www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Cola’ya hayır BARIŞA EVET
Coca-Cola’nın sponsorluğunda düzenlenen Rock’n Coke protestolarla başlarken; savaş karşıtlarının düzenlediği BarışaRock, rock müziğinin barış yanlısı kimliğini savunanları biraraya getirdi.

Derinin derdi
17 Ağustos’un o sıcak mı sıcak pazar gününün akşamında, yapı işçileriyle birlikte deri işçileriyle de buluşacaktık...

10 bin kişiye tiyatro götürdüler
Lüleburgaz’da 12 yıl önce kurulan Genç Oyuncular grubu, tiyatroyu sokak aralarına, terk edilmiş arsalara götürürek, 10 bini aşkın insanla buluşturdu.


Cola’ya hayır BARIŞA EVET
Coca-Cola’nın düzenlediği “Rock’n Coke” isimli festival başlar başlamaz protestolara sahne oldu. Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu ile TAYAD, basın açıklaması yaparken jandarma tutuklu yakınlarının eylemine saldırıda bulundu.
Hezarfen Havaalanı’nda yapılan festival bölgesine basın açıklaması yapmak üzere gelenleri jandarma içeri almadı. Bunun üzerine basın açıklamaları festival alanının dışında yapıldı. İlk basın açıklamasını F tipi cezaevlerinin kapatılması talebinde bulunan TAYAD yaptı. Jandarmanın saldırıda bulunduğu ilk açıklamada, tutuklu yakınları yerlerde sürüklenerek askeri araçlara konuldu. Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu bileşenlerinden oluşan 70 kişinin de saldırıya müdahalesi ile bir süre arbede yaşanırken yine bu müdahale üzerine gözaltına alınanlar serbest bırakıldı.
Katliama ortak olma
TAYAD’ın ardından Koordinasyon basın açıklamasını gerçekleştirdi. Açıklama metnini okuyan Grup Yorum üyesi Özcan Şenver, Coca-Cola’nın ABD emperyalizminin simgesel tekeli olduğunu belirterek “Bu festival aynı zamanda Coca-Cola’nın da sömürü ağını geliştirmeyi amaçlamaktadır” dedi.
AKP Hükümeti’nin Irak’a asker gönderme politikalarını da eleştiren Şenver, Coca-Cola ürünlerini tüketmeme ve bu festivale katılmama çağrısı yaptı. Eylem boyunca sık sık “ABD askeri olmayacağız”, “Kahrolsun ABD emperyalizmi” sloganları atıldı.


Başa dön


Derinin derdi
Adnan Özyalçıner
17 Ağustos’un o sıcak mı sıcak pazar gününün akşamında, yapı işçileriyle birlikte deri işçileriyle de buluşacaktık.
Çorlu’ya vardığımızda vakit akşama doğruydu. Hava biraz serinlemişti. Dericiler bizi EMEP’in ilçe binasında bekliyor olacaktı. Öyle olmadı. Merdivenleri Sennur, ben, Sinan, Hüseyin birlikte soluk soluğa boşuna tırmanmış olduk. Gelmemişlerdi. Üzülmüştük. O sırada aklımdan Beyoğlu’ndaki parıltılı vitrinleri süsleyen 250-300 milyona satılan, bakanların yüzlerini ayna gibi yansıtan deri iskarpinler geçti. Sarı saçlı, güzel mankenlerin simsiyah vidala deriden giydikleri zıpkın gibi daracık pantolanlarla göğüslerini sımsıkı saran cepkenlerini düşündüm. Satış fiyatları milyarları buluyor muydu? Gazetelerdeki reklam fotoğraflarına baktığınızda sudan fırlayıp havada takla atan yunus balığı sanırdınız her birini.
Bu iskarpinleri gördünüz mü, kışın insanı sımsıcak tutan deri montları sırtınıza geçirdiniz mi hiç? Yazları insana serinlik veren ipek gibi işlenmiş incecik deri pantolonlarınız oldu mu? Karınıza, kızınıza giydirebildiniz mi, mankenlerin giydiği güzelim deri giysileri?
Siz de yapı işçileri gibisiniz. Yaptıkları lüks katlarda hiçbir zaman oturamayan yapı işçileri gibi. El birliğiyle üretilip yaratılan uygarlıktan gerçek payını alamayan bütün emekçiler gibi.
Gelseydiniz bunları konuşacaktık. Bütün bunlar, derinin elinizde kalan, bir türlü çıkmayan kiri, ciğerlerinize çöreklenen zehri pahasına gerçekleşiyordu.
Aynı gün, Muzaffer Özkurt, “Dere Mahkûmları” diye sizi, sizin dertlerinizi, derinin derdinin derdini yazmıştı gazeteniz Evrensel’de. O yazıya göre, yüzlerce fabrikadan oluşan organize sanayide fabrikaların üst katları kurumaya bırakılan derilerle doluymuş. Bu yetmezmiş gibi deriler çayırlara yayılarak kurutuluyormuş. Her fabrikanın yanında dağ gibi büyüyen deri artıklarından geçilmezmiş. Bunların çıkardığı ağır koku, saçtığı zehir, işçi sağlığını, aynı çevrede atıkların zehirlediği derenin kıyısında oturan işçi ailelerinkiyle birlikte bozuyor, hastalıklara, ölümlere neden oluyormuş. Fabrikalarda derilerin kurutulduğu üst katlardan düşüp ölenler, sakat kalıp iş yapamaz hale gelenler de cabası.
Hiçbir önlemin alınmadığı bu ve benzeri durumlarda iş güvenliğinin olmadığını, olamayacağını içinizden biri öfkeyle şöyle dile getirmiş:
“Boşver maskeyi filan. Ne ücret alıyor, ne yiyor, kaç saat çalışıyoruz onu sor.”
Gelseydiniz, ünlü öykü yazarlarımızdan Sait Faik’in 1946 yılında Kazlıçeşme’deki deri fabrikalarıyla ilgili yaptığı bir röportajdan kimi bölümler okuyacaktım size.
Sait Faik’in sizi, daha o zamanlar, nasıl gördüğünü öğrenecektiniz:
“İşte fabrikalar! İnsanoğlunu selamete götürecek, ölü deriyi canlandıracak, kurtlu deriyi papuç yapacak büyücüler.”
Bu inançla sözünü şöyle sürdürmüş:
“Ne güzel görünüyorlar uzaktan: Dumanları, pencereleri, düdük sesleri, kaynaşan insanları, kömürü, isi ile...”
(...)
Şimdi öyle yerlere gireceğim ki, oralarda insanoğlu, insanoğlu için ter döküyor, hakkını alıyor, keyfini sürüyor; ellerinde, derisinde hâlâ yaş sığır derisinin yapışkanlığı, zırnığın, asidin, içyağın, lağımın kokusu ile akşamüstü evine memnun dönüyor... Kokunun, o vıcık vıcıklığın ne zararı var. Fabrikanın sabunu da, suyu da boldur, hele duş hiç olmaz olur mu, bu koskoca fabrikada? İnsan için çalışan insanı, akşamüstü evine tertemiz döndürecek tesisat bir fabrikada bulunmaz olur mu? Kaç paralık şey?”
Ama kazın ayağı öyle değildir. Kazlıçeşme’ninki de başka türlü olacak değil:
“Duşları gördük dedim a, inanma!”
Üç tane duş yeri var. Senelerden beri buralara su akmadığı besbelli. Çinkolar yepyeni. Biraz evvel de deriler kaldırılmış olsa gerek. Kokuları kalmış,
(...)
Sonra musluklara baktık; sekiz musluk, 400 amele çalışıyor. Birer dakikadan hesaplasam, sonuncu amele altı saat sonra paklaşır. Hatta altı buçuktan da fazla eder.”
Bu böyle de çalışma süresi başka türlü mü? Arkadaşlarımızın dediğine göre:
“Günde sekiz saat olan çalışma süresi “mal yetişecek” denilerek genellikle uzatılıyor. Fazla mesai ücreti ise ödenmiyor.”
1946’da Kazlıçeşme işçilerinin dediklerine bakalım bir de:
“Angarya, angarya, angarya: En aşağı bir saatten fazla çalıştırır her gün; insafına! Bir gün artık burama dayandı. Söylenecek oldum. Ertesi gün; sana burada iş yok, dedi. Şikâyet edeceğimi söyledim; güldü:” Ben, dedi, senin yüz liran için bin lira harcadım. Seni haksız çıkartırım. Başa çıkamassın benimle. Şimdiden sonra seni dünyada işe almam. Geçmiş ola!”
Bu durum karşısında Sait Faik doğal olarak şu gerçeğe varıyor:
“İşçilerin ne kontratı var ne saati. Her zaman yarım saat, bir saat farkla çalıştırılmak... Hasta olunca umursamamak. Hiçbir şeylerini düşünmemek. Yalnız yalnız kesesini doldurmak...”
Arkadaşlarınız da aynı şeyleri söylemiyor mu?
“Bu şartlara karşılık asgari ücretle 350 milyon lira arasında ücret alabilen işçilerin dörtte birinin sigortası yok. Patronlar, sigorta müfettişleri geldiğinde işçileri çatı, kiler gibi izbe yerlere saklıyorlar.”
Öyleyse o günden bugüne değişen ne? Hiçbir şey.
Gelseydiniz bunu konuşacaktık işte:
Gelmediniz. Gelemediniz. Çünkü patronlar, örgütlenmenizi engelleyerek sizi sürekli baskı altında tutuyordur. Örgütlenmeye kalkıştığınızda “Bir daha Trakya’da iş bulamazsınız!” diye gözdağı veriyorlarmış size.
İşinden, aşından olmak korkusunu anlıyorum elbet. Ama o günden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini görüyorsunuz.
Bir araya gelmedikçe, birlik olmadıkça, örgütlenmedikçe, hiçbir şeyin değişmediğini, değişmeyeceğini, bütün bu söylenenlerden, yazılanlardan sonra anlamış olmalısınız.
Bir araya gelip örgütlendikçe, her türlü dayatmanın karşısına tek güç olarak çıkacağınızı, emeğinizin hakkını alacağınızı, sağlıklı, güvenli, bir yaşama biçiminiz olacağını biliyorsunuz.
Böyle olunca derinin derdi bitecek mi? Bitmez belki. Ama sizin dertlerinizin bir kısmı sona erecektir.
Derinin derdinin sizin derdiniz olduğunu unutmadan sağlıksız, güvencesiz iş koşullarına boyun eğmeyin, direnin!
Sennur Sezer’in “Sabah Türküsü” şiirinde dediği gibi:
“...................
Bir sabahın üç kapısı var göğe
Biri korku
Çal yere
Emek senin, umut senin
Korku ne?
Yeter ki ellerin ellere kavuşsun.”


Başa dön


10 bin kişiye tiyatro götürdüler
Lüleburgaz’da 12 yıl önce kurulan Genç Oyuncular grubu, tiyatroyu sokak aralarına, terk edilmiş arsalara götürürek, 10 bini aşkın insanla buluşturdu. 14 Ağustos-5 Eylül günleri arasında yapılan “Kentli Çocuk Günleri” kapsamında Lüleburgaz’ın 14 mahallesinde 28 oyun etkinliği gerçekleştiren grup, toplam 10 bin seyirciye ulaştı. Genç Oyuncular, proje kapsamında “Barış Gezegeni” isimli çocuk oyununu ve “Haldun Taner-Kabare” adlı oyunu sahnelediler.
Lüleburgaz Genç Oyuncular, yaşları 16 ile 25 arasında değişen Lüleburgazlı gençlerin oluşturduğu 18 kişilik bir grup. Proje içinde, palyaço organizasyonundan atık kâğıtların toplanımı; sahne kurulumundan etkinliğin duyurulmasına kadar pek çok görev de yer alıyor. Temel amaç olarak “kent kültürünün geliştirilmesi”ni amaçlayan topluluk, gönüllü çalışıyor ve hiçbir maddi talepte bulunmuyor.
Lüleburgaz Belediyesi’nin de destek verdiği etkinliğin organizasyonu da, tabana yayılarak yapılmış. Projede, mahalle muhtarları aktif rol oynuyor; belediye personelinden apartman yöneticilerine kadar tüm kentliler el ele etkinliği gerçekleştiriyor.
BarışaRock başladı
Coca Cola’nın düzenlediği “Rock’n Coke” festivaline alternatif olarak düzenlenen “Barışa Rock” festivali başladı. Ünlü Türk rock sanatçı ve gruplarının biraraya gelerek düzenledikleri festival, Sarıyer’de düzenleniyor. İki gün sürecek olan festival, Coca Cola’nın ABD emperyalizminin bir simgesi olarak rock müzik festival düzenlemesine tepki olarak ortaya atılmıştı. Zaman zaman yağan yağmura aldırış etmeden, festivalin düzenlendiği Bahar Suyu piknik alanının doldurmaya başlayan binlerce rock müzik dinleyicisi, ABD’ye olan tepkilerini dile getirdiler. Sahneden yapılan konuşmalarda ise sık sık, Coca Cola ve onun gibi markalaşmış ürünlerin, ABD emperyalizminin birer simgesi olduğu ve tüketilmemesi gerektiği çağrıları yapıldı. Festival boyunca çadırlarda konaklayacak olan dinleyiciler, Türçe rock müzik dinlemenin keyfine varacaklar.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net