www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Bu bir skandaldır!
Fikret Başkaya’ya daha önce yargılandığı kitabı ve yıllar önce yayımlanan bir yazısı nedeniyle yeniden dava açıldı. Başkaya, dava nedeni olan yazılarını ve Türkiye’nin hukuk sistemini değerlendirdi.

Pirinç tarlalarının ruhu
"Su kuklası çok eski çağlara dayanan bir Vietnam gösteri sanatı. İlk gösterinin 1121 yılında yapıldığı söyleniyor. Vietnam köylüleri su kuklası gösterilerini, tarlada geçen yorgun bir günün ardından eğlence olsun diye yaparlarmış..."

Teknoloji kıskacında insan
Adana 75. Yıl Sanat Galerisi'nde 4. kişisel resim sergisini açan ressam Hakan Demir, renklerin ön planda olduğu figürleriyle bireyin duygu ve düşünce dünyasını yansıtmaya çalışıyor.


Bu bir skandaldır!
Fikret Başkaya
Son bir ayda hakkımda iki dava birden açıldı: Davalardan biri 13 yıl önce yazdığım bir kitap için, diğeri 10 yıl önce önce yazdığım bir makaleden.. “Paradigmanın İflası” Nisan 1991’de ilk defa yayımlandıktan 15 gün sonra dava açıldı. Bu kitaptan 20 ay hapis, 42 milyon TL para cezasına çarptırıldım. Para cezası ödendi. Hapis cezasını Haymana Cezaevi’nde yatarak ‘çektim’. 13 yıl önce yayımlanan Paradigmanın İflası bugüne kadar (korsan baskılar hariç) sekiz baskı yaptı. Aradaki 6 baskıya dava açılmadı...
Fakat hepsi bu kadar değil. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu cezadan dolayı Türk hükümetini mahkûm etti. Cezalandırmanın ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna kadar verdi. Bu karar mahkûmiyeti tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırdığı halde, kitabın aynı bölümünden ve aynı gerekçeyle Terörle Mücadele Kanunu’nun aynı maddesi (8/1) gereğince yeniden dava açıldı.
Laiklik üzerine yazdığım, Sivas katliamını konu alan ve dava konusu yapılan makalenin yazılış tarihi de 12 Temmuz 1993’tür. Bu yazı günlük bir gazetede yayımlandıktan dört yıl sonra “Akıntıya Karşı Yazılar” başlığını taşıyan kitapta ikinci defa yayımlandı. 2003’ün Ocak ayında yayımlanan üçüncü baskıya dava açıldı (TCK 159/1).
Bir kitap yazmak neden bir ‘terör eylemi’ sayılıyor? Kavramların bir içeriği olması gerekmiyor mu? Bu dünyada yazı yazmak kadar terör eyleminden uzak bir insan faaliyeti mümkün müdür? Devletin istemediği bir şey söylediğinizde, resmi ideolojinin tabu saydığı, tartışılmasını yasakladığı bir konuda fikir beyan ettiğinizde, bunun bir terör eylemi sayılıp, Terörle Mücadele Kanunu’na göre cezandırılması saçma, mantıksız ve hak ve hukuk kavramlarının inkârı değil mi? Düşünce yasağına itibar eden, böylesi bir haysiyetsizliği içine sindirebilen biri hâlâ aydın sayılacak mıdır? Bir yazı neden devletin manevi şahsiyetine hakeret sayılıyor. Devletin manevi şahsiyetinin olmayacağını anlı-şanlı hukuk profesörleri, yüksek yargının ‘saygın üyeleri’ bilmiyorlar mı? Laiklik üzerine yazdığım yazıda işkence mahkûm ediliyor. Neden işkence yapanlar değil de işkenceye karşı çıkan cezalandırılıyor? Eğer maneviyat insana özgü bir şeyse ve devletin manevi şahsiyeti diye bir şey de olamayacağına göre bununla yapılmak istenen nedir? Bu işkencecileri korumak için olmayan ‘maneviyatın’ bahane edilmesi değil midir?
Bütün bunlarda mantık, hak, hukuk, adalet nerede? Onca hukuk adamı-kadını neden bu kepazeliğe ses çıkarmaz, bu durumu veri alıp sessiz ve tepkisiz kalır? Koskoca barolar neredesiniz? Bu dünya’da meslek etiği (deontoloji profesyonel) denilen bir şey yok mu? Öyleyse sizin hukuk dediğiniz nedir? Elbet bir gün gelecek her şey yerli yerine oturacak ve o zaman kimse hukukun katlinin hukuk olduğu yalanına artık itibar etmeyecek...
Bir yazı yazıyorsunuz aradan 10 yıl geçiyor ve yazı bu zaman zarfında defalarca basılıyor. Bir de bakıyorsunuz on yıl sonra dava açılmış. Bir üst mahkeme verilen bir cezayı tüm unsurlarıyla ortadan kaldırmış, sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden dava açılıyor... Bundan büyük aymazlık, keyfilik, tutarsızlık, ölçüsüzlük olabilir mi? Burada oluyor... Burası skandalların harman olduğu bir ülkedir. Kimse durun yanlış yapıyorsunuz, ayıp ediyorsunuz, ‘bu bir skandaldır’ demiyor... Örnek mi istersiniz... İki-üç yıl kadar önce bir gazete benimle bir söyleşi yapmıştı. Sorulan sorulardan biri de ‘sivil toplum örgütleriyle’ ilgiliydi. Sivil toplum söyleminin neden bu aşamada gündeme geldiğini anlattıktan sonra, söz konusu örgütlerin neoliberal küreselleşmeci güç odakları tarafından “araçlaştırılmak” istendiğini, dolayısıyla da bu örgütlerin depolitizasyonun, apolitizasyonun aracı haline getirilmek istediğini ifade etmiştim. Apolitizasyon’da “Apo” geçiyor diye Adana DGM hakkımda dava açtı... Daha başka örnekler de vermemi ister miydiniz?
Yıllardır düşüncenin suç olmaktan çıkarılacağı söyleniyor. Ama insanlar düşüncenin ancak ifade edildiğinde düşünce olduğunu pek bilmiyor. Düşünce ancak ifade edildiğinde düşüncedir. Çocuğun doğduğunda çocuk sayılması gibi... Demokratikleşme deniyor, yasalar değiştiriliyor, “uyum yasalarından”, “uyum paketlerinden’ söz ediliyor... değişen bir şey yok. Değişen bir şey yok, zira haklara, özgürlüklere, demokrasiye asıl ihtiyacı olanlar bir türlü sahneye çıkmıyor... O zaman bütün bu kavramları, hakları, özgürlükleri, demokrasiyi engellemekte çıkarı olan egemenlerin, özgürlük ve demokrasi düşmanlarının elinde bir manipülasyon aracına dönüşüyor...
Düşünceyi yasaklayan bir rejim kısa vadede ‘durumu kurtarsa da’ orta ve uzun vadede çürümekten ve yıkılmaktan kurtulamaz. Zira toplumsal dinamik eninde sonunda bağnaz yasal-kurusal-siyasal-ideolojik yasakçı çerçeveyi çatlatma, parçalama ve yıkma istidadına sahiptir. Hiçbir sosyal formasyon bu tarihsel gerçeklikten muaf değildir.
Düşünce özgürlüğü tüm özgürlüklerin anasıdır. Eğer düşünce (ifade) özgürlüğü yoksa, başka özgürlükler de gerçekleşemez. Dolayısıyla özgürlükler bir bütündür. Özgürlüklerin bazılarına karşı olmak, bazılarından yana olmak mümkün değildir.
Düşüncenin yasaklanması ya da aynı anlama gelmek üzere sansüre tâbi tutulması, dar anlamda bu yasağın ötesinde sonuçlar doğurur. Zira, sansür belirli bir eşikten sonra otosansürü beslemeye başlar. İnsanlar ‘başlarına bir iş gelir’ korkusuyla ve savunma “işgüdüsüyle” kendi kendilerini sansür etmeye başlarlar. Bu, sansürün içselleşmesidir. Sansürün içselleştiği, otosansürün yaygınlaştığı bir toplum artık bilimsel, estetik, entelektüel kısırlığa mahkûm olmuş bir toplumdur. Böyle bir rejim, ‘sorunları çözme yeteneği’ dumura uğramış bir rejimdir... Aynı bugün Türkiye’de olduğu gibi...
Eğer siz, ait olduğunuz, üyesi olduğunuz bir toplumun veya topluluğun sorunları hakkında fikir beyan ettiğinizde cezalandırıyorsanız, bu sizin henüz ‘yurttaş’ sayılmadığınız anlamına gelir...
Oysa, insanı insan yapan onun haysiyet bilincidir. Özgürlük mücadelesinden vazgeçmek haysiyetsizliğe razı olmaktır. Bu da insanlığınızın gerçekleşmemesi ya da “eksik insan” olmaktır.
Haklar, özgürlükler ve demokrasi ‘verilen’ değil, ‘kazanılan’ şeylerdir. Kazanmak da mücadele etmeden, bedel ödemeden mümkün değildir.
Özgürlük mücadelesinin ilginç bir veçhesi de, mutlaka kazanılan bir mücadele olması, kaybetmenin asla söz konusu olmamasıdır. Adımınızı attığınızda özgürleşmeye başlarsınız ve bu sürüp gider...
Rosa Luxemburg’un dediği gibi, “özgürlük başkasının özgürlüğüdür.” Eğer başkaları özgür değilse siz de özgür değilsinizdir.
Velhasıl, burada söz konusu olan senin özgürlüğün, senin haysiyetin, senin insanlığındır.
Skandal, “utanılacak şey” (utanca) demektir. Bu utanca ortak olma....


Başa dön


Pirinç tarlalarının ruhu
Ziya Özışık
1952 yılı Vietnam ve onun için savaşanlar için bir ara dönemdi... Güneydoğu Asya'nın denize paralel bu coğrafyasının emekçileri, yıllardan hatta yüzyıllardan beri ilk defa "işgalsiz" bir yaşamı sürmeye başlamışken başlarına yine Fransız belası sarılmıştı. Direniş 1929'da Çin Hindi Komünist Parti'si (ÇHKP) kurulduğunda alevlenmiş, 1930’da köylerde ayaklanmalar ile devam etmiş böylece Vietnam’ın ilk devrimci iktidarı kurulmuştu. Ancak o dönem emperyalizmin en dişlilerinden Fransa; askeri müdahale ile bu iktidarı yıkmış, köyleri basmış, idamlar, katliamlar gerçekleştirmişti.
Buna karşın 1945'te genel grev gerçekleştirilmiş, Ulusal Kurtuluş Ordusu kurulmuş ve mücadele sonucunda geçici hükümet kurularak, ÇHKP hükümeti ele geçirmişti. Bunun üstüne Fransa ordusu, ülkenin güneyindeki Saygon kentinde konuşlanarak, Birinci Çin Hindi Savaşı'nın başlamasına ön ayak olmuştu. Yıl 1946'ydı ve savaş, Dien Bien Fu’da Fransızların ezildiği 1954'e kadar sürecekti.
Gerilla savaşı sırasında
İşte 1952 senesi böylesi bir savaşın ortalarında gerilla direnişinin sürdürüldüğü bir yıldı. Daha sonra dünya halklarının "Ho Amca"sı olacak olan ve Vietnam halkının o dönem güvenini simgeleyen "aydınlatıcı" lakabını almış Ho Chi Minh; geçici hükümete ait binada Kültür Bakanlığı'na şu talimatı verdi; "Çocuklarımızı eğlendirecek ve bize gülücükler getirecek bir Profesyonel Kukla Grubu'na ihtiyacımız var"...
1952 yılının 12 Mart günü bu talimat ile kuruldu Vietnam Ulusal Kukla Tiyatro'su. Ho Amca'nın mirasını sahiplenen o grubun 5'i müzisyen 17 üyesi şimdi ülkemizin misafiri. 6. Kukla Festivali'nin davetlisi olarak İstanbul'a ilk gelişlerinde festivalin açılış gösterimini yine onlar yaptılar.
Grubun Vietnam'dan gelmesi dışında bir başka ilgi çeken yönü kendilerine özgü sahneleriydi. Önü su dolu bir havuzun arkasında Vietnam'lı köylülerin evlerini yansıtan Pagot adındaki dekor sahneye girer girmez her katılımcıyı büyülemekteydi. Bu gösterinin adı "Su Kuklası" idi.
Yorgun köylüler eğlensin diye
Grubun sanat yönetmeni ve heykeltraş ressam Vuong Duy Bien; su kuklasının çok eski bir geleneği simgelediğini söyledi. Grup, su kuklası sanatını şöyle anlatıyor: "Su kuklası çok eski çağlara dayanan bir Vietnam gösteri sanatı. İlk gösterinin 1121 yılında Ly Hanedanı döneminde yapıldığı söyleniyor. Bu sanatı geliştiren Vietnam köylüleri, su kuklası gösterilerini, tarlada geçen yorgun bir günün ardından eğlence olsun diye yaparlarmış. Baharda ve festivallerde de yapılırmış benzeri gösteriler. Gösterinin kuklaları Vietnam pirinç tarlalarının ruhunu yansıtıyor. Su ise kuklalara hayat veriyor ve onları neredeyse canlı kılıyor. Bir başka deyişle, su gösterideki karakterlerden biri haline geliyor".
Köylerde staj
Vuong Duy Bien kukla eğitimin Vietnam'da hayli önemsediğini anlatıyor. "Her şeyden önce okul var. Okula gitmeniz gerekiyor. Üç yılık eğitim görüyorsunuz sinema/tiyatro oyunlarında. Sonra bir sene de staj yapıyorsunuz".
Burada ilginç bir nokta var; stajı tiyatro gruplarında yapabildikleri gibi köylerde de yapabiliyor kukla öğrencileri. "Burada gördüğüz dekorun orjinalleri köylerde bulunur. O bakımdan bir köyde de staj yapabilirsiniz". Bu da Vietnam'ın köylerine kadar bunun gelenekselleştiğini yeterince anlatıyor.
Ho Amca'nın mirası...
Böylelikle ilk defa Türkiye, Vietnam'a özel "Su Kuklası" türü ile tanışmış oldu. Tek boynuzlu at, Ejderha Dansı, 8 Perinin Dansı, Aslan Dansı ve daha birçok bölüm...
Aslında gösteri sonunda alkışlanacak iki şey vardı; Biri, 900 yıllık Vietnam'ın işgallerle, savaşlarla dolu kültürünün bugüne yansıması... Diğeri ise; dişi ile tırnağıyla bağımsızlığını kazanarak, tüm ülkelerdeki anti-emperyalist heyecanın doruğa çıkmasını sağlayan, yıllardır slogan ve marşlarla kulaklarımızda yer eden Ho Amca'nın 50 yıllık mirası: Vietnam Ulusal Kukla Tiyatrosu...


Başa dön


Teknoloji kıskacında insan
Cezaevi tiyatrosu turneyi sevdi Çanakkale Açık Cezaevi Tiyatro Grubu, yeni bir oyunla yine İstanbul'a geliyor. Daha önce Orhan Kemal'in "72. Koğuş"unu oynayan mahkûmlar, bu kez yine Orhan Kemal'in "Bekçi Murtaza" adlı oyununu sahneleyecek. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun desteği ile Taksim Sahnesi'nde 12 Mayıs'ta sahne alacak olan topluluk, 13-14 Mayıs günleri de Bayrampaşa Cezaevi'ndeki mahkûmlara oyun sahneleyecek.Grubun turnesi, 22-23 Mayıs'ta Eskişehir Açık Cezaevi, 24-25 Mayıs'ta Ankara Açık Cezaevi ve Çocuk Islahevi'nde sürecek. Grup, 26-27 Mayıs günleri ise Ankara'da "devlet protokolü"ne ve basına, 28-29 Mayıs günleri de Ankaralılara oyun sahneleyecek. Oyunda, Çanakkale Açık Cezaevi'ndeki mahkûmların yanı sıra, Çanakkale Tiyatro Troya'dan Ezgi Başkaya, Burcu Topçu ve Nurcan Bulut adlı oyuncular da gönüllü olarak rol alıyor. Bu arada, Bursa Kapalı Cezaevi'nde kadın hükümlülerin rol aldığı "Kanaviçe" adlı tiyatro oyunu sergilendi. Oyunda, Şengal Tırpan, Gülşen Sarı, Serpil Karabulut, Saniye Kaygın, Sevgi Karakaya adlı mahkûmlar ile cezaevi psikoloğu Yılmaz Gürkan rol aldı. Aynı evde yaşayan 3 kız kardeşin tutucu yaşamları ile bunlardan birinin kızının bu yaşama başkaldırısının anlatıldığı iki perdelik oyun, 1 saat 10 dakika sürdü.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net