www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Basın Özgürlüğü Ödülü’nü alan gazeteci Hıfzı Topuz, Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz mandasını savunan gazetecileri anımsattı.

medya ........................................................................ Ferdi Güngör
‘Ali Kemaller bugün de var’
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin 2003 Basın Özgürlüğü Ödülü’nü alan gazeteci Hıfzı Topuz, “Ödül bana veriliyor ama ben bu ödülü, bu uğurda savaş vermiş arkadaşlarım adına alıyorum” dedi. Meslek yaşamında 55 yılı deviren usta gazeteci, basında sansürün kaldırılışının yıldönümünde kutlanan Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü için, “Baskının adı devletti, şimdi büyük sermaye oldu” diyor. Topuz, günümüzdeki “Ali Kemaller”e kızgın: “Bugün Ali Kemaller hâlâ var ve onun hikâyesini bile bile bu kişiler nasıl rahat yatağa yatıp uyuyorlar anlamıyorum. Uykuları kaçmıyor mu?”
Meslekte ilk sendikanın da kurucularından Hıfzı Topuz, basında sansürün evrimini, basın emekçilerinin ilk sendikayı kurmalarını, bugünkü duruma benzettiği milli mücadele yıllarını ve gazetecilerini anlattı.
Gazetecileri eskiden en çok devlet mi kısıtlıyordu ?
Evet, eskiden devletin sansürü vardı, devletin baskısı vardı. Gazeteye telefon geliyordu. “Şu haberi yazmayın” diyordu. Bunu, 1. Dünya Savaşı sırasında Basın Yayın Genel Müdürü Selim Serper yapıyordu. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da İstanbul’da Hicabi Dinç yapıyordu bu işleri. Onlar, ya yazı gönderiyor ya da telefon ediyorlardı. Bir de sıkıyönetim zamanında Nurettin Aktuz imzasıyla yasaklanıyordu.
Peki sansür günümüzde nasıl?
Şimdi büyük sermayenin holdinglerin baskısı var. Yani şimdi otosansür diye bir şey var. Self-sansür, yani kendi kendini sansür. Şimdi, gazeteci biliyor ki, haber patronun hoşuna gitmeyecek. Çünkü, patronun, holdingin ya da grubun, bir takım çevrelerle ilişkileri var. Yapılan haber ya ilan veren çevrelere ya da reklam veren çevrelere zarar verecektir. Bunun için de gazetenin patronu, haberin gazeteye girmesini istemiyor. Holdingler de istemiyor, çünkü holdinglerin de ilişkileri var, hükümetlerle ilişkileri var. Yani iktidar partisiyle iyi ilişkiler kurmuş ve bu ilişkileri sarsıcı bir şey istemiyor.
O zaman, basın özgür mü? Basın, birincisi, eskisi kadar özgür değildir, ikincisi de basının üzerinde ekonomik güçlerin baskısı vardır. Basının üzerindeki devlet baskısının yerini, günümüzde ekonomik güçlerin baskısı almıştır. Bu daha da genişliyor, ne oluyor, çokuluslu ortaklıkların baskısı oluyor. Basının üzerinde Amerika ile olan ilişkilerimizin de baskısı var. Türkiye, Amerika’nın stratejik ortağı deniliyor ve basında bunu zedeleyici haberlerin çıkması engelleniyor. Bunların sonucu, bir otosansür oluşuyor. Bazı gazeteler kendilerini sansür ediyorlar ve yalnız sansür etmekle kalmıyorlar; bu ilişkileri güçlendirecek yönde yazı yazıyorlar. Bütün bunlar bana milli mücadele yıllarını hatırlatıyor.
Basın Meslek İlkeleri’nin uygulanması açısından Türkiye ve diğer ülkelerin ne gibi farkları var? Sizin UNESCO’da çalışmalarınız olmuştu bu konuda.
Basın Ahlak İlkeleri yasa değildir, mesleğe bırakılmıştır. Her ülkede meslek örgütlerinin ilan ettiği ahlak yasaları vardır. Biz UNESCO’da bunların güçlendirilmesi için savaş verdik, ben bunun sorumlusuydum.
UNESCO’nun 1978 yılında ilan ettiği bildirgede dünya barışı ve uluslararası barışı korumak için bu ilkeler vardı. Yani savaş kışkırtıcılığının önlenmesi. Bugün bizim için hâlâ çok önemli şeyler. 1978 bildirgesinde savaş kışkırtıcılığı mesleki suç sayılmıştı. Uluslararası barışı tehlikeye düşürecek girişimlerde bulunmak suç sayılır. Şimdi bu Basın Konseyi İlkeleri’nde de yer aldı. Umur Talu’nun hazırladığı listede buna benzer ilkeler var.
Ödüle gelelim isterseniz. TGC tarafından size verilen ödül sonrası neler hissettiniz?
Bu sene bana verdiklerini öğrenince çok şaşırdım. Bu ödüle benden daha çok layık olanlar var. Cemiyet’e de söyledim: “Ben layık değilim” dedim. Bana veriliyor ama ben bu ödülü, bu uğurda savaş vermiş arkadaşlarım adına alacağım.
Son olarak biz genç gazetecilere neler önerirsiniz?
Toplusözleşme olmasa dahi olması için mücadele vermek gerekiyor. Bir de şu var tabi, hiçbir iş örgütsüz olmaz. Genç gazeteciler olarak örgütlenmeli, birlikte hareket etmeli ve ekonomik güçlerce baskıyı hissettiğinizde alternatif yollar aramalısınız. Her şeye rağmen ayakta durmak gerek. Meydanı boş bırakmamak lazım.

Sendika nereden nereye?
1953’de 5953 sayılı Kanun çıktı. Biz, “Buna göre artık Türkiye’de sendika kurulabilir” dedik. Bir komite oluşturduk. Bu komitede, bu işi üç kişi hazırladık: Ben, İhsan Ada, Burhan Arpad. Biz bu tüzüğü hazırlarken, öbür gazetelerden arkadaşlara dedik ki: “Siz de gelin katılın”. Sendikayı kurduk, gazetelerde bize üye olmayan gazeteci kalmadı. 1956’da Gazeteciler Kongresi’ni topladık. Derken, İzmir ve Ankara’da da sendikalar kuruldu. Toplantılar düzenledik, onları da çağırdık ve biz bir güç olduk. Daha sonra toplusözleşme çıktı ve sendikalar cemiyetten güçlü duruma geldi.
Patron, bir gazeteciyi işe alıp 1 yıl sonra işten çıkardığı zaman, o gazetecinin 20 yıllık kıdemi varsa, bu kıdemi 1 yıl çalıştıran gazete ödemek zorunda kalıyordu. Bu, müthiş bir baskıydı. Ondan sonra patronlar bize karşı direnişe geçti. İlk Aydın Doğan yasakladı sendikayı. Yani Aydın Doğan bir savaş verdi. O zaman da gazetede çalışanlar, “Peki biz çıkıyoruz, siz sendikanın verdiği haklardan daha fazlasını veriyorsunuz bize” dediler. Sendikaya ilk dinamiti koyanlar bunlar oldu.
En son toplusözleşmeyi yapan sadece Anadolu Ajansı kaldı. Bu çok üzücü bir durum. Ama ben umutsuz değilim. En son Şükran Soner sendika başkanı idi, istifa etmek zorunda kaldı. Ziya Soner iyi bir savaş verdi. Biz başladığımız zaman, benden sonra Abdi İpekçi başkan oldu. Biz o koşullarda bu işi iyi yürüttük. Biz kafa tutmasını bildik, dayattık ve o zaman da karşımızda, bugünkü gibi büyük sermaye, holdingler yoktu. Sanırım, bizim başarımızda holdinglerin olmaması büyük rol oynadı. Bugün o savaşı vermek kolay değil. Ancak her şeye rağmen mücadeleye devam etmek lazım. Şimdi 2 bin kişi işsiz kaldı. Sendika olsaydı bu olmazdı. Sendika, haklarını savunurdu.

Milli mücadele yıllarında neler yaşandı?
Milli mücadele yıllarında İngiliz sömürgeciliğini savunanlar vardı. Örneğin, İngiliz Dostlar Derneği vardı. Bunların basında taraftarları vardı, Ali Kemal gibi bir takım insanlar vardı. Bunların yanı sıra bir de Amerikan mandasını savunan insanlar vardı. “Amerikalılar gelsin Türkiye’yi yönetsin. Biz kendi kendimizi yönetemeyiz, Amerika’ya mecburuz” diyorlardı. Bir yığın yağcılar çıkıyordu. Şimdi ben bugüne baktığım zaman “Amerikasız Türkiye olmaz” diyenleri görüyorum. “Mutlaka Amerika’ya muhtacız diyenler” var. “Aman, Amerika ile iyi geçinelim, Irak’la ilişkimizi Amerika’nın istediği doğrultuda yürütelim” diyenler var. İşte, bu bana milli mücadeledeki basını hatırlatıyor. Ne oldu milli mücadele yıllarında bunları savunanlar? Ya kaçtılar, ya sürüldüler ya da Ali Kemal gibi halk tarafından linç edildiler. Bu ifadeyi kitabımın sonuna yazdım: “Acaba diyorum, bu Ali Kemaller ve onların başına gelenler, bugün Türkiye’nin bağımsızlığına karşı koyan insanların uykusunu kaçırmıyor mu?”

Başa dön



 
Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net