|
|

|
           

Önceden eski defterler gündemden düşmezdi. Şimdi hakaretler, davalar uçuşuyor, dönüp bakan yok.
|
Medya
.............................................................
Çağdaş Günerbüyük
|
Bir dava ve medya
Başbakan Tayyip Erdoğan, bu hafta içinde, Milli Gazete’de gördüğü ve kendisine yönelik olduğunu düşündüğü sözler için, 30 milyar liralık tazminat davası açtı. Dava dilekçesinde, “Başbakan Erdoğan’ın duyduğu acı, elem ve ıstırabın mevcudiyeti tartışmasız” deniyordu. Haberin öne çıkan yönü, Saadet Partisi Genel Sekreteri Suat Pamukçu’nun kullandığı “dönek” sözü olmuştu.
“Bir gecede demokrat olduğunu söyleyenlere Pamukçu’dan cevap” diyordu gazete, 18 Ağustos’ta, “Demokrat değil dönek” manşeti altında bir röportaja yer vermişti. Elbette Saadet Partisi’yle içli dışlı ilişkisi bilinen gazetenin, tahmin edileceği gibi SP’yi öne çıkarmak ve Refahyol hükümeti dönemini övmek gibi bir amacı vardı. Haberde, Erdoğan’ın, ya da bir başkasının adı geçmiyordu, çoğunlukla 28 Şubat üzerine yapılan konuşmanın bir bölümünde “28 Şubat’ı anlayamayanlar”dan söz ediliyordu yalnızca: “İyi anlamayadıkları için bölücü oldular. Sonra gidip biz demokratız, muhafazakar olduk dediler. Hayır sen demokrat falan olmadın, dönek oldun. Hiçbir zaman da olamazsın.”
Erdoğan’ın hakaret davası açtığı sözler de bunlar oldu. Gazete yetkilileri ve röportaj yapılan SP’li Pamukçu, dava açıldıktan sonra “Biz Erdoğan’ı kastetmedik” diye açıklama yapsalar da, Başbakan, bu sözlerin kendisini hedef aldığını düşünmüştü. Olayı daha da ilginç hale getiren bir gelişme, yine Milli Gazete’nin iki yazarı tarafından açıklandı. Mustafa Kurdaş ve Mustafa Yılmaz, perşembe günü “Hey gidi günler hey” başlığıyla yazdıkları yazıda, Erdoğan’ın uzunca bir süre Milli Gazete’nin fahri muhabir kartını taşıdığını açıkladılar. Erdoğan’ın bu kartı, RP İstanbul İl Başkanlığı dönemi boyunca, ‘80’lerin başından, Belediye Başkanı seçildiği 1991 yılına kadar taşıdığı öne sürülüyordu. Üstelik bu yazarlar, kartın ellerinde olduğunu da yazılarında belirtmişlerdi.
Bu tartışmada, her iki tarafın da tutumlarının politik konumlarıyla ilgili olduğu anlaşılabilir. “Neden” yaptıkları üstüne söylenecek fazla söz yok.
Medyaya gelince, orada biraz durmak gerekiyor. Her şeyden önce, yukarıda özetlenen gelişmeler, dikkate değer haberler. Ülkenin başbakanını, mahkemeleri, davaları, geçmişi, takiyeyi vb. içine alan “haber değeri olan” olaylar. Buna karşın, medyadan gördükleri ilgi o kadar sınırlı ki... Davanın açıldığı gün, kısa da olsa bunun haberini veren gazetelerin sayısı, bir elin parmaklarını geçmiyor. Sonrasında ortaya çıkan “kart” davasıyla ilgili haber yapan tek gazete ise Cumhuriyet. Konu hakkında hiçbir köşeyazarı da yazı yazmış değil.
Buna karşın, Erdoğan’ın başbakanlığından önceki dönem anımsanacak olursa, “eski”ye rağbet konusunda medyanın gösterdiği hassasiyet ortada. Birkaç ay önceye kadar birbiri ardına ortaya çıkan kasetlerden geçilmiyordu. Medyanın AKP’nin ortaya attığı “muhafazakar demokrasi” teorisine gösterdiği yakın ilgi de biliniyor. “Ya okuyanlar Başbakan’a değil Milli Gazete hak verirlerse” diye düşündüklerinden mi bilinmez, konudan özellikle uzak durmaya çalışıyorlar.
Hadi onlar, “İktidar yalakası, kartel medyası”; “İslamcı” gazetelere ne demeli? Milli Gazete’ye biri bir söz söylese, hele dava açsa, “Bu ülkede demokrasi yok mu, özgürlük yok mu?” diye ortalığı ayağa kaldıran Vakit, Yeni Şafak, Tercüman gazetelerinden de ses yok. En az diğer çıkarcılar kadar hükümete “sadık”lar çünkü. Görmezden geliyorlar. Erdoğan’ın demokratlığını savunmak, 28 Şubat’la ilgili konuşmak, Milli Gazete’yi eleştirmek, “Ne kadar ayıp öyle denir mi?” demek için bile kalemi eline alan yok.
|
|
|