www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Sınıf hainliğinin eşiğinde
KONUM
____
Çetin Diyar
Amerikan tehditleri
ÖZGÜRCE
____
Özgür Müftüoğlu
Hem AB’den hem emekten yana olunur mu?
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Kölelik yasası geçiyor
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Arşivi açın!
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Sınıf hainliğinin eşiğinde
Meclis, 1475 sayılı İş Yasası’nı değiştirmek için gece gündüz çalışıyor.
Üstelik; patronların iki isteği daha yasaya sokularak, “İş Güvencesi Yasası” tümüyle anlamsız hale getirildi. Çünkü artık İş Güvencesi Yasası, “en az 10 kişinin çalıştığı işyerleri”nde değil, “en az 30 kişinin çalıştığı işyerlerinde geçerli” olacak. Böylece milyonlarca işçi, bir hamlede iş güvencesi kapsamından çıkarılmış oldu. Bu arada, İş Güvencesi Yasası’nı ihlal eden patronlara verilecek “para cezaları” da yarı yarıya azaltıldı.
Patronlar; fırsatını yakalamışken ellerindeki bütün imkânları seferber ederek, amaçlarına varmak için hamle üstüne hamle yapıyorlar.
Peki; sendikalar, sendikacılar ne yapıyor?
İş Yasası’nı; önce “Bilim Kurulu” adını yakıştırdıkları kurula havale ettiler. Sonra; patronların işçi isteklerini kabul edebileceği havasını yayıp; “rehaveti” körüklediler. Sonra baktılar ki; verdikleri sadece elleri değil; kollarını da kaptırmışlar, bu sefer de paniğe kapıldılar; diğer çalışma yasalarını da masaya atıp (2821-2822 sayılı yasalar) manevra yapacaklarını sandılar.
Şimdi ise tasarı yeniden Meclis’te ve geceli gündüzlü çalışılarak yasalaştırılıyor. DİSK, “canhıraş” koşuşturuyor, “bir şeyler yapalım diye sağa sola başvuruyor” ama Türk-İş ve Hak-İş “50 kişilik bir sendikacı topluluğu” ile Meclis’e gidip “dertlerini anlatmaya” karar verdi!
Bugünkü eylem çizgileri bu. Sanki, Meclis’tekiler bu yasanın anlam ve içeriğini, işçiyi köle durumuna getirdiğini bilmiyorlar da; sendikacılar anlatınca öğrenip, bundan vazgeçeceklermiş gibi!
Aslında şu anda, ne Meclis’le konuşacak bir şey ne de protestolarla sınırlı basın açıklamaları ve sağa sola şikâyetlenerek yapılacak bir şey kalmıştır.
Eğer bugün gerçekten bu yasa engellenmek isteniyorsa; yapılacak bir tek şey vardır: Tüm sınıfın ve sınıfla bağlantılı davranabilecek tüm emek güçlerinin ellerindeki her imkânı kullanarak, sermaye güçlerinin karşısında saf tutmaları. “Ellerindeki her imkân” derken elbette grevleri, gösterileri, genel işbırakmaları bu eylemlerle birleşecek başka türden eylemlerin tümünü kastediyoruz. Bunu başka bir zamana ertelemek, sınıfın tüm temel kazanımlarının ortadan kaldırılmasına suç ortaklığı anlamına gelir.
- Buna suç ortaklığı eden bir sendikacı, bundan sonra hangi yüzle sınıfın haklarını savunduğunu söyleyebilir?
- Böyle bir “sendikacı”, sendika yönetimlerine yeniden aday olurken hangi gerekçeleri gösterebilir?
-Bütün bu olup biteni seyreden bir işçi temsilcisi, kendisini işçi temsilcisi olarak görmeye nasıl devam edebilir?
Elbette sınıf, her öne sürdüğü talebi kazanacak değildir.Ya da işçi sınıfı, her girdiği kavgadan galip çıkar diye bir şey yoktur. Eğer; önce mücadele eder, elindeki tüm imkânları kullanırsa ve buna rağmen “güç yetiremez”se, buna kimsenin bir diyeceği olmaz, olamaz. Bu yüzden de sınıflar mücadelesi tarihinde; kazanılanlar kadar kaybedilen mücadelelerin de önemli bir yeri vardır. Bu yüzden pek çok mücadelede “yenilmiş” olan birçok sendikacı, sınıfın onurlu önderleri olma şansına sahip olmuşlardır. Ama mücadele edilmemişse; mücadele etmek için bir gayret gösterilmeden teslim olunmuşsa, buna sadece kötü sendikacılık da denmez, “hain sendikacılık” denir.
Günümüzün kriteri; iyilik ve kötülük, çok mücadelecilik ya da daha az mücadelecilik değil; sınıftan yana mı yoksa sermayeden yana mı biçiminde belirlenmiştir. Sınıfın güçlerini alana sürmeyenler; sadece basit korkaklar değil, sermayenin hain planına suç ortaklığı yapanlardır.
“Eşik” buradadır ve Meclis’te görüşülen yasa karşısında alınacak tutumla, bu eşiğin ya “sınıf hainliği” tarafında ya da “sınıftan yana” tarafında olunacaktır.
Bütün sendikacılar, kendisini “sınıfın ileri kesimlerinden” görenler, bundan sonra sınıf karşısında alacakları yeri de, bu konuda alacakları tutuma göre belirlemiş olacaklardır.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Amerikan tehditleri
Emperyalizmin özellikleri hakkında birazcık bilgisi olan ve bu özellikleri dürüstçe yorumlayan herkes; Amerika'nın Irak işgalinin, Ortadoğu ve çevresinde sınırların yeniden belirlenmesi amacıyla haritaların raflardan inmesi anlamına geldiğini kabul etmek zorundaydı.
Nitekim ABD işgalinin denildiği gibi, ne Irak'ta demokrasi olmaması, ne de kitle imha silahları ile bir ilgisinin bulunmadığı daha şimdiden meydana çıktı. Görüldüğü gibi, Irak'a ne demokrasi geldi ne de kitle imha silahlarına, füzelere rastlandı.
ABD, enerji kaynaklarını tek başına denetimi altına alma ve İsrail'in güvenliğini sağlama peşindeydi. Irak, ABD için hedefin yalnız başlangıcıydı ve bu hedefte daha işgal edilecek, ya da bir biçimde teslim olmaya zorlanacak bir dizi ülke sırada bekliyordu.
Oysa burjuva yazar çizer takımına göre, Irak'a özgürlük getirme ve bu ülkedeki kitle imha silahlarını yok etme peşinde olan ABD, Irak işgaliyle birlikte işini tamamlamıştı. İşgal altındaki topraklarda dirlik ve düzeni sağladığında bölgeden çekilecekti.
Yine o yazar çizer takımına göre, ABD'nin Irak işgali Türkiye'nin güvenliği açısından da son derece iyi bir şeydi. Çünkü Irak'ın elindeki uzun menzilli füzeler Türkiye'yi tehdit ediyordu.Saddam Hüseyin kafası kızdı mı düğmeye dokunduğu gibi Türkiye'yi can evinden vururdu. Ancak Irak'ın elinde söz konusu füzelerden olmadığı, bu haberlerin de yalan olduğu meydana çıktı.
Ve şimdi o Amerika, Türkiye'yi tehdit etmeye, önünde diz çökmeye zorlamaya başladı. Oysa burjuva yazar ve çizer tayfası, yeni komşumuz ABD hem bize hem bölgeye barış, huzur, zenginlik ve refah getirecek diye neredeyse zil takıp oynayacaklardı.
Bekledikleri komşu geldi, ama dedikleri gibi "huzur, güven, barış" ortamı gelmedi, tersine yeni ve büyük bir bela geldi.Türkiye'nin başına ne gibi belaların açılacağı, gün geçtikçe biraz daha ortaya çıkıyor.
ABD'NİN AMACI
ABD, bölgeye tek başına egemen olmayı ve İsrail'in güvenliğini sağlamayı öncelikli hedefler olarak belirlemiştir. Bunu yapabilmek için önüne dikilenleri, ayak bağı olanları ya da yalpalayanları ezmeye, diz çöktürmeye, teslim almaya mecburdur.
Emperyalizmin olduğu yerde başka türlüsü olamaz. ABD'yi buna içindeki kötü duygular, Arap düşmanlığı, özgürlük sevdası falan değil, emperyalist sistemin ulaştığı nokta itmektedir.
Oysa kabul etmek gerekir ki, Türkiye halkının direngen tutumu, hem ABD'nin hem de ülkemizin işbirlikçilerinin hesaplarını bozmuş, sonuçta ortaya ABD ve işbirlikçiler için beklenmeyen bir tablo çıkmıştır.
Şimdi ABD'nin öncelikli hedefleri arasında İran ve Suriye vardır. ABD, Irak'ta işini halleder halletmez bu ülkelere yönelecek, bunun için diplomatik kuşatmadan, yalnızlaştırmaya kadar pek çok yolu deneyecek, olmazsa silaha başvuracaktır. ABD'li yetkililerin son açıklamalarını bu bakımdan değerlendirmek gerekir.
Çünkü, ABD'nin Türkiye'ye yönelik sert mesajları, tehditleri, aba altından sopa göstermesi, bir tek noktaya işaret etmektedir: ABD, Suriye ve İran'a yönelik operasyon hazırlıklarına ciddi biçimde girişmiştir. Türkiye'ye de demek istemektedir ki: 'Irak işgalinde iyi bir sınav vermediniz. Bize karşı suç işlediniz. Eğer kendinizi affettirmek istiyorsanız, Suriye ve İran'la komşuluk falan gibi lafları bir kenara bırakın, bizim bu ülkelere yönelik girişeceğimiz operasyonlarda her şeyinizle yanımızda ve hizmetimizde olduğunuzu ortaya koyun. Ne istersek yapmaya hazır olduğunuzu gösterin. Yoksa, vaziyet sizin için de vahim olacak.'
Bölge yeni kanlı çarpışma ve işgallere gebe.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
ÖZGÜRCE
..........
Özgür Müftüoğlu
Hem AB’den hem emekten yana olunur mu?
Çalışma yaşamını esnekleştiren, kuralsızlığı kural haline getiren düzenlemelerin en önemli gerekçesi uluslararası normlara uyumdur. Bu uluslararası normların başında da, AB (Avrupa Birliği) ve ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) normları gelmektedir. Bilindiği gibi, yasal mevzuatı bu normlara uyumlaştırma çabalarının ardında yatan en önemli etken, AB’ye tam üye olabilme özlemidir.
Histeriye dönüşmüş bir şekilde AB’ye girilmesi, iki farklı kesim tarafından iki ayrı gerekçe ile istenmektedir. Bunlardan birincisi, sermaye kesimidir. Sermayedarlar, AB’ye girişi, hızla merkezileşen sermaye hareketleri karşısında AB kimliği altında tutunabilmek ve giderek yoğunlaşan uluslararası rekabet içerisinde pazardan pay kapabilmek için istemektedir. AB’ye girilmesini isteyen diğer kesim ise, AB’ye girilmesi ile birlikte refahın artacağı ve demokrasinin gelişeceğine inananlardır. Bu kesim, refah ve demokrasinin Türkiye toplumunun kendi iç dinamikleri ile gerçekleşebileceğinden umudunu yitirmiş ve bunun ancak, AB’ye girilmesi ile gerçekleşeceğine inanmaktadır. Kendisini “emekten yana” ya da sadece “demokrat” olarak tanımlayan ve geçmişte işçi sınıfı ve sol mücadele içerisinde yer almış birçok kişi, bu kesim içindedir .
Birbirinden tamamen farklı çıkar gruplarının ortak amacı haline gelen AB, kapitalist sistem içerisinde Avrupa sermayesinin gereksinimleri doğrultusunda oluşmuş ve bu doğrultuda işleyen bir kurumdur. Bu bağlamda, AB’nde alınan kararlar ve uygulanan kurallar da büyük ölçüde sermayenin taleplerini, diğer bir değişle, yeni liberal politikaların gereklerini içermektedir. Bu doğrultuda, AB’nin sosyal boyutunu oluşturan düzenlemelerde daima serbest piyasa ilkesi öncül olarak alınmış ve yapılacak düzenlemelerin serbest rekabeti engelleyici olmaması temel amaç olarak benimsenmiştir.
AB’nde kuralların yeni liberalizmin gerekleri doğrultusunda oluşturulduğunu, Türkiye’nin çalışma mevzuatını (İş Yasası; Sendikalar Yasası; Toplu Pazarlık, Grev ve Lokavt Yasası; Kamu Personel Yasası vb.) uyumlaştırmaya çalıştığı normlarda da açık olarak görülmek mümkündür. Örneğin, AB Konseyi tarafından 1993 yılında kabul edilen 93/104 sayılı yönerge ile işverenin çalışma saatlerini istediği biçimde düzenleyebilmesine olanak tanıyacak şekilde esnekleştirilebilmesi sağlanmaktadır. Yine bu yönerge ile işverene, bir saatlik ara dinlenmesi verilerek, işçinin günde 12 saate kadar çalıştırılabilmesi olanağı tanınmaktadır. Böylece, üretim ve hizmet sürecinde emeğin kontrolü bütünüyle sermayeye verilmekte ve emeğin daha fazla sömürülmesinin koşulları oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Avrupa kıtası, işçi sınıfının yüzyıllar süren mücadeleleri sonucunda elde edilmiş olan siyasal ve ekonomik kazanımlar sayesinde, demokrasinin beşiği olarak kabul edilmiştir. Şimdi aynı Avrupa kıtasında, AB’nin yaygınlaştırmaya çalıştığı yeni liberal politikalar sayesinde, işçi sınıfı hiçe sayılarak, yüzyıllar süren mücadelelerle kazanılmış olan emeğin hakları geri alınmakta ve emeğin sermaye tarafından vahşice sömürüldüğü dönemlere dönüşün koşulları hazırlanmaya çalışılmaktadır.
Mevcut yapısı ve uyguladığı politikalar dikkate alındığında sermaye kesiminin AB’ye girmek istemesi son derece anlaşılabilir bir durumdur. Ancak, toplumsal refahın artması ve demokrasi için AB’nden medet uman kesimleri anlamak son derece güçtür. Hele ki geçmişinde emeğin yanında olmuş, ya da hâlâ emeğin yanında olduğunu söyleyen, yani bir şekilde kapitalist sistemi tanıyan, emek-sermaye çelişkisini bilenlerin bu düşüncelerini anlamak tamamen imkânsızdır.
Geçmişte olduğu gibi bugün de toplumsal refahın sağlanması ve demokrasinin gelişebilmesi, sınıf bilinci içerisinde hareket eden emekçilerin mücadeleleri ile gerçekleşecektir. Kapitalist sistemin ortaya çıkardığı sorunlara, kapitalist sistemin kurumlarının çözüm olabilmesini düşünmek, en iyi niyetli ifade ile saflık olur.
e-posta:
ozmuftuoglu@hotmail.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Kölelik yasası geçiyor
Hükümet 1475 sayılı yasayı değiştirmek için hazırladığı yasa tasarısını TBMM’ne getirdi. Tasarıya kaldığı yerden görüşülmeye devam ediliyor. İlk gün, 4773 sayılı İş Güvencesi Yasası ile getirilen kısmi hakların kısıtlanması ile işe başladılar. 4773 sayılı yasa ile 10 ve daha fazla işçinin çalıştığı bir iş yerinde altı ay çalışmış iseniz, patron geçerli bir sebep olmadan sizi işten çıkarırsa, mahkemeye dava açma hakkınız vardı. Bu dava iki ay içinde sonuçlandırılmak zorunda idi ve patron geçerli bir sebeple sizi işten attığını kanıtlamak zorunda idi. Eğer patron sizi işten haksız olarak işten çıkarmış ise, mahkeme patronun size tazminat ödemesine karar verebiliyordu. Bu tazminat ise işçinin en az altı aylık ücreti en çok on iki aylık ücreti kadar idi.
Şimdi, bu göstermelik hakları bile patronlar ve Hükümet işçilere çok görmüş olacak ki, 15 Mart 2003 de yürürlüğe giren yasanın bazı maddelerini değiştirdiler. On ve daha fazla işçi kısmını otuz işçi ve daha fazla olarak değiştirdiler. İstatistiklere göre on ve daha fazla işçi çalıştıran işyerinin genel işyerlerine oranı yüzde dokuz imiş. Otuz işçi ve daha yukarısı işçi çalıştıran işyeri diye yasa maddesini değiştirince, muhtemelen Türkiye’deki işyerlerinin yüzde bir veya ikisini kapsayacak yasa.
İkinci önemli değişiklik ise, altı aydan on iki aya kadar ücret tazminat ödenirken, bu tazminat oranı dört aydan sekiz aya indirilmiş.
İş güvencesi yasasında yapılan değişikliklerden başka, 1475 sayılı yasanın maddeleri de değiştirilmeye devam ediliyor. Yasanın bugünlerde TBMM’ne geleceği aylar öncesinden belli iken, Evrensel gazetesi bu konuyu hemen hemen her gün gündeme getirmişken, işçi sendikaları bugüne kadar beklediler. DİSK iki gündür eylemler yapıyor. Fakat, diğer sendikalardan ses çıkmıyor.
İşin ilginç yanı İstanbul sendikalar Birliği ve ülkenin diğer kentlerinde kurulmuş sendikal birliklerden bir hareket yok. Oysa, sendikal birliğin ortaya çıkışı 1475 sayılı yasa değişikliğine karşı mücadelenin örgütlenmesi idi. Geçtiğimiz şubat ve mart aylarında “kölelik yasası”nın çıkmaması için bazı eylemler ve toplantılar da yapmışlardı. Şimdi yasa değişikliği TBMM’ e geldi. Sendika Birliği’nden ses çıkmıyor.
Bazı sendikalar, yasa tasarısı TBMM’ne geldiğinde iş bırakacaklarını açıklamışlardı.
1475 sayılı yasanın yüzden fazla maddesi değiştiriliyor. Avrupa’da bazı ülkelerde bizdekinin yüzde biri kadar değişiklik yapılmak istendiğinde, iş kanununda işçi aleyhine bir iki yasa maddesi değiştirilmek istendiğinde milyonlarca işçi iş bırakarak Hükümet’ e tepki gösteriyor ve Hükümet’ e geri adım attırıyor. En son Avusturya’da işçiler büyük bir grev yaptılar. Daha önce İtalya ve İspanya’da grev ve milyonların katıldığı gösterilerle Hükümetlerin saldırıları geri püskürtüldü. Almanya genel greve hazırlanıyor.
Türk İş, DİSK, Hak İş, Sendikal Birlik...
Kim varsa, kölelik yasası en çok iki üç gün içinde TBMM’den geçecek.
Önümüzdeki hafta bir şeyler yapmak için çok geç olacak.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Arşivi açın!
ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz; Türkiye’nin, ABD’nin Irak saldırısında aldığı tutumu hakarete varan bir biçimde “eleştirdi”. Wolfowitz, Türkiye’nin ABD’ye özür borçlu olduğunu, ordunun beklenen liderliği yapamadığını, Türkiye’nin kendisini “fazla önemli hissettiğini” söylüyor. Ardından yapılan başka ABD kaynaklı açıklamalar ise, Wolfowitz’in söylediklerini destekler nitelikte. Örneğin Grossman, Wolfowitz’in açıklamalarının “ciddiye alınmasını” isterken, ABD Genel Kurmay Başkanı da münasip bir dille “Kuzey Irak’tan çıkın” demektedir. Bütün bu açıklamalara, hükümet ve devlet yetkililerinden çeşitli yanıtlar geldi. Bu arada ABD’nin “iliştirilmiş” gazetecileri tahmin edileceği üzere “mahvolduk, hemen özür dilenmeli, ilişkiler düzeltilmeli” yönünde yazılar kaleme aldılar.
Bütün bu açıklama ve yazıların içinde, Dışişleri Bakanı Gül’ün yaptığı açıklamayı ayrı bir yere koymak gerekiyor. Gül, Washington’daki bu Türk dostlarının “hayal kırıklıklarını gidereceklerini” söylerken, ABD ile yapılan görüşmelere atıfta bulunarak “arşivi açtırmayın” diyor. Gül bu açıklamadan bir gün önce de, Türkiye’nin ABD’ye sadakatini vurgulamak için, “savaş sırasında ülkemiz üzerinden ne kadar uçak ve füze geçti, kendileri biliyorlar” diyordu. Tam da burada birkaç soruyu peşpeşe sormak ve yetkililerin bunları yanıtlamasını istemek gerekiyor. İlk soru şu; halktan gizli yürüttüğünüz pazarlıklar nelerdi, halktan, hatta Meclis’ten neler gizlediniz? Bu gereksiz bir soru değildir, çünkü reddedilen ilk tezkere sonunda bütün kamuoyunun şaşkın bakışları arasında, Irak sınırına doğru yapılan askeri sevkıyatın, “limanların ve hava meydanlarının iyileştirilmesi” anlaşmasına uygun olduğu açıklanmıştı! Ama bu anlaşmayı onaylayan Meclis’in ve kamuoyunun bundan haberi yoktu!
İkinci soru ise şu; Wolfowitz in “Türkiye kendini fazla önemsedi” açıklaması karşısında hükümet, devlet yetkililerimiz ve Meclis’imiz ne düşünüyor? Hükümetin ve Genelkurmay’ın tezkerelerin geçmesi için gösterdiği çaba ortadadır. Tezkerenin reddedilmesinin doğrudan politik sorumluluğu ise, halkın baskısı ile böyle bir karar almak zorunda kalan Meclis’indir. Bu açıklama aynı zamanda Meclis’in kendisini fazla önemsediği anlamına gelmiyor mu? Yoksa ABD yetkilileri her darbeyi destekleyip, feshettikleri Meclis’e aba altından sopa mı göstermektedirler? Meclis’in bu durumda ortak bir açıklama yapması gerekmez mi?
Üçüncü ve onunla doğrudan bağlantılı diğer sorular ise şunlardır; ABD yetkilileri bu ülkeyi ikide bir aşağılama hakkını nereden almaktadırlar? Türkiye neden kendisini onlara sürekli sadakatla hizmet ederek kanıtlamak zorundadır? Ülkedeki Amerikan üsleri, Amerikalıların stratejik çıkarlarını korumak için onların istekleri ve dayatmaları sonucu burada bulunmuyorlar da, yoksa bizim yöneticilerin ısrarları ve talepleri ile mi bulunuyorlar? Türkiye halkı bu sorulara yeterli açıklıkta ve doyurucu yanıtlar beklemektedir. Halk yapılan gizli pazarlıkları, kendisinden gizlenen anlaşmaları, bunların içeriğini ve bunların ülkeyi hangi yükümlülüklerin altına soktuğunu bilmek istiyor.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net