www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Emek Dünyası
____
İhsan Çaralan
Evet, bu bir ‘medeniyetler savaşı’dır
Güncel
____
Kamil Tekin Sürek
Kürtçe yabancı dil mi?
Konum
____
Çetin Diyar
İsrail-Ankara hattı
Boyut
____
Bahadır Özgür
Truva Atları kol geziyor
Emek Günlüğü
____
Seyit Aslan
Dostun düşmanın gözü İstanbul’da
Ada Notları
____
Kenan Ateş
Ali, gözyaşları ve paranın kiri
Dönüşüm
____
Serdar Derventli
Savaş her yerde sürüyor
Durum
____
Ahmet Yaşaroğlu
Uzun savaş
Emek Dünyası
..........
İhsan Çaralan
Evet, bu bir ‘medeniyetler savaşı’dır
Tarihteki en büyük istilacı ordu, Cengizhan’ın Moğol Ordusu sayılır. Cengizhan’ın”Büyük istilacılık” sıfatı, sadece Asya’nın bir ucundan öteki ucuna, koca bir kıtayı istila etmesi ile sınırlı değildir. Ona bu namı veren, girdiği her yerde “taş taş üstünde bırakmaması”dır. Çünkü en ilkel ve vahşi “Asya kabilelerinin birliği”nin üstünden kurulan bu ordu, ele geçirdiği ve kendisinden çok ileri uygarlık merkezlerini; Çin ve Hint kentlerini, İran kalelerini Semerkant, Buhara, Basra, Bağdat gibi dönemin en parlak uygarlık merkezlerini adeta bir histeri krizi içinde yağmalamış; ne tarih, ne sanat, ne insalık değerleri kaygısı duymadan, yakıp yıkmıştır.
Bu yüzden Moğol istilasının sonuçları; siyasi ve ekonomik bir yıkım olmasının yanında; kültür ve sanat alanında, insanlığın dünya üstündeki izlerinin yok edilmesi bakımından da bir “vahşet ve dehşet” saldırısı olarak (Şimdikiler de Irak saldırısına “şok ve dehşet” saldırısı diyor) tarihteki yerini almıştır.
Günümüzden 800 yıl kadar önce, Asya bozkırlarından kopup gelen bu kara kasırga en çok da Bağdat ve Basra gibi, dönemin en ileri uygarlık merkezlerini yağmalayarak, yakıp yıkarak insanlığa yıkıcı darbeyi vurmuştur. Basra, Bağdat ya da pek çok başka kültür kenti, Moğollardan önce ve sonra da pek çok istila yaşamıştır. Ama bu istilalardan hiçbiri, Moğol istilası kadar yıkıcı, bütün insanlık için sonuçlar doğuran bir istila olmamıştır.
Moğol ordularından sonra, Amerikan-İngiliz ordusu şimdi ikinci kez; Moğol Ordusu’nun mirasını südüren bir yöntemle Basra’ya ve Bağdat’a girmiştir. Üstelik bunların yıkıcılığı, Moğollardan çok daha etkili olmuş; toprak altından çıkarılıp müzelere konmuş eserler ya da açık hava müzesi haline getirilmiş höyükler; sadece İslam uygarlığının değil, Babil, Sümer, Asur, Akad, Elam, uygarlıklarının kalıntıları, Ur, Uruk, Ninova gibi harabeler füzelerin, bombaların ve tank paletlerinin altında kalmıştır. Ve dahası, insanlığın 8-10 bin yıllık, kuşaktan kuşağa geçen çabalarının belgelerinin toplandığı müzeler yağmalanmış, yakılmıştır. (Ünlü Hammurabi Kanunları’nın yazılı olduğu tabletler de bu yağma sırasında kaybolmuştur. Ve yakında New York ya da Londra’da ortaya çıkacaktır herhalde.)
Doğrusunu söylemek gerekirse, böyle bir vahşeti Adolf Hitler bile yapmamıştır; hiç olmazsa o, kentleri teslim aldıktan sonra müzelerini, sanat eserlerini, ulusal sembolleri, tarihsel yapıları koruyan bir “ahlaki” tutumu benimsemiştir.
Ama günümüzün Hitlerleri, Cengizhan-Moğol geleneğine bağlanarak; “kendinde olmayan” ne varsa; ulusal mı, tarihsel mi, dinsel mi demeden yakıp yıkmışlardır (camiler ve kimi türbeler de, başka bir kaygıdan değil halk ayaklanmasından korkulduğu için saldırının hedefi dışında kalmıştır). İşin daha ilginci, İngiliz Blair ve Amerikan Rumsfeld; bu vahşeti, bu yıkımı “Irak halkının kendisine verilen özgürlüğü kullanış biçimi, onların hakkı” olarak niteleyerek, kurmak istedikleri “Yeni Dünya Düzeni’nin özgürlük anlayışını” da ifade etmişlerdir.
Nitekim, ABD-İngiliz ordusu; sadece Petrol Bakanlığı’nı korumaya almış, elçilikleri, müzeleri, tarihi yapıları, hastaneleri ise yağmaya açarak, savaşta boyun eğdiremediğ Irak halkını, kendi ajanları tarafından kışkırtılan yağmacıların, çetelerin, çapulcuların kucağına atarak kendisine sığınmasını beklemeye başlamıştır.
Böylece; belki Hantigton’un insanlığın, “Hırıstiyan uygarlığının, İslam başta olmak üzere öteki uygarlıklara karşı savaş dönemine girdiği” “kehaneti” bir bakıma Irak’ta gerçeğe dönüşmüştür. Arada küçük bir farak vardır. Bu savaş; “insanlığın kendi ihtiyaçlarını üretme ve yaşadığı dünyayı zenginleştirme uygarlığı” ile “emperyalist yağma uygarlığı” arasındaki bir savaş olmuştur. Bu savaşın bir tarafında Saddam’ın olması, gerçeği değiştirmeyen bir “talihsizlik”tir. Ama; Irak’ın istilası, insanlığın yarattığı tüm olumlu değerlere karşı, bu değerlerden nasibini almamış olanların savaşı olarak gerçekleşmiştir.
Bu Hammurabi’ye, Asurbanipal’e, Nabukadnazar’a, zaptettiği kentlere kütüphaneler, yollar, tapınaklar inşa eden, yoksullara huzurevleri yapan İskender’e, Antik Yunan krallarına, egemen yanıyla değil ama imara, sanata ve kültüre değer vermeleriyle insanlığın ilerleyişine, hiç olmazsa ilerici rol oyanadıkları dönemde katkılar yapan Abbasi Halifelerine, İran Satraplarına, Roma fatihlerine ve Osmanlı imparatorlarına karşı da bir savaştır. Bu yüzden günümüzün Blair’leri, Bush’ları, Rumsfeld’leri, Wolfowitz’leri ancak; Cengizhan’ların devamcısı olabilirler.
Irak istilası, arkasında Hantington’nun “Hırıstiyan uygarlığının tüm diğer uygarlıkları yok etme” fikri de olan bir istiladır. Ama, bu aynı zamanda insanlığın kendisinin yarattığı değerleri, uygarlığı emperyalist saldırganlardan; onun ürünü olan yağmacılıktan, talancılıktan, vahşetten koruma savaşıdır da.
İstilacıların yeni hedefi olarak Suriye gözükmektedir. Ama, hedef aslında Türkiye de dahil tüm bölge ülkeleri, tüm insanlık değerleridir.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
Güncel
..........
Kamil Tekin Sürek
Kürtçe yabancı dil mi?
Basına yansıyan komik olayı okumuşsunuzdur. Gaziantep’te, ‘Fırat’ta Yaşam’ isimli bir dergi yayımlanıyor. Kürtçe ve Türkçe yayımlanan derginin yazıişleri müdürü Kürtçe’yi yüzde yetmiş biliyor gerekçesi ile, polis derginin yayınının durdurulması için hukuki işlem başlatıyor. Polis yaptığı işlemi 5680 sayılı Basın Kanunu Ek madde 5’e dayandırıyor. Çünkü, Basın Kanunu Ek Madde 5’de “Türkiye’de yabancı dille yayımlanan mevkutelerin sorumlu müdürlerinin, o dili bilmesi zorunludur” hükmü mevcut.
Polis, Kürtçe’yi yabancı dil kabul ediyor. Gaziantep Emniyet Müdürlüğü yetkilileri Fırat’ta Yaşam dergisi yazıişleri müdürünü emniyete çağırıp, dergideki Kürtçe yazıları tercüme etmesini istiyor. İlk sayıyı yazıişleri müdürü polisleri tatmin edecek düzeyde tercüme ediyor. Fakat, ikinci sayıda yayımlanan Kürtçe yazıların Türkçe’ye tercümesinden emniyet yetkilileri tatmin olmamış olacak ki, yazıişleri müdürü Kürtçe’yi yüzde yetmiş oranında biliyor diye bir tutanak düzenliyorlar ve yayının durdurulması için savcılığa yazı yazıyorlar. Olay, devletin Kürt sorununa ve demokrasiye bakış açısını gözler önüne seriyor.
Gaziantep Emniyeti’nin yaptıklarını hukuken savunmak mümkün. İlk önce, “Kardeşim Basın Kanunu’nda Ek 5. madde var” denilir. Öyle ya, yasa maddesini polis çiğnesin mi? Kendini daha akıllı sanan hukukçular ise, “eğer yazıişleri müdürü yayınlanan yazıları okuyup anlayacak kadar o dili bilmiyorsa, nasıl yazıların sorumluluğunu alacak?” diye cingözlük yapabilir. Ama, iş hukuki cambazlıkla çözülecek bir sorun değildir. Olay siyasidir. Kürtler, Türkiye’de yabancı mıdır? Kürtçe Türkiye’de yabancı bir dil midir? Ek 5. maddeyi yürürlüğe koyan zihniyet Kürt halkını ve Kürtçe’yi inkâr eden bir zihniyetti.
12 Eylül’ün en karanlık günlerinde, 1983 yılının kasım ayında alelacele Basın Kanunu’nda bazı maddeler değiştirildi, bazı maddeler eklendi ve geçici maddeler konuldu. Bu maddelerin hemen hemen tamamı Kürtçe yayın yapılmasının engellenmesine yönelikti. 1983 Kasım’ında yapılan bu konudaki en ünlü kanun 2932 sayılı Türkçeden Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun idi. Bu kanuna göre, Türkiye’nin tanıdığı bir devletin resmi dili olmayan bir dille yayın yapılamazdı. Yani kısaca Kürtçe yayın yapılamazdı. Çünkü, Kürtçe hiçbir devletin resmi dili değildi ve bir Kürt devleti kurulsa da, Türkiye bu devleti nasıl olsa tanımayacaktı. 2932 sayılı Kanun 1980’li yılların ortalarından bu yana süren demokrasi mücadelesi sonucu yürürlükten kaldırıldı. Fakat, 2932 sayılı Kanun’la aynı dönemde yürürlüğe giren Kürtçe yayını engelleyecek kanun hükümlerinin çoğu hâlâ yürürlükte. Gaziantep Emniyeti gibi, herhangi bir emniyet, savcı ya da mahkeme bu yasa hükümlerini gerekçe göstererek Kürtçe yayınları istediğinde engelleyebilir.
Türkiye egemen siyasi güçleri, dünyaya ve Türkiye halkına Kürtçe üzerindeki yasakları kaldırdıklarını ilan etseler de, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre Kürtçe hâlâ yabancı bir dil olarak kabul ediliyor. Aslında, yasalara göre Kürtçe’nin bir dil olarak kabul edilip edilmediği de çok açık değil. Son uyum yasalarında Kürtçe’den söz edilmesi henüz Kürtçe’nin bir dil olarak kabul edildiğini de tek başına kanıtlamıyor.
Fırat’ta Yaşam dergisi yazıişleri müdürü Kürtçe’yi bildiğini nasıl kanıtlayacak? Diğer “yabancı dil ile yayın yapan” dergilerin yazıişleri müdürleri için sorun yok. O yabancı dili bildiklerine dair yetkili bir okuldan aldıkları sertifika ya da diploma ile o yabancı dili bildiklerini kanıtlayabilirler. Peki, Kürtçe yayın yapan dergi ya da gazete yazıişleri müdürleri Kürtçe bildiklerini nasıl kanıtlayacak? Kürtçe’nin okulu mu var? Kürtçe bildiğine dair nereden diploma getirecek? Gaziantep Emniyet Müdürlüğü’nde yapıldığı gibi polisler yazıişleri müdürünü sınava mı tabi tutacak? Ya, polislerin Kürtçe’yi bildiğini nasıl anlayacağız? Polislerin Kürtçe bildiklerine dair diplomaları var mı?
Var olan bir gerçeği, bir olguyu yok saydığınız zaman işte böyle sorunlar yaşarsınız sık sık. Bir zamanlar biliyorsunuz, Kürt diye bir şey yok “Kart, kurt” derlerdi. Şimdi, “kart, kurt” diyenler Kürtçe’nin dil olduğu gerçeğini inkâr ediyorlar. Şive, lehçe vs. diyerek Kürtçe’yi yok saymaya çalışıyorlar. Bazıları da yasa hükmünde olduğu gibi Kürt’ü yabancı ve Kürtçe’yi ise yabancı dil olarak algılıyor.
Yasalardaki göstermelik iki üç küçük değişiklikle demokratikleşme olmaz. Kürtçe yayın serbest deyip, Kürtçe yayını engellemek için elli tane yasak maddesini çeşitli kanun ve yönetmeliklere gizlemekle demokratikleşilmez. Kürtleri yabancı sayarak, Kürt-Türk kardeşliği sağlanamaz.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
Konum
..........
Çetin Diyar
İsrail-Ankara hattı
Önce, Dışişleri Bakanı Gül’ün Suriye’ye gideceği açıklanıyor. Bir gün sonra ABD’nin baskısı ile bu ziyaret iptal ediliyor. ABD’nin Suriye’ye tehdit mesajları başlıyor. Savaş okları Suriye’ye yöneliyor.
Ortadoğu tam bir kaos, karmaşa içindeyken, ABD ve İsrail bölge halklarının nefretini üzerinde toplamışken, bu kez Siyonist İsrail’in Dışişleri Bakanı Türkiye’ye, AKP ile görüşmeye geliyor. Görüşme öncesi her iki tarafta da bölge barışı lafları ediliyor.
İsrail ve barış! Amerika ve barış! Asla yan yana gelmeyecek şeylerdir.
İsrail’in 1948 yılında ilan edildiği tarihten başlayarak bölgede savaş ve çatışmalar hiç bitmemiştir.
1956 yılında İsrail Sina’yı işgal etti.
1978’de İsrail ani bir saldırıyla Mısır Hava Kuvvetleri’ni imha etti. Aynı anda Suriye ve Ürdün’e saldırıya geçti.
1978’de Güney Lübnan’ı işgal etti. Yine 1982’de Lübnan’ı bir kez daha işgal etti.
1982’de İsrail, Sabra ve Satıla mülteci kamplarını basarak 2000 silahsız Filistinliyi katletti.
1985’de Tunus’u bombaladı.
1987’de Gazze ve Batı Şeria’da 20 bin Filistinliyi katleden yine İsrail’di.
1991’de Güney Lübnan’a ağır silahlarla saldıran İsrail 300 bin Lübnanlıyı göç ettirdi.
1996 yılında BM üssünü bombalayan İsrail, buraya sığınmış olan 100 Filistinliyi katletti.
İsrail’in katliamları, cinayetleri saymakla bitecek gibi değil. İsrail cinayet şebekeleri, sokakta oynayan Filistinli çocukları bile gözünü kırpmadan öldürüyor.
İŞGALCİ İSRAİL
Bu gün, Filistin topraklarının yüzde 80’den fazlası İsrail’in işgalindedir. Filistinlilere ise yüzde 19’undan az bir bölüm kalmıştır. Üstelik İsrail hem bereketli ve su kaynakları olan toprakları kendine kapatmış, Filistinliye ise ayrı ayrı yerleşim bölgelerinde birbirinden kopup toprak parçaları kalmıştır.
Bu bakımdan, İsrail’in sözünü ettiği Filistin devletinin göz boyamaktan başka bir işlevi yoktur. Topraklar birbirinden ayrılmış, araya İsrail girmiştir. Bir parçadan bir parçaya geçmek için bile, İsrail’den izin almak gerekir.
Ayrıca, bölge için hayati öneme sahip suyun kontrolü İsrail’dedir. Filistinli içmeye su bulamıyor. Batı Şeria’da Filistinlilerin evlerinde haftada bir gün su akarken, az ileride yahudi yerleşim biriminde İsrailliler bahçelerini suluyor, bahçelerindeki havuzlara giriyor. Golan Tepelerinin önemi de bir anlamda hem bereketli topraklarından, hem de sahip olduğu su kaynaklarından ileri geliyor.
Kısaca söylemek gerekirse, İsrail, Filistinlilere su bile vermiyor! Sonra da, Suriye’ye ziyareti ABD istemediği için yapamayan AKP Hükümeti, bu İsrail’i Ankara’da bağrına basıyor!
TÜRKİYE İSRAİL İLİŞKİLERİ
Çok değil, bundan 20-25 sene evvel Türkiye-İsrail ilişkileri hükümetlerin resmen ağızlarına alamadıkları bir terimdi. İlişkiler masa altlarında, gizli biçimde sürdürülürdü. İlk kez 1992 yılında büyükelçilik düzeyine çıkan ilişkiler, giderek meşrulaştırıldı.
1996 yılında İsrail’i ziyaret eden Süleyman Demirel’in imzaladığı askeri işbirliği anlaşması ilişkilerde sıçrama noktasıdır.
İsrail ordusuna İran, Irak, Suriye sınırlarında istihbarat yapma, dinleme aygıtları yerleştirme olanağı veren bu anlaşmayla ayrıca, her iki ülke ordusunun ortak işbirliği ve tatbikatlar yapması, 50 adet F-4 uçağının modernizasyonu İsrail’e verilmesi karara bağlandı. Bu anlaşma, bölgedeki ABD-Türkiye- İsrail üçgeninin önemli adımı olarak tarihe geçti.
Anlaşma, o zaman muhalefette bulunan Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül gibi isimlerin içinde yer aldığı ve liderliğini Erbakan’ın yaptığı Refah Partisi tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı. Türkiye, siyonizmin dümen suyuna girmekle, katille işbirliği yapmakla suçlandı. Ancak birkaç yıl sonra kurulan Refah Partisi, Doğru Yol hükümetinin Başbakanı olan Erbakan, İsrail ile Türkiye tarihinin en kapsamlı anlaşmasını imzaladı.
Şimdi, Erbakan’ın talebeleri İsrail Dışişleri Bakanıyla el sıkışıyor.
Oysa sıktıkları o el, onbinlerce masum Filistinliyi kan çorbasına doğrayan eldir. Sıktıkları o el, Filistin topraklarını işgal eden, bölgeyi kan gölüne çeviren eldir.
Amerika istiyor, AKP Irak’ın işgaline destek veriyor. ABD istiyor diye AKP Hükümeti Suriye ziyaretinden vazgeçiyor. ABD, Suriye’yi işgale hazırlanıyor. İsrail, Suriye rejiminin değişmesi gerektiğini söylüyor. AKP Hükümeti İsrail’i bağrına basıyor.
Tezgâh tamamlanıyor. Dişliler dönüyor! Kumpas kuruluyor. Yeni bir işgalin, yeni katliamların altyapısı büyük hızla tamamlanıyor.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
Boyut
..........
Bahadır Özgür
Truva Atları kol geziyor
Geçtiğimiz hafta yaşanan “kaset skandalı”, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında gerilimlere neden oldu. Skandal, Danimarka televizyonunda Kopenhag Zirvesi’ne ilişkin yayınlanan bir belgeselle patlak verdi. Belgeselin bir bölümünde, AB Dönem Başkanı ve Başbakan Anders Fogh Rasmussen ile Dışişleri Bakanı Per Stig Möller arasında Türkiye’nin üyeliğine dair ilginç diyaloglar yer alıyordu. “Gizli” çekildiği iddia edilen kayıtlarda Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in Möller’e tarih konusunda, önce “Türkiye’yi uyutacak bir formül bulalım” görüşünü ortaya attığı, ardından da fikir değiştirip Türkiye’nin üyeliğini kastederek “unutun” dediği duyuluyordu.
Bu skandalı manşetine taşıyan Hürriyet (9 Nisan 2003), AB’nin Türkiye’ye yaklaşımının “iki yüzlülüğü”nü teşhir etti! Diyaloglara bakılırsa; gerçekten de AB’nin “şark kurnazlığı” yapıp Türkiye’yi oyaladığını düşünmemek için hiçbir neden yok. “Tarih için tarihin” bir erteleme olduğu zaten biliniyordu ancak, önemli vasıflar atfedilen Kopenhag’ın kulislerinde bu durumun aleni biçimde dile getirileceği herhalde kimsenin tahmin edemeyeceği kadar ciddi bir gelişme.
Ne var ki, skandalın içinde başka bir skandalın yattığı, hesapların Atlantik’in öte yakasına kadar uzandığı bir hafta geçmeden ortaya çıktı. Danimarka hükümeti her ne kadar belgeseldeki ifadelerin çarpıtıldığını, Almanya da “Fischer’e ithaf edilen ifadelerin dayanaksız olduğunu” açıklasa da mesele bundan daha fazlasını içeriyor.
Görüntülerin “AB’de Türkiye üzerinden bir Irak hesaplaşması yaşandığı”nı kanıtladığına dair yorumlar hayli yaygın. Nitekim Rasmussen ve Möller’in, Fischer’in Türkiye’ye ilişkin sözlerinin yer aldığı belgeseli kasıtlı olarak yayınlattıkları, Rasmussen’in Türkiye konusunda Almanya’yı suçladığı kasetlerin basında yayınlanmasına bilerek göz yumduğu öne sürülüyor.
Almanya’ya göre, Rasmussen ve Möller konuşmaları kameralar önünde bilinçli olarak yaptıktan sonra, belgesel yayınlanmadan önce kasetleri izlemişler. Yine iddiaya göre, Rasmussen iç politikaya ilişkin sözleri çıkarttırmış, ancak Fischer ile ilgili iddiaların olduğu bölümü bilinçli olarak yayınlatmış. (AB Haber sitesi)
Yorumlara bakılırsa, “Eski Avrupa”\”yeni Avrupa” arasındaki “soğuk savaş” bütün hızıyla devam ediyor. Atlantik İttifakı’nın sadık üyesi olan Danimarka’nın “ABD’nin Truva Atı” rolünü diplomasinin nezaket kurallarını dahi hiçe sayarak yerine getirdiğine şüphe yok. Almanya’nın tepkisi de, zaten Danimarka’nın “Avrupa’daki Amerikan sopası” rolünden kaynaklanıyor. Genişleme politikası ABD tarafından sekteye uğratılan AB’nin en büyük sıkıntısı, birliğin içindeki sekiz Amerikancı (İngiltere, İspanya, İtalya, Polonya, Danimarka, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Hollanda) devletin tutumu. Öyle ki, bu devletler birliğin etki alanını genişletmeye dönük her türlü politikayı dinamitlemekte tereddüt dahi etmiyorlar.
Dolayısıyla Hürriyet’in Irak Savaşı’nın yoğunlaştığı dönemde gündeme taşıdığı skandal, bir habercilik işgüzarlığından çok daha öte anlamlara sahip. İster AB’nin ikiyüzlülüğünü sergileyen bir belge, isterse bir komplo denilsin “Kopenhag kasetinin” tam da Türkiye’de yankısını bulması isteniyordu. Zira, Ortadoğu’daki yeniden yapılanmanın kilit ülkesi olarak öne çıkan Türkiye’nin istenilen kıvama getirilebilmesi gerekiyor. Bush kabinesinin bu yolda her türlü yöntemi deneyeceği\denediği çoktandır aşikâr. Bu yöntemler kimi zaman IMF, kimi zaman stratejik anlaşmalar kimi zaman da Amerikancı truva atlarının beşinci kol faaliyetleri olarak karşımıza çıkacak. Aydın Doğan’ın en ateşli savaş gazetesi Hürriyet’in manşetinin esbab-ı mucibesi de bu olsa gerek. Görünen o ki, “komşumuz” Amerika, Pandora’nın kutusunu daha yeni açıyor...
e-posta:
bahadirozgur@hotmail.com
Başa dön
Emek Günlüğü
..........
Seyit Aslan
Dostun düşmanın gözü İstanbul’da
İstanbul Sendikalar Birliği, geçtiğimiz pazar günü üç temel gündem ile toplandı. Aynı gün, Ümraniye ve Kıraç’ta 1475 sayılı İş Yasa Tasarısı ve güncel sorunlar, örgütsüz işyerlerinden gelen işçilerle tartışıldı ve kurulan sendikal birlik anlatıldı.
İstanbul Sendikalar Birliği’nin üzerinde durduğu konulardan biri, işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs oldu. Toplantı sonunda yayınlanan sonuç bildirgesinde, “1 Mayıs, emperyalist savaş ve işgal karşısında barış ve halkların kardeşliğinin, işçi sınıfına yönelik sermaye saldırılarının karşısında da, işçi sınıfının demokratik hak ve özgürlüklerinin savunulduğu bir mücadele günü olarak kutlanmalıdır” denildi.
Sermayenin saldırılarına 1 Mayıs’ta işbırakılarak yanıt verilecek ve 1 Mayıs grev günü olacak. Yapılan tespit ve alınan kararlar doğrudur ancak; tek başına bu, 1 Mayıs’ın mücadele gününe dönüştürülmesi için yetmeyecektir. Yapılacak iş, alınan kararlar ışığında buna uygun bir çalışmanın ivedi olarak başlatılmasıdır. Alınan kararları başlangıç olarak değerlendirmek ve altını doldurmak her işçi temsilcisinin, işçinin ve mücadeleci sendikacının görevidir. Çalışmaları yürütecek işçiler, işyeri komiteleri kurup, komiteler etrafında bir çalışma yapmalıdır. İstanbul’un tüm işçi ve emekçilerinin 1 Mayıs’a katılmasını hedeflemeliyiz. Ancak bu çapta bir çalışma sonuca ve hedefe ulaşacaktır.
On milyonun üzerindeki nüfusu bulunan bir işçi kentinde, milyonları aşan yazılı bir ajitasyon çalışması yapılmadan, girilmedik fabrika ve işyeri bırakmadan, yüzler ve binlerle ifade edilecek işyeri toplantıları gerçekleşmeden, kahve konuşmaları, fabrika önü çağrıları olmadan, 1 Mayıs’ın istenen kitleselliği yakalaması güçtür. Her fabrika, her işletme ve emekçi semti 1 Mayıs alanı olmalıdır. Belli sanayi havzaları kitlesel gösterilere tanıklık etmelidir. Böylesi bir mücadele tarzı ile 1 Mayıs törensellikten kurtulacak, anlamına uygun bir mücadele günü olacak, işçiler ve emekçiler için umutlu, sermaye için korkulu bir güne dönüşebilecektir.
Toplantıya 52 şube katıldı ama, çeşitli nedenlerle bu toplantıya katılamayan ve sonradan dahil olacaklar olanlar da düşünüldüğünde bu sayı, 100’leri bulacaktır. 500’e yakın temsilci ile, işyerlerinde çalışan işçilerle birlikte bu çalışma örgütlediğinde başarılmayacak bir şey yoktur. Hedef yaygın, kitlesel ve etkili bir 1 Mayıs örgütlenmesidir.
1 Mayıs günü yapılacak greve, sendikal cenahtan karşı çıkanlar olacaktır. 21 Mart’ta olduğu gibi, örneğin “Irak savaşı ülkemiz için nazik ve hassas bir durum” diyerek, grevi kırmaya çalışacak, uğursuz rollerini oynayacaklardır. Bu durumda önümüzde duran sadece sermaye değildir, onların işbirlikçileri ve yalakaları da tarihsel olarak üzerlerine düşen görevi yapacaklardır. 1 Mayıs aynı zamanda sendikal bürokrasinin maskesinin düştüğü bir hesaplaşma günü olmalıdır. İSB için 1 Mayıs bir sınavdır. Bu sınavda, önüne koyduğu kararları başardığı oranda işçilerin, kamu emekçilerinin güvenini kazanacak, sendikasız işyerleri ve işçiler için çekim merkezi olacak, yaptığı çağrılar hayat bulacaktır.
Ümraniye ve Kıraç toplantılarının bizlere gösterdiği, örgütsüz işyerlerine yönelik bir çalışmanın ayrıntılı olarak planlanması gerekliliğidir. Her iki toplantıya da baskılara karşın üç yüze yakın işçi katılmış ve sorunlarını tartışmıştır. Örgütsüz işçilerin her düzeyde aydınlatılmasına ve örgütlenmesine yakıcı bir şekilde ihtiyaç olduğu ortadadır. Milyonlarca örgütsüz işçinin mücadeleye katılması için ileri işçiler bu çalışmada görev almalı, olanaklar iyi değerlendirilmelidir.
İstanbul Sendikalar Birliği’nin almış olduğu kararlar diğer sanayi kentlerinde de yakından takip edilmekte ve izlenmektedir. Buradan bakıldığında alınan kararların hayata geçirilmesinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. İstanbul Sendikalar Birliği, sadece aldığı kararlar ile değil pratik tutumu ve yürüteceği çalışma ile de etkisini gösterecektir. Dostun düşmanın gözü, kulağı İstanbul’dadır. Bu sorumluluk ve bilinçle hareket etmek gereklidir.
Başa dön
Ada Notları
..........
Kenan Ateş
Ali, gözyaşları ve paranın kiri
Yapılanları gördükçe insanın midesi bulanıyor.
Bir haftadır İngiliz tabloid gazetelerinde bir kampanyadır sürüyor. İki gözleri iki çeşme olmuş savaşın yaralarını sarmaya çalışıyorlar. ‘’Şimdi Irak’a yardım zamanı”ymış.
Geçen pazartesi tabloidlerden birinde bir fotoğraf yayımlandı. 12 yaşında Bağdatlı bir çocuğun fotoğrafı. Ali İsmail Abbas’ın. Irak’taki binlerce çocuktan sadece biri Ali. Kolları yok. İkisi de omuzdan kopmuş. Göğsünden aşağısı yanıklar içinde. Kapkara. Yalnızca omuzları ve yüzü sağlam. Uzatmışlar bir kafesin içine, upuzun yatıyor. Yüzünde bir ifade. Artık büyümüş, erkek olmuş ya; kendisine hep erkekler ağlamaz denilmiş ya, o da ağlamamaya çalışıyor. Kendini zorlamış, gözyaşlarını tutmak için dudaklarını ısırmış. Ama gözleri yine de ele veriyor ağlamaklılığını.
Bir gece yarısı başlarına bomba düşmüş. Bütün ailesi, annesi babası ve kardeşleri ölmüş. Bir tek o sağ kalmış. Komşuları enkaz altından bulup çıkarmış, hastaneye koşturmuşlar. Doktorlar ne yapsınlar, kopan kollarını mecburen omuzlarından kesmişler. Artık bir kütük olmuş, öylesine yatıyor. “Doktorlar ne diyorlar” diye soruyor gazeteciye. “Bana yeni kol takacaklar mı?” “Takmazlarsa intihar edeceğim.”
Ali’nin fotoğrafı ertesi gün öteki tabloidlerin manşetine taşındı. İngiltere bir anda gözyaşına boğuldu. Koca koca adamlar, soğuk diye bilinen o İngilizler, hıçkırıklar içinde telefonlara sarıldılar Ali’ye yardım için. Kimisi, “Savaşı durduramadık, bari bu çocuğu kurtaralım” dedi, kimisi uyku uyuyamadığını söyledi, kimisi de bütün hastane masraflarını üstlendi. Savaşa karşı çıkanların sözlerini yayınlamadılar tabii. Ama yine de birkaç tanesi gözlerden kaçtı. “İngiliz olmaktan utanç duyuyorum” diyenlerin sözleri de satır aralarına karıştı.
O gün bugündür Ali’yi kurtarma operasyonu sürüyor. Paralar toplanıyor, hesap numaraları yayınlanıyor, çağrı üzerine çağrı yapılıyor. Bağdat su yolu yapıldı. Ali’yle röportaj için gazeteci kuyrukları oluştu. Ali’ye ilişkin demeç üzerine demeçler veriliyor. Ali’nin hemşiresine mektuplar yazdırılıyor. Ali de Ali. Meğer ne kadar da insancıllarmış. Temiz duyguları nasıl da istismar ediyorlar.
Bu tiksindirici “insanlığa” sokaktaki insan da tepki duydu. İngiliz emekçisi gördü bu kampanyanın ve kampanyayı yürütenlerin aşağılık yüzünü, kendini geri çekti. İlk gün, henüz kimse çağrı yapmadan, kendiliğinden 50 bin sterlin gönderilmişken resmi kampanya başlatıldıktan bu yana bir haftadır bas bas yardım çağrıları yapılmasına rağmen toplanan miktar 80-90 bini geçmedi.
Ne kadar da insancıl, ne kadar da sevecen, ne kadar da fedakârlarmış meğer. Ne büyük insanlık gösteriyorlar. İnsanın gözleri yaşarıyor. Şaka bir yana insan iğreniyor. Sen kalk Ali’yi kolsuz bırakan bombaları atanlara her gün çağrı üzerine çağrı yap; daha fazla asker, daha fazla bomba, daha fazla ölüm diye bas bas bağır; “Haydi çocuklar” “Gösterin onlara günlerini” diye manşetler at, sonra da kolları koptuktan sonra o çocuğa takma kol kampanyası aç. Üstelik bunun adına insanlık de. Tiksiniyor insan.
Elbette İngiliz halkı böyle değil. Bu cumartesi yapılan yürüyüşte 200 bine yakın insan parlamentonun ve Blair’in konutuna giden sokağın önünden geçerken nasıl da ağız dolusu haykırdı. Yaşlı yaşlı kadınlar nasıl da çığlıklar attılar, Blair’e nasıl da “Utan” diye bağırdılar. Kibar bilinen o koca koca adamlar nasıl da küfür ediyorlardı kendi başbakanlarına. Irak’ta ölenlere saygılarını göstermek için ne kadar da çok çiçek getirmişlerdi.
Bağdat düştü. Ülke yağmalanıyor, tarumar ediliyor. Amerikan-İngiliz haydutluğu, zafer çığlıkları atıyor. Başta bizdekiler olmak üzere, işbirlikçi yalakaları nasıl da seviniyorlar bunları gördükçe. Tarihin gördüğü öteki hainler parmak ısırıyor olsa gerek.
Ama halkları görmüyorlar. Kendilerine ne büyük tepki, ne büyük kin oluştuğunu görmüyorlar. Bu cumartesi yine yüzbinler ayağa kalktı. Yine Amerika’dan Kanada’ya, Arjantin’den Meksika’ya, Hindistan’dan Yeni Zelanda’ya ve İtalya’dan Japonya’ya 60’dan fazla ülkede Amerikan-İngiliz haydutluğu kınandı. Tepkinin öyle hiç de geçici olmadığı; sönmediği ve sönmeyeceği bir kez daha kanıtlandı. Kısacası, dünya “Olan oldu, ne yapalım uğraştık, savaşı önleyemedik, yapacak bir şey kalmadı artık” demiyor. Kabuklara çekilinmedi. Biz koca dünyayı kazandık, kazanıyoruz. Ya onlar ne kazandı? Sadece para, paranın da kiri.
Bugün yalnızca kapitalizmin sahte gözyaşları ve tiksindirici “insanlığı” yok. Emeğin sıcacık gözyaşları, gerçek insanlığı ve sıkılmış yumrukları da var.
e-posta:
ates@evrensel.net
Başa dön
Dönüşüm
..........
Serdar Derventli
Savaş her yerde sürüyor
Irak’a karşı açılan savaş, yaklaşık bir aydır devam ediyor. Amerikancı basına göre savaş sona erdi. “Kendilerini savunan Saddam yanlısı” (dikkat edin ülkesini veya Irak’ı denilmiyor!) birkaç grup dışında herkes teslim olmuş. Bunun gerçekleri yansıtmadığı, aksine Irak’ta direnişin devam ettiği, ABD ve İngiltere ordularının savaştan zaferle çıktığını iddia eden “iliştirilmiş gazetecilerin” bölgeden gönderdiği haberlerden de anlaşılmakta. Aslında bu “gazetecilere” Pentagon’un “Propaganda Birlikleri” demek daha doğru olur. CNN muhabirinin cemsesinin kurşunlara hedef olmasıyla bu daha da açıklık kazandı. 25 yıldır savaş muhabirliği yaptığını bildiren CNN muhabirinin “İlk kez böyle bir saldırıya hedef oldum” dediğini de ajanslar aktardı. Ajansların söylemediği bir başka önemli ayrıntıyı, Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü RSF’den öğrendik. CNN muhabirinin yanında dört tane silahlı koruması bulunuyormuş ve bunlar cemseyi hedef alanlara “Savunma ateşi” açmışlar! Geçenlerde 79 yaşındaki Alman gazeteci Peter Scholl-Latour’a bir TV kanalında “İliştirilmiş gazetecilerin cesaretlerine ne diyorsunuz?” diye soruldu. Scholl-Latour, “Bunların cesaretli oldukları ortada. İstilacı ordu güçleriyle birlikte Irak’a giriyorlar ve cephenin en önünden haber yapmaya çalışıyorlar. Ama inanın bana onların gönderdikleri haberlerin önemli bir bölümü propaganda. Bunlar da, aynı 2. Dünya Savaşı’nda Nazi ordularının yanında savaşa katılan Alman Propaganda Birlikleri (Deutsche Propaganda Kompanie) gibi haber yapıyorlar” dedi. CNN muhabirinin silahlı koruma taşıdığının ortaya çıkmasından sonra, bunlardan “Amerikan Silahlı Propaganda Birlikleri” olarak söz etmek de mümkün.
***
Savaş, Irak dışında da devam ediyor. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi emperyalist ülkelerde hükümetler, içe dönük saldırılarını had safhaya çıkardılar. Halen devam eden Afganistan işgaline (Irak’ın gündeme girmesiyle bu bölgeden haberler azaldı. Oysa Afganistan’da işgalcilere karşı direniş ve çatışmalar giderek şiddetleniyor) gerekçe gösterilen 11 Eylül olaylarının ardından hak ve özgürlüklerin yukarıda sayılan bütün ülkelerde kırpılması devam ediyor. Art arda gelen “Anti-Terör-Yasaları”yla onbinlerce insan fişlendi ve yakın takibe alındı.
Yine aynı döneme denk düşen diğer bir saldırı biçimi de, sosyal hakların gaspı ve savaşın faturasının emekçilere çıkartılmasıydı. Saldırılar devam ediyor. ABD’de başta silah tekellerine olmak üzere, savaş sonrası yeniden yapılanma için tekellere ilk etapta 75 milyar dolar verilmesi kararlaştırıldı. Savaş pastasından pay alamayan tekellere yüzmilyarlarca dolar tutarında vergi indirimi sağlanarak krizi atlatmalarına yardımcı olunacak. ABD’nin bu milyarları nereden bulacağı konusunda fazla düşünmeye gerek yok. Irak’taki petrol rezervleri bunun için kullanılacak. Ama savaşın ve krizin faturasından ABD’li emekçiler de payını alacak. Değişik Alman gazetelerinde yeralan haberlere göre ABD hükümeti ilk etapta sağlık ve sosyal alandan 93 milyar dolar tutarında kısıtlamaya gidiyor. İşgalci askerler de bu saldırılardan nasiplenecek. Buna göre; savaş gazilerine ve şehit ailelerine maddi yardım yapan kurumların bütçesinden 14,5 milyar dolar kesilecek.
***
Almanya’daki SPD/Yeşiller hükümeti de aşağı kalmıyor. Irak’a saldırı başlamadan bir hafta önce, Başbakan Schröder emekçilere dönük saldırı paketini açıkladı. İlk etapta sadece sağlık alanında 24,5 milyar Euro tasarruf edilmesini içeren pakette, hastalık parası ödemesinin sigorta kapsamından çıkartılmasının yanı sıra, gebe kadınlara ödenen “annelik parası” ve sigortalının veya aile fertlerinden birinin vefatı durumunda ödenen “ölüm parası” da kaldırılıyor. Diş tedavisinin önemli bir bölümü de yasal sağlık sigortası kapsamından çıkartılıyor. Saldırı paketinin önemli bir yanını, çalışma yasalarının reformu oluşturuyor. Hükümet; işten atmaları kolaylaştıran, taşeron işçiliğin yaygınlaşmasını hedefleyen, TİS’lerin özerkliğini kısıtlayan yasa taslaklarını mayıs sonundan itibaren peş peşe parlamentoya getirip oylamaya sunacak. İşverenlerin vergi yükünü, iktidira geldikten sonra iki kez düşüren hükümet, 2004 yılı başında sermayenin vergilerini üçüncü kez düşürecek.
Bu saldırıların yaşandığı süreçte 1 Mayıs; Almanya’da savaşa ve sosyal saldırılara karşı mücadelenin günü olacak. Başta IG Metall ve kamu emekçileri sendikası ver.di 1 Mayıs’ı işçi ve emekçilerin yeni hak taleplerini öne sürdükleri bir gün olarak değerlendirecekler. Almanya’nın birçok bölgesinde mücadeleci sendika platformları ve mücadele yanlısı sendika şubeleri de 1 Mayıs’ı saldırılara karşı mücadelenin genişletilmesi için değerlendirecekler. Mayıs ayı içinde bölgelerde saldırılara karşı işyeri toplantıları, bölge konferansları ve iş saatlerinde gösteriler planlanmış bulunuyor. Bu yıl, Almanya’da 1 Mayıs yeni ve daha kapsamlı bir mücadele sürecinin başladığı gün olarak tarihe geçebilir.
serdar@evrensel.deIrak’a karşı açılan savaş, yaklaşık bir aydır devam ediyor. Amerikancı basına göre savaş sona erdi. “Kendilerini savunan Saddam yanlısı” (dikkat edin ülkesini veya Irak’ı denilmiyor!) birkaç grup dışında herkes teslim olmuş. Bunun gerçekleri yansıtmadığı, aksine Irak’ta direnişin devam ettiği, ABD ve İngiltere ordularının savaştan zaferle çıktığını iddia eden “iliştirilmiş gazetecilerin” bölgeden gönderdiği haberlerden de anlaşılmakta. Aslında bu “gazetecilere” Pentagon’un “Propaganda Birlikleri” demek daha doğru olur. CNN muhabirinin cemsesinin kurşunlara hedef olmasıyla bu daha da açıklık kazandı. 25 yıldır savaş muhabirliği yaptığını bildiren CNN muhabirinin “İlk kez böyle bir saldırıya hedef oldum” dediğini de ajanslar aktardı. Ajansların söylemediği bir başka önemli ayrıntıyı, Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü RSF’den öğrendik. CNN muhabirinin yanında dört tane silahlı koruması bulunuyormuş ve bunlar cemseyi hedef alanlara “Savunma ateşi” açmışlar! Geçenlerde 79 yaşındaki Alman gazeteci Peter Scholl-Latour’a bir TV kanalında “İliştirilmiş gazetecilerin cesaretlerine ne diyorsunuz?” diye soruldu. Scholl-Latour, “Bunların cesaretli oldukları ortada. İstilacı ordu güçleriyle birlikte Irak’a giriyorlar ve cephenin en önünden haber yapmaya çalışıyorlar. Ama inanın bana onların gönderdikleri haberlerin önemli bir bölümü propaganda. Bunlar da, aynı 2. Dünya Savaşı’nda Nazi ordularının yanında savaşa katılan Alman Propaganda Birlikleri (Deutsche Propaganda Kompanie) gibi haber yapıyorlar” dedi. CNN muhabirinin silahlı koruma taşıdığının ortaya çıkmasından sonra, bunlardan “Amerikan Silahlı Propaganda Birlikleri” olarak söz etmek de mümkün.
***
Savaş, Irak dışında da devam ediyor. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi emperyalist ülkelerde hükümetler, içe dönük saldırılarını had safhaya çıkardılar. Halen devam eden Afganistan işgaline (Irak’ın gündeme girmesiyle bu bölgeden haberler azaldı. Oysa Afganistan’da işgalcilere karşı direniş ve çatışmalar giderek şiddetleniyor) gerekçe gösterilen 11 Eylül olaylarının ardından hak ve özgürlüklerin yukarıda sayılan bütün ülkelerde kırpılması devam ediyor. Art arda gelen “Anti-Terör-Yasaları”yla onbinlerce insan fişlendi ve yakın takibe alındı.
Yine aynı döneme denk düşen diğer bir saldırı biçimi de, sosyal hakların gaspı ve savaşın faturasının emekçilere çıkartılmasıydı. Saldırılar devam ediyor. ABD’de başta silah tekellerine olmak üzere, savaş sonrası yeniden yapılanma için tekellere ilk etapta 75 milyar dolar verilmesi kararlaştırıldı. Savaş pastasından pay alamayan tekellere yüzmilyarlarca dolar tutarında vergi indirimi sağlanarak krizi atlatmalarına yardımcı olunacak. ABD’nin bu milyarları nereden bulacağı konusunda fazla düşünmeye gerek yok. Irak’taki petrol rezervleri bunun için kullanılacak. Ama savaşın ve krizin faturasından ABD’li emekçiler de payını alacak. Değişik Alman gazetelerinde yeralan haberlere göre ABD hükümeti ilk etapta sağlık ve sosyal alandan 93 milyar dolar tutarında kısıtlamaya gidiyor. İşgalci askerler de bu saldırılardan nasiplenecek. Buna göre; savaş gazilerine ve şehit ailelerine maddi yardım yapan kurumların bütçesinden 14,5 milyar dolar kesilecek.
***
Almanya’daki SPD/Yeşiller hükümeti de aşağı kalmıyor. Irak’a saldırı başlamadan bir hafta önce, Başbakan Schröder emekçilere dönük saldırı paketini açıkladı. İlk etapta sadece sağlık alanında 24,5 milyar Euro tasarruf edilmesini içeren pakette, hastalık parası ödemesinin sigorta kapsamından çıkartılmasının yanı sıra, gebe kadınlara ödenen “annelik parası” ve sigortalının veya aile fertlerinden birinin vefatı durumunda ödenen “ölüm parası” da kaldırılıyor. Diş tedavisinin önemli bir bölümü de yasal sağlık sigortası kapsamından çıkartılıyor. Saldırı paketinin önemli bir yanını, çalışma yasalarının reformu oluşturuyor. Hükümet; işten atmaları kolaylaştıran, taşeron işçiliğin yaygınlaşmasını hedefleyen, TİS’lerin özerkliğini kısıtlayan yasa taslaklarını mayıs sonundan itibaren peş peşe parlamentoya getirip oylamaya sunacak. İşverenlerin vergi yükünü, iktidira geldikten sonra iki kez düşüren hükümet, 2004 yılı başında sermayenin vergilerini üçüncü kez düşürecek.
Bu saldırıların yaşandığı süreçte 1 Mayıs; Almanya’da savaşa ve sosyal saldırılara karşı mücadelenin günü olacak. Başta IG Metall ve kamu emekçileri sendikası ver.di 1 Mayıs’ı işçi ve emekçilerin yeni hak taleplerini öne sürdükleri bir gün olarak değerlendirecekler. Almanya’nın birçok bölgesinde mücadeleci sendika platformları ve mücadele yanlısı sendika şubeleri de 1 Mayıs’ı saldırılara karşı mücadelenin genişletilmesi için değerlendirecekler. Mayıs ayı içinde bölgelerde saldırılara karşı işyeri toplantıları, bölge konferansları ve iş saatlerinde gösteriler planlanmış bulunuyor. Bu yıl, Almanya’da 1 Mayıs yeni ve daha kapsamlı bir mücadele sürecinin başladığı gün olarak tarihe geçebilir.
e-posta:
serdar@evrensel.de
Başa dön
Durum
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Uzun savaş
ABD ve İngiltere’nin Irak’a saldırısında bir dönem geride kaldı. Irak işgal edildi, Irak yönetimi yıkıldı. Geride binlerce ölü, yaralı ve harebeye döndürülmüş bir ülke var. İşgalcilerin görünen gerekçesi, Irak’ın kitle imha silahları ürettiği ve büyük bir tehdit oluşturduğuydu. Bugüne kadar bu silahlara ilişkin ortaya çıkmış ciddi bir bulgu yok. Bu yalanın daha fazla sürdürülemeyeceğinden olsa gerek, saldırının sonuna doğru “Irak’ın özgürleştirilmesi”, “Saddam’dan kurtarılması” gerekçesi öne çıkarılmaya başlamıştı. Ülke bir yandan bilinçli olarak kaosa sürüklenirken, -düzeni sağlayacaklara kalıcı gerekçeler olmalı!- diğer yandan petrol kuyularının güvenliği acilen koruma altına alındı. Şimdi sırada kim var sorusu, ABD tarafından kabadayıvari olarak daha üst perdeden soruluyor.
Gelişmeler gösterdi ve kanıtladı ki, bu savaş bir Saddam savaşı değildi. Irak açısından söz konusu olan, ülkenin yağmalanması, onun geleceği ve halkının kaderi sorunuydu. Daha geniş bir açıdan bakılınca da dünya egemenliği için, bir hegemonya ve paylaşım savaşıydı. Bu nedenle de, uzun sürecek bir sert mücadeleler döneminin kapısını da ardına kadar açtı. ABD ve İngiltere hedef tahtasına Suriye’yi yerleştirirken, saldırının diğer “mağdurları” da boş durmadılar. Daha savaşın ilk perdesi kapanırken, St. Petersburg’da Almanya, Fransa ve Rusya zirvesi toplanmıştı. Bu üçlü, “Yeni bir Yalta aramıyoruz” derken, “galiplerin” meydan okumasına karşı mücadele edeceklerini ilan ediyorlardı.
Ancak “ikili” savaş ve talan cephesi, bu kapışmada epeyce önde bulunuyor ve daha hazırlıklı. Onlar sadece askeri olarak değil, aynı zamanda ne yapacakları konusunda açık bir stratejiye sahip olmaları ile de önde bulunuyor. Örneğin, CIA’nın eski Başkanı “Yeni Amerikan Düzeni’nin ideoloğu” James Woolsey, Irak saldırısı öncesinde yeni Amerikan ideolojisini şöyle açıklıyordu: “Irak operasyonu, aslında 4. Dünya Savaşı’nın ilk adımıdır. 3. Dünya Savaşı soğuk savaştır ve ABD bu savaşı kazanmıştır. 4. Dünya Savaşı, 1. ve 2. dünya savaşlarından daha uzun sürecektir. 4. Dünya Savaşı’nın düşman kampı, İran gibi din eksenli yönetimler, Irak ve Suriye gibi faşist rejimler ve El Kaide gibi aşırı dinci örgütler olacaktır.”
Woolsey aynı zamanda Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi grubunun üyesi ve bu grubun ABD’nin dünya üzerinde sarsılmaz hegemonyasının kurulmasını savunduğu çok iyi biliniyor. Woolsey ayrıca, ABD Savunma Bakanlığı’na danışmanlık hizmeti veren yarı resmi Savunma Politikası Kurulu’nun da üyesi durumunda. Yani, ‘havaya konuşmayacak’ bir şahsiyet! Bugünlerde adı Irak’ta oluşturulacak sömürge yönetimi için anılıyor. “Soğuk savaş”ı da dünya savaşı kategorisine sokması, numaralandırmada keyfine göre davranması gibi tespitler bir tarafa, CIA eski Başkanı, Amerikan stratejisinin genel yönelimini doğru bir biçimde çizmektedir. Düşman ilan edilen ülkeler hedef tahtasına konulurken, onlara saldırı gerekçesinin ardında hizaya getirilecek ve boyunduruk altına alınacak olanlar dünya halkları; etkisizleştirilecek ve sıkıştırılacak olanlar da “üçlü” gibi emperperyalist rakipler olacaktır. Gidişat yumuşamaya, demokrasiye, insan haklarına saygıya doğru değil, giderek sertleşecek olan genel bir kapışmaya doğrudur. Emek dünyası da kendini böyle bir döneme hazırlamakla yükümlüdür.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net