www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



KONUM ____Çetin Diyar
Sorun ‘münferit’ değil!

UFUK ____Fatih Polat
Balık hafızalı olmak

İNSAN VE SPOR ____Hakan Keysan
Futbolun özneleri: 1 Futbolun seyircileri: 0

ARA SIRA ____Yıldırım Tükenmez
Tamer Güney’in çelişkileri

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
Mars’ta robotlar savaşına doğru

EKONOMİ DÜNYASI ____Tahir Şilkan
Vergi sonuçları üzerine

  KONUM..........Çetin Diyar

Sorun ‘münferit’ değil!

Bölgede yaklaşık dört yıldır ‘çatışmasız’ bir süreç yaşanıyor. Aradan geçen dört yıla rağmen, halkın beklentileri boşa çıkarılıyor, “kalıcı bir barış” ve “Kürt sorununun demokratik tarzda çözümü” konusundaki talepler görmezden geliniyor. Devlet, halkın beklentilerini karşılayacak adımlar atmak yerine, günü kurtarmaya yönelik manevralarla yetiniyor. İHD’ye yapılan başvurular, İHD’nin aylık olarak yayımlanan bültenlerindeki veriler, bölgede ‘çatışmasız’ dönemde de tablonun fazla değişmediğini gösteriyor. OHAL’den sonra da baskılar, işkence ve kötü muamele ‘sistematik’ olarak sürüyor. Son günlerde yaşanan birkaç olay ve devletin bu olaylar karşısındaki tutumu, aslında sorunu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
8 Nisan 2003’de Şırnak’ın Uludere ilçesi Andaç köyü yakınlarında askerler tarafından açılan ateş sonucu Hacı Ölmez adlı köylü yaşamını yitirdi. Olay sırasında Hacı Ölmez’in yanında bulunan Mevlüt Ölmez, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na verdiği ifadede, hiçbir uyarı yapılmadan üzerlerine ateş açıldığını söyledi. Bu komisyon tarafından yapılan incelemeler sonucu, askerlerin, ateş açmadan önce dürbünle Hacı ve Mevlüt Ölmez’in silahsız olduklarını gördükleri tespit edildi.
Diyarbakır’ın Hani ilçesinde 23 Nisan günü bir öğretmene Kürtçe laf attıkları iddiasıyla gözaltına alınan B.D. (15) ve B.O, (14) yüzlerine insan dışkısı sürelerek ilçede teşhir edildi. Basına, Yeşilyurt olayından sonra ‘ikinci dışkı rezaleti” olarak yansıyan olayla ilgili Diyarbakır Valiliği tarafından yürütülen ‘soruşturma’ sonucunda, iddiaların asılsız olduğu ve polisler hakkında dava açmaya gerek olmadığına karar verildi. Hani’de incelemelerde bulunan İHD heyetine bilgi veren tanıklar ise, baskı altında oldukları için özgürce bilgi veremediklerini ve olayın saklanamayacak kadar gerçek olduğunu belirttiler.
Tunceli’de iki uzman çavuş içkili halde önce genç kızları lafla taciz etti, ardından çıkan tartışmalardan sonra silahlarıyla şehir merkezinde rasgele ateş açtı. 1 Haziran günü yaşanan olaya tepki gösten 20 kurum adına açıklama yapan Av. Barış Yıldırım, OHAL’in fiili olarak devam ettiğini belirtti. Olayla ilgili bölgede incelemede bulunan CHP heyeti adına açıklama yapan CHP İstanbul milletvekili Algan Hacoğlu ise, “Yaptığımız incelemelerde olayın münferit olduğunu tesbit ettik. Bu olayı unutuyoruz” dedi.
OHAL ZİHNİYETİ SÜRÜYOR
Bir yandan bögledeki çeşitli kurum temsilcileri tarafından yapılan açıklamalarda, yaşanan olayların OHAL uygulamalarının ve zihniyetinin devam ettiğini gösterdiği vurgulanıyor. Öte yandan devlet yetkilileri ‘faiiller’ hakkında dava açmaya gerek olmadığını ve muhalefet milletvekilleri de olayların ‘münferit’ olduğunu açıklıyor. Devlet, iktidarı ve muhalefetiyle bölgeden gelen sese kulağını tıkıyor. Oysa ortaya çıkan tablo ve sergilenen tutumlar, her şeyden önce ‘OHAL zırhına bürünmüş ‘özel savaş zihniyeti’nin devam ettiğini gösteriyor. Ve ortaya çıkan olaylar da ‘münferit’ değil, bu zihniyetin ürünü, bütünün parçalarıdır.
15 yıl süren ve Genelkurmay tarafından “düşük yoğunluklu savaş” olarak nitelenen dönemde oluşturulan “özel savaş aygıtı” her gün farklı biçimlerde kendini gösteren bir ‘tehdit’ olarak durmaktadır. Bu özel savaş aygıtının, “düşük yoğunluklu savaş” döneminde köylerin yakılıp boşaltılmasından yargısız infazlara, “failli meçhul” cinayetlerden kayıplara kadar binlerce olaya karıştığı devlet yetkilileri tarafından kabul edilmişti. Bir ucu Susurluk’ta açığa çıkan ve Mehmet Ağar tarafından “Bin Operasyon” olarak adlandırılan olayların faiileri, yargılanmak bir yana, dönemin Başbakanı Çiller tarafından “devlet kahramanı” olarak sahiplenilmişti. Bugün OHAL kaldırılmış olmasına rağmen özel timi, koruculuk sistemi ve devlet tarafından hâlâ varlığı kabul edilmeyen JİTEM ile, bu özel savaş aygıtı varlığını sürdürmektedir. OHAL, biçimsel olarak ortadan kalkmış, OHAL’i var eden kurumlar\aygıtlar yerinde kalmıştır. Son yaşanan olaylar bölgede ‘normalleşmenin’ sağlanmasının ilk koşulunun bu aygıtın dağıtılması olduğunu birkez daha gözler önüne sermiştir.
Kürtler baskı, işkence ve kötü muamelenin son bulması ve normalleşmenin sağlanması için OHAL’le birlikte oluşturulan tüm kurumların\aygıtların tasfiye edilmesini istiyor. Daha önce “Böyle bir sorun yok derseniz, Kürt sorunu olmaz” diyen Başbakan Erdoğan ve AKP Hükümeti ise, ‘uyum yasaları’ adı altında biçimsel değişiklikler yaparak ve Kürtlere pişmanlığı dayatarak sorunu çözmeye çalışıyor!

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  UFUK..........Fatih Polat

Balık hafızalı olmak

Bugün gazetemizin manşetini oluşturan “Çiğ balık işkencesi” başlıklı haber sadece bir polisin bireysel davranışı olarak geçiştirilebilir mi? Ailesiyle birlikte Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinden İstanbul’a göç eden ve Laleli’de seyyar satıcılık yapan 23 yaşındaki Mustafa Kakız, polis tarafından önce tehdit ediliyor, ardından da tezgâhındaki 20 çiğ balık kendisine zorla yediriliyor. Çocukların yüzüne dışkı sürerek sokakta dolaştırma olayının üstü yerel iktidar tarafından örtülmeye çalışılırken, aynı tutuma bağlanan benzer bir davranış İstanbul’da yaşanıyor. Hepsi bireysel davranış mı bunların? Bu ülkede yaşayan Kürtler neden acaba onlarca yıldır böylesi “bireysel olaylar” zincirinden bir türlü kurtulamazlar.
Yanıtı açık. 23 yaşındaki seyyar satıcıya balıkları çiğ çiğ yediren bu polis, böylesi bir barbarlığa hakkı olabileceğini düşündüğü bir kültürü içselleştirdiği için böyle davranıyor. İçindeki devlet, ona böyle yapmasını söylüyor çünkü. Eğer, başka bir şey söylese, mesela “Senin görevin Kürt de, Türk de, Ermeni de, Rum da olsa vatandaşın güvenliğini korumak” dese, bu polis de kuşkusuz ona uygun davranacak. Ama onun içindeki devlet tam tersini söylüyor.
Bu, bugünün meselesi de değil. Onlarca yılın meselesi. O polisin görevi devraldığı arkadaşına da, bir öncekine de, ondan öncekine de böyle söylenmişti. Bu siyasal kültür, Diyarbakır’da görev yapan polise, çocukların yüzüne dışkı sürme cürretini tanıyorsa, İstanbul’dakine, Kürt’e çiğ balık yedirme “özgürlüğünü” neden tanımasın ki?
Irkçı yönetme anlayışının coğrafyalara göre dağılımı böyle oluyor. Tıpkı kişi başına düşen milli gelirin, Muş’ta, Şırnak’ta en düşük düzeyde olması gibi bir şey bu da. O bölgedeki polis başına düşen “Kürt’e muamele” onu gerektiriyor, İstanbul’daki polise düşen muamele de bunu.
Bunlar Mehmet Ağar’ın, Orhan Taşanlar’ın, Hayri Kozakçıoğlu’nun, Ünal Erkan’ın talebeleri. Öğretmenleri onları böyle yetiştirdiler.
Sadece onlarla da sınırlı değil. Yetmiş yıllık bir “özel muamele” bu. 1933 yılında, askeri birliklere genelge gönderek, “Kendilerine Kürt diyen eşkiyaların yine Güneydoğu’da görüldüğü ve gerekli tedbirlerin en sert biçimde alınması” talimatını veren dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın yaklaşımının değişmeden sürüp gittiğinin örnekleri bugün yaşananlar.
Devletin siyasal kültürü, ona ait taş binaların içinde üretilen bir kültürle de sınırlı değil. Hiç de öyle olmadı zaten. Türkiye’nin en çok tirajlı gazetelerinin, “Genel af” talebinin dile getirildiği DEHAP kongresine karşı takındığı tutum da, hem aynı kültürden feyz alıyor, hem o kültürü yeniden üretiyor. DEHAP’ı KADEK mensuplarının demokratik siyasal yaşama katılmalarını önerdiği için “Bunlar hâlâ yola gelmemekte ısrar ediyor” diye kıskaca alan Taha Akyol tipi zihniyet, aslında hem Kürt sorunundaki çözümsüzlüğün kaynağındaki nedenlerden birini, hem de Kürt seyyar satıcıya çiğ balık yedirilmesini tolare edebilecek iklimi besliyor.
Kendi tarihinden bile hiç ders almayan bu zihniyet, üç saniyeyle sınırlı bir hafıza kapasitesi olan bir balıktan ne kadar farklıdır ki? Balık hafızalı olmakta ısrar edip, ardından da neden durmadan AB’nin, ABD’nin oltasına yakalanmadan bu sorunu çözemediğine hayıflanmak ne kadar anlamlı olabilir? Geçmişte Şeyh Sait İsyanı’nın arkasında, dün bir başkasının, bugün de bir başkasının arkasında sürekli “dış mihrak” arama piskozu elbette, “Yahu dışarıdan kaşınsa bile, sonuçta ortada kaşınacak bir sorun yok mu” diye düşünmeyi bile engelliyor.
Balık akıllı bir şovenizmin önünü görebilmesi mümkün mü? Ne kadar mümkünse, onlar da o kadar görüyorlar işte. Daha fazla değil.

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  İNSAN VE SPOR..........Hakan Keysan

Futbolun özneleri: 1 Futbolun seyircileri: 0

Sanal dünyanın her şeyi egemenliği altına alacağı söylemlerini içeren popüler Matrix filmleri izlerken, bu dünyanın tek bir doğa olayıyla yerle bir olacağına tanık olduk. İnsanı bilgisayarın içine mahkûm etmeyi ideolojik saldırıya dönüştüren ve popüler futbol kültürüyle uyuşan liberal politikaların kırıldığı bir yer var.
Her şey birbiriyle ilintili. Geçen haftaki yazımız, hotmail sayfasının çökmesinin kurbanı oldu. Eurovizyon’da Türkiye, kendi dilini bir kenara koyup birinciliğe ulaştı. Televizyonlar göğsümüzün kabarması için ellerinden geleni esirgemediler yine. Şike iddialarının ve karşılıklı suçlamaların son haftalarda iyice ayyuka çıktığı Süper Lig’de düşmesi uzak ihtimal görünen Altay, (A) Kategorisi’ne düştü. Yağmur pek çok bölgemizde sel olup üreticinin tek umudunu alıp götürürken, medya Beşiktaş’ın 2 km.’lik bayrağının görüntüleriyle gazetelerini ve ekranlarını süsledi. Ülkede bir şampiyonluk rüyasıdır aldı başını gidiyor...
Sporun gerçek öznelerinin kimler olduğunun ayrımını iyi koymak gerekiyor. Evet, Süper Lig bitti. En koyu Beşiktaşlı, hangi derin duygularla kendisini en üste koyuyor bilmiyorum ama bunca yaşam mücadelesi içinde başka takımı tutan en yakın arkadaşlarına takılırken, onlardan önde olduğu bir gerçek. Yani bu yaşam gırgırı içinde, “gönlümüzü ne kadar hoş tutarsak o kadar stressiz yaşarız” anlayışı içindeysek, çevremizdekilere takılmanın bir aracı olarak kullanılabilir taraftarlık. Ama yine ortada bir yaşamak sorunu var ve bu “ciddiye” alınmayacak bir durum değil.
Hâlâ sporun öznesini söylemiş değiliz. Bize dayatılan kimlikle sadece başka takımı tutan arkadaşımıza gücümüz yetmektedir. İşte asıl sorun da bu. Bu kimlik altında yaşantımız da bizim değil gücümüz de. Bizi kitle deyip yönetenler, bütün yönetim aygıtlarının içeriğini boşaltarak popüler ve mistik bir yaşam tarzını önümüze koymaktalar. Bu yaşam standardı içinde dizi izleyip, işle ev arasında sadece futbol konuşan muhabbet tellallarına dönüştük. İşlerimizi hafta sonu yapılacak futbol karşılaşmalarına göre ayarlar olduk. Oysa insanın politik, kültürel, eğitim ve sağlık yönü de var. Bireyi özgür ve kelimenin tam anlamıyla insan kılacak temel dayanaklar olan bu kavramlar ideolojik dayatmalarla önemsizleştirilmeye çalışılırken, bunların yeri giderek futbolla dolduruluyor.
İnsanın insanlığının elinden kayışının çağını yaşıyoruz. Bu trajedi, karşıtını güçlendirmeli artık. Futbolun özneleri, bize postmodern bir dünya seyirliği dayatırken bu maçta kaybeden hep bizler oluyoruz. Yaşama karşı sadece gözlerimizi kullanır olduk. Oysa bizim de futbolcular kadar kaslarımız, düşüncelerimiz ve güzel bir yaşam umudumuz var. Öyleyse bizi başkalarının şampiyonluğu ilgilendirmemeli. Her gün bir şiir fazla okumak için çaba göstermeli, futbol topuyla üstümüze yuvarlanan bir geleceği reddetmeliyiz.

e-posta:
hakankey@msn.com

  Başa dön

  ARA SIRA..........Yıldırım Tükenmez

Tamer Güney’in çelişkileri

İki yıl önce Antalya Belek’te yapılan teknik direktörler seminerine Avrupa’nın gençlerden sorumlu (altyapıcı) Fransız futbol adamı Ernest Jacky de konuşmacı olarak davet edilmişti. Fransız hoca o gün Belek’te özellikle de altyapıya ilişkin konuşurken salondaki antrenör adaylarına çok önemli bilgiler aktardı, mesajlar verdi. Futbolla ilgilenen hemen herkesin o konuşma metnini bulup okumasını çok isterdim.
Henüz 6 yaşındaki çocukların hem sosyal yönü güçlü, hem özgüveni yerinde kişilikli; kendini ifade edebilen, hem de çağa uygun futbolcular olarak nasıl yetiştirildiğini ve bu amaç uğruna katlanılan sıkıntıları Ernest Jacky dinleyicilere sırasıyla anlatmıştı. Yalnız konuşma esnasında gençlerin duygusal dünyasını tanıyan, çalışmaktan yılmayan, sabırlı, tutarlı, özverili, gözünü para hırsı bürümemiş öğreticiler olmaksızın bu işlere başlanılmayacağının altını da Fransız hoca, önemli bir ayrıntı olarak kalın çizgilerle çizdi.
Sonuç olarak şu anda Fransa’da altyapıcı diyebileceğimiz, altyapılarla ilgilenen sayısız uzman yetiştirici bulunmakta. Hepsi de kendilerini gençlerin futbol gelişimine adamış, kazanımlarını başka alanlara tahvil etmeyen, bir yandan çalışırken bir yandan da gözünü başka fırsatlara dikmeyen insanlar…
Bütün bunları niye mi anlatıyorum? Günlerdir hem kamuoyunu hem de basını meşgul eden, Fenerbahçe eksenli Tamer Güney konusuna biraz olsun açıklık kazandırmak amacındayım. Ernest Jacky nasıl ki Avrupa’da tanınıyorsa, Tamer hoca da Türkiye’de aynı konuda bilinen, altyapıda isim olmuş, uzman biri. Benim aklıma da ilk onun adı gelir. Yıllarca federasyonda eğitim için hizmet verdi. Fatih Terim’le birlikte Galatasaray’ın altyapı oluşumuna öncülük etti. Ancak belli ki rahata alıştı, belki de erken yoruldu henüz daha 3 yıl bile dolmadan kendi elleriyle kurduğu düzeni terk etti. Kurslarda, Gündüz Tekin Onay’ın, Tamer Güney’in ağzından bizzat dinledim: Bir altyapıdan ortalama verim alma süresi 8 ila 10 yıldır.
Gelgelelim eylemle söylem birbirini pek tutmuyor. Bu öğretiyi genç antrenörlere aktaran hocamız, yeri ve zamanı geldiğinde yeşil dolarların cazibesine kapılabiliyor ve Fenerbahçe’nin teklifine, deyim yerindeyse balıklama atlıyor. Yelkenini dolar gücüyle şişirerek, arkasına bakmaksızın Florya’dan Kadıköy’e geçiyor. Belli ki futbolcu olması için onun ellerine teslim edilen minik futbolcu adayları umurunda değil. ”Ben çıkarımı gördüm mü terk ederim, benim değer yargım budur” demeye getiriyor. Paranın yüzünün sıcak olduğunu bilirdim ancak bu denli kavurucu olabileceğini düşünmemiştim. Adı futbolla, saygıyla anılan, yetmiş yaşına merdiven dayamış, kendini gençlere adamış bir bilim insanı; sahip olduğu birçok şey varken para için oradan oraya savrulsun. Yetmiyormuş gibi bir de neredeyse iflah olmayacağı kimi idarecileri tarafından bile tescil edilmiş Fenerbahçe’nin yaptığı teklifi kabul etsin. Pek çok teknik adamın yapamadığını ben yaparım deyip ortaya atılsın. Böyle bir riske, dahası kumara 40 yıllık hoca neden gereksinim duyar? Peki ne oldu sonuçta? Eğrisi doğrusuna denk gelmedi. Kırk yılda biriktirilen saygınlık ve kariyer kısa sürede yitirildi.
Bunlar sadece Tamer Güney hocanın kaybettikleri. Bu konuda fazla müdahaleci olamayız. Hayat da, kariyer de, saygınlık da onun... Peki Fenerbahçe’nin kaybettikleri: UEFA’ya bile katılamamanın mağduriyeti hiç de azımsanamaz. Sonrasında Tamer Güney hocanın “ben hiçbir hata yapmadım” demesi bu rezaleti örter mi?
Bursaspor karşısına gençlerle çıkan, olmadı deyip bir sonraki hafta takımı tekrar eski haline dönüştüren siz değil miydiniz? Unutulmamalı ki Fatih Terim şu anki konumunu UEFA’yı kazanabilmesine borçlu. Fatih hoca ligde şampiyonlukları bir bir topluyordu ama UEFA’nın kazanılmasına kadar Avrupa’da sırtı yerden kalkmıyordu. En uzun yolculuklar, serüvenler bir adımla başlamıyor mu?
Şunu bir türlü anlamış değilim, yurtdışından bir dolu masraflar yaparak, konuşmacı olarak sürekli insanlar getiriyoruz; onları saatlerce ilgiyle dinliyor, övgüyle alkışlıyoruz. Ama sonuç da konuşulanlara, tavsiyelere hiç kulak asmıyor, bildiğimizi okuyoruz.
Ernest Jacky Türkiye’ye daha önceleri de geldi. Demek ki bilgili ve nüfuzlu biri. Federasyon bunun farkında. Peki federasyon kim? Haluk Ulusoy’dan sonra Gündüz Tekin Onay. Tekin hoca kim? Tamer Güney’in kadim dostu, mesai arkadaşı. Tamer hocayla futbolun nabzını tutan, bir türlü de bırakmayan futbol gönüllüsü(!). Şu durumda hangisi doğru? Tamer hocanın yaptıkları mı, yoksa konuşmalarının hepsini hayata geçirmiş Fransız futbol adamının söyledikleri mi? Benim kafam karıştı. Yarın herhangi bir yerde veya seminerde bir antrenör adayı hocam, “altyapıcı mı yoksa üstyapıcı mısınız?” diye soracak olsa “ne iş olsa yaparım mı” denilecek. Yoksa benim söylediklerimi yapın, yaptıklarımı yapmayın kurnazlığının arkasına mı gizlenilecek?
Yaş belli bir noktaya gelmiş, tecrübe ve meslek hayatı 40 yılı geçmiş. Ne var ki yeni yetme bir antrenörün dahi yapmayacağı hatalar bunca deneyime karşın 3-5 haftaya sığdırılmış. Ne diyelim hayırlısı. Bence de Tamer Güney hocamızın kabahati yok. Kabahat hocamızı ayartıp, kafasını karıştıranlarda!


 
Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

Mars’ta robotlar savaşına doğru

Avrupa ile ABD arasında yerküre üzerinde bir süredir başlayan “derin çelişkiler”, uzaya da sıçradı. Taraflar arasında şimdi de “Mars’ta hayat var mı?” sorusuna yanıt bulma gerekçesiyle kıyasıya bir yarış başladı. NASA’dan sonra Avrupa Uzay Ajansı (AUA) da “Mars Ekspresi” adını verdiği uydu aracını, önceki hafta sonunda Kazakistan’ın Baykonur kentinden Rus Soyuz roketi ile Mars’a gönderdi.
Saate 31 bin km hız yapan, dolayısıyla önümüzdeki aralık ayı sonunda dünyamıza 400 milyon km uzaklıkla en yakın komşu gezegen Mars’a varması beklenen “Mars Ekspresi”, sabit yörüngeye oturmadan 12 km önce “Beagle 2” robotunu paraşütle Mars semalarına bırakacak. Daha sonra, “Beagle 2” üç top halinde Mars yüzeyine konacak, açılacak ve incelemelere başlayacak.
“Beagle 2” gaz ölçümleri yapacak. Biyolojik süreçlere, yani geçmiş hayatlara katılmış karbonat, metan gibi gazların mevcut olup olmadığını araştıracak. Robotun çok fonksiyonlu kolu çeşitli küçük kazılarda bulunacak, örneklemeleri Berlin’de kurulan merkeze aktaracak. “Beagle 2”, günde merkeze 3 gigabyte büyüklüğünde fotoğraflar gönderecek. Bu çalışmanın tam “bir Mars yılı” sürmesi planlanıyor.
Dünyamıza 400 milyon km uzaklıktaki Mars’ta bir gün 24 saat 40 saniye, bir yıl 686.98 gün. Ortalama ısı eksi 63 derece. Dünyada havanın yüzde 1’ini karbondioksit (CO2) ve diğer zararlı gazlar oluştururken, Mars’ta havanın yüzde 95’i CO2. Ortak kanı, iki milyar yıl önce Mars buz çölüne dönüşmüştü ve halen buzulluğunu koruyor.
Pek çok konuda bir araya gelemeyen Avrupa ülkeleri, Mars yolculuğu için bir araya gelmeyi başardılar. Her ülke, “Mars Ekspresi”nde “bir koltuğa” sahip olabilmek için can attı. Her ülke bir parçanın yapımını üstlendi.
330 milyon Euro’ya mal olan Avrupa’nın Mars yolculuğundan bir sonuç çıkıp çıkmayacağı pek bilinmez, ama 1965’ten bu yana Mars’ta “hayat”a dair bulgular arayan ABD, Avrupalıların kendisinden önce bir hayat belirtisi keşfetmesine tahamül edemeyeceğini tepkisiyle gösterdi.
Avrupa’nın “Beagle 2”yi göndermesine bozulan ABD, bu hamleye Rover adını taktığı robotları göndererek yanıt verdi. Geçen pazar günü, birinci Rover Florida’dan Mars’a doğru yola çıktı. İkinci Rover da 25 Haziran günü yola çıkacak. İlk Rover’in 4 Ocak 2004’te Mars’ta olacağı sanılıyor. Her iki Rover’in maliyeti 800 milyon dolar.
Avrupa, ABD, Rusya ve hatta Japonya’nın aynı anda Mars’ta keşifte bulunmak için düğmeye basmasının önemli nedenleri bulunuyor. Yarışın bu denli kızışması bir tesadüf değil. Dünya ile Mars arasındaki uzaklık bu yaz, 60 bin yıl sonra ilk kez 400 bin km’den 139 bin km’ye düşüyor. Avrupa adına “Mars yolculuğu”nun müdürlüğünü yapan Avusturyalı Rudi Schimdt, “Böylece hem enerji tasarruf ediyoruz, hem de daha kısa sürede hedefe ulaşıyoruz” diyor.
En yakın komşumuz Mars’ta hayatın olup olmadığı insanoğlunu hep ilgilendirmiş. İtalyan gökbilimci Giovanni Chiperelli, 1878’de yayımladığı “Mars Atlası”nda, bu gezegende hayat olduğunu ileri sürmüştü. 1897’de yazar H.G. Wells’in “Yıldızlar Savaşı” adlı kitabı tartışmalara yeni bir boyut ekledi. Kitapta, Marslıların dünyaya savaş açacağı kurgulanıyordu. Sayısız film ve kitapta Mars’da bir hayatın varlığı hayali kurulmuş ve Marslıların dünyaya savaş açacakları defalarca yazılıp çizildi...
Bugüne kadar, en genel tanımlamalarıyla “uzaylılar” gelip dünyayı keşfetmedi. Ancak, dünyalılar, Mars’ta bir hayatın olup olmadığını öğrenmek için, tam da filmlerdeki “uzaylılara” benzeyen robotlarıyla, “ilk keşifçi” olabilmek amacıyla yarışa girdi.
Yerküre üzerinde paylaşım rekabetini her geçen gün biraz daha kızıştıran emperyalistlerin, bu politikalarını şimdi de Mars’a taşımaları, bırakalım Dünya ve Mars’ın, evrenin dengesini ve uyumunu da tehlikeye düşürebilir, felaketlere yol açılabilir.
Yaşam izlerini keşfetmek üzere gönderilen robotların bir gün Mars’ta birbiriyle savaşır hale gelmeyeceğini kim güvence verebilir ki? İki Rover’in, “Beagle 2”yi kaza icabı imha etmeyeceğinin bir garantisi var mı?
“Yıldız Savaşları” dediğiniz ne ki...
Ya da, yerküre üzerindeki bütün ülkelerin kafasına göre Mars’a bir ya da birkaç robot göndermesi durumunda ne olacak?
Dünyayı hızla büyük bir savaşa doğru götüren emperyalistler, öyle anlaşılıyor ki, Mars’ta hayat bulmasalar bile, orada bir “Yıldızlar Savaşı” çıkaracakları mesajını, bugün girdikleri “önce kim bulacak” yarışıyla veriyorlar.
ABD ile Avrupa arasırda “uzay savaşı” sadece Mars’la ibaret değil. Önümüzdeki hafta da “Galileo Savaşı”nı yazacağım.

e-posta:
yücel@evrensel.de

  Başa dön

  EKONOMİ DÜNYASI..........Tahir Şilkan

Vergi sonuçları üzerine

“Vergide serbest kaçış”, “zavallı patronlar”, “zenginler açlık sınırında” vd. Bu başlıklar, önceki gün Gelirler Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan 2003 yılı gelir vergisi beyanname sonuçları üzerine atılan gazete manşetlerini göstermektedir.
Ticari kazanç, serbest meslek kazancı ve bu kazançlarla birlikte, gayrimenkul sermaye iradı, menkul sermaye iradı ve diğer kazanç unsurlarını elde edenlerin oluşturduğu 793 bin 311 kişinin 2002 yılında elde ettikleri gelir toplamının 2001 yılından daha az olduğu anlaşılıyor. Açıklanan rakamlar, beyan üzerinden alınan gelir vergisinin yok denecek kadar az olduğunu ortaya koymaktadır.
Gelirler Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı veriler, gelirlerini gizleme olanağı olmayan (Giderlerinin tamamen gerçeği yansıttığını bilmemiz olanaklı değil) noterler ile yine gelirlerinin önemli bir kısmını sosyal güvenlik kuruluşları ve kamu kuruluşlarına fatura düzenlemek suretiyle elde eden eczaneler dışında işadamı ve serbest meslek kazancı sahiplerinin vergi “kaçırmada” sınır tanımadıklarını kanıtlamaktadır. Hiç şüphesiz, her sektörden ve her meslek grubundan çok sayıda istisnası vardır. Ancak açıklanan rakamlar o kadar ortadadır ki, serbest çalışan doktorların ortalama aylık vergisi, açlık sınırının biraz üzerinde ücret alan işçilerin ödediği vergi kadardır. Hükümet sözcüsü bakanın yaklaşan toplusözleşme süreci öncesinde diline doladığı kamu işcilerinin ödediği aylık gelir vergisi müteahhitlerin birkaç katı, ihracat-ithalatçıların iki katı, kuyumcuların üç katıdır.
Herhangi bir kişi için zenginlik işareti sayılacak her şeye (kat, lüks otomobil, yazlık, banka hesapları, vb.) sahip olanların vergi beyanlarının yoksulluk ve açlık sınırının altında olmasının hiçbir inandırıcı gerekçesi ya da izah nedeni olamaz. Patronlardan, yüksek gelir elde eden serbest meslek sahiplerinden, fabrikatörlerden, kuyumculardan vergi almamak için her türlü yasal düzenlemeyi yapmayı “acil” görev olarak seçenlerin, vergi gerçeğine ilişkin bu çarpıcı sonuçlar üzerine, “hesap soracağız”, “inceleme başlatacağız” demelerinin inandırıcılığı yoktur.
Gelirlerini beyan etmeyenlerle ilgili olarak, vergi yasalarındaki bütün “vergi güvenlik müesseselerini” ortadan kaldırdıktan sonra, vergi incelemesi başlatılacağı iddiası ya da beyanı bir anlam ifade etmemektedir.
Vergi kayıp ve kaçağını azaltacak, verginin az kazanandan az, çok kazanandan çok alınmasına yönelik yetersiz yasal düzenlemelere dahi tahammül göstermeyip, “nereden buldun” sorusunun sorulmasını olanaksız kılanlar, bu sonucun gerçek sorumlularıdır.
Sayıları ikibini geçmeyen vergi inceleme elemanlarının inceleme oranı yüzde 3’ü aşmamaktadır. Zamanaşımı süresi içerisinde (5 yıl) vergi mükelleflerinin ancak yüzde 10-15’i incelenebilmektedir. Kaldı ki, “Vergi Barışı Yasası” ile vergi mükelleflerinin “önemli” bir kısmı, cüzi bir matrah artırımı ile geçmiş 4 yılın vergi incelemesi hakkını (inceleme yapılmaması hakkı) satın almış bulunuyorlar. Yapılacak olan, örnekleme yöntemiyle gerçekleştirilecek vergi incelemeleri ile sınırlı olacaktır.
Gelirler Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı veriler; işçi ve emekçilerin, dolaylı vergilerin yanı sıra gelir vergisinin önemli bir kısmını da ödediğini tartışmasız bir açıklıkta ortaya koymaktadır. Önümüzdeki günlerde açıklanacak kurumlar vergisi beyanname sonuçları da holdinglerin, dev şirketlerin değil, peşkeş çekilen kamu kuruluşlarının kurumlar vergisi yükünü üstlendiklerini gösterecektir.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net