www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Savaş propagandası konusunda Ponsonby’nin, yaklaşık bir asır önce tespit ettiği ilkeler, hâla geçerliliğini koruyor. Ülkeler farklı da olsa, zamanlar farklı da olsa saldırgan ülkelerin yöneticilerinin bu propagandaya ihtiyaçları var. Yaklaşık yüz yıldır aynı şeyleri tekrar ediyorlar. Ama aslında tekrar etmeleri hiç şaşırtıcı değil, çünkü esin kaynakları, Hitlerci propaganda yöntemleridir.

Savaş propagandası ilkeleri -2 ................................. Deniz Uztopal
Yalanları bu defa sökmüyor
Savaş propagandası konusunda Ponsonby’nin, yaklaşık bir asır önce tespit ettiği ilkeler, hâla geçerliliğini koruyor. Ülkeler farklı da olsa, zamanlar farklı da olsa saldırgan ülkelerin yöneticilerinin bu propagandaya ihtiyaçları var. Yaklaşık yüz yıldır aynı şeyleri tekrar ediyorlar. Ama aslında tekrar etmeleri hiç şaşırtıcı değil, çünkü esin kaynakları, Hitlerci propaganda yöntemleridir. Bakınız, Hitler “Kavgam” adlı kitabında neler söylüyor: “Bir yalanı 10 defa söyleyin yalan yalan olarak kalır. Bir yalanı 10 bin defa söyleyin yalan gerçek olur.” Yalana dayalı, baskıya, sömürüye dayalı bir sistemin, ayakta kalabilmesinin tek yolunun yalan olması anlaşılır bir durum. Sadece, gerçekten korkmayanlar gerçeğin öğrenilmesi için çaba sarf ederler. Gerçekten korkmasalardı, işçi ve emekçilerin birlikte mücadelesininin önünde tir tir titremeselerdi, baskı, zulüm ve sefillik götürdükleri bir ülkeye nasıl demokrasi götürdüklerini açıklayabilirlerdi.
Bush ve çetesi,teknolojik araçlara dayanarak savaş propagandası yapsa da, dünya halkları esas teröristin kim olduğunu görüyorlar. Öyle ki, ilk defa insanlık tarihinde bir savaş, başlamadan önce bu yoğunlukta karşıt eylemlerle karşılaştı. Her geçen gün dünya çapında milyonların katıldığı eylemler, direnişler gerçekleşiyor. Başta gençler olmak üzere tüm dünya emekçilerinde, antiemperyalist duygular oluşuyor ve duygudan bilinç haline gelme yönünde hızla gelişiyor. Halklar, sürekli barışı kuracakları günlere doğru hızlı adımlarla ilerliyor.

Biz iyiyiz düşman yıkılıyor
Ponsonby, bu ilkeyi tespit ederken savaşta askerlerin ve onları kendi evlatları olarak sayan halkın moralinin yüksek olması gerektiği gerçeğinden hareket etmiştir. Diğerleri gibi bu ilke de, tüm savaşlarda kullanılmıştır. Örneğin İkinci Dünya Savaşında İngiltere, vurdukları Alman uçaklarının sayısını öyle fazla göstermişti ki, sanki göklerde hiç Alman uçağı kalmamıştı. Ya da Naziler, Stalingrad’da büyük bir bozguna uğratılmış ve bu savaştaki yenilgilerinin başlangıcı olmuştu, ancak savaşı tümüyle kaybedene kadar Stalingrad bozgununu duyurmamışlardı.
Bu ilke bugün de geçerlidir. Örneğin emperyalist güçler, Yugoslavya Savaş’ı boyunca yüzlerce tankı parçaladıklarını açıklamışlardı. Savaştan sonra ise, Newsweek dergisi, Yugoslavya’da sadece,14 tane tankı parçalayabildiklerini yazdı. Afganistan’a ilişkin yapılan propagandaya göre ise, Talibanların çoğu yakalanmış, önemli bir kesimi teslim olmuştu. Daha sonraları yakalananların sadece, birkaç yüz olduğu ve esirlerin önemli kesiminin de sivil halk olduğu, Batı medyası tarafından yazıldı.
Irak’a saldırıya baktığımızda da, saldırganlar, “Düşman o kadar güçsüz ki 48 saatte bu iş biter” diyorlardı. Oysa kısa sürede bunun o kadar da kolay olmayacağı görüldü. Hatta “Beklediklerinden daha uzun olacağını” söyleyen, Donald Rumsfeld’in ta kendisi. Diğer önemli noktalardan biri ise, düşman askerlerini teslim aldıkları meselesi. El Cezire televizyonu ve birçok dürüst Batılı gazeteci, rehin alınanların sayısının az olduğunu ve çoğunun sivil halktan olduğunu ortaya çıkardılar. İşgalciler, kendi askerlerinin morallerinin bozuk olduğunu da saklayamıyorlar. Özellikle de Irak’ın, Amerikan askerlerini rehin alıp da televizyonlarda göstermesinden, uçak ve helikopterlerin mavzerle düşürülmeye başlamasından bu yana. Irak halkı vatanına sahip çıkıyor ve elinde bulunan ilkel silahlarla savaşıyor ama her şeye rağmen Amerikan-İngiliz askerlerini püskürtüyorlar. Savaşçı Amerikalıların ise, televizyonlarının göstereceği görüntüler, önce askerlerin elinden geçiyor. Dünyaya demokrasi getirmeye soyunanların demokrasisinin sınırları böylece ortaya çıkıyor.

Savaşımız kutsaldır
Savaşlara dinsel bir karakter katmak, tarih boyunca savaşların meşrulaşmasını sağlamıştır. “Tanrı bizimle beraberdir, bizleri destekliyor” propagandası, savaş propagandasının önemli ilkelerinden birisidir ama elbette her zaman her yerde tutmaz. Bu propagandanın inandırıcı olabilmesi için, din adamlarının savaşı destekleme çağrıları yaparak “haklı” savaş olduğunu kendi ağızlarından dile getirmeleri önemlidir. Birinci Dünya Savaşından örnekler vermek gerekirse, Alman askerlerinin kemerlerinin üzerine “Got mit uns” (Tanrı bizimledir), İngilizlerin ise “God save the King” (Tanrı kralı korusun) yazdıkları biliniyor. Belçikalı din adamı M. Mercier de, Almanlara karşı savaşırken ölen her askerin cennette bir yer kazanacağını sık sık dile getiriyordu. İkinci Dünya Savaşında ise, onlarca kilise adamı, Nazilerin Sovyetler’e yaptığı saldırıyı, “dinin kurtulması için”, “haklı” çıkartmaya çalışıyordu. Aynı sıralarda, İspanya’da birçok din adamı, Franco faşizminin komünistleri kurşunlamasını onaylamak, “dinsiz” oldukları için komünistlerin ölmesini “meşru” göstermek ve Franco’yı halk nezninde haklı kılmak için çaba sarf ediyorlardı. Yine, Yugoslovya Savaşı’nda da, birçok din adamı (başlarını Jasques Delaporte çekiyordu) Yugoslavya’nın bombalanmasını Kosovalıların kurtulmasına dayandırıp, bunu da “ahlaki bir görev” ilan ediyorlardı.
Irak işgali için de, Bush’un dilinden düşürmediği dinsel göndermeler hafızalardadır. Bush, 40 yaşına kadar alkolik olduğunu ve alkolden kurtulmakta dinin kendisine çok faydası olduğunu, o günden sonra da “Tanrı için her şeyi yapacağına” söz verdiğini birçok defa kendisi söyledi konuşmalarında. Ofisinde çalıştığı sırada İncil okuduğu bile söyleniyor. Bush’un dinsel inancının samimiyetinin ne kadar gerçek olduğunu bilinmez, ama dini, amaçları için bir araç olarak kullandığı kesin. Afganistan’la başlayan saldırı dalgasını, “Haçlı Seferi” olarak adlandırmaya kalkması, bunun en bariz örneği. Hem de, yukarda verdiğimiz örneklerden farklı olarak bu savaşın aynı dinden bir halka karşı değil, Müslümanlara karşı açılmış olması, olaya farklı bir renk katıyor. İslam dinine inananları küçümseyen, onları hor gören bir imaj çıkınca, durum biraz farklı oluyor. “Medeniyetler çatışması” teorisinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan “kötü Müslüman” düşüncesi, doğal olarak İslam dinine inanmış milyonlarca dürüst insanın tepkisine yol açıyor. Bu kadar ileri gidince, savaş propagandasını dinsel bir karaktere büründürmeye çalışmak Bush’un zararına oluyor denebilir, çünkü Hırıstiyan cemaatinin en büyük figürü olan Papa II. Jaen Paul bile savaşı haklı bulmadığı açıklamasını yaptı. Papa’nın bunu ifade etmesi, binlerce dürüst Amerikalının savaş propagadasından uzaklaşması açısından önemli.

Aydınlar bizim yanımızda
Bütün toplumlarda “bilginler” her zaman önemli yere sahip olmuşlardır. Herhangi bir davayı aydın ve sanatçıların savunması, o davaya yeni boyutlar kazandırdığı gibi, onun halk nezninde de meşrulaştırılmasına olanaklar sağlamıştır. Savaş propagandacılarının kullandığı sekizinci propaganda ilkesi de işte budur: Aydınlar da bizi destekliyor.
Örneğin, bu propagandanın en yaygın kullanıldığı dönemler, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları olmuştur. Birincisinde, “kutsal birlik” içerisinde, neredeyse birkaç istisna dışında aydınların çoğu kendi burjuvazisini savunmuştu. Savaşı kazanmak için karikatürden resime, müzikten edebiyata sanatın her dalında eserler veren birçok aydın ve sanatçı, kendi burjuvazisini desteklemişti. İkinci Dünya Savaşı’nda ise, bir tarafta CIA tarafından aylığa bağlanmış ve onların siparişlerine göre kitap yazan “aydınlar” varken, diğer tarafta barış, demokrasi ve halkların özgürlüğünü savunan ve her alanda da yeni bir dünyanın, yeni bir kültürün kuruluşuna öncülük eden aydınlar yer alıyordu. Savaş propagandacılarının “Aydınlar da bizimle” yaygaraları ise, bu iki savaş boyunca da bir an olsun susmamıştır.
Bu ilke, bugün ihtiyaçlara göre farklı bir boyut kazanarak yürütülüyor. Bugün, savaşı açıktan savunan, birkaç kraldan daha kralcı, mandacı gazeteciden başka kimse yok. Savaş başlamadan çok öncesinden itibaren, aydınların büyük çoğunluğu, bu savaşı istemediklerini açıkça ilan ettiler ve bu doğrultuda mücadele etmeye başladılar. Yukarıda örneklerini saydığımız propagandanın çoğunun halk nezninde geçerliliğini yitirmesinin de etkisiyle, savaşı savunan aydınlar kaldıysa bile, bunu açıktan söylemeye çekiniyorlardır. Aydınların savaşa karşı mücadelelerine bir örnek olarak, İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Barış Konferansı verilebilir.

Bize karşı çıkan vatan hainidir
Son ve onuncu savaş propagandası ilkesi ise, kendi gibi düşünmeyenleri vatan haini ilan etmektir. Ponsonby’nin belirttiği bu ilke, resmi propagandaya katılmayanların düşmanla işbirliği içinde olduğunu iddia etmeye dayanıyor. “Ya bizimle olacaksınız, ya da bize karşı.” Bu sözleri daha önce duymamış mıydık? Bush 11 Eylül saldırılarından sonra yapacağı saldırılara müttefik ararken, “ya bizimle, ya teröristlerle olursunuz” demişti. Üstelik bu düşünce insanlara öyle dayatılıyordu ki, resmi propagandaya karşı çıkmak bir yana, soru sorma veya şüphelenme bile, “terörist” olarak ilan edilmeye yetiyordu.
Tarihsel olarak bunun en somut örneklerinden biri, “Soğuk Savaş” sırasında yaşanmıştır. ABD başta olmak üzere tüm kapitalist dünyada antikomünist propagandanın en yaygın olduğu dönemlerden biri olan, McCartizm ile anılan bu süreç boyunca, sosyalizme, komünizme sempati duyan herkes “düşmanla işbirliğiyle” suçlanıyor, ajanlıktan mahkûm ediliyordu. Bu suçlamalar, bu döneme damgasını vuran olgulardan birisidir. Bu sorunu daha iyi anlayabilmek için Nâzım Hikmetin “Vatan haini” şiirini tekrar okuyabiliriz.
İkinci Dünya Savaşından bugüne çok şeyler değişti ama bu savaş propagandası ilkesi hâlâ kullanılıyor. Irak saldırısına geri dönersek, yukarıda değindik, Bush ve müttefikleri bu propagandayı yaygın olarak devam ettiriyorlar ama bu alanda da püskürtüldüler. Öyle ki, dünya kamuoyunun büyük bir çoğunluğu bu savaşa karşı. Ne o, dünyanın hepsi “terörist” ve “vatan haini” mi yoksa?

Onda kitle imha silahı var
Bugün herhalde en çok yaygarası yapılan propaganda malzemesi, Irak’ın kitle imha silahları bulundurduğu iddiasıdır. Bu iddanın ardında, Saddam’ın tehlikeli olduğu ve dolayısıyla elinde bulundurduğu her şeyin büyük tehdit içerdiğidir. Kitle imha silahları olarak adlandırılan ise, toplu olarak binlerce insanı yok edebilecek atom bombası, gaz, kimyasal ve biyolojik silahlardır. İşgalciler, bu iddialarla da yine kendi kamuoylarını ikna etmeye çalışıyorlar. Halbuki kitle imha silahları Saddam’da değil, ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin elinde var ve Irak’a saldırıyla bu bir kez daha görüldü.
Kitle imha silahlarının varlığı tartışmaları yeni bir tartışma değil ve “ahlaki değerlerin” içerisine giren silahlarla savaşma mantığına dayalı. Yani savaşılabilecek silahlar var, savaşılamıyacak silahlar var. Başka bir deyişle “medeni” savaşmak ile “barbar” savaşma ayrılıyor. Böyle bir ayrımı kabul ettiğimiz koşulda, kimin “barbarca” savaştığını söylemek gerek. İşgal edilen mi, yoksa işgalci mi? Sorunun cevabı ortadadır.
İşgalcilerin bu propagandaya başvurmalarına örnek vermek gerekirse; 1 Eylül 1939’da Reichstag’da Polonya’nın işgali üzerine konuşma yaparken, Hitler de “Silahların kullanımı konusunda insancıl kaygıları olduğunu” söylemişti! Kendince Hitler de kimi silahları sınırlandırmayı ve kimi savaş yöntemlerini kullanmamayı öneriyordu. Hitler’in bu konudaki samimiyetini artık dünyada bilmeyen kimse kalmadı. ABD yalanlarına kanmayanlar için de, Bush’un “kitle imha silahlarından” bahsederken ondan daha samimi olmadığı bellidir. Nitekim kendisini dünyaya “uygar” diye tanıtan Bush’un ülkesinin, İkinci Dünya Savaşı’nda, 2 tane atom bombası, Kore Savaşı’nda bakteriyolojik silahlar, Vietnam’da kimyasal silahlar, Körfez Savaşı’nda yeni keşfedilen biyolojik silahlar, Yugoslavya’da seyreltilmiş uranyum içeren bombalar, şimdi Irak’ta da uranyum başlıklı mermiler, misket bombaları kullandığı unutulmamalıdır.

Başa dön



 
Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net