiş” olarak sürüyor. Darbe yasaları AB’ye uyum adına “düzeltilirken” 12 Eylül darbesinin ürünü Anayasa hâlâ kullanılıyor. MGK Genel Sekreterliği ve gizli yönetmeliklerle yönetilen bir ülkede yaşıyoruz. Bunların tümü hayatın her anına ve her alanına damgasını vurdu ve vurmaya devam ediyor. Yalana, tahrifata, demagoji ve propagandaya dayalı tarih ve kültür yaratma çabalarıyla tüm dünyaya “dudak ısırtan”ların yönettiği bir Türkiye’de, DEHAP’ın kaç belde ve ilçede örgüt kurup kurmadığı üzerinden “gerçek” aranabilir mi? Ve bulunan, gerçek olabilir mi? Seçim öncesinde başladıkları ve seçimden sonra da sürdürdükleri bu çaba, gerçekten “hukuk yerini bulsun arayışı” mıdır? DEHAP seçimlere sokulmasaydı, EMEP ya da HADEP’le Blok olarak yine seçime girecekti. Bu görüldüğü için oyun o zaman bozuldu. Şimdi yeniden gündeme getirilip politik malzeme olarak kullanılmak ve bazı atraksiyonlara malzeme edilmek isteniyor. Ama ayaklarına dolanacağını gördüler. ABD de yüzünü ekşitmiş, yeniden seçim olur mu, bu iyi olmaz demiş!
Kürt ve Türk kardeşliğinin önemli adımlarından birini atarak Blok güçlerinin partisi olarak seçime girmiş olan DEHAP’a yönelik suçlamalar, basit bir olay olmadığı gibi, adli bir vaka da değildir. Sorun birkaç beldenin ya da ilçenin kâğıt üzerinde mi gerçekten mi atandığı sorunu olarak değerlendirilemeyecek denli önemli bir “siyasi tutum”dan kaynaklanmaktadır.
Bakalım ayaklarına dolanacak olan, bu ucu kayıp yumağı nasıl çözecekler? Ya da biz emek, barış ve demokrasi güçleri olarak bu oyunları bozmada ne denli yetenek göstereceğiz.


 
Başa dön

  SÖZ-ÖZ..........Aydın Çubukçu

Sizi de Amerikalı yapalım!

İşsizlik, doğal afetler, politik nedenler bir insanın ya da bir toplumun, yaşadığı topraklardan kopup başka ülkelere göç etmesinin nedeni olabilir. Herhangi bir nedenle, oralarda yaşamak artık güç gelmeye başlamıştır; hayat uzundur, çoluk çocuk vardır, gelecek başka yerde aranmaya başlanır. Göç ayrı beladır, köklerini salıp büyüdüğün topraktan kopmak ayrı bela... Kim bu kadar sıkıntıyı göze alır? Sel basıp yel götürmemişse; yangın, deprem olmamışsa; kıtlık, kuraklık yoksa; işsizlik ümüğünü sıkmamışsa; polis-jandarma baskısı el aman dedirtmemişse; dinin, dilin, milliyetin suç sayılmamışsa göç derdi çekilmez.
Ama eğer bunca sıkıntıya, derde, belaya karşı: “Nasıl olsa düzelir, bunlar geçer, yaralarım sarılır, el ele verir her cehennemin üstesinden geliriz” diyebiliyorsa insan, yani biraz umudu varsa, gelecekte küçük bir ışık görüyorsa köklerini koparıp kendini başka bir meçhule atmaz. Bir umut tutar insanı, bir de geleceği güzel yapacağına dair güven... Bu ikisi de yoksa, ver elini gurbet diyarı...
Amerika’da çalışmak ve yaşamak için “Yeşil Kart” diye bir şey var; pek çok üçkâğıtçı şirket, bunlardan satacağını vaat ederek umudu bitmiş vatandaşa yeni kapılar açacağını söyleyip para sızdırıyor. “Yeşil Kart” almak öyle kolay değil, ama umudunu tüketmiş olanların pek çoğu bu tuzaklara düşüp parasını kaptırıyor. Ta Afganistan’dan, Endonezya’dan, Irak’tan kalkıp Avrupa’ya, Amerika’ya kaçak girmek için didinen, kendisini azgın dalgaların fırtınalı kollarına atan yüz binlerce umutsuz ve güvensiz insan var.
Bunların hepsi kendi ülkelerinden, kendi halklarından umudunu kesmiş, çaresiz, geleceğe hiçbir şekilde güvenleri kalmamış insanlar. Hepsini anlayışla karşılamak mümkün... Bir de şanslarını oralarda denesinler diyebiliriz.
Yeni öğrenildi ki, Deniz Baykal’ın kızı, Amerikan vatandaşı imiş... Pek çok yeni zenginin, pek çok burjuva politikacının çocuğu gibi o da Amerikan vatandaşlık kartına sahipmiş. Bu ne demektir? Bu, Deniz Baykal’ın, kendi ülkesinden, kendi halkından umudunu kestiği, ülkesinin ve halkının geleceğine güvenmediği anlamına gelmez mi? Demek ki Deniz Baykal, bu ülkeyi yönetmeye talip bir şahsiyet olarak, hatta bu ülkeyi bakan ve başbakan yardımcısı olarak yönetmiş bir şahsiyet olarak, büyük bir partinin genel başkanı, şimdi milletvekili ama belki yarın yine başbakan ve hatta cumhurbaşkanı bile olabilecek bir şahsiyet olarak, “ben bu ülkede gelecek görmüyorum, kurtuluş umudu yok, en iyisi ben kendi çocuklarımı kurtarayım, Amerikan vatandaşı olsunlar” demiş oluyor. Çocuğunu Amerikan vatandaşı yapmanın anlamı, “Amerika’da var olan koşullar hiçbir zaman benim ülkemde olmayacak, biz sağlık, eğitim, sosyal güvenlik meselelerini çözemeyiz, yoksulluktan kurtulamayız, bilimde, sanatta, teknolojide hep böyle kalırız” demek değil mi?
Böyle düşünen ve buna göre tedbir alan birisi, halkın karşısına çıkıp “ey vatandaşlar ben iktidara gelirsem kurtuluşumuz yakındır, çocuklarınızın geleceği parlak olacaktır, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik sorunu olmayacak, hepiniz refah içinde yaşayacaksınız” diyebilir mi? Kendi inanmadığı bir söze vatandaşı nasıl inandıracak?
Şimdi, yalnızca Deniz Baykal’a değil, her partinin genel başkanına sormak gerekiyor: Çocuğunuzun kurtuluşunu nerede görüyorsunuz?
Amerika’da mı, yoksa Türkiye’de mi?
Peki benim çocuğumun geleceği ne olacak? Hadi siz; ey Deniz Bey, ey Tayyip Bey, kendi çocuklarınızı Amerika’lara gönderdiniz, vatandaş yaptınız, okuttunuz, oradan ev bark aldınız, benim çocuğum ne olacak?
“Çocuklarımız daha iyi imkânlar içinde okusunlar istedik, bu suç mu” derlerse, alacakları cevap şu olacaktır:
Siz, bu ülkenin imkânlarını iyileştirmekle görevlisiniz, bunu vaat ederek yönetici oldunuz. Çocuklarınızı benim çocuklarımla aynı koşullarda okutmayı, aynı koşullarda yaşatmayı göze alamıyorsanız, bu ülke için hiçbir iyi şey yapmayı düşünmüyorsunuz demektir. Bu koşulları değiştirebileceğinize inanmıyorsunuz; kendi çocuklarınıza kıyamıyorsunuz, ama bizim çocuklarımızı hiç umursamıyorsunuz.
Bu halka, bu ülkeye güvenmeyenlerin, bu milleti temsil etmeye ne hakları var? Gidin Amerikan mebusu olun, olabiliyorsanız!

e-posta:
aydincubukcu@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Gemilerde talim var tersanelerde ölüm...

20. yüzyılda bir köle pazarı ararsanız, öyle çok uzaklara, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarına, bilmem ne kabilelerine gitmeniz gerekmiyor.
Modernizmin, çağdaşlığın, gelişmişliğin, kalkınmanın, adaletin simgesi, tüm insanlığın ortak zaferi olarak anlatılan içinde bulunduğumuz şu günlerde, İstanbul Tuzla tersanelerine kadar gitmeniz, oradaki çalışma koşullarını görmeniz yetiyor.
Birkaç gündür bu sayfada arkadaşımız Metin İlgün tarafından kaleme alınan Tuzla tersanelerinde olup bitenleri okuyorsunuz.
Okudukça insanın kanını donduran, beynini karıncalandıran, bu kadarı da olmaz denebilecek şeylerle karşılaşıyorsunuz.
Tam işçiler içinde bulundukları acımasız, insanlık dışı koşulları, her gün gemi tepelerinde ölümle nasıl dans ettiklerini anlatırken, sanki onların anlattıklarını doğrulamak istercesine acı haber geliyor: Mahmut Demiris adlı işçi kardeşimiz iskele tepesinden düşmüş, 40 dakika kadar yerde yaralı vaziyette ambulans bekledikten sonra yaşamını yitirmiştir.
Ancak Tuzla tersanelerinde bu ne bir ilktir, ne de şaşırtıcı beklenmedik bir şeydir.
Tuzla tersaneleri, işçinin bir lokma ekmek için yaşamını verdiği, bir lokma ekmek için insanlıktan çıktığı yerdir.
Tuzla tersanelerinde işçinin, insanın hiçbir değeri yoktur.
Emek, üç kuruş karşılığı satın alınmış, hiçbir kurala, hiçbir sınırlamaya bağlı olmadan tepe tepe kullanılacak basit bir araç; işçi, dünyasal hiçbir gereksinimi, insan olmaktan kaynaklanan hiçbir ihtiyacı olmadığı varsayılan soyut bir varlıktır.
***
Bu yüzden de tersane işçisinin yaşamdan elini ayağını çekmesi için ölümü beklemesi de gerekmemektedir.
Yaşamla ölüm, birinin nerede bittiği, diğerinin nerede başladığı belli olmayan belirsiz bir çizgidir.
Çünkü tersanelerde insanlık yoktur.
Çünkü tersanelerde, çalışma süresi, iş ve işçi sağlığı, kural yoktur.
Kaynakçı ustası Haydar Alasan, şöyle diyor: “10 gün çalışırsın, 20 gün boştasın. İş güvenliği, işçi sağlığı diye bir şey yok. Burası bir köle kampı. Biz çalışıyoruz patronlarımız servetlerine servet katıyorlar. Gemiler yapıldıktan sonra, bakanlar gelip, törenler yapıp suya indiriyorlar ve patronları kutluyorlar. Kimse işçiyi adam yerine koymuyor. O geminin yapımı sırasında kaç işçinin sakat kaldığını, kaç çocuğun yetim kaldığını, kaç ananın yüreğinin yandığını soran yok.”
Bir başka işçi Murat Demiral: “Gün geliyor üç gün eve gitmeden birkaç saatlik uykuyla çalışıyoruz. Uykusuz, yorgun bir şekilde 10-15 metre yükseklikte iş yapıyoruz”diyor.
Veysel Sorgut şöyle anlatıyor: “Sabah 7’de evden çıkıyorum, gece 11’de eve varıyorum. Sofranın başında sızıyorum. Hasta olma ve tatil yapma lüksümüz yok.”
Eğer bir ülkede hastalanmak bile lüks haline gelmişse, geriye söylenecek ne kalmıştır?
Burası Türkiye. Hani o büyüdük, işler çok iyi gidiyor, kalkınıyoruz, büyük devlet oluyoruz, denilen Türkiye!
Burası büyük bir köle pazarı. Emeğin yağma edildiği, insanlarımızın bir lokma ekmek uğruna yaşamlarından vazgeçmeye mecbur edildiği sömürü cenneti.
Burada insanlık yok. Burada işçiyi insan yerine koyan yok.
Burada kural, burada sınır, burada iş saati, iş sağlığı yok.
İnsanlar kölece çalışıyor. Gemi tepelerinden düşerek ölüyor.
Gemilerde talim var, tersanede ölüm....

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  BOYUT..........Bahadır Özgür

Ekonomi Kongresi’nin ardından...

40’tan fazla ülkeden 300’ü aşkın iktisatçının katıldığı ODTÜ Ekonomi Kongresi, yoğun tartışmalara sahne oldu. Sadece bilimsel bilgilerini paylaşmakla sınırlı kalmayan iktisatçılar, Amerikan hegemonyasına ve küreselleşmeye karşı nasıl tavır alınması gerektiğini de sorguladılar. Bu özelliğiyle kongrenin, ekonomi politiğin gizemli ilişkileri deşifre etmek için akademik podyuma yeniden çıkmaya hazırlandığının işaretlerini verdiğini söylemek lazım. Nitekim, 21. Dünya Felsefe Kongresi, küreselleşmenin hegemonyasına rağmen dünyayı anlama çabasında Marksizmin alternatifsizliğini kanıtlamıştı. Ekonomi Kongresi ise siyasal iktisadın, Korkut Boratav’ın deyimiyle, bilimin “kraliçesi” olduğunu hatırlattı bize.
İktisat, politikaya
hasret
Neoklasiklerin, matematiksel formülasyonlarla eleştiriye tamamen kapattıkları iktisatın kapıları, politikaya açılmanın yollarını arıyor. Egemen iktisatın eleştirisi, aynı zamanda mevcut ekonomi politikaların eleştirisine ve bu politikaların denk düştüğü toplumsal sınıfların analizine zorluyor bilimcileri. ODTÜ kongresinde, yoğun olarak hissedildi bu hava. Bunu sunumlarda da görmek mümkündü.
Örneğin; kendisi gelemese de konrenin en dikkat çekici tebliğlerinden birisi Ellen Meiksins Wood’un “Sermaye İmparatorluğu” başlıklı sunumuydu. Wood’un henüz Türkçe’ye çevrilmemiş son kitabının ismi de aynıydı. Wood, sınıf teorilerinin çöpe atılmak istendiği bir dönemde kaleme aldığı “Sınıftan Kaçış” kitabıyla tanınıyor. Kitabında, sınıfı ve sınıf mücadalesini sosyalist projeden tasfiyeye çalışan post-marksistleri ve onların siyasal projelerini kıyasıya eleştiriyor. Kongredeki tebliğinde ise emperyalizmin aşıldığını savunan küreselleşmecilerle hesaplaştı Wood. O’nun tezlerini, Kanada’nın York Üniversitesi’nden Aijaz Ahmad tamamladı. “Çağımızın Emperyalizmi” başlıklı tebliğinde, Amerikan hegemonyasına karşı direnişin “üçüncü dünyadaki” dinamiklerine işaret etti. Ve şu sözleri, kongrenin en anlamlı mesajlarından birisiydi: “Bu direniş, işçi sınıfı başı çekme görevini üstüne almadan anlam kazanmayacaktır.” ABD’li iktisatçı Al Campbell’ın, tartışmalı tezlere dalyanan sosyalist ekonomi üzerine sunumunda, kapitalizme tek alternatifin sosyalizm olduğunu söylemesi, Felsefe Kongresi’nde Marx’tan bahsetmemek adına kılı kırk yaran Amerikalılar’ı anımsattı.
‘Kızıl salon’!
Oturumların iki ayrı salonda toplanması ise, iktisat bilimindeki ayrışmanın kongre mekanına yansımasıydı sanki. Merkez Bankası, İMKB ve Hazine’nin sponsorluğunda düzenlendi kongre. Dolayısıyla liberal iktisatçılar, bankacılar, sponsor kuruluşların yöneticileri ve Dünya Bankası uzmanları da katıldılar. Ancak liberaller ile marksist iktisatçıların biraraya gelmemelerine özen gösterilmiş gibiydi. Marksist iktisatçıların oturumlarının yapıldığı Salon 2, “kızıl salon” olarak espri konusuydu. Bu durumun sponsorları rahatsız ettiği ve para kısmı halledilemezse eğer, kongrenin gelecek yıl yapılmama riskinin doğduğu söyleniyor. Katılımcılar için verilen akşam yemeğinde akademisyenlerin sponsorların tavrına nispet yaparcasına “çav bella”yı söylemeleri, belki de liberalleri çileden çıkartan son damlaydı. Zira, Merkez Bankası yöneticileri, ertesi günkü oturumu iptal ettiklerini açıkladı.
Evrensel günlüğü
Ekonomi Kongresi’nin bir de “kayıtdışı” bölümleri vardı. Evrensel’in kongreyi izleyen tek basın kuruluşu olması, bazı sunumlarda örnek verilmesi, gazetemize yönelik ilgi, bizim için umut vericiydi.
Olanca mütevazılığı ile her verilen arada yabancı konuklara işçi hareketi ve günlük işçi basını üzerine bilgiler veren, Evrensel gazetesi dağıtan Cem Somel’in değerlendirmeleri gerçekten kayda değerdi: “Amerika’dan sosyalist iktisatçıların çıkması çok enteresan. Ama yine de ne çıkacaksa bizden çıkacak” diyordu. İşçi sınıfı ile hayatın içinde bağlar kurmayan, örgütlenmeyen bir bilimcinin Marksizmi de anlayamayacağını söylüyordu Cem hoca, ve ekliyordu: “Marksist kuram emperyalizmin acısını çekenler için gerçekten acil bir ihtiyaç ve Marksizmi en iyi anlayacaklar da yine onlar.” Bunları anlatırken, Türkiye’deki işçi hareketine duyduğu inancı dile getiriyordu. Kongreyi haberleştirmemizde ve röportajlarda emeği çok büyüktü Cem hocanın.
Gazetemiz yazarlarından Yüksel Akkaya ise sunumunda Evrensel’de çıkan işçi mektuplarını örnek verdi ve dinleyenlere mutlaka okumalarını tavsiye etti. Bize sık sık ilettiği önerisini, oturumdan sonraki sohbetimizde de yineledi: “İşçilerin, yaşadıkları koşulları kendi kalemlerinden anlattıkları bu mektuplar kesinlikle kitap olarak basılmalı.” İş Yasası üzüreni tebliğ sunan diğer bir yazarımız Özgür Müftüoğlu da, sabahları ODTÜ’deki bayide gazate kalmamasından oldukça şikayetçiydi. Gazetelerin çabuk tükenmesi, bizim için pek de şikayet edilecek bir durum değildi tabii ki!
Organizasyon komitesinin Evrensel’e teşekkür etmesi, ODTÜ Ekonomi Topluluğu üyelerinin oluşturduğu basın masasının adeta “Evrensel masası” gibi çalışması ve izleyemediğimiz oturumların notlarını tutmaları, gazetemiz adına düşülmesi gereken küçük, ama önemli notlar...
Bilimin düsturu
Dante’nin sözleri
Dört gün süren kongre, oturumlarıyla, kulisiyle, sponsorlarıyla iktisattaki ayrışmanın ve ekonomi politik biliminin işçi hareketiyle birleşme sancılarının izlerini taşıdı. Önümüzdeki yıllarda benzer toplantıların bu ayrışmanın daha da netleşmesine katkıda bulunacağına şüphe yok. Anlaşılan, “Şimdi her zamankinden daha çok varolan her şeyin acımasız eleştirmeni olmak zorundayız” diyen Karl Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın girişine astığı Dante’nin sözleri, bir kez daha bilimcilerin eleştirel tavrının düsturu olma yolunda:
“Bilimin kapısında, aynı cehennemin girişinde olduğu gibi, taleplerimiz şu olmalıdır: Burada bütün güvensizlikler geride bırakılmalı\ Burada bütün korkaklıklar ölmeli.”

e-posta:
bahadirozgur@hotmail.com

  Başa dön

  İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ..........Yüksel Akkaya

KESK: Sendikacılık ve siyaset

Sendikal harekette sık tartışılan konulardan biri, sendikaların siyaset yapıp yapmaması ile ilgilidir. Doğası gereği sendikacılığın her faaliyeti doğrudan siyesetle ilgili olduğu için, sendikanın siyasetle uğraşmaması yönündeki yaklaşımların maddi bir temeli yoktur. İktidarın emekçilere yönelik alacağı kararlardan, uygulamakta olduğu kararlara kadar her şeyden etkilenen sendikalar, doğal olarak bunlara bir tepki gösterecektir. Bu tepki de iktidarın kararlarını etkilemek isteyen bir yaklaşım olup, siyasetten başka bir şey değildir.
Sendikaların hükümetin uygulamalarına, yaklaşımlarına, iktidarın kararlarına karşı göstereceği tepkilerin, sınıfsal bakış açısına sahip olup olmaması, sendikal politikalar açısından büyük önem taşımaktadır. Son “toplugörüşme” sürecinde KESK ile AKP Hükümeti arasında geçen tartışmayı sendika-siyaset açısından değerlendirmenin oldukça açıklayacı ve bir o kadar da yararlı olacağını düşünüyorum.
KESK son “toplugörüşme” sürecinde ne yazık ki “bölücü-irticacı” söyleme yenik düşerek, kısır bir polemiğe girmiş, sınıf temelli bir bakış açısı ile hükümetin yaklaşımını ortaya koyamamıştır. KESK’in buradaki temel yanlışı, sermayeyi değerlendirirken rengine, dinsel kimliğine bakışta olmuştur. Oysa sermaye, nihayetinde sermayedir; rengi, dini, milliyeti, mezhebi ne olursa olsun temel amacı emek gücü üzerindeki sömürü oranını artırıp, kâr oranını yükseltmektir. Bu temel felsefeyi edinmiş bir sermayenin şu veya bu sıfatı almış olması emekçiler açısından pek bir şey ifade etmez. Böyle olduğu için de KESK, bu “toplugörüşme” sürecinde sermayenin hangi sıfatı taşırsa taşısın, emek karşıtı olduğunu ortaya koyup, AKP iktidarını da bu açıdan tartışmalıdır. Yosulluk ve kalkınma söylemi ile emekçilerin oylarını alan AKP’nin, aslında bir sermaye partisi olduğunu, bunu da hem kamu işçileri hem de kamu emekçilerinin ücret pazarlıklarında açıkça ortaya koyduğunu gösterip, kamuoyunu bu tartışma çerçevesinde oluşturmalıdır.
12 Eylül ile önü açılan, Özal iktidarı ile palazlanan, bugün artık önemli bir güce ulaşmış olan “İslami” sermaye, artık kapitalizmin tüm nimetlerinden yararlanmak istemekte, bu nedenle kapitalist sistemle bütünleşmenin, ona eklemlenmenin yollarını açmaktadır. İçe kapalı bir yapıdan dışa açık, kapitalist sisteme eklemlenmeyi hedefleyen bu yaklaşımı, böyle bir yapıya geçişi zorlayan bu düşünceyi takiye ve benzeri şeylerle itham edip, irticacılıkla suçlamak sınıf temelli yaklaşımlardan bihaber olmaktan başka bir anlama gelmez. Kasımpaşalı “delikanlı”nın açıkça dile getirdiği gibi, onlar artık kapitalist sistemin bir parçası olmaya başlamışlardır, bu nedenle yüzleri Batı sermayesine dönüktür. Bu kapitalizmin tüm kurallarını benimsemekten başka bir anlama gelmez. O nedenle de KESK, sendikal politikasını ve söylemini irtica, gericilik üzerine değil sınıf temeli üzerinde, sermaye karşıtlığını eksen alarak, oluşturmalı ve hayata geçirmelidir.

e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com

  Başa dön

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Sıfıra sıfır

Liradan sıfır atma tartışması tamamen gündemi değiştirmeye yönelik. Cumhuriyet tarihimizin en baba(?) Maliye Bakanı, hükümetin vurucu gücü, “Satarım” sloganıyla 6.45 kalibrelik mermi gibi esip gürlüyordu. Herkesin Kemal abisi, dolar bir sent artsa hemen benzin fiyatlarını yükseltirdi. Şimdi dolar diplere vurdu, abimizde ses yok. Sanki tüm planlarını, vaadlerini, seçilince savaşa girmek, ABD’den lejyoner aylığı almak üzerine yapmış gibi, “Giremedik, çıkın paraları” diye halkın cebine saldıran Kemal abimiz, nihayet, önceki bakan arkadaşlarının da son çaresi olan çözümü buldu. Sıfırları atıp parayı kurtaracak.
Türkiye, son altı yılda ekonomik büyüklük açısından dünya 16’ncılığından dünya 20’nciliğine düşmüş. Çocuklarının eğitimine bütçeden ayrılan payda dünya ikincisi; ama sondan. Orta gelir gurubunun diplerinde. Yani fakirler gurubuna bir fiske kalmış.
Çözüm olarak ABD’ye asker kiralamayı planlayanlar, halkın tepkisinden çekiniyorlar. Kendi yaptırdıkları yanlı anketlerde bile, “Asker gönderilemez” diyenlerin yüzdesi, yetmişlere yaklaşıyor.
“Gencimin kanı, Coni’nin petrolüne feda olsun. Bize de akmasa da, damlar” rüyasındaki holding patronları, boyalı sayfalarında, karanlık köşelerinde her şeyi pazarladılar. Irakvole bile gündeme geldi. Ama halkı kandıramadılar.
Şimdi Kemal abimiz yılların demode gündemini tezgâha sürüyor.
2000 yılı 29 Nisan tarihli yazımdan bir paragrafı tekrar yazıyorum.
“Ülkemizi yönetenler, son 20 yıl içindeki büyük çabalarıyla (?) paramızı insanlık tarihinin en önemli buluşlarından biri olan sıfırlarla doldurmayı başarmışlarken, şimdi kalkıp bu sıfırları atmayı, hem de altı tanesini birden atmayı düşünüyorlar. Bu sayede, enflasyonun ekonomimiz üzerindeki kötü izlerini sileceklerini, enflasyonu yok edeceklerini öne sürüyorlar. Altı sıfır atılınca, sanki işsizlik sona erecek, gelir dağılımında dünyanın en adaletsiz ülkelerinden biri olan ülkemizde gelirler eşitlenecek. Altı sıfır atılınca, geçen yıl yüzde altı küçülen ve fakirleşen ülkemiz sanki yeniden büyüyecek. Bir lira bir dolar olunca sanki Amerika’yı bile geçeceğiz. Keşke lirada daha fazla sıfır olsaydı da 9, 10 tane sıfır atabilseydik. Üretimi filan boşver, kapat okulları kurtar Milli Eğitimi, kapat üniversiteleri YÖK ortadan kalksın. Yok et arabaları trafik rahatlasın. Sustur gençleri işsizlik sona ersin. At sıfırları liradan ülke kurtulsun. Atılan sıfırlar da banka hortumcularına, ülkenin dış borç rakamına, bebek ölümleri sayısına, çokuluslu şirketlerin cebine gitsin.”
3 buçuk yılda değişen bir şey yok. Gündem değiştirme maddesi ‘liradan sıfır atma’ yine tezgâhlarda.
Bu ‘0’ rakamı geçtiğimiz haftalarda da “Solda sıfır” filan diye gündeme gelmişti. Ama bizim gündemimiz belli.
“ABD jejyoneri olmayacağız.”

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜK YOLU..........Mumia Abu Jamal

Afrika’da yeni sömürgecilik

“Ekonomik bağımsızlık olmadan, siyasi bağımsızlık
sadece bir hayaldir.” Kwame Nkrumah
Birkaç hafta önce, “Büyük İmparator” George W. Bush, Batı ve Güney Afrika’da görkemli bir gezi düzenledi. Gezinin amacı, Afrika’da yayılma ve Batı sömürüsünü artırma yollarını aramaktı.
Senegal’deki Goree Adası’nda, “özgürlük” hakkında aptalca bir konuşma yaptı. Koca bir kıtaya tecavüz eden sömürgecilerin başı olarak, Arfika’ya gelirken cebinde, başkalarının servet ve zenginliği adına halklara vurulacak prangaları taşımıyormuş gibi.
Bu defa geliş sebebi, Afrikalı işçileri IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi asalak neo-liberal takımının kollarına itmekti.
Bu kuruluşlar, küresel tefeciler kartelinin liderleri, tüm dünya çapında hükümetleri kendi halklarına karşı sosyal yıkım politikaları izlemeye zorlayarak, çok büyük zararlara yol açtılar. Sırf Batı’nın pazarlarını genişletmek için.
IMF ve Dünya Bankası, bugünlerin moda tabiriyle, tam anlamıyla kitle imha silahları durumunda! Bunlar, ABD emperyalist politikasının araçları. Görünüşte, bunlar çokuluslu örgütler; ama herkesin bildiği gibi, IMF aslında ABD Hazine Bakanlığı’nın kontrolünde. Dünya Bankası, IMF’ye göre ikinci planda. Belli başlı sanayileşmiş ülkelerin hükümetleriyle özel sektörün büyük kısmı, IMF’nin hükümlerine kulak asıyor.
Kolombiyalı ekonomist Jagdish Bhagwati’nin “Wall Street-Hazine kompleksi” diye adlandırdığı tefeciler karteli, muazzam gücüyle, düşük ve orta gelirli ülkelerin karşısında duruyor. Bu güç, OPEC’in (Petrol Üreten ve İhraç Eden Ülkeler) petrol üzerindeki gücünden de büyük. OPEC, yapabildiği kadarıyla, petrol fiyatlarını kontrol altında tutuyor; IMF ve Hazine ise, sadece borçlanma maliyetlerini değil, uygulanacak ekonomik politika ve siyasetin bütününü kontrol ediyor.
Diğer bir deyişle, IMF hükümetlerin çoğuna, eğer kendisinin dayattığı politikaları kabul etmezlerse, hiçbir kaynaktan borç bulamayacaklarını söyleyebilecek güçte. Bu, dünyadaki en yoğun güç; hatta, Amerikan askeri gücünden bile daha fazla etkiye sahip.
“Büyük İmparator” Bush’un Afrika’ya geliş sebebi, bundan 500 yıl önce Dümenci Henry’nin Afrika’nın batı sahillerine gemilerini gönderme sebebiyle aynıydı. Veya bin yıl boyunca Arapların, Siyahları sömürmek amacıyla Doğu Afrika’ya açılmalarıyla.
Teksas’ta ırkçı ölüm cezalarını onaylayan, devleti yönetirken ırkçılığı ve şiddeti yeniden dirilten, Florida’daki binlerce Siyahın oy hakkını engelleyerek başkan seçilen bu adamın Afrikalılara lanet getirmeyeceğine inanan var mı? Hatırlatalım ki, Teksas, köleliği yaymak için Meksika’yla savaşa girmişti.
Bu kıtaya gelip Afrikalı liderlerle fotoğraf çektirirken gözlerindeki bakış, aslanların avlayacakları ceylanlara bakarkenki bakış gibi.
Fakat bu aslan varlığını belli etmiyor. Uzun otların arasından sürünüyor; aniden saldırmasına yetecek kadar yakınlaşıncaya dek, renkleri onun gerçek amaçlarını ve yarattığı tehdidi gizliyor.
Afrika halkları; sınırları, dilleri, kabile ve klanları aşarak, bu ikinci sömürgecilik saldırısına karşı birleşmeli. Bu mümkündür! Bu zorunludur! Yeter ki irade olsun!
Bugün Amerikalılar, Afrika’nın dostu değildir. Geçen yüzyılda da değillerdi, bugün de olamazlar. Gülücükleri ve takım elbiseleriyle gelip, vaatlerde bulunmuşlardı. Şimdi tarih bize öğretiyor ki, ne zaman bir yere gitseler, arkalarında iskeletler bırakıyorlar.
Seattle’daki ani patlamanın ardından büyüyüp serpilen küreselleşme karşıtı hareketin önemli bir parçası bu olmalı. Atalarımızın yüzlerce yıllık ıstırabını dindirebilseydik ne olurdu? Bizler de, gelecek nesillerin atalarıyız ve onları ABD’nin başlarına saracağı ıstıraplardan korumak bizim görevimiz.


 
Başa dön

  ARA SIRA..........Ali Baş

Her evin bir anarşisti vardı

İlkokul yıllarıydı. Alabildiğine yağmur yağıyordu. Tek başıma ürkerek, koşar adım eve gelmeye çalışıyordum. Sokakta gördüğüm herkes bir koşuşturmanın içerisindeydi. Telaş vardı. Herkesin dilinde aynı cümle “Hükümet düşmüş.”
O yıllarda, hükümetin düştüğüne çok üzülmüştüm. Neler olduğunu bilmiyordum, tahminler yürütüyordum. Herkes korktuğu için ben de korkuyordum. Hükümetin düşmesini, vatanın düşman güçleri tarafından işgal edilmesi olarak yorumluyordum. Çocuk aklı işte!
Daha sonra ülkeye düşman askerinin girmediğini öğrettiler bana. Yapılan “ihtilal”miş. ‘Darbe’, kelimesini ise yıllar sonra öğrenecektim.
Eve geldiğimde canım oyun oynamak bile istemezdi.
Annem bir köşeye çekilir saatlerce ağlardı.
Çok ağlardı.
Niye ağladığını söylemezdi.
Saçını okşar, yanaklarını öperdim. Ağlamamasını söylerdim.
Annemin kardeşleri, yeğenleri, çok sayıda yakını kayıptı.
Hiçbirinden haber alınamıyordu. Kimin nereye savrulduğu belli değildi. Eylüldü her genç bir köşeye savrulup gitmişti.
Kim bilir, hangi kuytu evlerde, kaç ananın gözlerinden kan damlıyordu.
Geceler ve uzun günler boyunca...
Birkaç hafta sonra, genç akrabamızın birinin izi bulunmuştu. Kitaplarını saklayamadığı için yakalandığını öğrendik. “Hiç olmazsa yaşıyor” sözünü o zamandan bu yana sürekli bir yanıma tutuşturup öyle taşır dururum. “Hiç olmazsa yaşamak” nasıl yaşamaktır acaba?
Kitapların, tehlikeli olduğunu ve her kitabın okunmaması gerektiğini de o yıllarda öğrenmiştim.
O yıllarda her evin bir anarşisti vardı.
En tehlikelileri ise dış mihraklı olanlardı!
Sokakta yürürken, sağıma soluma bakar hep onları arardım. Teröristleri, anarşistleri ve bölücüleri. Herkes şüpheliydi. Kendi kendime sorardım; peki onların dışındakiler kimdi? Biz kimdik? Yanıtını yıllar sonra öğrenecektim.
Ortaokula başladığım ilk gündü. İlk öğrendiğimiz şey, sıraya dizilmekti. Kollarımızı iki yana açar ip gibi dizilirdik. Sıranın bozulmaması için büyük çaba gösterirdik. Daha sonra öğretmenimizin o sert komutunu öğrendik. Sağa dön, uygun adım marş marş. Okula girerken ayaklarımızı yere vurup, aynı tekerlemeyi söylerdik.
“Her Türk asker doğar.”
Ne olduğumuzu o zaman öğrenmiştim: “Biz Türk’tük ve askerdik”
Tornadan çıkmış gibiydik, tek ses tek yürek !
Hepimiz askerdik ve anarşistler aramıza sızmış olabilirdi. Sonunda bizim sınıfta bir anarşist bulunmuştu! Çocuğun ders kitabının sayfalarının üzerinde “bölücü” ve “yıkıcı” cümleler vardı. “İş” gibi “ekmek” gibi “özgürlük” gibi...
İsmi Hüseyin’di. Apar topar, müdürün odasına götürüldü. Dayağın bini bir para. Hüseyin’in abisinin kitabını kullandığını daha sonra öğrenecektik. Anarşist Hüseyin üzerine uzun uzun yorumlar yapıldı. Sınıfımıza bir anarşistin sızmasını kendimize yedirememiştik. Ama Hüseyin delikanlı anarşistti. Kimse kitabını değiştiremedi, kitabın üzerindeki yazıları sildiremedi. Anarşist Hüseyin’e birçoğumuz saygı duymaya, çaktırmadan sevmeye bile başlamıştık. Herkes gizli gizli Hüseyin’le sohbet ederdi. Çünkü o içimizdeki en cesur kişiydi.
Lise yıllarına geldiğimizde en önemli dersimiz Milli Güvenlik dersiydi. Uygun adım girdiğimiz sınıfta, dersi vermeye gelen komutanımızı görünce, hepimizin yüzü gülerdi. Nihayet gerçek bir komutanla karşılaşmıştık. Ötekilerin öğretmen mi, komutan mı olduğu belli değildi. Bize gerçek bir komutan gerekirdi. Şapkalı ve üniformalı, en gerçeğinden bir komutan.
Komutanımız kibardı.
10 alanlara teşekkür ederdi. Yıldızlı 10 alanlara ise “çok teşekkür ederim” derdi.
Zaten, 7-8 alanlara şüpheli bakılırdı.
Asker doğmuş bir milletin çocukları olarak, milli güvenliğimiz gibi önemli bir derste nasıl düşük not anılabilirdi ki!
Milli Güvenlik dersinden başka, bir diğer önemli dersimiz de din dersiydi.
Hiç kuşku yok ki, iyi bir asker, kendisine gerekli tüm duaları bilmek zorundaydı. Bizler de gerekli olan duaları bir çırpıda öğrenmiştik. Sıraların üzerinde sınıfı geçmek için tüm namazları kıldık. Hepimiz mutluyduk.
En önemli iki dersten yüzümüzün akıyla çıkmıştık. Diğer derslerin önemi zaten yoktu. Çünkü yaşamın içinde bize gerekli olmayacağına inanıyorduk. Zaten, öğretmenlerimiz de bu derslerin bize gerekli olmayacağını söylüyordu. İyi de biz ne yapacaktık? Kısa sürede ne yapacağımızı öğrendik.
Sigara içmeye, ara sıra alkol almaya başladık. Dersten kaçıp kahvehaneye kâğıt oynamaya giderdik. Oysa biz daha çok ufaktık. Tüm bunları yaparken bile, çevremizde anarşistleri arardık. Çok yaramazlık yapardık. Birgün hepimiz birden karakola düştüğümüz de komiserin, “anarşist herifler” sözü ile karşılaştık. Çok gülmüştük.
Hâlâ da gülerim!
Ne zaman eylül ayında yağmur yağsa, evlerin camlarına bakarım.
Kendi kendime “bu evin anarşisti nerede?” diye sorarım.
Çünkü her evin bir köşesinde, geçmişten kalan annelerin gözyaşlarının kurumadan saklı kaldığını bilirim.


 
Başa dön

  ARA SIRA..........Erhan Sancı(*)

Başbakan’ın mektubunun düşündürdükleri

2003-2004 eğitim-öğretim yılı, değişik sorunlarla birlikte başlıyor. Son 15 yılda öğrenci sayısı iki kat artarken, bütçeden eğitime ayrılan payın yüzde 16’dan yüzde 6’ya gerilemesi; kayıt sorunu; öğretmen, hizmetli, memur açığı; öğrencilerden toplanan paralar, eğitim ve öğretimin nereden nereye geldiğini gösteren sorunların başlıcaları.
Bu günlerde devlet tarafından ücretsiz olarak dağıtılacak kitaplar okullara geldi. Kitapların gelmesini bir tarafa bırakırsak, kitapların yanında bir bildiri bulunuyor. Bildirinin bir yüzünde Başbakan’ın fotoğrafı ve altında bu hükümetin eğitim ve sağlığa ne kadar duyarlı yaklaştığı, devlet tarafından alınan vergilerin tekrar halka nasıl hizmet olarak geri döndüğü, halktan alınanın nasıl yine halka geri verildiği, çocukların çok daha iyi mekânlarda ve imkânlardan yararlanarak eğitim almaya hakkı olduğu ve bunların hükümetin kararlarının içinde olduğu yazıyor. Bildiride, bu öğretim yılında, çocukların gözlerinden öpülüyor, çocuklara zihin açıklığı ve başarılar; fedakâr öğretmenlere sağlık ve mutluluk dileniyor ve sevgiler sunuluyor.
Biz, okullarda satılan kitapların devlet tarafından basımı sağlanarak ücretsiz karşılanmasını yıllardır savunuyoruz. Bu ücretsiz dağıtılan kitaplarda, sizin hiç mi hiç emeğiniz, katkınız ve halka olan duyarlılığınız söz konusu değildir. Bir duyarlılık yapacak olursanız 367 milletvekili ve il yöneticileriniz olarak, bu kitapların bütün maliyetini siz cebinizden karşılasaydınız o zaman duyarlılığınız konusunda bir tek laf etmemiş olurduk.
Çocukların daha iyi mekânlarda ve imkânlarla eğitim yapmaya hakkı olduğunu söylüyorsunuz. Okulda yeterli hizmetli olmadığından olkulların bir bölümünün hem öğretmenlerce hem de öğrencilerce kullanılmasının yasak olduğunu duymuş muydunuz? Yine hizmetli olmadığından her iki-üç günde öğretmenin kendi sınıfını paspas yaptığını, yeteri kadar derslik olmadığı için sınıflarda 50-60 öğrencinin öğrenim gördüğünü biliyor muydunuz?
“Çocuklarımızın gözlerinden öper ve yavrularımıza zihin açıklığı ve başarılar dilerken, fedakâr öğretmenlerimize sağlık ve mutluluklar diler, sunarım” demişsiniz.
Sayın Başbakan, bu ülkenin en fedakâr, en cesur, çocukalarını en çok seven eğitim emekçileri 23 Ağustos’ta ülkenin her yanından “İnsanca bir yaşam için”, çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakmak için Ankara’ya yürüyen eğitim emekçileri ve onun bileşenleriydi. Fakat siz bu eğitim emekçilerini “teröristlikle” suçladınız. Yasadışı eylem yapıyorsunuz diye bütün kolluk güçlerinizi üzerimize saldınız, yetmiyormuş gibi 11 KESK üyesini 2-3 gün gözaltında tuttunuz, bu da yetmiyormuş gibi yöneticilerimizi savcılığa ifade vermeye çağırdınız.
Bu olaylar olduktan sonra sağlık ve mutluluk dilediğiniz öğretmenlere 2003 için sıfır zam önerdiniz.
Ben size soruyorum; eğitim emekçilerine bunlar reva görülürken fedakâr öğretmenler; sağlık ve mutluluğu iman gücüyle sürünerek mi kazanacak?
Bu bildirilerin, kitapların bulunduğu poşete mi yoksa diğer poşetlere mi konacağı, eğitim emekçileri tarafından dikkate alınacaktır.
(*) Eğitim-Sen Ankara 1 No’lu Şube yöneticisi


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net