www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Emek Dünyası ____İhsan Çaralan
Saldırganlar daha şiddetli saldıracak

Dönüşüm ____Serdar Derventli
Öfke büyüyor

Ada Notları ____Kenan Ateş
Birbirlerine düştüler

Güncel ____Kamil Tekin Sürek
Sendikacılıkta iki çizgi

Konum ____Çetin Diyar
DEP milletvekillerine özgürlük

Boyut ____Bahadır Özgür
Naif muhalif Chomsky!

Emek Günlüğü ____Seyit Aslan
Uyanık olmalı ve kesintisiz çalışmalıyız

  Emek Dünyası..........İhsan Çaralan

Saldırganlar daha şiddetli saldıracak

Amerikancı gazetelerden biri manşetinden, “Sekiz günde Bağdat senaryosu” diye bağırınca; ertesi gün rakip grubun Amerikancısı, Amerika’ya yaltaklanmada rakibe fark atmak için artırıyordu; “Ne sekiz günü, bizimki üç günde Bağdat senaryosu!”
Medya ve siyasetin “kulağı kesikleri”; televizyon ekranında, 70 milyonluk halkın karşısına geçip; “Aha şuraya çiziyorum. Bu savaş üç gün sürecek. Biz de, katılmadığımız için dördüncü gün yapılacak paylaşım toplantısında olmayacağız” diyorlardı.
Onlara bakarsanız; Bağdat’la Körfez arasında, Irak’ı savunacak ne sivil, ne asker kimse yoktu. Sadece doğa güçlerini alt etmek yeterdi! Onun için, sıcaklar bastırmadan saldırmak gerekirdi. Zaten “Iraklı” denen kişiler, Amerika’nın gelip kendilerini kurtarmasını, ellerinde çiçeklerle bekliyordu. “Yurtseverlik”, “direniş”, “ülkesini savunma”, “emperyalizme karşı mücadele” gibi değerler eskimiş, gerici, artık kimsenin dönüp bakmadığı değerlerdir!
Aslında, Amerika’dan başlayıp, tüm dünyaya yayılan ve Türkiye’de de iğrenç örneklerini gördüğümüz bu propaganda kampanyası, “Rumsfeld Doktrini”(*) olarak ifade edilen iddialar, Amerikan saldırganlığına meşruiyet kazandırma amaçlıydı. Buna göre Amerika, çıkarlarının önünde engel gördüğü ülkelere saldırmalı; bu ülkelerin halklarını yöneticilerinden kurtararak Amerika’ya bağlamalıydı.
Bundan bir hafta, on gün önce; bu görüşlere karşı çıkanlar; bu işin kolay olmayacağını söyleyen Amerikancılar, geleneksel İngiliz hayranları bile “eskiye takılmış kalmış geri kafalılar”, “Amerika’nın mutlak gücünden kuşku duyan gizli Saddamcılar” olarak suçlanıyordu. Ama son birkaç günden bu yana, Amerikan basınının başlattığı kampanyaya katılan Türkiye ve dünyanın her yerindeki Amerikan işbirlikçileri şimdi; keplerini (miğferlerini demek daha doğru) önüne koyup düşünüyorlar.
Çünkü; savaşın üstünden geçen iki haftadan az zamanda; sadece askeri olarak bir açmaza sürüklenmekle kalmadılar; “propaganda savaşını” da kaybettiler. Ve daha savaşın ilk gününden itibaren, Amerikan propagandası inandırıcılığını yitirdi; herkes gerçeği öğrenmek için Amerikan medya merkezleri dışında bir kaynağa başvurmaya başladı. “Akıllı füzeler”, “teknoloji harikası savaş araçları” adeta Amerika’nın elinde patlayan bombalara dönüştüler. Ve bu durumun kaçınılmaz sonucu olarak, kriz siyasete sıçradı; İngiltere ile ABD, savaş sonrası Irak’ı tartışıyor gibi görünürken, şimdiki çelişkileri tartışmaya başladılar. İngiltere’nin askerlerini geri çekeceği tartışmaları başladı. Amerika’da ise, işler daha yolunda değildi. Önce Rumsfeld’in arkasındaki “karanlıktaki adam” Richard Perle istifa etmek zorunda kaldı. Şimdi ise “doktrine” adını veren bu anlamıyla da “dokunulmaz” kişi Rumsfeld’in kendisi hedefe kondu.
Savaş cephesinde hayal kırıklığına uğrayan ABD, başarısızlıklarının nedenini Irak’ın bu ülkelerden yardım aldığını iddia ederek, İran, Suriye ve Rusya’ya yıkmaya çalışmaktadır. Özellikle de İran ve Suriye’yi suçlamakla kalmayıp, tehdit de etmektedir. Bu da, emperyalizmin bölge hedeflerini genişletmekte gecikmeyeceğinin göstergesidir.
O “akıllı füzeler”, “atom bombası yavrusu görülmemiş bombalar”, “akıllı tanklar”, “lazer güdümlü ağır ve hafif silahlar”, “teknoloji harikası helikopterler”, “görünmez ağır bombardıman uçakları” ise, bu savaşın en büyük kahramanları ilan edilmişti; Amerika’nın askeri de, bu görkemli güç karşısında diz çökmüş “coni”, bu savaşın en önemsiz, en zavallı “parçası”ydı.
Ama propaganda savaşının “coniler”den bile önemsizi ise; Irak halkı, Irak askerleri ve Irak’ın emperyalizme karşı direnme gücüydü.
Şimdi, “miğferlerini” önlerine koyup düşünenler; Körfez’le Bağdat arasında; sadece çöl değil; Iraklı milisler, Cumhuriyet Muhafızları, Şii’siyle, Sünni’siyle, Hıristiyanı ile Irak’ın yoksul ama yurtsever halkı, tüm dünyadaki milyonlarca savaş karşıtı, emperyalizme karşı olan halkların olduğunu görmüş bulunuyorlar. Bunun içindir ki, istilacılar, ülkesini savunacak her Iraklı’nın “terörist olarak görüleceği”ni ilan ettiler. Yarın da Amerika’da, İngiltere’de, dünyanın öteki ülkelerinde “savaşa hayır” diyen milyonların “terörist” ilan edilmesi için sadece bir adım vardır.
Belki ancak o zaman Amerika’nın bu yüzyılı “terörizme karşı savaş yüzyılı” ilan etmesi yerli yerine oturacaktır. ‘Rumsfeld Doktrini’de, “Amerika’ya karşı çıkan kim olursa olsun, nedeni ne olursa olsun teröristtir”ten ibaret, basit bir saldırganlık sloganına dönüşerek, son ve ideal biçimini alacaktır.
O günler uzak olmasa gerektir. Çünkü; Amerikan emperyalizmi çökerken; herkese, her değere çılgınca saldırmaktan geri durmayacaktır.

(*) Rumsfeld Doktrini diye bir laf dolanmaktadır ama, bunun yürütülen yalan ve aldatma kampanyasına “ciddiyet kazandırmak” için öne sürülen bir kavram ötesinde bugün bir gerçekliği olduğu tartışmalıdır. Ancak onun, böyle “belirli” bir tanımının olmaması, Amerikan saldırganlığına meşruiyet kazandırmak için bir zemin oluşuturmadığı anlamına gelmez.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  Dönüşüm..........Serdar Derventli

Öfke büyüyor

Gazetemizin dünkü dünya sayfasında yayımlanan “Çocuklar kurşuna dizildi” başlıklı haberde, Irak’ta yaşanan vahşetin çok küçük bir ayrıntısı aktarılıyordu. Amerikalı piyadelerin bir köprünün üzerinde en az 12 sivili katlettikleri yer alan haberde “Sunday Times” cephe muhabiri Mark Franchetti’nin izlenimi yer alıyordu: “Beş yaşlarında küçük bir kız, güzel bir elbisesi var portakal ve altın renklerinde. Ölü bir adamın cesedinin yanında yatıyor. Belki de babasıydı. Adamın kafasının yarısı yok.” Irak’ta günlerdir yaşananların çok küçük bir ayrıntısı olarak algılamamız gerekiyor “güzel elbiseli Iraklı küçük kızın” feci sonunu. Eğer bu savaşa karşı çıkanlar seslerini daha gür haykırmazlarsa, daha fazla alanlara çıkmazlarsa, hükümetlerini savaşa karşı açık tutum almaya ve bunu engellemek için saldırgan ülkelere karşı yaptırımlar uygulamaya ve her türden işbirliğinden vazgeçmeye zorlamazlarsa daha yüz binlerce küçük ve büyük insan yaşamını yitirecek. Nâzım Hikmet, Hiroşima’da öldürülen küçük kızın ağzından, ne yapılması gerektiğini bizlere 50 yıl önce anlatmıştı.
***
Geride bıraktığımız günlerde, yine milyonlarca insan sokaklara çıkarak savaşı lanetlediler. Almanya’nın başkenti Berlin, 70 bin göstericiye evsahipliği yaparken Hamburg, Rostock, Dresden, Düsseldorf ve daha nice şehirlerde onbinlerce savaş karşıtı sokaklarda savaşın derhal durdurulmasını ve saldırganların Irak’tan çekilmesini talep ettiler.
New York ve San Francisco’da olduğu gibi Stuttgart ve Frankfurt’ta da göstericiler, “Bush, Rumsfeld, Blair - Bugün kaç kişiyi öldürdünüz?” diye sordular. Savaşın devam ettiği her geçen gün daha fazla genç insan, televizyon ekranlarının başında pineklemek ve yakınmak yerine sokağa çıkmayı tercih ediyor. Almanya’daki 14-19 yaş grubundakilerin yüzde 34’ünün savaşa karşı yapılan etkinliklere düzenli olarak katıldığı tespit edildi. Bu eğilim giderek yükseliyor. Öğrenci ve işçi/çırak gençlik kitleleri; Irak’taki savaş ile buradaki benzin fiyatları, savaş bütçesi ile eğitim ve sosyal harcamalar arasındaki bağları kurarak sokağa çıkıyorlar.
Hem de bütün saldırılara göğüs gererek sokağa çıkıyorlar. Okulların geç açıldığı Hamburg’da öğrenciler ilk gün (24 Mart) dersleri boykot ederek savaşa karşı tepkilerini dile getirdiler. 50 binden fazla öğrenci bütün gün, “Irak’a bombalar yağarken biz terbiyeli öğrenci pozunda sınıfta oturamayız” diyerek şehirdeki yaşamı altüst ettiler. Ezici çoğunluğu 11-16 yaş grubundan olan öğrencilere polis cop ve tazyikli su ile saldırdı. Onlarca öğrenci yaralanırken, 160’ı gözaltına alındı. Hamburg Senatosu Eğitim sorumlusunun, gösteriye katılan öğrenci ve öğretmenleri disiplin kuruluna vereceğini açıklaması üzerine, yine onbinlerce öğrenci sokağa çıkarak bu kez hem savaşı, hem de disiplin kurulu tehditlerini protesto etti. Senato eğitim sorumlusu, disiplin cezasından “vazgeçtiklerini” açıklamak zorunda kaldı.
Cumartesi günü Berlin’de, Alman Sendikalar Birliği (DGB) Başkanı Michael Sommer ve Bremen’de Birleşik Hizmet Sendikası Başkanı Frank Bsirske, savaşa karşı gösterilerde yaptıkları konuşmalarda, “Alman hava sahası derhal kapatılmalı - savaşa dolaylı ve dolaysız hiçbir destek sunulmamalı” talebini dile getirdiler. Sendika bürokratlarını tutum almaya zorlayan işçi ve emekçilerin, çok açık olan ve aylardır sokağa çıkarak ifade ettikleri tutumlarıdır bu, başka bir şey değil!
Emperyalist saldırganlara karşı büyüyen öfke ve kini eyleme dönüştürme, başbakanından sendika bürokratına kadar herkesi tavır almaya zorlama. Almanya’nın gündemi bu.

e-posta:
serdar@evrensel.de

  Başa dön

  Ada Notları..........Kenan Ateş

Birbirlerine düştüler

Böyle olacağı baştan belliydi. Yanlış hesap, bu kez gerçekten Bağdat’tan döndü. Savaş başlayalı daha iki hafta olmamışken saldırganlar biribirlerine düştüler. İşler istedikleri gibi gitmeyip, foyalar ortaya çıktıkça herkes suçu bir diğerinin üzerine atmaya başladı. O onu suçluyor, öteki onu. Amerikan-İngiliz şer cephesinden söz ediyoruz.
Bütün planları 3-5 gün içinde Bağdat’a girme ve Saddam’ı devirip apar topar bir kukla yönetim kurma üzerineydi. Halk, karşılamak için kendilerine sunacakları çiçekleri çoktan hazır etmiş bekliyordu. Kurtarıcı tanklar uzaktan görünür görünmez davul-zurnalar çalmaya, tililililer, halaylar çekilmeye başlanacaktı. Böyle olunca da bütün tepkiler bir anda sönecek, dünya kamuoyu yine onlardan yana dönecekti. Ama böyle olmadı, hesaplar tutmadı. Savaş başlayalı neredeyse iki hafta oldu; taş üzerinde taş bırakmamalarına, 6 binden fazla bomba ve füze atmalarına, kundaktaki çocuklara varana dek yaşlı-genç öldürmelerine rağmen, değil Bağdat’a girmek, Basra’yı bile aşamadılar. Saplanıp kaldılar Irak çöllerinde, o yenilmez, karşı durulamaz süper ordular. Rezil oldular, dünyaya madara oldular. O güçlü, her şeye kadir Amerikalı imajı söndü gitti. Çocuklar bile dalga geçmeye başladı. Cumartesi günü Londra’da, aynı anda birçok semtte yapılan savaş karşıtı gösterilerden birinde, Haringey’de, 13 yaşındaki kız çocuğu kürsüden Bush ve Amerikan ordularıyla dalga geçince kimse kendini tutamadı.
İşler iyi gitmeyip, hesaplar tutmayınca biribirlerine düşecekleri gün gibi ortadaydı, öyle de oldu. Dökülmeler başladı. İlk olarak Richard Perle gitti. New York Times ve Washington Post’ta bir hafta boyunca eleştiri bombardımanına tutulup, kirli çamaşırları bir bir sergilenince Beyaz Saray ve Savunma Bakanlığı’nın baş danışmanı ve strateji uzmanı, planların arkasındaki Richard Perle istifa etmek zorunda kaldı. Tabii aslında bir yere gitmedi. Hâlâ yerinde, asıl görevinin başında duruyor. İstifa etmesine rağmen, danışmanlık ve akıl verme işlerini sürdüreceği açıklandı. Para almayacakmış. Hizmetlerinin karşılığında, milyonluk yeşil dolarları bu kez açıktan değil el altından götürecek. Tek fark bu.
Tabii ki, Richard Perle yetmezdi, yetmedi. Oklar bu kez Beyaz Saray’daki iki ayrı kliğin iki ayrı önemli ismi üzerine çevrildi. Sivil kesimin ya da “şahinler”in temsilcisi Savunma Bakanı Donald H. Rumsfeld ile, asker kesiminin ya da “güvercinler”in temsilcisi Dışişleri Bakanı Colin Powell. The New Yorker adlı haftalık dergide dün Seymour M. Hersh imzasıyla yayımlanan makalede Rumsfeld yerden yere vuruluyor, Irak’taki başarısızlığın başmimarı olarak gösteriliyor. Hersh’e göre; generaller, mayısa kadar beklenip daha kanlı ve güçlü bir saldırıyla işe başlanmasını, çok daha büyük hazırlık, daha fazla askeri yığınak yapılmasını istemişler, ama Rumsfeld bütün önerileri geri çevirmiş. “Uzatmanın anlamı yok, Irak kurtarılmayı bekliyor, 3-5 günde işi bitireceğiz” diye kendi bildiğini okumuş. Rumsfeld de hemen Murdoch’un Fox TV’sine çıkıp kendini savundu: “Hayır” dedi, “her şeyi beraber hazırladık, planı bizzat general Franks yazıp getirdi.”
Rumsfeld eleştirilerine New York Times yazarları da katılıyor. William Safire, Paul Krugman, Thomas L. Friedman, Maureen Dowd, Bill Keller ve ötekiler bağırıp duruyorlar. Neler oluyor, işler kötüye gidiyor; dünya bizden nefret etmeye başladı, bir şeyler yapmalı, bu gidişe dur denilmeli.
Bir taraf Rumsfeld’i topa tutarken, öteki taraf da Colin Powell’e saldırıyor, açıktan “git” diyor. New York Times gazetesinden Bill Keller’in 22 Mart’ta yayımlanan köşesindeki yazısının başlığı “Colin Powell Niçin Gitmeli”. Powell’a git diyen tek kişi elbette Keller değil.
Tepkiler İngiltere’de de yükseliyor. İki hafta önce kabineden istifa eden eski dışişleri bakanlarından, İşçi Partisi’nin ağır topu Robin Cook, doğrudan, İngiliz askerlerinin geri çekilmesini istedi.
Her gün yeni bir şey ortaya çıkıyor. The New Yorker’da yayımlanan bir başka yazıda, yine yukarıda sözü edilen Seymour M Hersh, gizli bir şeyi daha açığa çıkardı. Bırakalım dünya ve Amerikan iç kamuoylarını, aralarında bile biribirlerine yalan söylemişler. CIA Başkanı George Tenet ve öteki istihbarat adamları, saldırıya ikna etmek için kongre komisyonlarında verdikleri brifinglerde sahte belgeler sunmuşlar. Foyası ortaya çıkan CIA, topu İngiliz istihbaratına attı. “Ne yapalım, belgeyi bize İngiliz gizli servisi MI6 verdi” diyor. İngilizlerden şimdilik ses yok.
Uzatmanın anlamı yok. Dedik ya, biribirlerine düştüler. Böyle olacağı belliydi, ama bu kez umulandan biraz erken düştüler. Elbette bu duruma bakıp da zafer sarhoşluğuna kapılmanın, işleri gevşetip çok büyük ve erken beklentilere girmenin anlamı yok. Bu çatlağı açan; başka bir şey değil, yükselen mücadeleydi. O cepheyi parçalamanın, çatlağı daha da derinleştirip büyütmenin yolu da yine mücadeleyi yükseltmekten, ama bu kez daha da yükseltmekten geçiyor. Bırakalım şer cephesi biribirine düşsün, aralarında dalaşsın, didişip dursunlar; biz işimize bakalım.

e-posta:
ates@evrensel.net

  Başa dön

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

Sendikacılıkta iki çizgi

Hükümet, patronların ve emperyalistlerin isteği doğrultusunda işçilerle ve kamu emekçileriyle ilgili yasal düzenlemeleri değiştirmeyi planlıyor.
1475 sayılı İş Yasası’nın 122 maddesi değiştirilecek. Hükümetin açıkladığı acil eylem planında ise, diğer şeylerin yanı sıra Kamu Personel Rejimi Yasası var. Bu yasalar , işçilerin ve kamu emekçilerinin bütün haklarını geriye götürüyor. İş Yasası’ndaki değişikliklerle ilgili gazetemiz çok detaylı ve tekrar tekrar bilgi verdiği için yasanın hükümlerini yeniden yazmaya gerek yok. Kamu Personel Rejimi Yasası ile getirilen düzenlemeler hakkında ise önümüzdeki günler gazetemizde ayrıntılı tartışmalar olacak sanırım. Her iki yasa da, esnek çalışma kurallarını içeriyor. İş Yasası ve Personel Rejimi Yasası ile kaybedecekleri hakların farkında olan işçi ve kamu emekçileri, bu yasaların yürürlüğe girmesini engellemek için bir süredir tepkilerini çeşitli eylemlerle ortaya koyuyorlar. Fakat, parça parça ve dağınık bir şekilde yapılan eylemlerle, hükümet ve patronlara geri adım attıramayacaklarını bilen emekçiler, güçlerini birleştirmeye ve gelen tehlikeyi daha geniş emekçi kesimlerine duyurmaya çalışıyorlar. Tabi, emekçilerin bu mücadelesi emperyalistlerin Irak’a karşı başlattığı saldırının protesto edilmesi ile de birleşiyor.
Konfederasyonların yöneticileri ise, önce 1475 sayılı Yasa konusunda patronlar ve hükümet ile anlaştı. Daha sonra, işçi tabanından tepkiler gelmeye başlayınca hükümet ile pazarlık yapıp yasanın güya kötü yönlerini değiştirmeye çalıştı. Yasa, hükümet tarafından TBMM’ye getirilince ise, işçi sınıfının tepkisinden çekindiğinden göstermelik bazı muhalefet girişimlerine yöneldi.
Gerek işçi sendikalarında gerekse kamu emekçileri sendikalarında çeşitli yönetim kademelerindeki bürokrat sendikacılar ise, söz konusu yasa değişiklikleri gündemde değilmiş gibi davranıyorlar. Gündemdeki yasa değişikliklerinin emekçilere karşı tarihi bir saldırı olduğu, yasa tasarılarını okuyan herkes tarafından kolayca anlaşılırken, bürokratlar, “Canım, hemen tepki göstermenin ne alemi var, önce bir yasa tasarıları üzerine tartışalım, tasarıların iyi yanları da var” gibi ihanetçi tutumda ısrar ediyorlar.
Yasa değişikliklerinin bir iki ay içinde Meclis’e geleceği çok açık olduğu halde, parmağını kımıldatmayan sendika bürokratlarına karşı, tehlikeyi idrak eden ve canı yanacak olan sendikacılar, işyeri temsilcileri, işçiler birlikte mücadelenin yollarını arıyor.
TÜRK-İŞ, DİSK ve KESK’e bağlı bazı sendikalar ile çok sayıda şube temsilcisi 1475 sayılı Yasa’da yapılacak değişiklik, Irak’a yönelik emperyalist saldırı ve Kamu Personel Rejimi Yasası’nda yapılacak değişikliğe karşı bir dizi eylem yaptıktan sonra, 12 Mart’ta İstanbul’da bir toplantı düzenlediler. Bu toplantıyı İzmir, Ankara, Adana vd. illerde yapılan benzer toplantılar izledi. Toplantılarda yapılan konuşmalar ve alınan kararlar tamamen yukarıda sözünü ettğim saldırıların püskürtülmesi için neler yapılacağı ve güçlerin nasıl birleştirileceği ile ilgili idi. Bu toplantılar, her düzeyde sendika bürokratını yerinden hoplattı. Kimisi, aklınca kurnazlık yapıp, toplantılara katılan sendikacılarla güya birleşmek istiyormuş pozunu takındı. Bazı sendika bürokratları ise, işçiler ve kamu emekçileri arasında yalan ve iftira kampanyası başlattı. Saldırılara karşı güçlerini birleştirmek ve mücadele etmekten başka amacı olmayan sendikacıların konfederasyonları bölmek ve yeni bir konfederasyon kurmak istedikleri yalanını alttan alta yaydılar. İşçi sınıfını ve kamu emekçilerini birleştirmek isteyen işçi önderlerini sendikaları bölmek istemekle suçladılar. Tabii, işçiler ve kamu emekçileri, kimin saldırılara karşı mücadele ettiğini, kimin işçileri ve kamu emekçilerini hükümete sattığını görüyor. Kimin işçileri ve emekçileri birleştirmeye çalıştığını, kimin dedikodu yaparak, yalan söyleyerek, grupçu duyguları kullanarak emekçileri böldüğünü görüyor.
Ne yaparlarsa yapsınlar, önümüzdeki günler yüzleri herkes tarafından daha açık bir şekilde görülecektir. Çünkü hükümet sadece, gündemdeki yasal düzenlemeleri değil, ekonomik hakların gasbını da gündeme getirdi. Sendika bürokratlarını, tasarruf kesintilerinin ana paralarını önümüzdeki günlerde, nemaları ise üç dört yıla yayarak ödemek üzere ikna eden hükümet, şimdi bu taahhüdünden vazgeçmeye hazırlanıyor. Nemaları ve anaparayı ödemeyi erteleyeceğini, Toplu İş Sözleşmeleri için sıfır zam önerdiğini ve hak edilmiş ikramiyeleri ödemeyeceğini hükümet yetkilileri çeşitli vesilelerle açıkladılar. Hükümet ve patronlar işçi ve emekçilere tek seçenek sunuyor, mücadele etme seçeneği. Bu nedenle, sendika bürokratları ya işçi ve emekçilerin önünde engel olmaktan vazgeçecektir ya da mücadeleci işçiler bürokrat sendikacıları önlerinden süpürecektir.
‘89 bahar eylemlerindeki gibi, mücadeleci işçi, kamu emekçisi kuşağı ve bu kuşağın önderleri ortaya çıkmaktadır. Sendika bürokratları da bu gerçeğin farkındadır ve asıl korkuları bu gelişmedir. Ama malum olduğu üzere, korkunun ecele faydası yoktur.

e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

DEP milletvekillerine özgürlük

1994 yılından beri cezaevinde olan, kapatılan DEP milletvekilleri Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak’ın AİHM’in isteği üzerine yeniden yargılanmasına başlandı. Hatırlanacağı üzere, şu anda tutuklu bulunan DEP milletvekilleri halkın iradesi ile Meclis’e seçilmişler, ancak Kürt sorununu bir türlü kabul etmemekte, meseleyi çözümsüzlüğe sürüklemekte direnen siyasal erk tarafından, parlamento tarihinde görülmemiş bir biçimde Meclis içinde paldır küldür tutuklanmışlardı. O günkü görüntüler, bir utanç tablosu olarak hâlâ hafızalardaki tazeliğini korumaktadır.
Peki, milletvekillerinin tutuklanıp cezaevine atılmaları ve yılları bulan hapis cezalarına çarptırılmaları Türkiye’ye ne fayda sağlamıştır?
Türkiye, ekonomik, siyasi anlamda güçlenmiş, “muaassır” medeniyetler içindeki yerini mi almıştır? Türkiye, bu tutuklamalardan ötürü itibarı yükselmiş, uluslararası alanda saygın, onurlu bir ülke haline mi gelmiştir? Milletvekillerinin tutuklanmasıyla, Kürt sorunu çözüme mi kavuşmuştur?
Hadi diyelim siyasal erkin zaten Kürt sorununu çözmek gibi bir düşüncesi ve isteği yoktur; onun niyeti sorunu yok saymak, inkâr etmek, ezmektir. Peki DEP milletvekilleri yıllarca süren hapis cezalarına çarptırılınca, bu sorunun varlığından bahsedenler, sorunun demokratik yoldan çözümü için mücadele edenler korkmuş, sinmiş, sesini soluğunu mu kesmiştir? O tarihten bu yana artık Kürt sorunu diye bir şeyden bahsedilmemiş, Kürt lafı ağızlara bile alınmamış mıdır?
Elbette bunların hiçbiri olmamıştır. Ne memleket bu uygulamadan dolayı saygınlık kazanmış, itibarı yükselmiş, ne bu karar meselenin öyle ya da böyle çözümüne katkıda bulunmuş, ne de kimse korkup sinmiştir.
Ama bunların hepsinin tersi olmuştur. Türkiye dış dünyada bir kez daha zor duruma düşmüş, itibarı bir kez daha iki paralık olmuş, Kürtlerin iradesi tanınmayarak, milyonlarca insanın duygu, düşünce ve istekleri hiçe sayılmıştır.
SUÇLARI NEYDİ?
Peki, yıllardır hapishanede tutulan Zana, Dicle, Doğan ve Sadak’ın suçları neydi? Meclis içinden paldır küldür, yaka paça götürülecek, dokunulmazlıkları kaldırılacak, yıllar sürecek hapis cezalarına çarptırılacak ne yapmışlardı?
Kürt olduklarını söylemişlerdi. Başka? Başka da bir şey yoktu?
Peki bir insanın Kürt olduğunu söylemesi, Kürtçe konuşması nasıl suç olabilirdi? İlle de suç aranacaksa, birisinin diğerinin üstünde kimliğini, varlığını, kökünü, kültürünü, dilini, dinini inkâr etmesi, değiştirmesi için baskı kurmasıdır. Çünkü, bunun adına ırkçılık denir.
Son duruşma dolayısıyla mahkemeye çıkartılan DEP milletvekilleri, kendilerinin Kürt-Türk kardeşliğinin gelişmesini, özgür ve kardeşçe bir arada yaşamalarını istediklerini, bir kez daha dile getirmişlerdir. DEP milletvekillerinin bu sözlerine kim itiraz edebilir? Kim karşı çıkabilir? Nasıl olabilir de barışı, kardeşliği istemek suç olabilir?
DEP milletvekilleri yıllardan beri hapistedir. Ama kabul etmek gerekir ki, aslında cezalandırılan, hapse atılan barış, kardeşlik, özgürlük, demokrasi talebidir.
Bu Meclis’ten, her türlü pisliğe bulanmış, Susurluk çetelerini bizzat örgütlemiş, karanlık işlerin mimarlığını yapmış, Beyazıt’ta üniversite katliamında yer almış, rüşvete, yağmaya, talana bulanmış, iler tutar yanı kalmamış onlarcası gelip geçmiş, hiçbiri tutuklanmamış, dokunulmazlık zırhının ardına sığınıp daha büyük pisliklere bulanmışlardır. Şimdi bile, bu memleketin ekonomiden ve en büyük işletmelerin özelleştirmesinden sorumlu bakanı naylon fatura işine bulaşmış, bu suçtan yargılanmıştır. Bakan olur olmaz ilk yaptığı şey, naylon fatura suçlarına af çıkartarak, kendi kendisini affetmek olmuştur!
BARIŞ ORTAMI GÜÇLENECEK
Oysa DEP milletvekilleri ne yolsuzluk yapmışlar, ne rüşvet almışlar, ne ihale takip etmişler, ne hortumculuğa, Hazine’nin yağmasına karışmışlar, ne çete örgütlemiş, ne de tetikçilik yapmışlardır.
Şimdi DEP milletvekilleri Zana, Dicle, Doğan ve Sadak’ın yeniden yargılanmaları; barış, kardeşlik, demokrasi ve özgürlük için bir şanstır. Milletvekillerinin haklarında verilen mahkûmiyet sürelerinin dolmasına yattıkları süreyle mukayese edilince zaten çok bir zaman kalmamıştır. Ancak, milletvekillerinin serbest bırakılması, suçsuzluklarının ilan edilmesi ülkedeki kardeşleşme çabalarına katkı sunacak, barış ortamını güçlendirecektir.
Bu bakımdan nasıl ki, milletvekillerinin tutuklanıp hapse atılmaları, aslında milyonlarca Kürt’e yönelik bir cezalandırma, gözdağı niteliği taşıyor, demokrasinin cezalandırılması anlamına geliyorsa, serbest bırakılmaları da, tersi anlamına gelecektir.
DEP milletvekillerinin tutuklanmaları siyasi bir karardır. Bırakılıp bırakılmamaları da, siyasal erkin Kürt sorunundaki niyetinin göstergesidir.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  Boyut..........Bahadır Özgür

Naif muhalif Chomsky!

Saddam’a istediğimiz kadar diktatör diyelim, Umm Kasr ve Nasıriye’deki direniş, Irak’ın yanında yer almayı zorunlu kılıyor. Çünkü aynı zamanda, dünyanın geleceğini belirleyecek bir direniş bu...
Ancak taraf tutmak konusunda naif davrananlar da yok değil. Örneğin; tam da bugünlerde, tam da böylesine bir saldırı karşısında Noam Chomsky’nin aldığı tavır, sanırız kendisinden çok şey bekleyenleri dahi hayal kırıklığına uğratacak cinsten. Savaşa günlerindeki ilk makalesini “Derin Kaygılar” başlığıyla geçtiğimiz hafta yazan Chomsky, henüz ilk cümlesinde, “Bu acımasız günlerde süregiden işgali durdurmak için hiçbir şey yapamayız” diyor. Üstelik bu sözleri dünyanın “savaşı durdurabiliriz” diyerek ayağa kalktığı en ateşli günlerde sarf ediyor.
Bilen kimse bilir, dilbilimci Prof. Chomsky, son yıllara damgasını vurmuş “en muhalif” isimlerdendir. Ve onun kimliği, kendini “muhalif” olarak tanımlayan nice aydının esin kaynağıdır. Kitapları, makaleleri onlarca dile çevrildi, en çok alıntı yapılan üç kişiden birisi. Ona atfedilen özelliklerin asıl nedeni ise, Amerika’nın saldırganlığı karşısındaki uslanmaz tavrı...
Ne var ki, dünya bir sırat köprüsünün eşiğinde ve herkesin günahını da sevabını da bu ince kırmızı hat belirleyecek. Bu yüzden, geçmişteki kariyerinden dolayı herkesten önce Chomsky gibilerinden, böylesine kritik bir yol ayrımında olanca açıklığıyla tavır almalarını beklemek son derece doğal. The Marmara Oteli’nde onu dinlemek için birbirini ezecek denli gözü pek “okur-yazar takımımız” da sanırız bunu bekliyordur. Meraklarını gidermek için şu alıntı yeterli olur:
“Adalet, özgürlük ve insan haklarına dair bazı kaygıları olanlar için tüm görev bitmedi. Tam tersine... Görev, saldırının sonucu ne olursa olsun, çok daha acil hale gelecektir... Acil görev ise daha zararsız sonuçlara yapabildiğimizce fazla ağırlık vermeye çalışmak olmalıdır. Bu ise, öncelikle hem bu savaşın, hem de son on yıldır sivil toplumu mahveden, zorbayı güçlendiren ve halkı yaşayabilmek için ona güvenmeye zorlayan Washington’un vahşi ve yıkıcı ambargo rejiminin kurbanlarının gereksinimlerini karşılamaya çalışmakla olacaktır... Daha önce de belirtildiği gibi, ambargo, Saddam’ın kendisinden daha az vahşi olmayan öteki cani zorbaların yolundan gitme umutlarının altını oymuştur. Bunların arasında da, çoğu kez kanlı hükümlerinin son günlerine kadar şu anda Washington’un başında oturanlarca desteklenmiş olan bir baştan çıkmış caniler topluluğu vardır ki, çok belirgin ve yerinde bir örnek olarak Çavuşesku gösterilebilir.” (www.sendika.org)
Chomsky’nin, sosyalizmin birikimlerine ve Bolşevik ihtilaline karşı öfkesi şüphesiz “muhalifliği” kadar bilinmez. Ama bu durum, konuşmalarında ve yazılarında sık sık yaptığı “tarihsel ıskalamaları” herhalde maruz görmemizi gerektirmez. Saddam’ın Sovyet düşmanlığı ve ABD yanlılığına karşın Doğu Bloku’nun politik konumu keyfe göre belirlenebilecek tarihsel olgular olamasa gerek. Hepsinden de öte, Irak’taki Amerikan vahşetinden Saddam’ın diktatörlüğüne, oradan da Çavuşesku’ya zıplayan bir Irak analizi neye delalet acaba? Bu sorunun cevabını da şu cümlelerde buluyoruz:
“Irak’ın işgaline muhalefet etmek, tamamen hiçbir tarihsel öncelliği olmayan bir hareketir... En basit makul hareket, ABD’yi kitlesel bir tazminat ödemeye çağırmak olabilir. Eğer bu olmazsa, en azından, gücün namlunun ucunda olduğunu ima eden Washington’dakilerin emrettiği gibi değil de, Irak’lıların kaybettiklerini kendi tarzlarında yeniden inşa edebilmeleri için Irak’lılara yardım çağrısı yapılabilir...”
Nihayet baklayı ağzından çıkartıyor Chomsky ve 11 Eylül’de ABD’ye karşı aldığı tavrı, Irak’ın işgali karşısında ısrarla esirgiyor. Savaşı sadece bir “insanlık trajedisi” olarak görüp, insani müdahale çağrısında bulunurken, tıpkı tarihsel ıskalamaları gibi, Nasıriye ve Umm Kasr’daki büyük direnişi de ıskalıyor Chomsky. Ve ayağa kalkmış milyonlarca insanın önceliğinin işgal olmadığını söyleyecek kadar naif bir muhalefet önerip, kendi ülkesindeki, Avrupa’daki eylemleri sığ bir “insan hakçılığa” hapsediyor.
Chomsky’nin iddiasının aksine savaş durdurulabilirdi, hâlâ da durdurulabilir. Ama bunun sadece saldırganları “lanetleyerek” ve Iraklılar için “dua ederek”, ilaç ve gıda yardımı göndererek olamayacağı kesin. Sokaklar insanlığın daha önce defalarca sınadığı çözümlere işaret ediyor aslında.
Avrupa’da milyonlarca işçi fabrikalarından çıkıp NATO üslerine yürüyor. Bunun sonuçları da alınmaya başladı. Savaş çetesinin üçüncü ayağı Aznar hükümeti parlamentoda çoğunluğu kaybetme tehlikesiyle yüz yüze. İngiltere’de İşçi Partisi delegeleri, Tony Blair’i “savaş suçlusu” ilan ettiler ve partiyi onun “kanlı ellerinden” kurtarmak için harekete geçeceklerini açıkladılar. Amerikan yönetminde istifalar oluyor. Anlaşılan savaşa, Huntington’un köhne “medeniyetler çatışması”ndan bakanlar, fena halde yanıldılar. Zira; Vatikan’ın çağrısı Müslümanların fetvalarında; Anglo-Saksonlar’ın tepkisi Asyalılar’da karşılığını buluyor.
İşte güç budur. Teknolojik halelerle donatılmış militarist caydırıcılığa geri adım attırabilecek tek olanak bu dinamikte gizlidir.
Chomsky’nin “canilerin” arasına koyduğu teraziyi, biz de aydınların arasına koyalım. Bakalım kim daha muhalif?
New York Columbia Üniversitesi’nden Prof. Nicholas de Genova, savaş aleyhtarı bir toplantıda şöyle diyor: “Gerçek kahramanlar, Amerikan ordusunun yenilmesine katkıda bulunacak yolları keşfedenler olacaktır.” (1.4.2003 Evrensel)

e-posta:
bahadirozgun@hotmail.com

  Başa dön

  Emek Günlüğü..........Seyit Aslan

Uyanık olmalı ve kesintisiz çalışmalıyız

1475 sayılı yasayı değiştiren İş Yasası Tasarısı geçici olarak ertelenmiştir, yeniden gündeme gelecektir. İşçilerin ve çalışanların talebi bu yasanın bir daha Meclis’e gelmemesidir. Bunun için de mücadeleden başka yol yok. Ama gelin görün ki, durumu bu şekilde kavramayan, yasayı en az patronlar kadar savunan birileri, yasa tasarısında şu veya bu kadar madde üzerinde anlaşma sağlandı, sağlanamadı diye tartışıyor.
Bu yasanın şu kadarına onay veriyoruz, bu kadarına vermiyoruz diyen bir işçi var mı? Bütün DİSK temsilciler kurulları, Türk-İş’in toplanmış ve toplanmamış temsilciler kurulları “Kölelik Yasası geri çekilmelidir” diye karar aldı. Hak-İş tabanında yasaya karşı tepkiler olduğunu biliyoruz. Kamu emekçileri, İş Yasası ile Kamu Personel Rejimi’nde yapılmak istenen değişikliklerin aynı nitelikte olduğunu giderek daha kavrıyor ve her iki yasaya karşı mücadelenin birleşeceği noktalar çoğalıyor. Henüz örgütsüz olan işçiler de, (şimdilik çok az bir kısmı) anlatılan yasaya tepki gösteriyor. Onlar da mücadelede yerlerini alacaklar.
Yukarıda belirttiğim gibi işçiler bu yasanın tümüne karşıdır. Şu madde, bu madde değil, tümü için sokaklarda haykırdık. “Kölelik Yasası geri çekilsin!” Bu talebe rağmen yapılan çarpıtmalara karşı uyanık olmalıyız. Bütün namuslu dürüst sendikacı ve işyeri temsilcileri her platformda yasanın tümüne karşı olduğunu ifade etmez, işyerinde, sendika şubesinde, genel merkez ve konfederasyon düzeyinde karşı çıkmaz ise azınlıkta olanlar kendilerini hep haklı görecektir.
Şu tehlikeyi görmemiz gerekir; yasa tasarısı Meclis gündemine geldiğinde tepkiler sınırlı düzeyde kaldı. Bunun belli nedenleri var. Biri her şeye rağmen pazarlık masasında elini daha fazla güçlendirmek isteyen -bunu da başaramayan- anlayışın etkisi ve yarattığı beklenti; bir diğeri işçiler ile birlikte soruna karşı çıkmaya çalışan anlayışların hazırlıksızlığı.
Birinci anlayışın bize vereceği bir şey olmadığı, doğru olan işçilerin içinde olduğu ikinci anlayışın ve mücadelenin her düzeyde sorumluluğunu alarak büyütülmesidir. Tepkilerin sınırlı olması, işçilerin aydınlatılmasındaki zayıflığımızı gösteriyor. Pazarlıkçıların çıkardığı engelleri görmek gerekli, yine de bunun aşılmasının yolu daha çok aydınlatma ve daha çok örgüt kurmaktan geçiyor. Pazarlıkçılar da dahil olmak üzere, sorunu bütünüyle ortadan kaldıracak, ayakları yere daha sağlam basan bir çalışmayı gerçekleştirmek gerekli. Sadece eleştirerek kalmak sorumluluktan kaçmak olur.
12 Mart’ta Kadırga Kültür Merkezi’nde toplanan 500’ü aşkın işyeri temsilcisinin ortaya çıkardığı güç ve enerjinin iyi kullanılması gerekir. Mücadele eden unsurlar bir araya gelme başarısı göstermişlerdir. Sadece İstanbul’la sınırlı kalmayan bu durum, diğer sanayi kentlerinde de yankısını bulmuştur. Ortaya çıkan dinamik güçten rahatsız olanlar vardır; patronlar ve en az patronlar kadar rahatsız olan sendikal bürokrasi. Bu rahatsızlık eylem kırıcılığına kadar vardı. 21 Mart’taki işbırakma eyleminden önce yaşananlar da bunu göstermiştir. Engeller 21 Mart’ta boşa çıkarılmıştır. 27 Mart eylemine de yine 21 Mart eylemini yapanlar damgasını vurmuştur.
Alanlarda birleşme yeteneğini göstermiş olan işçi ve kamu emekçileri, henüz tüm sorunları ve oyunları bozacak güce kavuşmamış olsa da, bunun en büyük adayıdır. İstanbul işçi ve kamu sendikaları bileşenleri, sadece 1475 veya Kamu Personel Rejimi’nde yapılmak istenen değişikliklere karşı değil, her düzeyde hareketin merkezine oturmak için çalışılmalı. Savaş çıkmış olsa dahi durdurulamaz değildir, daha etkin bir savaş karşıtı mücadele hattı izlemek, sorunları işçilere mal etmek öncelikli görev olmak zorundadır. Kölelik yasalarına karşı mücadele, savaşa karşı mücadele ile birleştirilmelidir. İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs, savaşa ve sömürüye karşı grevlerin ve direnişlerin örgütlendiği gün olmalıdır. Sendikalı, sendikasız ayrımı yapmadan kesintisiz bir çalışma yürütmek; her mücadele edeni bir örgüt içine alarak görev vermek, yardımcı olmak ve sorumluluk bilinci ile davranmak gerekiyor.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net