www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Önce uzmanlar gitti...
Irak’ta Sümer tabletleri ve tarihi eserler yağmalanırken; Türkiye’deki tarihi birikim farklı bir biçimde yağmaya açılıyor.

Güçlüler büyük kabı
   kendilerine ayırdılar

“...ve artık açıkça anlıyoruz ki; artık bize tek bir kap ve bir ateş yetmeyecek. Bazıları diğerlerinden daha güçlü ve onlar yoksulları, zayıfları, sakatları ve körleri yaklaştırmayıp, o büyük kabı kendilerine ayıracaklar...”

Bir halk mektebinin öyküsü
Remzi Kitabevi, Türkiye’nin en eski ve köklü okullarından biri olan Darüşşafaka öğrencilerinin yatılı okul anılarını yayınladı.


Önce uzmanlar gitti...
Ziya Özışık
Veysel Donbaz, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin “Çivi Yazılı Belgeler Arşivi” sorumlusu. Sadece bürokratik bir adlandırmadan ibaret değil müzedeki görevi. Donmaz, eski tabletleri okuyabilen sayılı Sümerologlardan biri. Hem de Türkiye’yi yıllarca dışarıda temsil etmiş bir Sümerolog. Ve en önemlisi, İstanbul Arkeoloji Bölümü’nde bulunan tek Sümeroloji ve tablet okuma uzmanı.
O yüzden, Irak’ta yaşanan yağmalama olayları ile ilgili geçtiğimiz hafta yapılan UNESCO toplantısında da, Türkiye’yi temsil eden isim oldu Donbaz. Ancak, bu onun son temsili oldu... Çünkü, Türkiye’ye döndüğünde onu bir imza bekliyordu. “Emekli” olacaksın denilmişti.
Müzeler restaurant mı olacak?
Görünen köy kılavuz istemese de, AKP Hükümeti; “Müzeleri yok edeceğim. Satacağım. İsteyen restaurant yapsın, isteyen yaksın yıksın” baklasını henüz ağzından çıkarmadı. Ama dilde gevelenenler, bu kararın “karnı burnunda” görüntüsünü ele veriyor.
Yerel Yönetimler Yasası ile müzelerin belediyelere devredileceği bu sonun bir başka işareti olurken, şimdi de emeklilik yaşı ile müzeler önemli bir darbe alıyor. Senelerden bu yana, alanının eni iyisi olagelmiş uzmanlar birer birer emekli ediliyor.
Uzmansız müzeler!
Bu yüzden “Zorunlu Emeklilik”, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bugünlerde kendisinden en çok bahsedilen konu haline gelmiş. Öyle ki, daha bir hafta önce Irak’taki yağmalama olaylarının gazetelerde manşet olduğu günlerde, bütün gözlerin çevrildiği UNESCO toplantısına katılmasına rağmen; Veysel Donbaz’ın müzede olup olmadığını bile görevliler bilmiyor. İnsanı hayrete düşüren şu diyaloglar geçiyor görevlilerle aramızda:
- Veysel Bey’in odası neredeydi acaba?
- Veysel Bey? O emekli oldu diye duyduk... (Diğer görevlilere) Veysel Bey ayrıldı mı?
- Yanlışınız var. Bugüne randevumuz var.
- O zaman, yan tarafta odası var. Oraya bir sorun.
İmza bekleniyor
Müzedeki son gününde, hatta son saatlerinde görüşüyoruz Veysel Donbaz ile. O yüzden, büyük bir buruklukla karşılaşıyoruz. Tam 43 yılın son anlarının hüznü yüzüne olduğu gibi yansımış. Bahsi geçen her söz ister istemez aynı konuya geliyor; “emekli olmak”... İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin yemekhanesine gidiyoruz.
- Sizi sorduk, emekli dediler?
- Evet bir imza var, onu atacakmışız. Bakalım ne olacak? Şimdilik görevimiz sürüyor gözüküyor.
- Atacak mısınız imzayı?
- Yok, tebliğ bile edilmedi daha. Önce onu göndersinler bakalım.
İşleri kim yapacak?
Yemekte aynı masada oturduğumuz diğer müze görevlileri de aynı konuyu konuşmakta iken, zaten başka hiçbir şey düşünemeyen Veysel Donbaz da sohbete katılıyor. Diğerleri de yakın yaşlarda, ama muhtemelen zorunlu emeklilik yaşına henüz ulaşmamışlar. Biraz teskin etme havası var ortamda sanki.
- Boş ver Veysel Bey. Onurlu, namuslu emeklilik nasip olsun herkese.
- Orası öyle de...
- Tabii canım, devletin yaptığı da iş değil.
- En üst düzeylerin hepsini alıp götürünce ne yapacaklar. Böyle iş mi olur! Kim yapacak bizim işimizi? Yeni gençler de yok ki.
- ...
Emekli edilen sadece Veysel Donbaz değil. Çinili Köşk Sorumlusu Salihe Gönenç, Topkapı Müzesi Müdüresi, Türk İslam Eserleri Müzesi Müdürü ve en deneyimli personeller, birer birer o “son imza” aşamasında. Bir ara, biri gelip bir şeyler fısıldıyor Veysel Bey’in kulağına;
- ...
- Ne demek durdurmuşlar?
- Canım anla işte, Anayasa Mahkemesi
- ...
Daha sonra, yanımıza gelen şahsın “bir yerlerde” bir ahbabının olduğunu ve Anayasa Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararı alacağını işittiğini, hem de bunun perşembe günü olacağını söylediğini öğreniyoruz. Bu kısa bir sevinç yaratıyor gibi oluyor; “Tabii canım, başından belliydi böyle olacağı”, manalı rahatlama da “Sanki bir tek bu mu, belediyelere de vereceklermiş müzeleri. Rant için işte. Öyle yapacakken bundan niye vazgeçsinler” gibi rahatsızlık verici bir gerçeklik kıvamında son noktayı alıyor.
Veysel Donbaz ile son katıldığı UNESCO toplantısı hakkında, Irak’taki yağmalanan eserler hakkında, savaşın televizyonlara yansıması hakkında bir dizi şey konuşuyoruz. Ama her şeyin sonunda; Türkiye’nin Sümeroloji dalında 1960’tan bu yana yaptığı çalışmalarla en üst düzeyine erişmiş bilim-tarih adamının, kendisi gibi sırada bekleyen binlerce kişiyle aynı -hepsine AKP’den hediye- psikolojik durumda olduğunu ağzından gayri ihtiyari gözüken şu sözlerle anlıyoruz; “Hayatımızın bir jimnastiği vardı. Sabah kalkıp tıraş oluyorduk. Dişimizi fırçalıyorduk. Ütülü kıyafetler giyiyorduk. Burada habire çalışıyorduk. Trafiğe denk gelmeyelim diye, birkaç saat daha bekliyorduk. Bunların hepsi alıştığınız bir jimnastik oluyor. Şimdi ne olacak... Pijamaları bile çıkarmaya üşeneksin, dışarı çıksam mı diye düşüneceksin... Çalışmadan ne yapar ki adam...”


Başa dön


Güçlüler büyük kabı kendilerine ayırdılar
Mustafa Kara
“Amerika’nın keşfi” olarak okullarda öğretilen tarihi dönüm noktasının, keşif değil işgal olduğu, bugüne dek pek çok çalışmaya konu oldu. Kuzey’deki Kızılderililerin, Güney’deki İnka, Aztek, Maya uygarlıklarının nasıl bir soykırıma maruz bırakıldığı da bilinmekte.
George Novack’ın ilk kez 1950 yılında yayımlanan “Kızılderili Soykırımı” adlı kitabı ise, alt başlığında belirtildiği üzere (Kızılderili Soykırımının Amerikan Kapitalizminin Yükselişindeki Rolü) soruna “sonuçlar” üzerinden değil, “nedenler” ve “amaçlar” üzerinden yaklaşıyor. Sibel Özbudun’un kitaba yazdığı “Kültürü Öldürmek...” başlıklı önsöz de Novack’ın görüşlerini tamamlıyor.
“Toprak bizim anamızdır. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece... Beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzü ve toprakların sıcaklığını mı? Koşan antilopların çabukluğunu mu? Biz size bunları nasıl satabiliriz? Ve siz nasıl satın alabilirsiniz?”
Duvarmish Kızılderililerinin reisi Seattle, 1850’li yıllarda Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce’e ithafen yazdığı mektupta böyle diyordu. Kendi kültürü ve felsefesiyle özetlediği görüşü, aslında “yeni dünya” ile “eski dünya”nın çatışmasının özü olarak görmek mümkün.
Mülkiyet sorunu
George Novack, yaklaşık 400 yıl süren ve Kızılderililerin bir kıtadan boylu boyunca geri çekilmek zorunda kaldığı büyük soykırımı anlatırken, “mülkiyet” sorununa özel bir vurgu yapıyor. Özel mülkiyeti bilmeyen, anlamayan, hatta iğrenç bulan Kızılderililerin yok edilmesi sürecinin, öncelikle yeni bir dünya kurulurken “ortak mülkiyet kültürü”nün yok edilmesi gibi bir amaç taşıdığını vurguluyor.
George Novack, kitabının ilk satırlarında bu kitabı yazma amacını da içeren bir alıntı yapıyor. Halen Kızılderililerden çalınan toprakların geliri ile ayakta duran Harvard Üniversitesi Rektörü Conant, 1948’de New York Herald Tribune Forum’da yaptığı konuşmada, “Öncelikle bu ulus, çoğu başka ulusların aksine, bir askeri fetihe dayanan bir durumdan gelişmiş değildir. Sonuç olarak, geleneğimizin hiçbir yerinde fethedenlerden miras kalan ve doğuştan gelen bir (hakla) hükmetme yetkisi veren bir aristokrasi düşüncesi yoktur. Tersine, büyüklüğümüzü, akışkan bir toplumun, zengin ama insansız bir kıtaya yayılması sürecinde gösterdik”.
George Novack’ın “Kızılderili Soykırımı” kitabı, tam da bu tezin tersini kanıtlama amacı taşıyor. Çünkü, Novack’a göre “o topraklarda ortak mülkiyet; hiç yaşanmamışcasına yabancı bir ideoloji olarak mahkûm edilmeye” çalışılıyorlar.
Novack’ın “iki mülkiyet sisteminin çatışması”na dair sunduğu veriler, dağınık yerleşmiş yüzlerce kabilenin ortak mülkü olan koca bir kıtanın, nasıl ölüm, köleleştirme ve sürgün yöntemleriyle, özel mülkiyet sistemiyle biçimlendirildiğini aktarıyor.
Kızılderililerin, 400 yıllık hayatta kalma ve topraklarını savunma mücadelesi ile bugün yaşamak zorunda bırakıldıkları “yoz kültür” aktarılırken; sözde, dilde, yaşama biçiminde “eski dünya”dan oldukça farklı bir uygarlığın söz konusu olduğu da görülüyor. Kızılderililerin tarihe not olarak düşülen her sözünün, içerdiği doğayla barışık felsefe, zengin edebi anlatım ve geleceğe dair öngörüler dikkat çekici. Onlar, sözlerini doğanın içinden örnekler ile bezerken, onunla barışık yaşamayı bilen bir kültürü, ortak mülkiyetin erdemini de tüm saf ve doğal halleri ile yansıtıyorlar.
Hindi ve köpek dışında hiçbir hayvanı evcilleştirmeyen; demir, tekerlek gibi keşifleri yapmayan Kızılderili uygarlığının, tarım ürünlerini yetiştirmedeki başarısı, bugün hâlâ mısır, tütün, patates, domates, yer fıstığı ve fasülye olarak sofralarımızda...
Kocaman tek bir kap
Kızılderililer söz konusu olunca lafı uzatmaya hiç gerek yok. Onlar kendilerini başarılı biçimde anlatıyorlar çünkü. Mohegan Kızılderilileri, Connecticut Eyalet Meclisi’ne aşağıdaki dilekçeyi sunduğunda Avrupa’nın ortasında büyük bir devrim yaşanıyordu. 1789 Fransız Devrimi yeni bir sınıfın iktidara geldiğini ilan ederken; “yeni dünya”nın gerçek sahipleri işgalcilerce yok edilen ortak yaşama kültürlerine böyle ağıt yakıyorlardı:
“Evet, zaman her şeyi altüst etti... Geçmişte atalarımız barış, sevgi ve muazzam bir uyum içinde yaşadılar, ve her şeye yeteri kadar sahiptiler... Toprakları ile ilgili herhangi bir tartışmaları yoktu; toprak herkesin kullanımına açık, öylece duruyordu ve hepsinin barış ve dostluk içinde yediği kocaman tek bir kapları vardı. (...) ve artık açıkça anlıyoruz ki; artık bize tek bir kap ve bir ateş yetmeyecek. Bazıları diğerlerinden daha güçlü ve onlar yoksulları, zayıfları, sakatları ve körleri yaklaştırmayıp, o büyük kabı kendilerine ayıracaklar...”


Başa dön


Bir halk mektebinin öyküsü
Remzi Kitabevi, Türkiye’nin en eski ve köklü okullarından biri olan Darüşşafaka öğrencilerinin yatılı okul anılarını yayınladı. Yoksul ve zeki çocukların “Yuva” adını verdikleri bir çatı altında yaşadıklarını mizahi bir dille anlatan kitap, hem bir okulun hem de bir dönemin Türkiye’sinin tarihine ışık tutuyor.
Darüşşafaka, Ahmet Rasim ve Aziz Nesin’den sonra üçüncü kez Hilmi Köksal Alişanoğlu tarafından kaleme alındı. Türkiye’nin ilk halk mektebi Darüşşafaka Lisesi’nde 1970-78 yılları arasında yaşananlar mizahi bir dille sımsıcak öykülere dönüştü.
“Türkiye’nin en yoksul kesiminin en zeki çocuklarını bir araya toplarsanız, bu birlikten ortaya neler çıkar?” diye merak ediyorsanız, Hilmi Köksal Alişanoğlu tarafından kaleme alınıp Remzi Kitabevi tarafından yayınlanan “Yuva” adlı kitap bu soruya en güzel cevabı veriyor.
Hayata yolculuk
“Yuva”, ülkenin dört bir yanından gelen yoksul fakat zeki çocukları çatısı altında toplayan 140 yıllık bir geçmişe sahip Türkiye’nin ilk halk mektebi Darüşşafaka’da 1970-78 arası dönemde yaşananları mizahi bir dille anlatıyor.
Film festivalinde bugün

EMEK
  • 13.30: Rus Hazine Sandığı
  • 16.00: Sihirli Kutu
  • 19.00: Sahil
  • 21.30: Babanı Sev

    ATLAS
  • 10.30: Teröristler
  • 13.30: Savaş Mesleği
  • 16.00: Bebekler
  • 19.00: Kötülük Çiçeği
  • 21.30: Yukarıdaki Dansçı

    SİNEPOP
  • 10.30: Japonya
  • 13.30: Rahip Amaro’nun Günahı
  • 16.00: Öldürmeye Hazır
  • 19.00: Aniden
  • 21.30: Yaşamak Beni Öldürüyor

    BEYOĞLU
  • 10.30: Büyük Adam Küçük Aşk
  • 13.30: Uzak
  • 16.00: Düttürü Dünya
  • 19.00: O Şimdi Asker
  • 21.30: Domuzlar Uçacak

    REXX
  • 10.30: Batı
  • 13.30: Solino
  • 16.00: Aşık
  • 19.00: Aşka Dair Her Şey
  • 21.30: El Bonaerense

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net