www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



halksız adalet... -1
Yeni adli yıl boyunca; bütçeden ayrılan binde 8'lik payla, 4 bine yakın mahkemede 9 bin hakim ile; harap durumdaki binalarda, özerk olmayan yargı sistemi ile "adalet" aranacak.

Orta direk mazide kaldı
Ankara Ticaret Odası'nın "Türkiye'de Dar Gelirli Olmak" konulu araştırmasına göre, yaşanan ekonomik krizler, halkın yaşam kalitesini düşürdü. 2. el ve 2. sınıf ürünlere talep artarken, halk yiyeceğini evde üretip, evde tüketmeye başladı.

Dün İstanbul'da bugün Irak'ta...
Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu bileşenleri, 6-7 Eylül 1955'te yaratılan şovenizmin şimdi de Kuzey Irak'ta hayata geçirilmeye çalışıldığına dikkat çektiler.

İHD’den barış çağrısı
Bölgede bulunan 13 ilin İHD şube başkanı ve İHD Bölge Temsilciliği, hükümet ve KADEK güçlerine seslenerek, “çift taraflı ateşkes” kararı almalarını istedi.


halksız adalet... -1
Hacer Yücel
Yargının bir buçuk aylık tatili bitti. Bütçeden ayrılan binde 8'lik payla, 3 bin 843 mahkemede 9 bin hakim ve 21 bin adliye personeli ile; harap durumdaki binalarda adalet dağıtılmaya çalışılacak. Kuşkusuz Türkiye'deki adalet sisteminin çıkmazları, sadece araç gereç ve personel yetersizliğinden kaynaklanmıyor. Yargı erkinin özerk olmamasının ve yasalara insanı yok sayan baskıcı ve 'hikmet-i hükümet" anlayışının hâkim olmasının yarattığı sıkıntılar daha büyük.
Peki adalet nedir? Kimi hukukçulara göre, adalet; "Her insanın onurunu koruyup kişiliğini ve yeteneklerini özgürce geliştirebileceği eşitlikçi bir dünya". Kimileri ise adaleti, "Genel olarak en iyi, en doğru çözüme ulaştıracak ülkü olarak algılanır ve yüzyıllardır düşünürler, toplum tasarımı öngörenler, dinler, toplumsal değişimleri önerenler, bu "en yüksek değer"i gerçekleştirecek "erdem"e dayalı bireysel/toplumsal yaşama kurallarını sistemleştirmeyi amaçlarlar" şeklinde tanımlar. Bazı hukukçular ise adaleti "Herkese hakkını vermek, insanların tercihlerine saygılı olmak ve yapılan haksızlıkları telafi etmek" olarak özetler.
Bu tanımların hepsinde doğruluk payı var. Ancak Türkiye'nin bu adalet anlayışlarından hiçbirine sahip olmadığı da başka bir gerçek.
Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Doç. Dr. Mithat Sancar, Doç. Dr. Yücel Sayman ve baro başkanları ile, Türkiye'deki adalet anlayışı ve toplumun tüm kesimleri için adil olabilecek adalet anlayışının nasıl yaratılacağı üzerine konuştuk. Bir yargı reformunun zorunluluğuna vurgu yapan hukukçular, "herkes için adalet" öngören "adil bir adalet sistemi" kurulması gerektiğini söylediler.
Doç. Dr. Mithat Sancar'ın örnek verdiği şiir, Türkiye'de adalet mekanizmasının halka uzaklığının ve "adil" olmamasının en sade özeti:
"Ölüm adildir der
bir acem şairi
aynı haşmetle vurur Şahı yoksulu
oysa ölümün adil olabilmesi için
yaşamın adil olması gerekir."

Ağır adaletsizlik halleri
Doç. Dr Mithat Sancar (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
Her siyasal sistemin, dünya görüşünün ve ütopyanın kendine göre bir "adalet" anlayışı var. Ancak bu durum, evrensel geçerliliğe sahip asgari ölçütlere dayalı bir adalet kavramı arayışını gereksiz ve anlamsız kılmaz. Mesela çok muğlak olsa da şöyle bir formül bana göre önemli bir dayanak olabilir: Her insanın onurunu koruyup kişiliğini ve yeteneklerini özgürce geliştirebileceği eşitlikçi bir dünya, adil bir dünya olur. Adil bir sistemin somut ayrıntılarda inşası sözkonusu olduğunda, bu formüldeki kavramların her biri etrafında kapsamlı bir tartışma yapılabilir. Ama kavramların bütünüyle içeriksiz olduğunu söylemek, insanlığın uzun mücadele ve önemli fikir birikimi karşısında bana kabul edilmez gelir.
Bir de "adalet"in "adliye"yle bağlantılı kullanım şekli ve anlamı vardır ki, burada esas olarak hukukun uygulanması ve hukuku uygulayan organların pratiği tartışma konusu edilir. Buradaki adalet, daha çok yargı organlarının tarafsız ve biçimsel eşitliğe uygun tarzda yargılama yapıp karar vermeleri gereğini ifade eder. Mevcut hukukun içeriği dikkate alınmaksızın, bunu oluşturan normların herkese eşit bir şekilde uygulanması, buradaki anlamıyla adaletin gerçekleşmesi bakımından esasta yeterli kabul edilir.
Biçimsel eşitliğe sadık tarafsız bir yargı pratiği elbette önemlidir. Ama buradaki önem, daha çok, böyle bir pratiğin yokluğunun yaratacağı dehşete göre ölçülür; yani olumsuz bir ölçüte dayanır.
Yargı organlarının biçimsel eşitlik kaygısı gütmeden, mevcut kuralları keyfi bir şekilde uygulamaları gerçekten de dehşet verici bir durum, açık ve katlanılmaz bir adaletsizlik olur. Dolayısıyla böyle bir durumun yokluğu, adaletin belli bir türüne ve ölçüsüne varlık kazandırır. Ancak adaletsizliğin bu türünün önlenmesi, tek başına adaletin gerçekleşmesi için hiçbir şekilde yeterli olmaz; hukukun içeriğinin de yukarıdaki formüle uygun bir anlayışa dayanması gerekir ki, adaletten söz etmek mümkün hale gelsin.
Adaletin adaletsizliği
Şimdi Türkiye'de her iki anlamda da ciddi adalet sorunları yaşanıyor; yani ağır adaletsizlik durumları var. Egemen güçlerin hukukun içeriğini belirleme kudretine sahip olmaları, egemen olmalarının bir şartıdır zaten. Ancak bu gücün mutlak olmadığını da bilmek gerekir. Toplumsal güçlerin çeşitli mücadelelerle dayattıkları önemli kazanımlar da hukuk düzeninde yer alır. Türkiye, 1961 Anayasası'yla başlayan ve 1980 darbesiyle durdurulan süreçte bu tür kazanımların çeşitli örneklerini yaşadı. Bugün Türkiye'de özgürlük ve eşitlik ölçülerine vurulduğunda, insanların büyük bir kısmının insanlık onuruna yaraşır bir hayat sürmediklerini kanıtlamak için, galiba çok rakamlı ve çoğu anlaşılmaz, aldatıcı istatistiklere başvurmaya gerek yok. Yoksulluğun boyutu, eşitsizliğin derinliğini, dolayısıyla adaletin en önemli ayağının sakatlığını gösterir. Özgürlükler alanında AB'ye uyum sürecinin belirleyici etkisiyle yaşanan açılımlar da, hem yetersiz hem de henüz uygulamaya tam olarak yansımamış durumda.
Bu açıdan, adaletin diğer önemli ayağı da zayıf. Yargı pratiği açısından bakıldığında, adaletin gerçekleşmesini engelleyen pek çok faktörün karmaşık şekilde bir arada olduğu görülür. Bir defa hukuk düzeninin içeriğindeki adaletsizlik; yargı erki bütünüyle tarafsız ve biçimsel eşitliğe uygun işlese bile, çıkacak kararların çoğu durumda içerik itibariyle adaletsiz olmasına yol açacaktır.
Nâzım Hikmet'in bir şiiri var. Sözleri şöyle: Ölüm adildir der / bir acem şairi / aynı haşmetle vurur Şahı yoksulu / oysa ölümün adil olabilmesi için / yaşamın adil olması gerekir. Yani yargı kararlarının adil bir içeriğe sahip olabilmesi için, hukukun içeriğinin adil olması gerekir. Kaldı ki, Türkiye'de yargının tarafsızlığını şüpheye düşürecek çeşitli örnekler sık sık yaşanır.
Özellikle büyük sermaye gruplarının ellerindeki basın yayın organlarının doğrudan ya da dolaylı şekilde yargı üzerinde bir etkisi oluyor. Diğer yandan yargı erkinin devletçi muhafazakâr fikirlerin etkisine fazlasıyla açık olduğu ve bu nedenle insan hakları ihlallerinde (özellikle işkence ve "yargısız infaz" olaylarında) devleti ve görevlilerini kollayan bir tutuma meylettiği de söylenebilir. Bütün bunlar yargının tarafsızlıktan uzaklaşmasına, yani bu anlamda adaletsizliğe yol açar. Bunlara ilaveten, sosyal şartlarda yaşanan derin eşitsizliğin yarattığı yoksulluk da, hak aramayı ya çok zorlaştırır ya da imkânsız hale getirir. Burada, adaletin ve adaletsizliğin ötesinde bir durum, bir bakıma mutlak yok sayılma durumu var; demek istediğim, adaletsizlik sıfatı da bu durumu açıklamaya yetmez.
Bütün bunlara, davaların uzun sürmesi, savunmayı yargı sisteminin zorunlu bir ayağı olarak görmeyen egemen yargıç ve siyaset zihniyetini, bizatihi yargı erkinde görev alanların ciddi sosyal ve ekonomik sorularını, bunlardan bağımsız düşünülmesi mümkün olmayan yargı dışı çözüm arayışlarının yarattığı çetelerin varlığı, kayırma ve rüşvet söylentilerini eklerseniz; adliye bağlamında da adaletten çok uzak olduğumuzu görmekte pek zorlanmazsınız.
Adil hukuk
Hukuk, kendiliğinden değil, çeşitli dinamiklerin çarpışmasının etkisiyle gelişir, değişir. Adil bir hukuk; adaletsiz bir yaşama mecbur kılınan büyük sayılardaki insanların bilinçli ve örgütlü çabalarıyla yaratılabilir. Herhangi bir alanda bir kere elde edilen adalet kazanımları da, yine ancak bilinçli ve örgütlü bir sahiplenmeyle korunabilir; aksi durumda, bu kazanımlar da ilk fırsatta geri alınır.
İnsan onuru, özgürlük ve eşitlik kavramlarının; adaletsizliği tanımak ve ölçmek bakımından olduğu kadar, herkes için adil bir hukuk düzeni ve pratiği bakımından da yaşamsal öneme sahip olduğunun altını bir kez daha çizmek isterim.

Adalet özgür ve yaratıcı değil
Sezgin Tanrıkulu (Diyarbakır Barosu Başkanı)
"Adalete ayrılan bütçe ve mevcut kadrolarla, sorunların çözümünü beklemenin doğru olmadığını düşünüyoruz. Hukuk eğitiminden altyapıya kadar birçok sorunla karşı karşıyayız.
Maalesef adalet bürokrasisi, özgürlükçü ve yaratıcı bir yapıdan uzak kadrolardan oluşmakta.
Ayrıca, Güneydoğu gibi, daha fazla hukuka ve adelete ihtiyaç duyulan bir bölgede yaşamaktayız. Adalet yapılanması ise bu ihtiyaca yanıt vermiyor.
Biz, Diyarbakır Barosu olarak, bu dönemde 'Adalet Herkes İçin' başlığı altında bu zorluğu yaşayan insanlar için kapsamlı bir proje başlatacağız."

Adil yargılanma hakkı engelleniyor
Semih Güner (Ankara Barosu Başkanı)
"Açılacak adli yılın, bir önceki adli yıllara göre daha sorunlu bir yıl geçireceğini, şu gerekçelere dayanarak ifade edebiliriz: "Bütçeden yargıya ayrılan paydan kaynaklanan sorunlar, ülkemizde yasallaşma hareketinin yarattığı karmaşa, yeni kurulan mahkemelerin yeterli hazırlık yapılmadan yasal aksaklıklar giderilmeden kurulmuş olması, artan iş yüküne karşı personel ve araç gereç konularında önlem alınmaması".
Yargı sisteminde yaşanan bu aksaklıkların nedeni ise siyasiler. Çünkü siyasiler ıslarlı bir biçimde "adil yargılanma" hakkını engelliyorlar. Yargıya yeterli pay ayrılmıyor. Davalar uzuyor, çok kısıtlı imkânlarla duruşmalar görülmeye çalışılıyor. Hakim, savcı sıkıntısı yaşanıyor. Böylece davalar geç sonuçlanıyor. Adalet geç tecelli ediyor.
Yargı sisteminde yaşanan aksaklıkların giderilmesi için yargıç, savcı ve avukatlara meslek içi eğitim verilmeli, adliye binaları meslek onuruna uygun hale getirilmeli, hukuk eğitimi amaca uygun olarak düzenlenmelidir. Bunlar yapılmadığı sürece yasalarda yapılacak değişiklikler, adil yargılamayı sağlamaz. Çünkü altyapı olmadan çıkarılan yasaların daha çıktıkları gün işlevsiz hale geldiklerini en son Aile Mahkemeleri Yasası'nda gördük."

Hakim ve savcılar siyasi iktidarın etkisi altında kalıyor
Bahattin Özcan Acar (İzmir Barosu Başkanı)
"Yargıda hiçbir iş, makul sürede sonuçlanmıyor ve iş yığılması çok fazla. Bunun yanı sıra fiziki olanak olarak adlandırabileceğimiz binaların, araç ve gereçlerin yetersizliği, adli personel açığı çok ciddi boyutta ve büyük sıkıntılar yatarıyor. Bunları toparladığımız zaman iş bütçeye dayanıyor. Diyanet'e yüzde 3 ayıran devletin yargıya ayırdığı pay binde sekiz. Bütün bunların yanı sıra hakim ve savcılar güvence altında değiller. Bu durum siyasi iktidarın etkisi altında kalmalarına neden oluyor. Çünkü hakim ve savcıların özlük hakları ile Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu ilgileniyor. Ama bu kurulun başkanı Adalet Bakanı. Yine hakim ve savcıların sicil dosyaları Adalet Bakanlığı'nın eliyle Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu'na gidiyor. Yani, bağımsız olması gereken kurulun sekreteryasını bakanlık yürütüyor.
Türkiye hukuk devleti değil. Bunu uygulanmayan mahkeme kararlarında da görmek mümkün. Danıştay belli konularda karar veriyor ama hükümet bu kararları devre dışı bırakabiliyor. Buna en güzel örnek ise, Danıştay'ın, Bergama'da altın üretiminin durdurulmasına ilişkin kararının Bakanlar Kurulu'nun gizli genelgesi ile delinmesi. Türkiye'nin ciddi bir yargı reformuna ihtiyacı var.


Başa dön


Orta direk mazide kaldı
Ankara Ticaret Odası'nın (ATO) "Türkiye'de Dar Gelirli Olmak" konulu araştırmasına göre, yaşanan ekonomik krizler halkın yaşam kalitesini düşürdü. Araştırmaya göre ikinci el ve ikinci sınıf ürünlere olan talep artarken, vatandaş yiyeceğini evde üretip, evde tüketmeye başladı.
Araştırmada, halkın alım gücünün düşmesi nedeniyle gelir tabakaları arasında uçurumlar oluştuğuna dikkat çekilirken, orta direk olarak tabir edilen orta gelir grubunun açık parfüm, açık deterjan, açık bakliyat gibi nispeten ucuz mallara yöneldiği, daha alt gelir gurubunun ise kırık peynir, kırık yumurta ve kırık prinç gibi düşük kaliteli ve gayri sıhhi ürünlere rağbet ettiği belirtildi.
Enflasyonun yüzde 27'ler seviyesine düşmesine rağmen, hayat pahalılığı nedeniyle halkın her geçen gününün bir öncekine göre daha da kötüye gittiğine vurgu yapılan araştırmada çarpıcı sonuçlara ulaşıldı:
  • Üretilen 120 milyon ekmeğin 22 milyonunun çöpe gittiği Türkiye'de, yarı fiyatına alınan bayat ekmek, fakir sofralarının en temel yiyeceği.
  • Türkiye'de nüfusun yarısı gecekondularda yaşıyor.
  • Toplam nüfusun yüzde 10'u halen susuz ve tuvaletsiz.
  • Doğum yeri başka şehirde olup büyükşehirde yaşamını sürdüren dar gelirli, kışlık yiyecek ihtiyacının büyük bölümünü memleketinden karşılıyor.
  • Türkiye'de nüfusun artmasına karşılık et ve süt tüketimi diğer ülkelerin çok çok altında. Bir yılda ABD'de 45 kg., AB'de 19.5 kg. olan kişi başına dana eti tüketimi Türkiye'de ise 5.2 kg. düzeyinde.
  • Tüketici süpermarketlerden, veresiye yazan bakkala döndü. Market ve bakkalların satışlarında ise yüzde 1.6'lık artış oldu.
  • Dar gelirli kesim, doktora gitmek yerine aspirin, adaçayı, nane limon ile kendi kendini tedavi ediyor.
  • Bina inşaat maliyetleri ve arsa fiyatları vatandaşın ulaşamayacağı rakamlara çıkınca, gecekondu yapmak bile lüks hale geldi. Yoksulluğun tavan yaptığı yerlerde gecekondunun yerini karton ve teneke evler aldı.
    Türkiye orta yerinden kırıldı
    Araştırma sonuçlarını değerlendiren ATO Başkanı Sinan Aygün ise, sürekli krizler nedeniyle, halkın yaşam kalitesinin erozyona uğradığını kaydetti. Aygün "Türkiye orta yerinden kırıldı" dedi. İnsani gelişme endeksinde Türkiye'nin 175 ülke arasında 96'ıncı
    sıraya gerilemesinin "ürkütücü" olduğunua da işaret eden Aygün, "Türkiye asansör takımlar gibi, birinci lig ile ekinci lig arasında gidip geliyor. Küme düşen Türkiye'nin halkı da, bu faturayı ödemek zorunda kalıyor" diye konuştu. Aygün, kapkaç suçlarında neredeyse patlama yaşandığına ve geçimini çöplerden sağlayan çöp adamların sayısının gün geçtikçe arttığına da dikkati çekti.

    DAR GELİRLİNİN ALIŞVERİŞİ SOKAKTAN
  • Marketlerde 1 milyon 475 bin liraya satılan pastörize süt, sokak satıcılarında 500-600 bin lira.
  • Marketlerde 1 milyon 675 bin liraya satılan yoğurt evde yapıldığında 500-600 bin liraya maloluyor.
  • Beyaz peynir marketlerde 7 milyon 350 bin liraya satılırken, kırık peynir olarak satıldığında fiyatı 1.5-2 milyon liraya düşüyor.
  • 300 bin liraya satılan ekmek, bayatladığında 100 bin liraya alıcı buluyor.
  • Bayilerde 2 milyar liraya satılan çamaşır makinesi, ikinci el olarak 200 milyon liraya alınabiliyor.


    Başa dön


    Dün İstanbul'da bugün Irak'ta...
    Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu bileşenleri, Taksim Zapyon Rum İlköğretim Okulu ve Lisesi önünde yaptıkları eylemle, 6-7 Eylül 1955 tarihinde Rum, Ermeni ve Yahudilere karşı girişilen kontrgerilla operasyonunu protesto ettiler.
    Eylemciler "Yaşasın halkların kardeşliği", "6-7 Eylül'ü unutmadık" ve "Azınlıklar üzerindeki inkârcı politikaya son" dövizleri taşıdılar. Eyleme EMEP, DEHAP, SDP; ÖTP, Anti Kapitalist, Toplumsal Özgürlükler Platformu ve Ürün dergisi katıldı.
    Eylemde blok adına basın metnini okuyan Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Parti Meclisi Üyesi Kadir Akın, 1955'de, "Kıbrıs Türktür, Türk kalacak" politikasıyla provokasyonu hazırlayan süreç ile bugün Kuzey Irak'ta yaratılmaya çalışılan politikanın aynı olduğunu söyledi. Egemen güçlerin fetihçiliğinin, ulus şovenizminin, ezilen uluslara, azınlıklara yönelik inkârcı ve imhacı politikasının iç içe geçmiş olduğunu vurgulayan Akın, "6-7 Eylül olayları Kıbrıs'ta izlenen fetihçi politikaya şoven kitle tabanı kazanmanın bir aracı olmuştur. Türkleştirme politikası ile bu topraklarda ezilen uluslara ve azınlıklara kendi kimliği ile yaşama hakkının tanınmayacağı gösterilmeye çalışılmıştır" dedi.
    Türkmenler kışkırtılıyor
    Soykırımcı zihniyetin bugün de rejimi beslemenin yeni araçlarını üreterek, halkları kışkırtıp birbirine düşürmeye çalıştığının altını çizen Akın, işbirlikçi Türk egemenlerinin de 'Kerkük Türktür' sloganı ile Kuzey Irak'taki Türkmenleri örgütleyerek, bölgedeki Kürt halkı üzerine sürmeyi hedeflediğini ifade etti.
    Halklar kışkırtılıyor
    Kardeşlik içinde yaşayan halkların, sistemin kendi çıkarları uğruna birbirine kırdırılmaya çalışıldığını dile getiren Kadir Akın şöyle devam etti: "6-7 Eylül'deki soykırım zihniyeti; Kürt düşmanı politikalarıyla Kürt sorununun çözümünü engelleyip, gençlerimizin kanı üzerinde yapılan kanlı tezkere pazarlığı ile Irak halkı üzerindeki işgale ortak olma peşinde ter dökülüyor. Düştüğü bataklıktan imdat çığılığı atan haydut ABD'nin vahşetine ortak olma girişimiyle halklara karşı olan düşmanlık politikası bir kez daha gözler önüne seriliyor."

    Rumsuzlaştırma operasyonu
    Gazeteci Rıdvan Akar’ın, “Toplumsal Tarih Dergisi”nin son sayısı için hazırladığı “Azınlıklar, Tarih, Siyaset” adlı dosyasında yer alan “İki yıllık gecikme: 6-7 Eylül” başlıklı makalesi, 6-7 Eylül Olayları’nı 48’inci yılında yeniden gündeme getirdi. Akar, hazırladığı dosyada, “İstanbul’u Rumsuzlaştırma projesi siyasi tarihimizin en büyük provokasyonu ile gerçekleştirildi” diyor. Akar makalesinde olayların çıkış noktasının, CHP’nin hazırladığı “Azınlık Raporu” olduğunu belirtiyor.
    Olayların gelişimi
    Rıdvan Akar, Cumhuriyet döneminde başlayan ‘Türkleştirme’ politikası sürecinde, CHP içinde yer alan azınlıklar ve gelir dağılımından sorumlu 9. Büro tarafından hazırlanan Azınlıklar Raporu’nda, “Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin (500.) yıldönümüne kadar İstanbul’u tek bir Rumsuz hale getirmektir” yazdığını açıklıyor. Akar, bu rapordan yola çıkarak şu sonuca varıyor: “Cumhuriyet’in 500. yıldönümü 1953 yılını işaret ediyordu. İki yıl gecikmeyle İstanbul’u Rumsuzlaştırma projesi, Türk siyasi tarihinin en büyük provokasyonu ile gerçekleştirilmek istendi. Ve bugünkü demografik verilere bakılırsa da ‘başarılı’ oldu.”
    İşin başındakiler
    Akar makalesinde, 6 Eylül sabahına kadar devam eden provokasyon çalışmalarını ve o süreci ayrıntılarıyla anlatıyor: “Olaylar ilginç bir biçimde aynı anda, aynı saatte, aynı biçimde Rumlar’ın yoğun olarak yaşadığı semtlerden başlıyordu. Olaylardan sonraki pek çok tanıklık, olayları yönlendiren grupların başında Kıbrıs Türktür Derneği’nden öğrencilerin olduğunu, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların ‘aynı tornadan çıkmışcasına’ eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve işyerlerinin önceden tespit edildiğini hatta tebeşirle işaretlendiğini ortaya koyuyordu.”
    6-7 Eylül olayları sırasında 1004 ev, 4 bin 348 dükkân, 21 fabrika, 110 lokanta ve kafe, 73 kilise, 26 okul, 5 spor kulübü ve 2 mezarlık tahrip edilmişti. Akar’ın makalesinde yer alan bilgilere göre, saldırılar sırasında 200 Rum kadına da tecavüz edildi.

    Olayları tetikledi, vali oldu
    6-7 Eylül olayları, İstanbul Ekspres gazetesinin, “Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı” haberini vermesinden sonra patlak vermişti. Olayların ardından gazetenin sahibi ve Adalet Partisi milletvekili Mithat Perin ile gazetenin yazıişleri müdürü Gökşin Sipahioğlu suçlandı. Ancak, Adnan Menderes’in sahip çıktığı Perin, yargılandığı davadan beraat etti. Sonradan, Atatürk’ün evine bombayı Oktay Engin adlı Batı Trakyalı bir gencin koyduğu ortaya çıktı. Bu eyleminden dolayı Oktay Engin’in hızlı yükselişi de başladı. Engin, Nevşehir Valiliği’ne kadar yükseldi. Mithat Perin ise, gazeteci Tayfun Gönüllü ile yaptığı röportajda, adeta günah çıkararak, “Kabak benim başıma patladı” demişti (Sabah, 1 temmuz 2000).


    Başa dön


    İHD’den barış çağrısı
    İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bulunan 13 şubesi ve Bölge Temsilciliği; hükümet ve KADEK’ten “çift taraflı ateşkes kararı” almalarını istedi.
    İHD Diyarbakır Şubesi’nde dün düzenlenen basın açıklamasında, şubeler adına konuşan İHD Genel Başkan Yardımcısı Reyhan Yalçındağ, son dört yılda üç hükümetin değiştiğini hatırlatarak, “Ama hükümetlerin özellikle can alıcı sorun olan Kürt sorununa yaklaşımında geleneksel yok sayma politikası dışında yeni bir yaklaşım sergilenmedi” dedi.
    İHD olarak her şart ve koşulda defalarca savaşa, silaha ve silahın kullanımına karşı olduklarını deklare ettiklerini ifade eden Yalçındağ, şunları söyledi: “Sadece 2003 yılının ilk 6 ayında 130 insanın yaşam hakkına kastedilmiştir. Özel Harekât Daire Başkanı Behçet Oktay’ın, bölgede halen 3 bin Özel Tim elemanı bulunduğunu, 400 yeni Özel Tim elemanın da bölgeye sevk edildiğini açıklaması bizce düşündürücüdür.”
    “Tunceli’ye bağlı Çemişgezek ilçesinde ‘operasyon’ yapılacağı gerekçesiyle Kemerli Çeşme, Ali Boğazı, Koçoğlu ve Hozat mıntıkasında bulunan yaylaların boşaltılmak istenmesi, köy boşaltma uygulamalarına bir geri dönüş müdür?” diye soran Yalçındağ, operasyon hazırlıklarının durdurulmasını istedi.
    Çift taraflı ateşkes
    KADEK tarafından tek taraflı olarak deklare edilen ve dört yıl boyunca devam eden ateşkesle sağlanan “çatışmasız ortamın, kalıcı toplumsal barışa dönmesi” gerektiğine inandıklarını ifade eden Yalçındağ, “hükümet başta olmak üzere, sivil ve askeri otoriteleri; çatışma ve savaş politikası yerine akla, mantığa, insan onuruna ve vicdanına yaraşır bir tutum almaya davet ediyoruz” dedi. KADEK güçleri ve devlet güçlerinin, “çift taraflı bir ateşkes kararı alarak çatışmasızlık ortamını kalıcılaştırmaya çağırdıklarını” belirten Yalçındağ, “Yaşadığımız coğrafyada silahların sonsuza kadar susmasını yüksek sesle bir kez daha talep ediyoruz” dedi.
    Öneriler
  • Hırsızlık bıktırdı köylüler silahlanıyor
    Ardahan’da son zamanlarda artan hırsızlıklara karşı alınan güvenlik önlemleri yetersiz kalınca, köylüler kendi güvenliklerini sağlamak ve hayvanlarını hırsızlara kaptırmamak için harekete geçti. Çok sayıda köylü, silah ruhsatı almak için Emniyet Müdürlüğü’ne başvuru yaparken, silah satıcıları da son zamanlarda silah satışında büyük bir artışın yaşandığını söyledi. İsmini açıklamak istemeyen bir köylü, son zamanlarda sık sık hayvan hırsızlığı vakalarının yaşandığını ve güvenlik önlemlerinin de yetersiz kaldığını belirtti.
    Mağdurlar adına suç duyurusu
    Tüketici Hakları Derneği, İmar Bankası mağdurları adına Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) yetkilileri hakkında Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Dernek Başkanı Turhan Çakar, bankanın yetkisi olmadığı halde Hazine bonosu ve devlet tahvili satmasının dikkat çekici olduğunu belirterek, sorumluların yargılanmasını istediklerini söyledi. Çakar, dernek merkezinde dün düzenlediği basın toplantısında, İmar Bankası mağdurlarına destek verdi. Çakar, Hazine bonosu ve devlet tahvili satma yetkisinin, 1990 yılında SPK tarafından elinden alınmasına karşın İmar Bankası’nın, el konulduğu 4 Temmuz 2003 tarihine kadar olmayan bonoları satmasına göz yumulduğunu söyledi. İmar Bankası’nın olmayan bonolardan 1 katrilyon dolayında satış yaptığının ortaya çıktığına dikkat çeken Çakar, yaklaşık 13 yıldır yetkisi olmamasına karşın bankanın reklam vermesinin, bono satmasının, görevli ve sorumluların bunun farkına varmamalarının dikkat çekici olduğunu dile getirdi. Çakar, bankadaki çifte hesap uygulamasının da, yine bankaların çalışmalarını düzenleyen ve denetleyen kuruluşların içler acısı durumunu ortaya koyduğunu ifade etti. Çakar, tüm tükeciler adına, “usulsüz işlemler bu boyutlara gelene kadar BDDK, SPK, İMKB ve TMSF ne yaptılar, neredeydiler?” diye sordu. Çakar, ayrıca halen faaliyetteki hangi bankalarda karşılıksız Hazine bonosu satıldığını, çifte mevduat hesabı yapılıp yapılmadığının da yanıtlanmasını istedi. Çakar, BDDK, SPK, İMKB ve TMSF yetkililerinin hizmet kusuru işlediklerini dile getirerek, söz konusu kurumların yetkililerinin, TCK’nın 230 ve 240’ıncı maddeleri uyarınca “görevi ihmal ve suistimal”den yargılanmaları için Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını bildirdi.
    YÖK Tasarısı’na destek yok
    Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Şuayip Özcan, yeni YÖK Yasa Tasarısı’nın; siyasi amaç güden, üniversiteleri ticarethaneye dönüştüren, reform niteliği taşımayan mevcut haliyle yasalaşmasına kesin olarak karşı olduklarını söyledi. Sendika genel merkezinde dün basın toplantısı düzenleyen Özcan, YÖK Yasa Tasarısı’nın çağdışı, katılımcılıktan uzak, şeffaflıkla ilgisi olmayan, antidemokratik bir tasarı olduğunu vurguladı. Tasarıda karşı çıktıkları noktaların başında siyasi erke önemli ayrıcalıklar verilmesinin geldiğini belirten Özcan, rektör atamalarının Cumhurbaşkanı’nın yetkisinden çıkarılarak hükümetin inisiyatifine bırakılmasının kadrolaşmaya zemin hazırladığının altını çizdi. Özcan, tasarıda, yükseköğretimdeki hiçbir kuruluşta sendika temsilcilerinin bulunmamasına da tepki gösterdi. Tasarıda üniversite çalışanlarının özlük haklarını düzeltmeye yönelik bir çalışma yapılmadığına değinen Özcan, “Üniversite çalışanları canla başla çalıştıkları için cezalandırılıyorlar mı?” diye sordu. Özcan ayrıca, eğitim öğretime katkı payı adı altında alınan harç parasına yüzde 20 ila 25 arasında zam yapıldığını hatırlatarak, eğitimle ilgilenmesi gereken gençlerin geçim sıkıntısıyla baş etmek zorunda bırakıldığını bildirdi. Üniversiteye yeni başlayan bir gencin harç, yurt, depozito, yol, kitap, yemek masraflarının ortalama maliyetinin 2 milyarı bulduğuna dikkat çeken Özcan, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun verdiği öğrenim kredilerinin adaletsiz biçimde dağıtılmasını da eleştirdi.
    Alevilerden Erdoğan’a tepki
    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ‘’Hangi Aleviye sorsam Müslümanım diyor. Müslümanların ibadet yeri camidir. Cemevleri bir ibadet yeri değildir!” sözüne tepki gösterdi. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Sekreter Yardımcısı Hasan Öğütcü tarafından yapılan yazılı açıklamada, Erdoğan’ın Alevilerin ibadet yerleri olan cemevlerini ve kendilerine has inançlarını yok saydığına dikkat çekildi. Erdoğan’ın, Berlin ziyareti esnasında birçok kurum ve kuruluş temsilcisinin katıldığı bir toplantıda, cemevlerinin yasalar önünde ve uygulamada camiler ile eşit tutulmasına yönelik sorulan soru üzerine söylediği sözler tartışma yarattı. Başbakan’ın bu tutumunu şiddetle kınadıklarını belirten Hasan Öğütçü, bu tutumu “Osmanlı`dan günümüze kadar süregelen Alevi köylerine cami yaparak Alevileri Sünnileştirme politikasının devamı olarak değerlendiriyoruz” diye konuştu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu açıklamasının, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesinde garanti edilen eşitlik ilkesini bir çırpıda geçersiz hale getirdiğine dikkat çekilen açıklamada, aynı zamanda laiklik ilkesi ve inanç özgürlüğünün de rafa kaldırıldığı dile getirildi. Öğütçü açıklamasında, “Laik ve demokratik ülkelerde devlet, vatandaşlarının ibadet yerlerinin cami mi, kilise mi, havra mı, veya cemevi mi olduğunu belirlemez. Bunu belirleyen sadece bireyler ve inanç kurumlarıdır. Laik devletlerin benimsedikleri herhangi bir inanç veya din olamaz. Laik devletler tüm dinlere, inançlara ve inançsızlığa aynı mesafede durmak zorundadır” dedi.

    Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net