www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
ÖZGÜRLÜK
____
Yücel Sayman
Küçük iktidarlar
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
En iyi ihraç malı!
KENT YAZILARI
____
Necati Uyar
Valinin yeni uyarısı...
EKİN
____
Şenay Aydemir
Meydan boş mu?
EKONOMİ VE POLİTİKA
____
İzzettin Önder
Demokrasi ve silah
NOT
____
Vedat İlbeyoğlu
‘Operasyon rejimi’
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Malthusçu bir yalancı (2)
ÖZGÜRLÜK
..........
Yücel Sayman
Küçük iktidarlar
İnsanlığın kendi tarihi içinde ortadan kaldırmayı başaramadığı ya da aksine her an, her fırsatta yeniden üretmeyi becerebildiği iktidar güdüsü, demokrasiyi varsayıma dayalı evrensellikten soyundurarak, sonsuzluğun başlayacağı yerde sönebilecek bir tasarım olarak görmemizi engelliyor.
İktidar otorite kullanabilmenin meşruiyet zemini değil mi?
İnsanoğlu/insankızı otorite kullanabilmenin cazibesinden bir türlü kurtulamadı ya da kurtulmak istemedi.
Belki de kurtulmaya niyeti yok.
Sorun da burada. İnsanoğlu/insankızı otorite kullanmayı meşrulaştıracak binlerce, belki on binlerce, belki daha da fazla iktidar kaynağını günlük yaşamın görünür sıradanlığında yaratmanın yolunu buluveriyor.
Etrafımız küçük iktidarlarla çevrili. Yollarımız küçük iktidarlarla döşeli. Doğumdan ölüme, yaşamımızın her döneminde, her anında küçük iktidarlarla karşılaşıyor, küçük iktidarların meşrulaştırdığı otoriteyi kimi zaman kabulleniyor, kimi zaman reddediyor, kimi zaman başkaldırıyor, kimi zaman bizzat kullanıyoruz. Yaşamın her döneminde, her anında yüzleştiğimiz küçük iktidarların meşrulaştırdığı otoriteyle biçimlenen, bozulan, yok olan ilişkiler!
Mülkiyetin iktidarı, paranın iktidarı, patronluğun iktidarı, yöneticiliğin iktidarı, yetkilerin iktidarı, cinsiyetin iktidarı, cinselliğin iktidarı, üstün konumun iktidarı, güzelliğin iktidarı, güçlülüğün iktidarı, konmuş kuralların iktidarı, cazibenin iktidarı, kışkırtıcılığın iktidarı, sevginin iktidarı, güvenin iktidarı, öğretmenin iktidarı, yaratıcılığın iktidarı...
Ve tüm bu ve daha binlercesi iktidarın meşrulaştırdığı otorite kullanımı, günlük yaşamımızın sıradanlığını pekiştiriyor.
Otorite, kurduğumuz ilişkilerde iktidar kaynağını elinde tutanın iradesini diğerlerine kabul ettirmesinde araç oluyor.
Patron çalıştırdıklarını, üst altında çalışanları, yönetici yönettiklerini, yetkili yetkilerini kullanabileceği kişileri, genel olarak erkek kadını, üstün konumdaki kadın diğerlerini, anne-baba çocuklarını, güzel olan güzelliğine kapılanı, cazibeli cazibesinin etkisine girenleri, sevgili sadakatinden güven duyduğu sevgilisini, öğretmen öğrencileri, yargıç duruşmaya katılanları, örgüt yöneticileri örgüt üyelerini, baro yöneticileri avukatları, köşe yazarı-TV programcısı konuk ettiği kişileri, eleştirmen eleştirdiklerini, eş eşini, kim olursa olsun iktidar kaynağına sahip herkes diğerlerini kendi istediği gibi olmaya, kendi istediği gibi davranmaya, kendi istediği ve belirlediği koşullarda ve kurallarla birlikte yaşamaya, kendi istediği ve hoşlandığı yönde sevmeye, gülmeye güldürmeye, konuşmaya, kendi istediği ve hoşlandığı biçimde birlikte çalışmaya, üretmeye, yaratmaya, boş vakit geçirmeye, eğlenmeye zorlarken iktidar gücünün meşrulaştırdığı otoriteyi kullanmıyor mu?
İlişkilerimizi düzenlemek için kullandığımız ikna yöntemi bile, kimi zaman iktidar kaynağına dönüşüp, otoriteyi ve otoriteye karşı koyuşu üretmiyor mu?
Ve insanoğlu/insankızı otoritenin aşırısına karşı korunabilmek amacıyla “demokratik çözümler” icat edip duruyor. Otoritenin kaynağındaki iktidar güdüsünü yok edecek çare aramayı akıl etmiyor.
Böylece, insanoğlu/insankızı her an iktidar kaynakları yaratırken, aşırı otorite kullanımının panzehiri saydığı “demokrasi”yi de düşüncesinde evrensel bir tasarım olarak varsayıyor.
Demokrasi, bir iktidar gücünün varlığına ve bu gücün meşrulaştırdığı otorite kullanımına dayalı bir toplum tasarımıdır. Günlük yaşamın sıradanlığında kendi yarattığımız küçük iktidar kaynaklarının meşrulaştırdığı otoritelerle içli dışlı olurken, demokrasinin devlet biçimi olarak örgütlediği siyasi üst iktidarın kaynağını, niteliğini, içeriğini gözden kaçırır, otoritenin aşırı kullanımını engelleyeceğini düşündüğümüz kuralların mücadelesini veririz.
İnsanoğlu/insankızı iktidar güdüsünü ve kaynaklarını yok etmenin yolunu bulduğunda demokrasiyi insanlığın sonsuzluğa açıldığı yerde sönecek bir gerçeklik olarak yaşayacağız.
Kendi yarattığımız küçük iktidarların evreninde, birimizi diğerimizle didiştiren otoritenin şaşırtıcı çekiciliğine ve kışkırtıcılığına kapılmışız.
Oysa özgürlüğün sonsuzluk ve sonsuzluğun özgürlük olduğu bir dünya öylesine çekici ve kışkırtıcı ki!
e-posta:
sayman@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
En iyi ihraç malı!
Dünyanın sayılı spekülatörlerinden Saros, “En iyi ihraç malınız askerleriniz” demişti.
Normal koşullarda, azıcık onurlu bir yönetim, azıcık onurlu bir medya olsa bu sözlerden sonra Saros, Türkiye’ye bir daha giremezdi.
Oysa Saros’un bir ülkeyi bu derece aşağılayan, askerini, evlatlarını para karşılığı alınıp satılacak bir meta olarak gören açıklamasına gıkını çıkartmayan şanlı medya, Kaddafi’nin, oturuş biçimini büyük hakaret, onur kırıcı bir durum olarak değerlendirip ortalığı ayağa kaldırmıştı!
Öyleyse buradan çıkan sonuç şudur: Beyler, paşalar için ne dendiği değil, kimin söylediği önemliydi!
Sonuçta Saros’un adını koyduğu şeyin günü bir kez daha gelip çattı.
Yönetim, içindeki Amerikan aşkı ve 8.5 milyar dolarlık kredi karşılığı Irak’a asker göndermeyi bir an önce bitirmek için can atıyor.
Gerçi kredi denilen şey de fiktif kredi. Ortada para mara yok. Eski borçlardan düşülecek, bir kısmının karşılığıyla da silah verilecek. Sonuçta Türkiye’nin cebine bir kuruş girmeyecek, ama borç hanesi 8.5 milyar dolar daha kabaracak.
Sabancı, Koç, TÜSİAD’ın büyük para babaları bu fırsatı kaçırmamak için var güçleriyle çalışıyor, kulisler yapıyorlar. Asker gitsin, ihale gelsin diyorlar.
Peki bu durumda Saros’un dedikleri doğrulanmış olmuyor mu?
Bu durumda, al askeri ver ihaleyi olmuyor mu?
Bu durumda parayı veren askeri almış olmuyor mu?
Peki bu halk evlatlarını, Sabancı’nın, Koç’un, TÜSİAD’ın cepleri daha fazla dolsun, Amerika için savaşsınlar diye mi büyütüyor?
***
Hükümet asker için tüm gücüyle bastırıyor.
Askeri hazırlıklar tam gaz gidiyor. Asker sayısından geçilecek yol güzergâhlarına, gidecek malzemelerden nöbet tutulacak yerlere kadar her şey belirleniyor.
Her şey bir önceki dönemde olduğu gibi yürüyor.
Tüm hazırlıklar tamam. Anlaşmalar tamam. Pazarlıklar tamam.
Ancak ortada küçük bir eksiklik var: Asker gitmesi için karar yok! Asker gönderilmesi için yetki yok!
Ama o da ne? Ortada bir terslik daha var!
Amerikan halkından yükselen tepkiler, Irak’ta kaynayan kazan, Amerika’nın 500 milyar dolarlara yaklaşan bütçe açığının yarattığı sıkıntı dolayısıyla, Bush yönetimi sıkışıyor. ABD, Irak’taki askerlerinin sayısını yarı yarıya azaltmaya karar veriyor.
Peki Irak’ta işler bu kadar karışıkken Amerika nasıl olur da asker azaltır?
Azaltacak çünkü, evlerine dönen Conilerin yerine bizim çocuklar geçecek. Bizim çocuklarla birlikte, Polonya, Pakistan, Bulgaristan ve diğerlerinden takviyeler gelecek.
Coniler evlerine, bizim çocuklar nöbet yerlerine.
Öyleyse işin adını koyalım: Bu nöbet Amerikan petrol ve silah tekellerinin, Irak halkının kanlarıyla boyanmış dolarlarını koruma nöbetidir.
Bu nöbet, Sabancı’ya, Koç’a, TÜSİAD’a, kanlı dolarlardan düşecek Amerikan artıklarını koruma nöbetidir.
Bu nöbet, mazlum Filistin halkının kanıyla yıkanan katil İsrail’i koruma nöbetidir.
Bu, Irak halkını esaret altında tutma, bir halkın onuruyla, şerefiyle oynama nöbetidir.
Ne demişti Saros? “En iyi ihraç malınız askerleriniz”
İnsanın parayla alınıp satılması köleci dönemdeydi.
Ama bizim çocuklarımız köle değil ki!
Ve bizim çocuklar Amerikan Conisi, Koç’un, Sabancı’nın, TÜSİAD’ın özel güvenlik elemanları değil ki!
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
KENT YAZILARI
..........
Necati Uyar
Valinin yeni uyarısı...
“Her horoz kendi çöplüğünde öter,
Denizli Horozu her yerde öter.”
Bu sözü ilk olarak bundan birkaç ay önce Ege’de bir yerel gazetede okumuştum. Denizli Valisi Recep Yazıcıoğlu’nun katıldığı ve birçok kişi tarafından bilinen görüşlerini, dikkatleri çeken üslubuyla anlattığı bir toplantıya ilişkin verilen haberde yer alıyordu sanıyorum. Denizli il sınırları içinde ya da dışında çağrıldığı her yere gitmeye, söz verildiğinde konuşup, anlatmaya çabalayan Yazıcıoğlu’na yakıştırılmıştı. O zamanlar aklımdan geçirmiştim, Yazıcıoğlu’na ilişkin yazmayı. Ancak ben hakkında yazamadan yaşanan acı bir kaza susturdu vali Yazıcıoğlu’nu.
Çoğu kimse gibi, adını ilk duyduğumda Tokat valisiydi Recep Yazıcıoğlu. Uygulamaları, basına yansıyan demeçleri ve koyduğu iddia edilen yasaklar dikkatleri çekmişti. Görev yaptığı her yerde kendini sevdiren valilerden biriydi. 1971-1984 yılları arasında Kaymakam olarak görev yaptığı kentlerde de hatırlarda iz bırakmıştı. Tokat Valisi olduğu dönemde hakkında basına yansıyan kimi haberleri, birkaç yıl önce görev yaptığı Çorum’un Alaca ilçesi halkı yalanlamıştı birebir sohbetlerde.
Kimilerince “Aykırı Vali” olarak nitelenmişti, söylemleri ve uygulamaları nedeniyle. Kimilerince “Radikal”, kimilerince de “Süper Vali” olarak tanımlanmıştı. Kaymakam olarak görev yaptığı yedi kentin yanında, Vali olarak görev yaptığı Tokat, Aydın, Erzincan ve Denizli kentlerinde çok sayıda insan hüzünle anıyor bugün onunla geçen günleri.
Ülkede yapılan yanlış yatırımlara dikkat çeken ve bu uygulamalardan vazgeçilmesi gerektiğini verdiği güzel örneklerle dile getirenlerdendi. Kamunun yanlış yatırımlarını, önceliklerde yapılan yanlış tercihleri acımasızca eleştirenlerdendi. Kamunun hizmet amaçlı tesislerine Maliye Sarayı, Adalet Sarayı, Belediye Sarayı gibi isimler verilmesinin ve çoğu zaman boş kalan dev yapıların inşa edilmesinin yanlışlığına sürekli dikkatleri çekiyordu konuşmalarında. “Siz saray inşa eder içine oturtursanız kamu görevlilerini, hizmet bekleyen halka saraydan ve saray mensubu gibi bakmaya başlarlar” demişti Ankara’da katıldığı bir toplantıda.
Her zaman dikkatleri çektiği yanlış yatırımlara, öncelik hatalarına, yaşadığı acı kazayı atlatabilseydi karayolu ağırlıklı ulaşım tercihini ve “duble yolları” da örnek olarak gösterirdi hiç kuşkusuz. Ülkemizde her yıl binlerce insanın yaşadığı bir acının son kurbanlarından oldu vali Yazıcıoğlu.
Denizli Valisi Recep Yazıcıoğlu’nun yaşamla bağlarını koparan, Denizli Ziraat Odası Başkanı Haldun Tellioğlu’nun yitirilmesine yol açan kaza ve benzeri yüzlerce kazanın, dikkatleri yapılan yanlış tercihe çekemediği bu ülkede, insan daha nasıl bir felaketin beklendiğini sorgulamadan edemiyor kendi kendine.
Dünyanın gelişmiş hiçbir ülkesinde olmadığı kadar büyük oranda otobüs ve kamyona, dünyanın en kalabalık otobüs terminallerine, otogarlarına sahip olan, binlerce insanını gece gündüz karayolundan binlerce kilometre uzaklara taşımaya çalışan ülkede, bu günlerde geliştirilen çözüm de ne yazık ki “duble yol”dan öteye geçemiyor.
Karayolunda konforun arttırılması, karşılıklı araç çarpışmasının en aza indirilmesi amaçlarına hizmet eden bölünmüş yol uygulaması (Başbakan’ın deyimiyle “duble yol”) diğer yandan kamu kaynaklarının karayolu tercihine yöneltilmesi anlamına geliyor. Bu durumda da gerçekten güvenli ve çağdaş ulaşım tercihi olan demiryolu ulaşımının önüne yeni ve büyük bir engel çıkmış oluyor.
Petrol, otomobil ve karayolu inşa sektörünün ülkedeki politik yaşamdaki etkisi ve ağırlığı, alternatif çözüm önerilerinin tartışılmasını ve geliştirilmesini çok rahat biçimde engelleyebiliyor. Yapılan bilimsel toplantılarda, tartışmalarda üzerinde düşünce birliğine varılan demiryolu tercihi hiçbir şekilde yaşama geçirilemiyor. Ülkedeki medya tekeliyle doğrudan göbek bağı olan bu sektörler nedeniyle konu halka yeterince anlatılamıyor, kamuoyu desteği oluşturulamıyor.
Bugün için ülke yönetiminde olan “duble yol iktidarı” da geçmiş iktidarların yaptığı gibi, bir yandan sözde demiryolu yatırımlarıyla halkı oyalamaya çalışırken, diğer yandan ülkenin ulaşıma ayrılabilen kısıtlı kaynaklarını karayolu inşaatlarına aktarıyor. Bugünkü iktidar, geçmiş hükümet döneminde hazırlığı yapılmış olan İstanbul-Ankara demiryolu iyileştirme çalışmasını hızlı tren adıyla halka sunuyor, temel atıyor, kurdele kesiyor. Halkın bir kesimi petrol satıcısı medya tarafından hızlı tren projesi başladı diye avutulurken, diğer yanda konunun uzmanları bu bir aldatmacadır diye haykırıyor fakat sesini duyuramıyor.
Görev yaptığı sürece, ülkede yapılan yanlış yatırımlara dikkatleri çekmeye çalışan, uyaran Vali Yazıcıoğlu’nun yaşadığı korkunç kazanın da bir uyarı görevi yapmasını, bölünmüş yolda yaşanan bu ve benzeri kazaların duble yolun da gerçek çözüm olmadığının, çözümün yapılacak radikal ulaşım tercihi değişikliklerinde olduğunun ayırdına varılmasını diliyorum.
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
EKİN
..........
Şenay Aydemir
Meydan boş mu?
Her demokratik etkinliğin gönüllü katılımcısı ve destekçisi olan Moğollar Grubu üyesi Cahit Berkay, geçtiğimiz gün Barışarock Festivali’nin basın toplantısında kendisine yönelen kameralara, Coca Cola’nın düzenlediği festivali kastederek şöyle seslendi: “Meydanı boş sandılar galiba!”
Irak’a on bin Türk askerinin gönderilmesinin gündemde olduğu bir dönemde bu sözler, daha fazla anlam kazanıyor. Zira, Amerika’nın ulusal çıkarlarıyla, Amerikan tekellerinin çıkarları arasında dolaysız ve sarsılmaz bir bağ bulunuyor. Bu bakımdan herhangi bir Amerikan tekelinin ya da artık sembol haline gelmiş markaların teşhir edilmesinin de, doğrudan Amerikan çıkarlarının tehdit edilmesi anlamına geldiği ortada.
Coca Cola’nın düzenlediği festivale karşı Türkiyeli Rockçıların böylesine bir organizasyona girmelerinin, böyle bir ‘cüret’i kendilerinde bulmalarının altında son bir yıl da yaşanılan gelişmelerin önemli payı var. Amerika’nın Irak’ı işgal planları yaptığı dönemde başlayan ve gittikçe genişleyerek halkın talepleriyle örtüşen ve birlikte hareket eden aydın tepkisi bir veri oluşturuyor. Tezkere oylamasının yapıldığ 1 Mart’ta Ankara’da toplanan kalabalık, belki benzer eylemlerin ‘fedakâr’ eylemcileriydi. Ama alanın ‘aydın’ yüzlerinin çoğu yeniydi. Sanatçıların ve aydınların halkla bu açık görüşünün ve elde edilen kazanımın Türkiyeli Rockçıların bu cevvalliğinde mutlaka etkisi oldu. Çünkü, ortada Amerika’ya ve onun ruh eşi olan tekellere karşı büyük oranda birleşmiş bir duygu hali var. Ve bu duygu hali, büyük üstad Cahit Berkay’a ‘meydanın dolu’ olacağı güvenini veriyor. Yalnızca bu bile, Irak Savaşı’na ve Amerikan emperyalizmine karşı oluşan geniş halk tepkisinin bölünmemesi için önemli bir veri.
Kuşkusuz yukarıda aktarılan durum, aynanın bir yüzü. Ama bir de öteki yüzü var. Amerika’ya tepki göstermek onu lanetlemek yetmiyor. Zira, Türkiye’de Amerika ve Amerikan tekelleriyle açık işbirliği halinde olan ve onların çıkarı için ‘seve seve on bin asker feda etmeye hazır’ bir yönetim ve kapitalist sermayedar var.
Bunun için her konser, her eylem, her açıklama yalnızca Amerika’yı değil, bunları da tedirgin ediyor.
e-posta:
aydemirsenay@hotmail.com
Başa dön
EKONOMİ VE POLİTİKA
..........
İzzettin Önder
Demokrasi ve silah
Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, Türkiye’de silâhlı kuvvetlerin 1960 ve 1980’de siyasete müdahalesi tartışılmakta ve çok haklı olarak bu müdahalelerin demokratik gelişmeye ket vurduğu ileri sürülmektedir. O tarihlerde silâhlı kuvvetlerin siyasete müdahale gerekçeleri ayrı bir tartışma konusu olabilir. Bu yazıda söz konusu gerekçelere girip, onların haklı veya haksız olduklarını tartışmak niyetinde değilim. Kaldı ki, silâhlı müdahaleye karşı çıkılması da bu meseleyi içine alarak, kendi mantığında yanıtlamaktadır. Askerî müdahalelere itirazın çok önemli gerekçesi, müdahaleyi haklı veya haksız gösterebilecek bazı sorunlar etrafında yoğunlaşmamakta, her türlü sorunun askerî yollarla değil, siyasal yollarla çözülmesi gerektiği tezine dayandırılmaktadır. Özünde gerçekten silâhlı müdahaleye göre daha demokratik olan sivil siyasal çözümü savunmak, kuşkusuz yadsınamaz bir yöntemdir. Zaten, siyasetin temel rolü ve işlevi de toplumsal kurallar çerçevesinde ortaya çıkan sorunları, kapitalist işleyiş içinde ne kadar ve kimin yönünde olacaksa da, bir çözüme kavuşturmaktır. Doğal olarak kapitalist işleyiş içinde siyasal karar otoritelerinden güçlü sınıflar aleyhine ve halkın lehine önemli kararlar beklenemez. Zaten, sistemin karar mekanizmaları da buna izin vermez.
Küreselleşme ortamında tüm yerkürenin bir ülke gibi ya da büyük bir köy gibi homojen idareye yöneldiği savunulmaktadır. Tüm yerkürede ekonomik alt-yapıdan başlayan bir tektipleştirme yaşanmaktadır. “Piyasa” gizemli sözcüğü, içeriği dahî tartışılmadan, tüm ülkelere saçılmaktadır. Piyasa alt-yapısı üzerine ileriki dönemlerde ortak hukukun, hatta çok daha yaygın ortak toplumsal kuralların oluşturulacağı ileri sürülmektedir. Bu bağlamda buradaki tartışmanın konusu, böyle bir yapılanmanın ekonomik ve sosyal boyutları değil, kapitalist demokrasi sevdalılarının nasıl bir çelişki içinde olduklarını göstermektir.
Eğer küreselleşme akımı tüm yerküreyi kapitalist bir dev ülke haline dönüştürme akımı olarak yorumlanırsa, ABD’nin Afganistan ve Irak’a tek yanlı saldırısını, ülke içinde düzenin sağlanması için silâhlı kuvvetlere başvurulması olarak nitelenmelidir. Küreselleşme ortamında ABD’nin tek yanlı olarak Afganistan’a ve Irak’a saldırısı, bu görüşler çerçevesinde, Türkiye’deki 1960 ve 1980 askerî operasyonlarına benzer görülebilir. Bir kere her iki durumda da askerî güç kullanılmıştır. İkinci olarak da bu güç toplulukta güçlüler lehine, zayıflar aleyhine kullanılmıştır. Zaten, her toplumda silâh daima bu şekilde kullanılır. Silâh gücünün en önemli ve ilginç çelişkisi budur; bu güç genelde toplumun yoksul kesiminden oluşturulurken, gücün kullanımı güçlü kesimler lehine olmaktadır.
ABD, küreselleşen dünyanın başat gücü olarak istediği şekillendirmeyi yaparken kendi halkının görece yoksul kesimini, durumu koruma aşamasında ise küreselleşen dünyanın görece yoksul halklarını kullanmaya çalışmaktadır. ABD’de askerlik hizmetini dikkate aldığımızda Afganistan’a ve Irak’a gelen birliklerin bileşimini tahmin etmek zor olmasa gerek. Diğer taraftan, “barış gücü” adı verilen yeni güçlerin ise Türkiye, Hindistan, Pakistan vb. ülkeler güçlerinden olacağı plânlanmaktadır. Afganistan ve Irak konuları tüm dünyanın başını ağrıtıyor olabilirdi. Bu sorunların çözümüne yönelik çabaların Birleşmiş Milletler’e (BM) bırakılmadan, bizzat ABD tarafından çözülmeye çalışılmış olması, 1960 ve 1980’de Türkiye’deki sorunların siyasal yoldan değil, askerî yoldan çözülmesine benzer operasyonlardır. Sorun da, eğer Türkiye’deki müdahaleler demokrasinin önünde ciddi bir engel olarak görülüyorsa, ABD’nin müdahaleleri de aynı şekilde müdahale olarak görülmelidir. Ya da ABD’nin müdahalesine olumlu bakan çevrelerin Türkiye’deki müdahalelere de daha yumuşak bakması gerekmez mi?
Kaldı ki, ABD şimdiki sıkışık durumdan çıkabilmek amacıyla daha fazla uluslararası güç ve malî destek sağlamayı kolaylaştırabilmek için BM’ye başvururken de otoriteyi elden çıkarmak istememektedir. Irak’ta alınan işlere baktığımızda, ihale bile açılmadan, en dolgun işin hangi firmaya verildiğini ve firmanın eski başkanının, şimdi ABD yönetiminde hangi mevkide bulunduğunu gördükten sonra, kapitalist demokrasi hayranlarına hak vermemek elde değil!
e-posta:
izzettinonder@yahoo.com
Başa dön
NOT
..........
Vedat İlbeyoğlu
‘Operasyon rejimi’
“Cezaevlerinde direniş olunca Adalet Bakanı Türk bana ‘Vazgeçelim’ dedi. Ben kabul etmedim. Can kaybı oldu gerçi ama korktuğumuz kadar olmadı.”! Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman, onlarca tutsağın katledildiği, bugüne kadar yüzü aşkın devrimcinin ölüm
oruçlarında yaşamını yitirdiği ve binlerce mahpusa dayatılmış bulunan ‘F tipi’ zulmünün startını veren 19 Aralık Cezaevleri Operasyonları için bunları söylüyor. Bir resepsiyonda gazetecilerle yapılan ayak üstü sohbette olağanüstü bir soğukkanlılıkla söylenen bu sözlerin bir çok itirafı barındırıyor oluşunun, -sözkonusu Türkiye ise- hiçbir orjinalitesinin olmadığını biliyoruz. Malumun bir kez daha ilanından başka… Zira, “Devlet Güvenlik Rejimi” nin güvenliği açısından; cezaevlerinden sorumlu bir Bakan’ın yine kendi alanıyla ilgili bir “ricasının”, ilgili bir devlet memuru tarafından kaale alınmamasının anlaşılmaz ne yanı olabilir ki? Hatırlardadır, Orgeneral Yalman dönemin Jandarma Genel Komutanı, Hikmet Sami Türk ise küçücük boyuyla taştan bir heykel duygusuzluğuyla ortalıkta dolaşan, burnundan kıl aldırmaz, taviz vermez bir Adalet Bakanı’ydı. Taviz vermezliği, mahpuslara karşıymış meğer.
Yine, her daim eli ya tetikte ya coptaki bu rejimin aklı ve ahlakı açısından, duruma göre “makul” sayılabilecek “can kaybı kontenjanları” belirleniyor olmasının da hiçbir olağanüstülüğü yoktur! Çünkü bir kez daha ve artık inkar edilemez şekilde açığa çıktı ki, bu ve buna benzer operasyonlarla sürekli “güvenlik” üreten mekanizmanın “kendine özgü bir yasallığı”, gizli ama resmi dayanakları varmış. MGK Genel Sekreterliği’nin ‘gizli’ yönetmeliğinde açıkça belirtildiği gibi; güvenlikle ilgili çalışmaları “toplumun kendisine rağmen, kendisine karşı” yerine getirmeyi ilke edinen bir “güvenlik rejimi” için cezaevleri operasyonu, “bin operasyon”a yapılmış bir ‘ek’tir sadece.
Yalman Paşa şöyle devam ediyor: “Eğer o gün vazgeçilseydi ölüm oruçları ve cezaevleri sorunu hala gündemde olacaktı. Operasyon yapılmasaydı biz hala cezaevi sorunuyla uğraşıyor olacaktık.” Ne kadar da haklı! Tarihte eşine ender rastlanır bir vicdansızlıkla tutsak bulundukları hapisaneler başlarına yıkılarak öldürülen, sakat bırakılan yüzlerce “can”a rağmen, yöneticilerimiz ne mutlu ki“cezaevi sorunuyla uğraşmıyor” artık.
Peki ne işle uğraşıyorlar?
Artık cezaevleri gibi “küçük”, “sıradan” işler yerine, “vizyonu büyük projeler”, daha “global” meseleler var gündemde. Cezaevleri küçücük bir operasyonla halledildi, şimdi sıra Amerika’nın kuyruğunda “Irak’a istikrar götürme” operasyonunda! Askeri heyetler arasında artık teknik planlamalar üzerinde çalışıldığı görülüyor. Hem de Tuzxurmatu, Kerkük, Bağdat ve Necef olaylarıyla işgalcilerin Irak batağı giderek derinleşmiş, ABD’nin başarısızlığı bizzat işgal kurmayları tarafından itiraf edilmişken… Savunma Bakanı Rumsfeld, evdeki hesaplarının çarşıya uymadığını “gerçeklerle karşılaştıklarında savaş planında yeni durumlara göre yeni ayarlamalar gerektiğini” söylüyor. Bu “ayarlama” işinde ilk ayarlanan ise öyle görünüyor ki Türkiye’yi yöneten asker sivil yöneticiler oluyor.
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök son günlerde, “Irak’ta yürütülen istikrar harekatı” diyor, başka şey demiyor. Böylece, ABD tarafından ortaya atılan “Irak’ın istikrarı” kilit yalanının yutulduğu ve sözkonusu “istikrar”ın ise gerçekte “işgalin istikrarı” olduğu itiraf edilmiş oluyor. Ayrıca Özkök’ün, Irak’a asker gönderilmesi hakkında, “Milli Piyango gibi, almazsan hiç çıkmaz, alırsan belki çıkar” benzetmesi yapmasının yanında, Yalman Paşa’nın cezaevi operasyonuna ilişkin soğukkanlılığı “solda sıfır” kalmıyor mu? Devletin derinliklerindeki bu “operasyoncu soğukkanlılık”ın, F tipi operasyonlarıyla elde ettiği sonuç nasılsa, “Irak’a istikrar operasyonu” nda karşılaşacağı da bedeli çok çok daha ağır bir “istikrar” olacaktır. İşte o zaman hezimetle sonuçlanan “Milli Piyango Büyük İkramiyesi”, tarihe ille de “Enver Paşa Çekilişi” adıyla geçmek zorunda kalmayacaktır!
Teknik planlamalar sürdürülürken ‘Operasyon’un psikolojik boyutu da ihmal edilmiyor. Örneğin Irak’ta “Türk ordusunu davet ettirme“ etütleri yapılıyor. 15 yıllık “Kürt operasyonu” nda kullanılan “özel savaş” yöntemlerinden olan “yataklık aşiret” arayışı, bu sefer Irak’a taşınıyor. Gerçi “iş kazaları” da olmuyor değil; Ubeydi aşireti liderleri Ankara’ya çağrılıp, günlerce yedirilip içiriliyor, tavlanmaya çalışılıyor. Onlar da bu “misafirperverlik” karşısında rüşvetçilerin duygularını okşayıcı sözler söylüyorlar. Ama gel gör ki, Ankara’da bunlar olurken Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı bombalanıyor. Sabotajı yapanların yine Ubeydi aşireti mensupları oluşu, korucu aşiretlere dayanarak ülkede Kürt sorununu “çözenlerin”, Irak’taki olası akıbetleri konusunda yeterince fikir veriyor olsa gerek.
e-posta:
vedatilbey@yahoo.com
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Malthusçu bir yalancı (2)
Mine Kırıkkanat’ın, yoksulluğu aşırı nüfus artışına bağlayıp, nüfus artışını yoksulluk, cehalet, rüşvet ve yolsuzluğun kaynağı göstermek amacıyla başvurduğu basit mantık oyununu, konuya ilişkin ilk makalemizde ele almıştık. Yazar, ”basit” bir gerçeği gizlemek için bir diğer basit gerçeği kullanıyordu. Gizlediği, kapitalizmin yoksulluk, işsizlik ve cehaletle ilişkisiydi; ve bu amaçla kullandığı basit gerçek, bağımlı ülke halklarının yoksul, ve genelde de çok çocuklu ailelerden oluşmasıydı.
Kırıkkanat’ın da aralarında bulunduğu holding yazarları, görüntünün ardına gizlenerek, sistemin özüne ilişkin temel gerçeği unutturma çabasındadırlar. Onlara göre bağımlı ülkelerin yoksul olmaları, geri kalmaları ve sömürülmelerinin nedeni, bu ülkelerin cahil kalabalıklarının hesapsız çoğalmaları ve ”hep bir efendi aramaları”ydı. Yani bağımlı ülkelerin kaynaklarını yağmalayan emperyalist sömürgeci haydutlar ve işbirlikçi uşaklarının hiçbir suçu ve sorumluluğu yoktu! Bütün suç bu ülkelerin ”cahil tebaası”nda idi. Bu ”cahil ve geri tebaa kendisine benzeyenleri iktidar yapmakta, rüşvet ve yolsuzluklara ortam sağlamakta, toplumsal geri kalmışlığa yol açmaktadır.” Bütün sorun, bu ”tebaa”nın ”adam edilmesi”, ”bilgili, eğitimli-kültürlü duruma getirilmesi”ndeydi ve bu başarılırsa, ”refah ve mutlu yaşamın genelleşmesi”nin önünde hiçbir engel kalmayacaktı!
Malthusçu mantık yürütmenin vardığı yer, aşağı yukarı budur. Ama kapitalizm koşullarında ne ayrımsız ve genel bir eğitimin, ne de refah ve mutluluğun herkes için gerçekleşebilir olmasının olanağı vardır. Kapitalizm, işçinin ve yoksul çoğunluğun sağlığı ve eğitimini ‘dert edinmez’; onlara, eğitim ve zihni gelişme olanağı tanımaz; aksine, kültürsüzlüğünü ve tüm ”boş zamanı”nı kullanma yollarını arar, bu yol ve yöntemleri dayatır.
Yoksulluk, evet cehalet ve eğitimsizliğin nedenleri arasındadır; ama yoksulluk, ve onunla birlikte açlık ve işsizliği doğuran ve durmadan üreten; kapitalist ekonomi sistemi ve günümüzde bir dünya sistemine dönüşmüş kapitalist emperyalizmdir. Dünya nüfusunun yarısını günde ancak 2 dolar karşılığı harcama yapmaya; yani açlık sınırında yaşamaya mahkûm eden emperyalist kapitalist sömürü sistemidir. Bütün bağımlı ülkelerde kaynaklar halkların eğitimi, refahı, mutluluğu, kültürel düzeylerinin yükseltilmesi, sosyal ve ekonomik gereksinmelerinin karşılanması yönünde değil; azınlık bir işbirlikçi kesim, tekelci burjuvazi ve emperyalist ülkelerin çıkarları ve sömürü çarkını döndürmeleri yönünde kullanılmaktadır. İlk makalemizde buna işaret edildi. Sosyal-ekonomik kısıtlamalar, özelleştirme saldırısı, işten atma, ücretlerin, maaşların ve tarım ürünleri taban fiyatlarının düşürülmesi ve sübvansiyonların iptali dayatması, eğitim ve sağlık alanı başta olmak üzere kamu harcamalarının, yatırım ve istihdamın düşürülmesi ya da tamamen durdurulması... Bütün bunlar eğitimsizlik ve yoksulluk etkeni değil midir? Malthusçu çömezler aksi düşüncededirler.
Kırıkkanat’ın ”sömürmek için çocuk yapma” ve ”fazla nüfus” ile bağımlı ülkeler ilişkisi üzerine söyledikleri yalan ve çarpıtmadan ibarettir. Bu iddiaların aksine, kapitalizm ve kapitalistler için, her zaman el altında tutulacak bir yedek işgücüne ihtiyaç vardır. ”Fazla nüfus”, işçi sınıfı saflarında rekabet ve bölücülük unsuru olarak kullanılabilecek ek kâr kaynağıdır. Kapitalistler için kitlelerin tüketim ve refahının, sağlıklı yaşam ve kültürlü oluşlarının hiçbir önemi yoktur. Kapitalist üretim, kitlelerin eğitimli-bilinçli-kültürlü olmalarını öngörmez. Kapitalist üretim, kitlelerin ihtiyaçları amaçlanarak yapılmaz. Kapitalistler pazarda birbirleriyle rekabet içinde, durmadan ve yalnızca daha fazla kâr için üretirler.
Bundandır ki, emekçiler dünyanın her tarafında ve özellikle de IMF-Dünya Bankası planlarının dayatıldığı bağımlı ülkelerde, kaynakların silahlanmaya ve rantiyeye değil, eğitim ve sağlık başta olmak üzere sosyal güvenlik alanına kaydırılması talebiyle işsizliğe, açlık ve yoksulluğa karşı mücadele etmektedirler. Çalışma süresinin düşürülmesi, ücret ve maaşların temel gereksinmeleri -buna zihni gelişme olanağı sağlayacak olanlar da dahil- karşılayacak biçimde yükseltilmesi, genel sağlık sigortası uygulaması, politik-askeri baskıların son bulması ve demokratik hakların geliştirilmesi için çaba gösterenler de, Kırıkkanat gibi kapitalizm hayranlarının ”cahil tebaa” olarak aşağıladığı halk kitleleridir.
Karşılarında ise yalnızca tekelci burjuvazi, kapitalistler ve sömürgeci emperyalist haydutlar durmuyor. Sermayenin hizmetindeki yazar, sendikacı, ”aydın”, iktisatçı, ”bilim insanı” ve ”din adamı” onların yanında safa girmiş bulunuyor.
Malthusçu çömez iddialarının iler tutar tarafı yok.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net