www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
“Yine malum konu”
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Aşk üzerine ikiyüzlü yazılar
ÖZGÜRCE
____
Özgür Müftüoğlu
'Sıfır'larla hatırlanan eğitim sistemi
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
İkinci tezkere
BAYKUŞ
____
Şebnem Korur Fincancı
Yazarkasa ve sağlık
LORİN
____
Umur Hozatlı
Munzur’un düğünü!..
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
“Yine malum konu”
Türkiye, Irak’a asker göndermeli mi, göndermemeli mi? Türkiye’nin Irak’a asker göndermesini savunan Amerikancılar, bu soruya Türkiye’nin çıkarlarını savunduklarını ileri sürerek olumlu yanıt veriyorlar ve gerekçelerini bir bir sıralıyorlar. Bunlardan birisi de bildiğiniz gibi Ertuğrul Özkök. Özkök 30 Temmuz tarihli yazısında iki soru soruyor. Sorulardan birisi şu, “ABD’nin Irak’taki geleceğini nasıl görüyorsunuz? Burası bir Vietnam mı olacak, yoksa ABD duruma hâkim olacak mı?” Sorulardan ikincisi de şu, “ABD’nin Irak’ta başarısızlığa uğraması Türkiye’nin lehine midir, aleyhine midir?”
Kolayca tahmin edilebileceği gibi Özkök’ün bu sorulara verdiği yanıtlar, ABD’nin Irak’a hâkim olacağı ve başarısızlığa uğraması durumunda, Türkiye’nin bundan zarar göreceği biçimindedir. Özkök, ABD’nin başarısızlığa uğraması durumunda bölgeye “Orta Şark Kaosu” yerleşeceğini ve buranın bir “Bermuda Üçgeni” haline geleceğini, bu durumda Türkiye’nin sınırlarını kapatıp “izolasyonist” bir politika benimseyebileceğine inanmadığını söylüyor. Özkök, Saddam’ın oğullarının öldürülmesini ve Irak’ın karışık etnik ve dini yapısını, ABD’nin durumua hâkim olacağının belirtileri olarak görüyor.
Bu gazetenin ve onun yazarlarının Irak konusundaki tutumları biliniyor. Ancak biz yine de sürekli değişen koşulları ve ortaya gelen güncel sorunları dikkate alarak, Özkök’ün sorularına yanıt verelim. ABD’nin Irak’ı işgal etmesi, öncelikle Irak halkına karşı girişilmiş bir korsanlıktır ve ABD’nin bu işgal yoluyla Türkiye’ye komşu olması, Türkiye’nin çıkarına olmadığı gibi, zararınadır. Irak’ın ABD için bir “şeytan üçgeni” olmasının Türkiye’ye bir zararı bulunmamaktadır. Orası bize sınırları olsa da, etnik yapısında bizi ilgilendiren yanlar bulunsa da farklı bir ülkedir ve orada ABD aleyhine olacak gelişmelerden Türkiye’nin bir zarara uğraması söz konusu olmadığı gibi, bu gelişmelerde çıkarına olabilecek pek çok yan da ortaya çıkacaktır.
Bir an için her şeyi bir yana bırakalım ve şunları düşünelim. Ülkelerin sınırları niye çizilmiş, bu sınırlar niye var? Eğer komşu ülkelerdeki gelişmelerden dolayı, ona komşu olan ülkenin yöneticileri ve devleti kendi sınırları içerisinde gerekli önlemleri alamıyorlarsa niye varlar? Dahası ABD’nin orada ne işi var ve ülkeleri işgal etme, yönetimleri devirme hakkını nereden buluyor? Eğer dünya politikasında güçlü olan devlet, istediği gibi davranacaksa bu orman kanunu demek değil midir? Ve ABD’nin çıkarlarını savunup, Türkiye’nin çıkarlarını savunduklarını ileri sürenlere son bir sorumuz daha var; gücü yetenin güçsüze istediğini yapabildiği bir hukuk dünyaya egemen olursa, bu Türkiye’nin çıkarına olur mu? Olur diyorsanız dönüp ülke tarihine bakmakla yetinmeyin, güçlülerin başlarına gelenleri de bir hatırlayın.
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Aşk üzerine ikiyüzlü yazılar
Son zamanlarda neredeyse moda oldu: Medyanın genel yayın yönetmenlerinden, en çok para kazanıp, yalılarda köşklerde oturup, yatlarda mavi yolculuk keyfi süren köşeyazarları sık sık aşk üzerine yazılar döşemeye başladılar.
Medyanın baş papazları aşk yazıları yazınca, yeni yetme çömezleri de, demek gündem buymuş diyerek aynı konuda aydınlatıcı yazılarıyla meseleye derinlik katıyorlar!
Ve sonuçta, gazete okuyucusu, genel yayın yönetmeninin aşk teorilerini ya da lise aşkını veya bayan yazarın yaz aşkını okumak gibi bir durumla karşılaşıyor. Ki, sanki milletin işi gücü yok bunların aşklarını merak ediyor!
Ama yayın yönetmenleri, sonsuz bir tutku ve vazgeçilmez bir bağla bağlı oldukları asıl aşktan hiç bahsetmiyorlar: Para!
Para için neleri yaptıklarını, neleri yazdıklarına, aşkın temel kaynağı olan insan ruhunu nasıl alçakça sattıklarına, iki paralık ettiklerine değinmiyorlar.
Oysa kapitalist için aşk, karşılıklı çıkar ilişkilerine dayanan, sermayelerin birleşmesi, kapitalistler arasındaki acımasız rekabette daha fazla etkin olabilmek için güç toplamanın basitçe hesabından başka bir şey değildir.
Günümüzde burjuva evliliklerin neredeyse tamamında artık nikah defterinden önce, ortak mal edinmenin koşullarını, mallar üzerindeki paylaşımın nasıl olacağını düzenleyen noter tasdikli sözleşmelere imza atılıyor.
Kapitalist için aşkın değerlendirmesi şudur: Bu aşktan kaç para, kaç fabrika, piyasalarda ne kadar güç kazandım.
Önce malları garantiye alalım, aşk tarafına sonra bakalım!
***
Oysa aşk, karşılıklı çıkar ilişkisine, mal mülk hesaplarına dayanmayan, sadece ve sadece su gibi duru, güneş gibi aydınlık duygulara yaslanan bir şeydir. Ortak bir yaşamı, dertleri, tasaları, sıkıntıları paylaşmayı, iyi günde kötü günde birlikteliği gerekli kılar. Bu yüzden de bu düzende saf olarak sadece işçinin, yoksulun, emekçinin aşkından bahsedilebilir.
Ama kapitalizm her güzelliğe, her saflığa, her temizliğe düşmandır.
Bu sistemin niyetinden, insanlara garezinden öte, üretim koşullarının yarattığı somut bir gerçektir.
Geçtiğimiz günlerde bizim gazetede Bursa muhabirimiz Erkan’ın, Bursa Çalı Organize Sanayi Bölgesi’nde işçilerle konuşmasından derlediği haber bu gerçeği ortaya koyuyordu.
Bir işçi, “Yok çalışmadık, yok kira veremedik, şunu veremedik, bunu veremedik derken sonunda boşanmak zorunda kaldıklarını”, bir başka işçi “Bursa’da gurbetçi olarak yaşadığını, kazandığı parayı Erzurum’da bulunan eş ve çocuklarına gönderdiğini” anlatıyordu.
Bugün pek çok emekçi evinde, ekonomik nedenler yüzünden patırtı kopuyor. Yokluk, yoksulluk en temiz aşklara en ölümcül darbeyi vuruyor.
Pek çok işçi ailesinde, Fertlerden biri gündüz, biri gece vardiyasında çalıştığı için günlerce bir araya gelemediği oluyor. Pek çok işçi bir parça ekmek için başka şehirlere gittiğinden karısıyla, çocuğuyla aylarca görüşemiyor.
Ama baylar, bayanlar; aşk yazılarında ne para evliliklerinden, ne işçinin ve yoksulun aşklarının nasıl katledildiğinden bahsetmiyor!
Gazete köşelerinden uçan okumuş ablalarımız, evine akşam bir tane fazladan ekmek götüremediği için boynu bükük kalan emekçinin nasıl olup da çiçek götürebileceğinin formülünü vermiyor!
Bunlar her şeyi bozdu, kirletti, tüketti. En saf, en temiz duyguların içine etti. En kötüsü aşkı da katletti.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
ÖZGÜRCE
..........
Özgür Müftüoğlu
'Sıfır'larla hatırlanan eğitim sistemi
Sayın Milli Eğitim Bakanı, pazartesi günü Ortaöğretim Kurumları Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınav sonuçlarını açıklarken, sınavda 40bin 500 öğrencinin sıfır puan alması üzerine, eğitim sistemimizde önemli eksiklikler olduğunu vurgulamış. Milli Eğitim Bakanı'nın eğitimde sorunlar olduğunun farkına varmış olmasına sevinmek gerekiyor sanırım. Düşünsenize, sınavda sıfır alan öğrencilerin sayısı bu kadar fazla olmasaydı, sayın bakan, eğitimi sermayeye yeni bir birikim alanı olarak sunmak için yaptığı çalışmalardan başını kaldırıp da eğitimde sorunlar olduğunu nasıl görebilirdi? Sıfır alan öğrenciler, farkında olmadan da olsa, bakana eğitim sisteminde sorunlar olduğunu göstererek önemli bir başarıya imza atmışlardır. Kendilerini tüm samimiyetimle kutluyorum.
Gerçi, sayın bakanın bu sınav sonuçlarına bakarak, eğitimin hangi eksikliklerini görebildiğini de pek anlamış değilim. Bence, bu sonuçların ortaya çıkardığı tek gerçek, eğitimin eşit koşullarda verilmediğinden ibarettir.
Bunun ötesinde ezbere dayanan bir test sistemi ile başarı nasıl ölçülebilir? Tabii bunun yanıtı, eğitimden ne beklendiğine de bağlıdır. Eğer eğitimi, gerçekliği ve güncelliği şüpheli bir takım bilgilerin öğrencilerin beynine doldurulmasından ibaret görüyorsanız, bu ve benzeri sınavları ölçüt olarak alabilirsiniz. Ancak eğitimi, kişinin kendini ve doğayı tanıması ve tanımlaması, bir varlık olarak özgürlüğünü yaşayabilmesi için temel bir hak ve gereklilik olarak algılıyorsanız, bu sınavların öğrencilerin yarıştırılmasından başka hiçbir anlamı olamaz.
Türkiye'de özellikle 1980 sonrasında eğitim politikaları, yeni liberalizm ve Türk-İslam sentezinin etkisi altında oluşturulmuştur. Yeni liberalizm, bir taraftan eğitimi ticarileştirirken, diğer taraftan kendi ideolojisine uygun bireyler yetiştirilmesini dayatmıştır. Bu bağlamda, bütçeden eğitime ayrılan pay azaltılmış, öğrenciler özel dershanelere yönlendirilmiş, özel okullar yaygınlaştırılmış ve devlet okulları, velilerin maddi olanakları ölçüsünde eğitim sunabilen kurumlar haline getirilmiştir. Eğitimde ticarileşmenin son noktası olarak ise "toplam kalite yönetimi" uygulamaları ile gündeme gelmiştir. Öğrenci ve veliyi müşteri, öğretmenleri tahsildar konumuna düşüren bu uygulamalarla eğitim, piyasa anlayışı içerisinde işleyen ticari bir faaliyet konumuna getirilmiştir. Öte yandan, yeni liberal ideolojiye uygun bireyler yetiştirilmesine yönelik uygulamalarla, düşünmeyen, sorgulamayan ve sadece bireysel çıkarları ile yaşayan bir nesil yaratılmaya çalışılmıştır. Türk siyasal yaşamına özellikle 1980'den sonra büyük ölçüde egemen olan Türk-İslam sentezi anlayışının yaratmak istediği insan modeli de yeni liberal anlayışla büyük ölçüde örtüşmüştür. Bunun sonucu olarak da ortaya muhafazakâr, menfaatçi, ırkçı, sorgulamayan, demokratik değerlere yabancı, hoşgörüsüz bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplum ortaya çıkmıştır.
Eğitimin sorunlarına gerçekten çözüm bulunmak isteniyorsa yapılması gereken, kamusal bir hizmet olması gereken eğitimin, ticarileşmeden arındırılarak, tamamen devlet tarafından tüm yurttaşlara eşit olarak sunulmasıdır. Bunun yanı sıra, okulların fiziksel koşulları eğitim sunumuna uygun olarak düzenlenmeli, eğitim emekçilerinin ekonomik durumları insanca yaşamaya uygun hale getirilmelidir. Öte yandan, ders kitapları ve müfredat, bilimsellikten, güncellikten uzak, ırkçı, şovenist, cins ayrımcı içerikten kurtarılmalı ve çevre bilinci, toplumsal sorumluluk, demokratik değerler, farklı kültürlere hoşgörülü yaklaşım, dünya barışına katkı gibi değerler ön plana çıkartılmalıdır. Öğretim, ezbercilikten uzaklaştırılarak, problem tanımlayıcı ve eleştirel olmayı sağlayabilmelidir.
Ancak, tüm bunları sayın bakandan beklemek elbette hayalcilik olur. Zira, sayın bakan, partisinin iktidarda, kendisinin de Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunda olmasını, yeni liberal ve Türk-İslam sentezi anlayışı ile oluşan toplum yapısına borçludur. Bu nedenle de doğal olarak, bu yapının değişmesini istemeyecektir.
O halde, bireylerin özgürleşmesi ve dolayısı ile toplumsal özgürlük için gerekli olan eğitim sisteminin gerçekleşmesi, yine biz emekçilerin sınıf perspektifi ile yapacağı mücadele ile sağlanabilecektir.
e-posta:
ozmuftuoglu@hotmail.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
İkinci tezkere
ABD, Irak’ta uzun süre kalacak. Irak’ta her gün birkaç ABD askerinin öldürülmesi ABD’nin Irak’ta kalma süresini fazla etkilemez. Dünya imparatorluğuna soyunan bir devlet, böylesine kayıpları baştan göze almıştır. En azından ABD içinde Irak işgaline karşı güçlü bir tepki doğuncaya kadar, günde birkaç ölü, ABD yöneticilerinin planını değiştirmez. Şimdilik ABD’de, Irak işgaline karşı ve ölen ABD’li askerler için yönetimi rahatsız edecek derecede bir tepki yok. Çünkü, ABD halkının önemli bir kesimi; ülkelerinde, günlük yaşantılarında güven içinde olmaları ve teröristlerin saldırılarına maruz kalmamaları için ABD askerlerinin Irak’ta olduğuna inandırılmış. ABD yönetiminin ölen asker sayısını azaltmak için şimdilik bulduğu çözümlerden biri asker ölümlerini başka ülkelere dağıtmak.
Polonya’dan Japonya’ya, ABD etkisi altındaki ülkelerden askerler ABD askerlerinin yerine ölmesi için Irak’a gönderiliyor. ABD, Türkiye’den de asker istiyor. Türkiye’nin ABD işbirlikçisi yönetici ve gazetecileri, Türkiye Irak’a asker gönderirse Irak’ın kaderinde söz sahibi olur, ekonomik ve siyasi bir çok avantaj elde eder diye propagandaya başladı. Oysa, ABD ve Britanya dışında, Irak’a asker gönderen hiçbir ülke ne Irak politikalarında söz sahibi olacak, ne de ekonomik ve siyasi avantajlar elde edecek. ABD’nin, daha az askerinin ölmesi ve Irak işgalinin sadece ABD işgali değil, uluslararası bir koalisyonun işgali görüntüsü alması için başvurduğu bu yol için asker istediği ülkelerle Irak’ı paylaşması gerekmiyor. Nasıl ki Afganistan’da, birçok ülke askerinin işgal gücü olarak bulunmasına karşın asıl iktidar ABD’de ise, Irak’ta da öyle olacaktır. Polonya’ya vereceği bazı kredilerin geciktirilmemesi, Japonya’nın Irak’taki şirketlerinin faaliyetlerine kısmen izin verilmesi gibi ufak tefek vaatler, bu ülkelerin, askerlerini ölüme göndermesine yetiyor.
ABD, asker göndermesi için Türkiye’ye ne vaat etti? Şimdiye kadar ki gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla, ne inşaat ihalelerine katılma, ne de siyasi bir takım vaatler; Türkiye yöneticilerine, ABD, Kuzey Irak’tan KADEK güçlerini tamamen çıkarmayı vaat etti. ABD, KADEK’i Kuzey Irak’tan çıkarıncaya kadar da, Türk Özel Birlikleri’nin burada bulunmasına ve Türkiye sınırı yakınlarındaki Türk askeri birliklerinin kalmasına izin verdi.
KADEK bu bölgeden tamamen çıkarılınca, Türk birlikleri de sınırlarının içine çekilecek. KADEK’in Kuzey Irak’tan çıkarılmasını, Barzani ve Talabani’de ABD’den talep ediyor. KADEK yöneticilerinin Kuzey Avrupa ülkelerine siyasi mülteci olarak gitmesine olanak sağlanması, Pişmanlık Yasası’ndan yararlanacakların Türk makamlarına teslim olması ya da ABD ile Barzani-Talabani’nin Pişmanlık Yasası’ndan yararlanması için yakaladıkları KADEK’lileri Türk makamlarına teslim etmesi, bu iki durum dışında teslim olmayanların silah zoruyla Türkiye sınırları içine sürülmesi... İşte KADEK’i Kuzey Irak’tan çıkarma planı bu.
Tabii, Güneydoğu’da, dağlarda dolaşacak silahlı KADEK militanlarının varlığını bahane edecek olan Türk egemen güçleri de “Terör hâlâ devam ediyor” diyerek baskı ve zulüm politikalarını devam ettirmeye çalışacak. Bu politika, gençlerimizin içeride ve dışarıda öldürülmesine devam politikasıdır. Eğer demokratikleşme için (elbette Türkiye’nin bağımsızlığına kavuşması için de) bir adım atılmak isteniyorsa; Türk askerleri Kuzey Irak’tan derhal çekilmeli ve Irak’a asker gönderilmemelidir. Kürtçe’nin devlet okullarında parasız öğretilmesi, Kürtçe yazılı ve görsel yayının serbestçe yapılabilmesi, Kürt dili ve kültürünü incelemek üzere üniversitelerde kürsüler açılması vb. yasal düzenlemelerin yanı sıra, siyasi faaliyetleri nedeniyle aranan, yargılanan, mahkûm olmuş herkesin affedilmesini sağlayacak bir genel af yasasının çıkarılması, siyasi faaliyetleri nedeniyle fişlenmiş herkesin kayıtlarının temizlenmesi gerekir. Bu tedbirlerin yanı sıra; siyasi faaliyetin, sendikal faaliyetin ve örgütlenmenin önündeki bütün engellerin temizlenmesi gerekir. Söz ve basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşleri özgürlüklerinin tanınması gerekir. Bugüne kadar siyasi iktidarlarca sürdürülen baskı ve zulüm politikaları, Kürt sorununu çözmemek için direnme tutumu, sadece ABD’nin bölgedeki geleceğe yönelik politikalarına hizmet edecektir. Unutulmamalıdır ki, ABD’nin hedefinde, Irak’tan sonra Türkiye ve İran vardır.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
BAYKUŞ
..........
Şebnem Korur Fincancı
Yazarkasa ve sağlık
Sağlıkta dönüşüm projesi hızla hayata geçiriliyor. Sağlık çalışanları, haklarını alamadıkları, çalışma koşulları daha da kötüye gittiği için hastalarına ve kamuoyuna dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Son birkaç ay içinde İstanbul içinde yaklaşık 200 civarında pratisyen hekimin görev yerleri değiştirildi. Onlar, yangında ilk feda edilecekler arasında çünkü.
Son gelişmelerden birisi de sağlık ocaklarında yaşanıyor. Sağlık ocakları için döner sermaye uygulaması başlatılmıştı. Biliyorsunuzdur. Artık temel sağlık hizmetleri de ücretli oldu. Mahallenizdeki sağlık ocağına gidişiniz de ücret karşılığı. Döner sermaye saymanlığı da sağlık çalışanlarına verilen bir görev oldu. Hastalar paraları olmadığını söylediğinde, karşılarında kendilerine yararlı olmak ve zarar vermemek üzere yemin etmiş sağlık çalışanlarını buluyorlar. Parasız herhangi bir işlem yapamayacaklarını söyleyen sağlık çalışanları, hastası ile karşı karşıya bırakılıyor.
Şimdi yeni bir uygulama, bu “işletme”lerin yazarkasa kullanımı zorunluluğu ile ortaya çıkıyor. Sağlık Bakanlığı işletme kuruyor, ama bu işletmeyi kuracak parası yok. Sağlık grup başkanlıkları ve sağlık ocaklarına talimat veriliyor. “Yazarkasalarınızı ilaç şirketlerine aldırın.”; o da olmadı “Bölgenizdeki eczanelere aldırın.” deniyor.
Tabip Odaları’na ise, hekimlerin ilaç şirketleri ve eczanelerle yazılan reçetelerdeki ilaç sayılarının pazarlığını yaptığı iddiaları ulaştırılıyor. Soruşturmalar yapılıyor, hekimlerin yaptıkları kanıtlanabilirse ceza alıyorlar. Şimdi hekimler bu pazarlıklar için ortaya atılacak. Emir telefon ile ulaştırılıyor. Yazılı belge yok. Yapılan pazarlığın tek sorumlusu hekimler olacak.
Daha bitmedi. Ücretsiz hasta bakarsa, döner sermaye gelirini engellemekten sağlık çalışanları hakkında işlem yapılacak. Hastaları Yeşil Kart çıkarttırmak için yönlendirmeleri bildiriliyor sağlık çalışanlarına. Yeşil Kart çıkartmak en iyi koşullarda bir ayı buluyor. Hasta karşınızda, tedavi etmek yerine Yeşil Kart çıkartması gerektiğini söyleyeceksiniz. Hasta yüksek ateşle bir ay kartını bekleyecek, o arada ölmezse kartı ile birlikte gelip tedavi olacak.
Hastalar bu durumda ne yapacak. Karşısındaki sağlık çalışanını tüm bu yaşadıklarının tek sorumlusu olarak belleyecek. En iyi ihtimalle ona bağırıp çağıracak. Kendisi ile para hesabına giren bu sağlık çalışanına da, uygulayacağı tedaviye de güvenmeyip, orayı terk edecek. Gücü kuvveti yerindeyse, şiddeti içselleştirmiş bu dünyada yumruklarını gösterecek. Ya da artık hiçbir sağlık kuruluşuna gitmeyecek. Kocakarı ilaçları ile yetinecek.
Türkiye, her gün biraz daha sağlığını yitirecek.
e-posta:
korur@yahoo.com
Başa dön
LORİN
..........
Umur Hozatlı
Munzur’un düğünü!..
Köyün üzerinden helikopter sürüsü geçiyordu. Köyün içindeki çocuğun üzerinden helikopter ordusu... Nereye gidiyorlardı?
O zamanlar Munzur’da su bile bombalanıyordu. Alabalık sürüleri ölüyordu “kırmızı” gözleriyle Munzur Dağları’na bakarak. Ve kan yağıyordu bir yandan; donmuş, susmuş beyaz Gözeler’in ellerine.
***
O zamanlar bombalanan su, şimdi önüne set çekilerek dağların arasına sıskıştırılmaya çalışılıyor. Suyun özgürlüğüne bile tahammül edilemiyor...
Gürül gürül akması “bölücülüğe”, doğal dengeleri koruması ve binbir çeşit canlıya yaşam vermesi “yardım ve yataklığa” giriyor...
Halbuki direkt “125’ten” asmalı Munzur Suyu’nu...
Çünkü “suçu” bu değil sadece. Devletin “bilmediği” daha ne “suçları” var. Oradaki küçük nehirlerin liderliğini o yapıyor mesela. Hepsi gelip onun içinde buluşuyor ve bütün “akış eylemleri”nin planları, çevreye verilecek güzellik stratejilerinin çalışmaları bizzat onun öncülüğünde yapılıyor. Lider o yani; Dersim-Munzur Doğal Örgütü’nün elebaşı...
***
Üstelik bir de festivali yapılıyor...
Ve insanlar geliyor kafileler halinde; uzaktan, yakından, “yerli” ve “yabancı” kabilinden; İzmir’den, İstanbul’dan, Almanya’dan...
Bu nasıl bir “coğrafi örgüt” ki her yerden insanlar geliyor böyle? Devletin henüz çözemediği enternasyonal bir içeriği var galiba...
Olabilir; Munzur bu çünkü, Dersim...
“Misak-ı Milli”nin “İlk Milli Parkı” olarak o ilan ettirmiş kendini. Yine bu “Milli”nin ilk “özel kanun”la yönettiği bir yerdir orası... Ki, İngiliz albayları, Fransız bilimadamları, Alman sosyologları hep ilgi duymuşlardır buraya...
Yalnız bu da değil tabi...
Dağlarında “gâvur gerillalar” dolaşmış... Marks’ın Kapital’i, Mao’nun teorileri, Öcalan’ın stratejileri tartışılmış...
Bu da yetmezmiş gibi bir de “Çorumlu İsmail” diye biri çıkmış, “Tunceli Kanunu” ve “Dersim Jenosidi” diye kitaplar yazmış.
Ve isyanlar...
Vaktiyle egemenleri “dize getiren” bu isyanlara en büyük “yardım ve yataklığı” Munzur yapmıştır elbette.
O halde “asmayıp da güzelleştirecek miyiz bu asi elebaşını?”
***
Şimdi, “Munzur Baba ile Ana Fatma’nın düğünü” var!.. “Yerli” ve “yabancı” herkes orada. Ve oralı olup da şu anda orada olmayan “yabancılar”...
Bu güzel “düğün”ün tarihi bir anlamı var.
Bu “tarihi düğün”le verilen mesaj; Munzur’un ilelebet “asi bir güzellik kralı”, Ana Fatma’nın da “asi bir güzellik kraliçesi” olarak kalacağıdır; ilelebet...
Ve şimdi siz; teoride sahip çıktığınız, boğulmasına, öldürülmesine asla izin vermeyeceğinizi söylediğiniz Munzur’un kıyısında, Dersim’de, Ana Fatma’da, Düzgün Baba’da eğleniyor, anılarınızı paylaşıyor, kimi zaman günah çıkartıyor, bazen de mutluluktan coşuyorsunuz...
Bu sizin en güzel ve en doğal hakkınız. Oralı olsam da olmasam da şu anda sizi en derin duyularımla bir “tabancı” gibi kıskanıyorum. Çünkü ben orada değilim.
Bu yüzden, sizden bir ricam var; orada sizinle olamamanın burukluğunu ve ince hüznünü yaşayan bir rica...
Lütfen, oraları kirletmeyin!..
Ana Fatma’nın, Düzgün Baba’nın, Laç Deresi’nde yatanların ve Munzur’un hatırı için!..
Teoride sahip çıkıp “barajlara, bombalara, ateşlere hayır” dediğiniz o coğrafyanın güzelliklerini artıklarınızla kirletmeyin!..
Size can veren içtiğiniz suyun plastik ambalajının, attığınız yerde tam dörtyüz yıl kalacağını ve kaldıkça kanserojen etkisi yaratıp başka canlıları yok edeceğini unutmayın...
Doğa düşmanlarına karşı yaptığınız “teorik mücadele”yi lütfen hiç değilse çöplerinizi toplayarak pratiğe dökün...
Zira, “Düşmanın bombaları, betonları değil, ‘dostun bir fiskesi’ yaralar beni” diyor Munzur Baba.
Duyuyor musunuz?
***
Ve bir şey daha...
Vaktiyle üzerinden helikopter orduları, uçak sürüleri geçen o çocuklar sizdiniz, bizdik...
Munzur’a gidiyorlardı...
Kiminin içinde “Sabiha Gökçen” diye bir kadın, kiminin içinde “Mehmet” diye bir adam vardı.
Hepsi de üzerimize bomba yağdırdı.
Unutuyor musunuz?
e-posta:
umurhozatli@perperik.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net