www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



‘Çiğ balık’ yedirdiler
Ailesiyle birlikte Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinden İstanbul’a göç eden ve Laleli’de seyyar satıcılık yapan 23 yaşındaki Mustafa Kakız, polisin kendisini önce tehdit ettiğini ardından da tezgâhındaki 20 çiğ balığı zorla yedirdiğini söyledi.

‘Bir ihtilalin yüzde 51 şansı olursa
   muvaffak olur’

Bugün milyonlarca genç tarafından bilinmeyen, tarihin bir sayfasını oluşturan “Genç subaylar” tartışması bu kadar güncelleşmişken, sadece ihtiyar subayların konuşuyor olması tarihin genç tarafına haksızlık olurdu. Emekli Kurmay Yarbay Osman Deniz’le yaptığımız görüşme işte bugünkü tartışmanın bu yanına ışık tutmayı amaçlıyor.

Devlet dairesi mi inşaat şirketi mi?
Verdikleri hizmeti, kurdukları vakıflarla kazanca dönüştüren ve üstünde “inşaat, ticaret, taahhüt” yazılı makbuzlarla “yasal” bir hale getiren nüfus daireleri, İstanbulluları çileden çıkarıyor.

Deprem başlattı devlet bitiriyor!
Bolu’da yaşayan insanlara depremin yapamadığını devlet yapıyor. 12 Kasım 1999’daki depremde yıkılan Bolu SSK Hastanesi’nin inşaatına 6 ay önce başlanmış.


‘Çiğ balık’ yedirdiler
Bölge, gözaltına alınan iki çocuğun polis tarafından yüzüne dışkı sürülüp sokaklarda gezdirildikleri iddiasıyla çalkalanırken, İstanbul’da da çiğ balık skandalı yaşandı. Laleli’de seyyar tezgâhında ızgara balık satan Mustafa Kakız, polisin kendisini önce tehdit ettiğini ardından da tezgâhındaki 20 çiğ balığı zorla yedirdiğini söyledi.
DİHA’nın haberine göre 23 yaşındaki Mustafa Kakız, 1994 yılında Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinden ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti. Laleli’de kurduğu seyyar tezgâhında ızgara balık satarak 12 kişilik ailesini geçindirmeye çalışan Kakız, son zamanlarda polisin yoğun baskısıyla karşı karşıya kaldığını ifade etti.
23 Mayıs Cuma akşamı yaşadığı olayı ömrü boyunca unutamayacağını ifade eden Kakız, şunları söyledi: “O akşam yine diğer seyyar satıcılarla birlikte tezgâhımızı açmış, satış yapmaya çalışıyorduk. Resmi kıyafetli 3 polis memuru yanımıza gelip ‘Geçin öbür tarafa’ dedi, bizde tezgâhın arkasına geçtik. Bir polis içinde 20 tane balık olan kabı çıkardı ve balıkları kızartma için kullandığım yağa sokup çıkardı. Sonra bana dönüp ‘Bunların hepsini yiyeceksin’ dedi. Bende ‘Nasıl yerim, öğle yemeğinde pilav ayran yedim, zehirlenirim’ dedim. Bunun üzerine polis ‘Yemezsen arabana el koyar götürürüz’ diye tehdit etti. Korkudan 20 tane çiğ balığı yedim. Bunun üzerine çekip gittiler.”
‘Yere düşüp bayıldım’
Yağa bulanmış çiğ balıkları yedikten sonra bayılarak yere düştüğünü ve daha sonrasını hatırlayamadığını belirten Kakız, “Yanımdaki arkadaşlar beni alıp eve götürmüşler, nane limon vermişler. Ancak kendime gelememişim, gözlerimi bile açamıyor, sürekli terliyormuşum. Onlar da bu kez beni alıp Çapa’ya götürmüşler ama orada ‘Bir şeyi yok’ denilmiş ve eve geri gönderilmişim’ dedi. Evde iki gün kıpırdayamadan yattığını söyleyen Kakız, polisin bu tavrının yeni olmadığını anlatarak sözlerini şöyle sürdürdü: “Her günümüzü böyle işkencelerle dolduruyorlar. Dayak da çok yedik, hatta geçen sene burada babamı dövdüler. 70 yaşında adamın 2 dişi kırıldı. Bize sürekli ‘Sizin yeriniz yok burada, göçün gidin buradan’ diyorlar. Zaman zaman şikâyet etmeyi düşünüyoruz. Ama yapan resmi elbiseli polis, şikâyet edeceğimiz de polis. Bir şey elde edemeyeceğimizi, polislerin daha da sinirlenip bizi döveceklerini düşündüğümüz için resmi olarak şikâyette bulunmadık.”


Başa dön


‘Bir ihtilalin yüzde 51 şansı olursa
   muvaffak olur’
Fatih Polat
“CHP en baştan beri ihtilalin ortağı idi. DP kapatılıp mallarına el konmasına rağmen Adalet Partisi adı altında yeniden toparlanmakta ve şimdiden 27 Mayıs’ın karşısında yer alarak her vesileyle Silahlı Kuvvetler’i rencide emektedir. Her iki parti de, Silahlı Kuvvetler’e değişik ölçülerde karşı koymaktadır. Her iki taraf da bir an önce seçim istiyor. CHP, Silahlı Kuvvetler ve MBK ile dirsek temasında, AP ise DP’nin devamı oldukları ve 27 Mayıs’ı meşru saymadıklarını, ihtilalin bütün tasarruflarına karşı olduklarını ilan ediyor. MBK da 13 Kasım 1960’tan sonra bir an önce sorumluluktan kurtulup seçimlere gitme gayreti içinde... 4-5 Haziran 1961 olayı da, MBK’nın tamamen tecrit edilmesine, uluşmak istediği askeri desteği kaybetmesine neden oldu. Artık tüm sorumluluk, içinde görevli olduğumuz Silahlı Kuvvetler Birliği’ne yüklenmiştir. Gelecekte Silahlı Kuvvetler yıpratılacak ve Yassıada’nın sonuçları sırtımıza yüklenecektir. Bu koşullar altında bir seçime gidilirse, gelecek iktidar ve Meclis, sürekli Silahlı Kuvvetler’i suçlayacak ve yargılayacaktır. Demokratik hayata geçildikten sonra Silahlı Kuvvetler’in önlem alması ve karşı koymasının faturası ağır olacaktır. Ne yapılacaksa, ihtilal yasalarının yürürlükte olduğu bu dönemde yapılmalıdır. Genelkurmay bünyesinde oluşturulan Daimi Grup’un vereceği kararlar hayati önem taşımaktadır.
Ben sonuç olarak şu kadarını söyleyeyim; orduevlerinde, özel toplantılarda, Ankara Kumandanlığı toplantılarında subaylar kısa zamanda seçime gidilmesine karşılar. Yeni bir organizasyon ve planla Silahlı Kuvvetler’in ikinci bir müdahaleyi yapmasından yanayız.” (Osman Deniz, Parola Harbiyeli Aldanmaz, sayfa 26-27)
Türkiye’de “Genç subaylar” hareketi tarihinin kilometre taşları olarak anılabilecek 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 olaylarının en ön saflarında yer almış olan Emekli Kurmay Yarbay Osman Deniz’in, bu hareketleri kumanda eden ve bastırılmalarından sonra da idam edilen Albay Talat Aydemir’e söylediği yukarıdaki sözler, 22 Şubat ve 21 Mayısçılar’ın hangi amaçlarla hareket ettiklerinin bir özeti sayılabilir aslında. 22 Şubat 1962 olaylarına karışması nedeniyle emekliye ayrılan, 21 Mayıs 1963 olaylarına öncülük ettiği gerekçesiyle idam cezasına çarptırılan Osman Deniz’in cezası 1964 yılında müebbete çevrilir ve Sinop Cezaevi’ne gönderilir.
Tarihinde askeri müdahaleleri ve sonuçlarını baskın bir biçimde yaşamış olan Türkiye’de “sol” ya da “sağ” cunta özlemlerinin eleştirisi ve muhabesesi yeterli ölçüde yapıldı. Belki bugün milyonlarca genç tarafından bilinmeyen, tarihin bir sayfasını oluşturan “Genç subaylar” tartışması bu kadar güncelleşmişken, ortada sadece toplantılar yapıp, genç subaylarla ilgili haberleri “kınayan” ya da “hepimiz duyarlıyız” diyen ihtiyar subayların konuşuyor olması herhalde tarihin genç tarafında haksızlık olurdu.
Anılarını kitaplaştırmış olan ve bugün 82 yaşında olmasına rağmen hâlâ oldukça dinç görünen Emekli Yarbay Osman Deniz’le yaptığımız görüşme, işte bugünkü tartışmanın bu yanına ışık tutmayı amaçlıyor. Gerek Osman Deniz’in yayınlanmış olan anıları, gerekse de o günlere ilişkin olarak yayınlanmış olan kitap ve belgeseller, bugün Osman Deniz’e aynı soruları sormayı da biraz gereksizleştiriyordu. Bu nedenle onunla daha çok, hareketleri konusunda daha önce yazılıp çizilenlerden farklı şeyleri ve bugünkü tartışmaları konuşmayı tercih ettik.
- Sizin İstanbul Radyosu’nu bastığınız 21 Mayıs 1963 gecesi, herhalde hem sizin hayatınızdaki en kritik anlardan birisiydi, hem de ihtilal girişiminizin başarısızlıkla sonuçlanıp, Türkiye’deki “genç subaylar” hareketinin en sistemli halinin noktalandığı bir dönem oldu . Hem o geceden hem de hareketin başarıya ulaşmamasının nedenlerinden başlasak.
- Tabii. Mahkemede Albay Ali Elverdi diyor ki, “Telefon geldi. ‘İhtilal oluyormuş’ dediler. Ben hemen fırladım. Arabamı çağırdım. Giyindim. Cipe bindim. Sıhhıye’ye geçecektim” diyor. Arabamda da tomson vardı. Radyonun kapısına geldim. Tomsonu da aldım. Şoföre bekle, dedim. Radyoevinin kapısına gelince, kapıdaki genç teğmen selamı çaktı bana ve buyur etti içeriye.” Bu da ihtilalci bir teğmen işte. “Merdivenlerden yukarıya çıktım. Kimse yok” Herkes tabii içeride radyo anonsuna dalmış. “Ben doğru anons odasına girdim, girer girmez teslim ol dedim” diyor, “İlhan Baş’a”. “O da şaşırdı” diyor. “Hatta masasının üzerinde tabancası duruyordu” diyor, “Hiç davranmadı tabancasına.”
O da şok olmuş yani, nereden geldi bu adam diye. Böylece teslim alıyor Ankara Radyoevini ve karşı anonsa geçiyor. Karşı anonsa geçince, ihtilalci güçler “Ne oluyor?” diyor tabii. Şaşırıyorlar. O sırada Binbaşı Fethi Gürcan, Genelkurmay çevresindeki birliklerle meşgul. Yanında Üsteğmen Erol Dinçer var. “Yahu koş, Harbiyelilerden bir bölük. Git radoevine.” diyor Dinçer’e. O da bir bölük Harbiyeliyi askeri araca bindirip, radyoevine geliyor. Olaya biz İstanbul’da karıştık. İstanbul grubu o yirmi dakika sonunda şoke oldu. Harekete geçen gruplar, anons değişince, “Ankara’da bu iş bitti galiba” diyorlar ve birlikleri geri çeviriyorlar.
-Siz o arada, İstanbul radyosunu denetim altında tutuyorsunuz, anons yapacak teknisyeni evinden almak üzere adam gönderiyorsunuz ama, teknisyen evinde de, gittiği söylenen eğlence yerinde de bulunamıyor. Anons yapılmayınca beklediğiniz destek de gelmiyor.
- Evet, adamı eğlence yerlerinde bile aradılar, bulamadılar. Zaten o arada birlikler de geriye çekildi. Beklediğimiz destek de gelmeyince, biz de radyoevini terk ettik. Biz Merkez Kumandanlığı Ordu Karargâhını ele geçirmiştik.
- O arada da dışarıda genç subaylar ellerinde radyo sizden gelecek anonsu bekliyorlar...
- Evet, yani öyle bir şey oldu ki; benim, “Bir ihtilalin yüzde 51 şansı olursa muvaffak olur” dediğim bu. O şans bizi tutmadı. Ankara’daki olaylar devam etti. İstanbul sükût etti tabii. Bitti bu iş.

YARIN: Amerikalıların görüşme talebini reddettik


Başa dön


Devlet dairesi mi inşaat şirketi mi?
Bülent Kılıç
“Nüfus Hizmetleri İnşaat Taahhüt Ticaret ve Güçlendirme Vakfı.” Bu karmaşık ve bir o kadar da saçma sözler Kadıköy Nüfus Müdürlüğü’ne gidenlere 5 milyon lira karşılığı kesilen makbuzun adı. Belirtildiğine göre, “güçten düşmüş” olan nüfus müdürlüğü bu makbuzlarla toplanan paralar sayesinde güçlendirilecek. Makbuzda inşaat işlerinden ve ticaretten bahsediliyor; binaya bakıldığında ise ne bir çimento makinesi dönüyor, ne bağıra çağıra işçiler tuğla çekiyor ne de yurtdışına ihracat veya yurtdışından ithalat yapan bir firmanın acentesi var.
Burası, bildiğiniz klasik bir devlet dairesi. Önünde bekleşen insanlar da ne yevmiyesini almak için bekleyen inşaat işçileri ne de ithalat/ihracat işlemlerini yaptırmak için uğraşan insanlar. Onlar bildiğimiz “vatandaş”; devletin, üzerinizde taşımayı zorunlu kıldığı nüfus cüzdanlarını almaya gelen vatandaşlar.
Esnaf Hakkı Adem, ses kayıt cihazını uzatınca sinirli bir halde, çocuğunun nüfus cüzdanına resim yapıştırmak için üç gündür nüfus dairesine geldiğini söylüyor. “2 defa geldim gittim, şu an üçüncü gelişim. İçerde 5 milyon karşılığı bir faks çekiyorlar, ardından cevap için belirli bir süre bekliyorsunuz. Bir gün sonra gelip ikinci kuyruğa giriyorsunuz” diyerek işleyişi anlatan Adem, “İnşallah bugün işim biter” diyor. “İçerde icraat yok herhalde” sözleriyle sohbete başlayan Bilal An başlıyor anlatmaya: “Ne yapalım istedikleri parayı vermek zorundasın yoksa Kastamonu’ya gitmek zorunda kalırım, düşünsene Kastamonu’ya gitmek zorunda kaldığımı.”
Kendisinin de bir müteşebbüs olduğunu belirten İzzet Türkocağı, vakıfları eleştirerek, çevredekilere, “Vatandaş gazeteci olarak soruyor size ‘itiraz ettiniz mi’ diye” eleştirisinde bulunuyor ve devam ediyor; “İnsanda itiraz etmeye mecal mi bırakıyorlar...”
Gülçin Şekerci, “Online hizmeti olarak söylediler, yani sadece bilgileri internetten indiriyorlar, peki istedikleri ne parası o zaman” diyerek tepkisini gösteriyor.
‘Şirket kurmuşlar’
Pasaport almak için verdiği 45 milyondan yakınan ve ismini vermekten çekinen emekli öğretmen, görevlilerden kendi kütüğünü internetten kendisi almak için müsade istemiş ancak olumlu yanıt alamamış. Vereceği paranın yasal olmadığını, ödemek zorunda olmadıklarını duyan Seza Yavuzoğlu ise “İnşaat Ticaret Taahhüt” yazısını da okuyunca “Demek şirket kurmuşlar” diyerek, şaşkınlığını dile getiriyor.


Başa dön


Deprem başlattı devlet bitiriyor!
Nihat Karadağ - Gülnur Deniz
Bolu’da 12 Kasım depreminde zarar gören Bolu SSK Hastanesi, 4 yıldır yapılmadı. Halen prefabrik binalarda hizmet vermeye çalışan hastane personeli ve hastaların zor durumda kaldığı ilde, SSK ile sözleşmeli tek eczane bulunması nedeniyle ilaç bulmakta da sorunlar yaşanıyor. Depremin etkisiyle hayatları altüst olan Bolu halkının yaşamındaki zorluklar, devletin ilgisizliği nedeniyle daha da artıyor.
Yeni hastane inşaatı ise, depremin üstünden 4 yıl geçmesine karşın 6 ay önce başlamış. Hastane inşaatını “Mavi Akım Projesi”nde de görev almış olan ÖZTAŞ şirketi üstlenmiş.
Prefabrik hastanede röntgen, laboratuar, eczane, poliklinik ve ambulans hizmetleri veriliyor. Hastaneye yataklı hasta kabul edilmezken, cerrahi müdahale gerektiren hastalar ve prefabrik hastanede verilmeyen hizmetler için diğer devlet hastanelerine sevk yapılıyor. Hastaların telefonla randevu alarak geldikleri için kuyruk oluşmadığını belirten hastane çalışanları, okuma-yazma bilmeyenlerin ve evlerinde çevirmeli telefon bulunanların bu hizmetten yararlanamadıklarına dikkat çekiyorlar. Hastaların en fazla ayda bir geldiklerini, ancak kendilerinin her gün hastanede olduğunu belirten hastane çalışanları birçok çile çektiklerini, bu yetmezmiş gibi havalandırmanın da olmadığını söylüyorlar.
Savaş karşıtı öğretmenlere ceza
Halkalı Güneş İlköğretim Okulu’nda görev yapan 12 öğretmene, ABD’nin Irak’a müdahalesini protesto ettikleri gerekçesi ile bir günlük maaş kesme cezası verilerek, bundan sonraki hareketlerine dikkat etmeleri uyarısında bulunuldu. Eğitim-Sen 7 No’lu Şube Başkanı Emin Ekinci, çocuklarımıza güzel bir gelecek kurmak için çalıştıklarını söyleyerek “Peki bize cezaları verenler ne için çalışıyor?” sorusunu sordu. Ekinci, cezaların iptal edilmesi istemi ile İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’ne dava açacaklarını da bildirdi.
Polis istedi basın yayınladı
SKYTÜRK, Akşam ve Bakırköy’de yerel olarak yayınlanan Haber Manşet gazetelerinde, DGM hakim ve savcılarına yönelik saldırının faili olarak gösterilen Hüseyin Fevzi Tekin, yaptığı basın açıklamasında, iddiaların tamamen asılsız, bu konudaki haberlerin de uydurma olduğunu söyledi. Olayın ardından yapılan araştırmalar, 24 Haziran 2002 tarihinde Adli Tıp raporuna dayanılarak, Şartlı Salıverme Yasası gereğince Kandıra F Tipi Cezaevi’nden serbest bırakılan Tekin’e yönelik suçlamanın arkasında üst düzey bir emniyet yetkilisinin olduğunu kortaya koydu.
Gençler sınav cenderesinde
Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer, ÖSS’ye girecek gençlerin ve ailelerinin, eşitsizlik ve adaletsizlik yüzünden gelecek kaygılarının ayyuka çıktığını dile getirerek, bu sistemde gençlere sınavı kazanamazsa geleceğinin olmadığı kanısının dayatıldığını ifade etti. Dinçer, dün yaptığı yazılı açıklamada üniversiteye giriş sınavının eğitim sistemiyle birlikte Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını gösterdiğini belirterek, sınavın yarattığı gelecek kaygısının, ailelerin ve gençlerin nasıl bir cendere içine itildiğini gösterdiğine dikkat çekti. Sınava giren 1.6 milyon öğrenciden sadece yüzde 17’sinin üniversiteye kayıt yaptırabileceğini anımsatan Dinçer, Türkiye’de işsizler arasında üniversite mezunlarının çok olmasının, üniversiteye girmenin yeterli olmayacağı, iyi bir üniversiteye girme fikrini öne çıkarttığını bildirdi.
Hayatından endişe ediliyor
Önceki gece bakkala gitmek için evinden ayrılan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı (BEKSAV) Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Orman’ın yaşamından endişe ediliyor. Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) tarafından yapılan açıklamada, olayın “yakın geçmişte yaşanılan kaybetme, yok etme, yargısız infazlar ve gözaltında işkence ile kaybetmeleri” hatırlattığına dikkat çekildi. “Fırat’ın kıyısındaki koyundan dahi haberli olduklarını” söyleyenlerin, olayda sorumluluklarının olduğunun vurgulandığı açıklamada, yeniden kayıpların ve katliamların yaşanmaması için tüm kamuoyu, Hacı Osman’ın bulunması konusunda duyarlı olmaya çağırıldı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net