www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Türkü tadında Diyarbekir sevda(lı)sı
İki gündür kar yağıyordu şehre. Benim şehrime, Diyarbekir'e. Adı savaş olarak konulan, ama kendisi savaştan başka her şeye yorumlanan bir alt-üst oluşun arifesindeyken, kar yağıyordu şehri azime.

Keşke hiç gönderilmeseydi
Yusuf Kunçenli’nin dokuz yıl sonra yeniden kamera arkasına geçtiği, Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ın 25 yıl sonra yeniden bir araya geldiği “Gönderilmemiş Mektuplar” sinemalarda.

Bir numaralı halk düşmanı
Bankalar, son yıllarda birçok tartışmanın odağında yer aldılar. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede ‘bankazedeler’ ortaya çıktı ve bu insanlar bir süre gündemi meşgul ettiler.


Türkü tadında Diyarbekir sevda(lı)sı
Şeymus Diken
"Senin bildiğin şehir,
Şadumandı.
Şarkıdaki,
Nağmelerde kaldı."
İki gündür kar yağıyordu şehre. Benim şehrime, Diyarbekir'e. Adı savaş olarak konulan, ama kendisi savaştan başka her şeye yorumlanan bir alt-üst oluşun arifesindeyken, kar yağıyordu şehri azime. Sabahın alacasında yayan yapıldak düşmüştüm yollara. Uzun zamandı, böylesine karı görmemişti şehir. Sanki savaşın ete kemiğe bürünen söylentisini de, kentin diz boyu sıkıntılarını da kar örtüyor gibiydi.
Dudaklarımda, ıslık gibi akşamın geç saatlerinden arta kalan bir türkünün kırık dökük nağmeleri ile karda yürürken, karın çıkardığı "kart, kurt" sesleri arasında önceki gecenin muhabbetine uygun aslımızı düşünürken dillendim.
"Evlerinin önü de Zello, taxta daraba.
Malı, mülkü sattım da Zello,
verdım şaraba.
Şarapçının evi de Zello, olsun xaraba."
Dilimde türkünün hüznü, belleğimde bir gece önce ve muhabbetten sonra şafağa kadar döne döne okuduğum uzak diyarlardan gönderilen; tanışmadığım ama tanış kadar yakın olduğumu hissettiğim bir dostun şiir kitabından dizeler.
Halil İşitmen'in, Toplum Yayınevi'nden çıkan kitabı "Uzak ve Soğuk"*. Kitabın adı Uzak ve Soğuk ise de, kapağı da Avrupa'nın muhtemelen kuzeyinin puslu ve siluetli görüntüsüne ayrılmış olsa da, içindeki şiirler sımsıcak ve hasretlik.
Halil İşitmen'i hiç tanımadım. Adını da ilk duyuşum. 1945'te, benim şehrimde, Diyarbekir'de doğmuş bir Diyarbekirli. Altı çocuklu bir ailenin ortancası olarak "yeryüzünün en güzel, çünkü en hüzünlü ve kendine özgü kenti" Diyarbekirde dünyaya gelmiş. Sanat okulunu bitirmiş, bir emekçi. 1972'de Almanya'ya gitmiş. 30 yıldır oralardaymış. Ve bu otuz yıllık gurbetliğe de bir ad koymuş kavlince İşitmen, "Mecbur ve mahkûm olduğum, bu yeni hayat".
96 sayfalık kitabına elli şiir sığdırmış. Dördünün ismini de Diyarbekir ve Diyarbakır koymuş. Ama diğer şiirlerinde de yoğun bir Diyarbekir duygudaşlığı var. Ellisinden sonra yazmaya başlamış Halil İşitmen. İlk kitabı "Uzak ve Soğuk". "Ben geç kalmış, ince eleyip, sık dokuyan bir şairim" dese de gecikmemiş bir kentli şair, İşitmen dost.
"Ben Diyarbekirliyim
Amed'in nar çatlatan mısralarını
Yüklenmişim omuzuma"
Belli ki kadim şehirli olunca, ayakta tutmaya yetiyor sevdası kentin adamı. Yitip gitmiyor, araya uzun ve uzayan gurbetlik yılları girse de ;
"Onbeşinde sevdalandım
kırkikindileriyle ünlü bir şehirde
Yirmisinde dünyayı değiştirmeyi
Kırkında kendimi değiştirmeyi
öğrendim.
Gurbeti vatanımdan çıkınca anladım,
Birgün mutlaka yazacağım hayaliyle."
Yaban ellerde
Bir gül, bir karanfil, kim bilir belki de akşam sefası ve de birkaç kök hercai menekşe. Ya da badısaba ile sallanan tel tel saç olur memleket yaban ellerde şaire...
Ama şair bu. Şair yüreği ve kimin üzerine yazdığını biliyor besbelli. Kalın, ince, yırtılan kuzguni bir duman geçmiştir de, geçmemiştir o şehr-i zaman!
"Kürt, Ermeni, Yahudi, Müslüman.
Kilise, Havra, Ezan, Çan.
O şehrin içinde Allahın
izzetli oğulları kızları
Cananlar canlar"
Kimdir diye sormayın bugünün kerameti kendinden menkul modern zamanlarının keellemyekun biçarelerine, o izzetli evlatları. Onları ancak şair bilir, bir de şairce yürek çırpıntıları.
"İshak Sükuti pusuda; Nazif, vali
İbrahim Temo Kürt ; Gökalp'in
İntiharından sonradır
Turan muran, kaf dağında Şahmeran."
Otuz yıllık gurbet
Bir asri zamandır şehir. Unutulsa da kanlı divanlarda kurulu Sufî Zamanlar. Kim mağdur, kim mücrim bu günlere gelende. "Müezzin Kasım efendi, Telis Hoca mı?" seslenir kitab-ı kebirle, yıl bin dokuz yüz ellilerden. Ama, bir sükûn-u rüyadır, belki de Diyarbekir, sufî zamanlarda. Ulu Cami, Sipahi Pazarı, Şeyh Matar duruyor da, "Silinir farz-ı mahal isimler düşülür kayıtlardan."
Halil İşitmen araya otuz yıllık bir gurbetliği koysa da, içerlek yaşamaktadır memleketi Diyarbekir'i.
"Karpuz çatlatan bir seher demidir
Yanan akşamların serin
gecelere gerdek olduğu"
Sanki, Diyarbekir gecelerinin yıldızlarını beraber saymıştık birbirimizi bir kez bile görmediğimiz şairle. Seyrine doyum olmazdı, temmuz geceleri, tek tek sayılan yıldızların.
"Taht kurardık, topuzlu tahtlar
Sıtar olurduk sıtara ağaçlarında
Mahremiyetimizdi çadırımız hanemiz...
Gökte yıldız salkım saçak
Sığmaz fanusuna dar gelir
Düşer nehir-i kebir Dicle'ye
Kıpkırmızı kan olur."
Taşımış mıdır şehrinin lezzetini, ağız tadını yaban ellere şair. Eminim, taşımıştır. Halen yaban ellerdeki evinde kendi kavlince yapılmaktadır benim şehrimin yemekleri. Yoksa bu denli kavilli dillenmezdi şairce, şimdilerde unutulan şehr-i kadimin tatları.
“Kilerde kişniş kokusu
Evvel giden baharın son demidir bu.
Maltızda Meftune
Domatesten kırk türlü yemek yapardık
Dut yerdik, pekmezeyumurta kırardık
Karpuz, kavun, peynir, ekmek
(Karahübür)
Mecnun’un leyla’sı (arep).”
Mecit Ağa’nın çakıl ekmeğiyse katıktan öte... Sonrası. Evet sonrası çocukça düşlerdir, Küpeli’nin sur dibindeki havuzu silme peştemallı çocuklar.
“Söyle ey güzel kent, benim gibi kaç şair geçti buradan?” diyor İşitmen. Ve ekliyor “Şiirimi ince yazdım batıni”. Dicle’deki balıkların şarkı söylemediği aynıyla vaki olsa da, birileri senin sesini duymadalar şair, emin ol. Ve bu şehir halen duruyorsa ayakta olanca cesameti ve haysiyetiyle. Bilesin ki; senin gibi ve senden sonra da yazanlarının yüzü suyu hürmetinedir.
seyhmusdiken@yahoo.com
* Halil İşitmen. Uzak ve Soğuk (Şiirler). Toplum Kitabevi. Ankara. (0312 4187580). Aralık 2002.


Başa dön


Keşke hiç gönderilmeseydi
Şenay Aydemir
Yusuf Kunçenli’nin dokuz yıl sonra yeniden kamera arkasına geçtiği, Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ın 25 yıl sonra yeniden bir araya geldiği “Gönderilmemiş Mektuplar” sinemalarda.
Yeşilçam döneminin bu ‘önemli’ ikilisini yeniden buluşturmak, o dönemin seyircisine nostalji yaşatmak iyi bir fikir olabilir ama; değişen sinema izleyicisini ve daha önemlisi değişen sinemayı göz ardı etmek bir filmin felaketi olabilir. Gönderilmemiş Mektuplar tam da böylesi bir felaket yaşıyor. Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ın potansiyel izleyicisinin filme ilgiyi artıracağı muhakkak, ama Gönderilmemiş Mektuplar’ın, izleyenlerin birçoğunda hayal kırıklığı yaratacağını belirtmek gerekiyor. Dramatik yapısının sorunları, senaryonun açıkları ve oyunculuklardaki gereksiz abartı nedeniyle vasatı aşamayan film, harcanan onca emeğe bakılınca keşke bu mektup gönderilmeseydi dedirtiyor.
Yirmi yıl önce kasabasından kaçıp gitmek zorunda kalmış olan Cem, babasının son nefesine yetişebilmek için dönmüştür. Cem, gemilerde çalışarak geçirdiği bu yirmi yıllık sürgününde, bırakıp gitmek zorunda kaldığı Gülfem’i hiç unutamamış, hatta ona olan aşkını günden güne büyütmüştür. Niyeti hemen yine denizlere dönmektir. Çünkü, kardeşinin ölümünden kendisini sorumlu tutan ailesiyle ve kaçıp gitmesinin üstünden “kırk gün” geçmeden evlendiğini öğrendiği Gülfem’le yüzleşmekten kaçınıyordur. Gülfem ise Cem’in öldüğünü sanıyordur. Bu yüzden duygularını içine gömmüş, yaşamını kocası Ali ve kızı Ceren’e olan sorumluluklarıyla sınırlandırmıştır.
Film, öncelikle senaryosunda sıkıntılar yaşıyor. Kurçenli bir modern zaman Yeşilçam melodramı yapmaya kalkışmış. Ancak, “o senin baban yavrum”, “dur dinle bir dakika”, “hayır dinlemek istemiyorum”, “ben seni öldü sanıyordum” gibi bugünün seyircisinin televizyonlardan izleyip ‘mavra’ yaptığı reprikler film boyunca akıp gidiyor.
Senaryo, bir sürü yanlış anlamalar, dinlemeden çekip gitmeler ve beyaz dizi romanlarından fırlamış diyaloglarla süslü olunca, gerçeklikle bağları da zayıflıyor. Böylece, zaten filmdeki rollerinden on-onbeş yaş daha büyük olan Şoray-İnanır ikilisi, inandırıcılıklarını yitiriyorlar ve oyunculukları da doğal olmaktan çıkıyor. Üstelik film, eski usul bir melodram olduğunu daha ilk bölümünde ele veriyor ve finali öngörmek kolaylaşıyor. Zira filmi izleyenlerin büyük bir çoğunluğu, daha filmin başında Ceren’in kimin kızı olduğunu, Cem’i kimin ihbar ettiğini biliyor. Böylece öngörülebilir bir film olan Gönderilmemiş Mektuplar, seyirci için ilgi çekici olmaktan çıkıyor.
Kurçenli’nin, Amasra’nın sinema kadrajına armağan ettiği görüntüleri de yeterince etkili kullandığı söylenemez. Her ne kadar kimi sinema yazarları görüntülere övgüler düzse de, bunu Türkiye sinemasının mekânla ilişkisinin zayıflığına vermek gerekiyor. Zira, kadraja giren birkaç güzel görüntünün insanları mest etmesi kaçınılmaz. Ama denizi gören bir tepe, bir eski konak ve birkaç sahil görüntüsüyle kotarılmaya çalışılan çevre kurgusunun iyi bir değerlendirilmiş olduğu söylenemez. Küçük bir kasabada, kasaba insanlarının nasıl bir hayat yaşadıkları, dışarıdan gösterilen konakların iç dünyaları girmiyor Kurçenli’nin kadrajına. Türkiye sinemasının eski hastalığı olan suratlar akıp duruyor film boyunca. Perdeye yansıyan birkaç manzara görüntüsü dışında, filmin neden Amasra’da çekildiğine anlamak zor.
Son olarak, Şoray ve İnanır’ın oyunculuklarının sadelikten uzak, genç oyuncu Rojda Demirer fazla tiyatral olduğunu belirtmek gerekiyor. Aşkı için her şeyi göze alabilecek sadık eş rolünde Aytaç Arman’ın, iyi bir performas gösterdiğini de eklemek gerekiyor.


Başa dön


Bir numaralı halk düşmanı
Bankalar, son yıllarda birçok tartışmanın odağında yer aldılar. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede ‘bankazedeler’ ortaya çıktı ve bu insanlar bir süre gündemi meşgul ettiler. Bankaların dünya sermayesini ellerinde tuttuğu, birçok ülkenin ekonomisini yönlendirdiği ve teslim aldığı, bugün bilinen gerçekler arasında. Ama, en fazla göz önünde olan yanı, bireysel kredilerle borçlandırdığı insanları faiz yükü altında ezmek ve bütün varlıklarını ellerinden almak oldu. Türkiye’de de temerrüt faizi adı altında yüzde 1000’leri aşan faiz uygulamalarına giden bankalar, onbinlerce insanın sıkıntı çekmesine neden olmuştu.
Avustralyalı yönetmen Robert Connolly, daha çok bağımsız bir Amerikan film havasındaki filmi “The Bank”ta, böylesine kişisel bir felaketten yola çıkarak bankaların iç dünyalarını anlatmaya girişiyor. İki parçalı bir öykü kullanan yönetmen, bir yandan banka kendilerine yanlış bilgi verdiği için iflas eden Wayne ve David’in hukuksal mücadelesi, diğer yandan da; olası borsa çöküşlerini önceden haber verebilecek bir formül bulabilmek için fraktal teorinin sınırlarında çalışan bir matematik dehası olan Jim Doyle’un banka ile olan ilişkileri.
Günün etkinlikleri...

İSTANBUL
  • İstanbul Devlet Tiyatrosu 20.00'da Oda Tiyatrosu'nda "Kırmızı Yorgunları", Aziz Nesin Sahnesi'nde "Ayak Takımı Arasında" isimli oyunları sahneleyecek. (0212 245 25 90)
  • Sadri Alışık Tiyatrosunun "Boeing Boeing" isimli oyunu 20.00'da Enka Oditoryumu'nda. (0216 454 15 55)
  • Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusü'nde Lütfi Ömer Akad'ın "Vesikalı Yarim" isimli filmi 19.30'da izlenebilir. (0212 293 50 10)
  • İstanbul Devlet Opera ve Balesi 20.00'da "Don Giovanni" isimli gösteriyi AKM'de sunacak. (0212 251 10 23)

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net