www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Gerçek ____İ. Sabri Durmaz
Temsilcilerden tarihi çağrı

Ufuk ____Fatih Polat
Kaos diplomasisi

Güncel ____Kamil Tekin Sürek
İş Yasası çıkıyor!

Konum ____Çetin Diyar
Kürtçe sevdalısının ardından

Konuk Yazar ____Döndü Taka*
Yarın çok geç olacak

Görüş ____Tijen Zeybek
Bu memleket bizim mi? Biz kimiz?

  Gerçek..........İ. Sabri Durmaz

Temsilcilerden tarihi çağrı

12 Mart günü, İstanbul’da “tarihsel önemde” bir “temsilci” toplantısı yapıldı.
Türk-İş, DİSK ve KESK’e bağlı sendikaların örgütlü olduğu çeşitli işyerlerinden, 500’ü işyeri temsilcisi olmak üzere yaklaşık 800 işçi, kamu emekçisi ve şube yöneticisinin katıldığı bir toplantıydı bu. Toplantı, çeşitli konfederasyonlara bağlı sendikaların çok sayıdaki şubesinin çağrısı üzerine gerçekleşmişti.
Toplantıyı, daha önce yapılmış herhangi bir temsilci toplantısından ayıran iki önemli özellik vardı. Bunlardan birincisi; toplantının yapıldığı koşullar, ikincisi ise; alınan kararların içeriği idi. Toplantı Türk-İş, DİSK ve Hak-İş konfederasyonu yöneticilerinin ve pek çok sendika merkezinin sadece mücadelenin çeşitli alanlarında değil, 1475 sayılı İş Yasası gibi temel haklar yasasının “esnek çalışma yasası”na dönüştürülmesi karşısında, “pazarlık yapıyor” görünümü altında teslim oldukları koşullarda gerçekleşti. Sendika şube yöneticileri ve temsilciler; bu ihanet uzlaşmasını, yapılan hainliği kabul etmediklerini göstermek için toplandılar. Temsilciler ve şube yöneticileri; sadece konfederasyon ve sendika üst yönetimlerini suçlamakla yetinmeyip; mücadelenin önüne düşeceklerini, bir “işçi-kamu emekçisi mücadele merkezi” olarak davranmaya yöneleceklerini ilan ederek; bugüne kadar bu tür toplantılardaki en ileri çıkış olan protestoyu, uyarıyı, sendika yöneticilerine tepkiyi aşan bir tutumu da gösterdiler.
Toplantıyı tarihsel yapan ikinci özellik ise; bu toplantıdan çıkan kararlardır. Alınan kararlar ve ayrıntıları dünkü Evrensel’de vardı. Bugünkü Evrensel’de de “Sonuç Bildirisi” yer alıyor. (Gazetemiz bundan böyle de, bu kararları ve uygulaması üstünden gelişmeleri “duyuracak” ve “kendi üstüne düşen tüm öteki görevler”i eksiksiz biçimde yerine getirecektir.)
Bu kararları kısaca özetleyelim:
- Görevlerini yapmayan konfederasyon ve sendikalara karşı, temsilciler toplantısı; bir bileşim ve mücadele merkezi olarak hareket edecek, bu oluşuma mücadeleden yana tüm sendikaların, şubelerin, işyerlerinin katılımı sağlanacak.
- Temsilci toplantısının kararlarının, Türk-İş 1. Bölge’de yapılacak (bugün) toplantıya katılacak tüm şubelerin kararı haline gelmesi için çalışılacak ve somut kararların çıkması sağlanacak.
- 21 Mart’ta en geniş şekilde sabah saat 08.00-10.00 arası işbırakılacak. Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu ile ortak hareket edilecek.
- İş Kanunu Yasa Tasarısı’nın Meclis Genel Kurulu’na getirildiği gün, tüm ülkede genel grev uygulanacak.
- AKP binaları önünde eylem yapılması için konfederayonların karar almaları talep edilecek, olmazsa en kısa sürede AKP binaları önünde eylem örgütlenecek.
- Örgütsüz işyerlerine yönelik faaliyet yürütülecek, bunların da mücadeleye katılması için çalışmalar yoğunlaştırılacak.
- Bu kararlar diğer illerdeki yerel platformlara da iletilerek, birlikte hareket edilmesi sağlanacak.
SORUMLULUĞU ÜSTLENME CESARETİ
Çok açıktır ki, İstanbul’daki temsilciler ve şubeler toplantısı; yalın bir biçimde içinde bulunulan durumda hareketin ileri atılımı için bir çıkış göstermiştir. Ve bu temsilciler ve şube yöneticileri; kamuoyu karşısında bu “sorumluluğu” üstlendiklerini de ilan etme cesaretini göstermişlerdir. Burada asıl olan budur ve bu tutumun geliştirilmesi için elbette; hareketin her aşamasında yeniden ileri atılmak için oluşturulan mekanizmanın çalıştırılması ve hareketin İstanbul’la da sınırlı kalmayıp, tüm ülke sathına yayılması için gerekli adımların atılması son derece önemlidir.
Çünkü; geçen 15 yıllık mücadele birçok ilde “sendika birlikleri”, “şube platformları”, “temsilciler platformları” gibi çeşitli birlikler ortaya çıkarmıştır. Şimdi yaşam; bunların hızla canlandırılıp genişletilmesi ve olmayan yerlerde de “kurulması”nı dayatmış bulunmaktadır.
Böyle durumlarda ne zamanın darlığı ne de başka bahaneler öne sürülemez. Sürenler mücadelenin karşısına düşerler. Nitekim; her vesileyle mücadeleden yana olduğunu söyleyen kimi siyasi-sendikal çevrelerin; temsilciler ve şubelerden gelen girişimi başarısızlığa uğratma çabaları, daha bugünden onları TİSK’in ve hükümetin yanına itmiştir.
YETERİNCE KARANLIK, YETERİNCE ÇÜRÜMÜŞ
Dönem kaygılarla hareket edilecek bir dönem değil; Türkiye’nin çekildiği kaos içinde sendikal hareketin tümüyle tasfiye edilme girişimlerine karşı mücadeleden; “mücadeleci bir sendikal merkez” çıkarabilmenin günüdür. Ortam; hareketin kendisini yenileyip küllerinden doğması için uygundur; hareketin itildiği köşe “yeterince karanlık”tır; sendikal bürokrasi “yeterince çürümüş”tür.
İstanbul’daki toplantı, bu yozlaşmış ve çürümüş ortamda diri kalmış güçlerin hareketi yenilemesi için gerekli dayanağı sağlayacak kadar güçlüdür.
Şimdi bu hareketi yaymak; mücadeleyi bir genel grev-direniş hattında, hareketin şu ya da bu biçimiyle sınırlamadan ilerlemek zamanıdır.
Sınıf partisine ve sınıftan yana öteki siyasi çevrelere düşen de; kulağını “temsilciler ve şube yöneticilerinden çıkacak sese açmak” ve hareketin yaygınlaşması için tüm olanaklarını seferber etmektir.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  Ufuk..........Fatih Polat

Kaos diplomasisi

Diplomasi çoğu zaman devletlerin birbiri ile ilişkileri, değişen güç ilişkilerinde kendilerini daha ileri mevzilere taşımak için güreştikleri bir alan olarak algılanır. Oysa, diplomasi tüm bunlarla bağlantılı olarak, devletlerin hem kendi halklarına, hem de dünyanın diğer halklarına kadar uzanan hamlelere sahne olan bir alandır aynı zamanda. Devletlerin dışardaki hamleleri, içerdeki politik dengeleri de buna uygun olarak dizayn etme adımlarına bağlanır.
Böyle bakıldığında içinden geçtiğimiz dönem tam bir kaos diplomasisine sahne oluyor.
NATO’ya üye olduğundan beri, dış politikasını ve ekonomi politikalarından, demokrasi ve güvenlik anlayışına kadar içerdeki yönetme tarzını ABD merkezli olarak belirlemeye koşullanmış Türkiye yönetenleri, halkın yüzde doksan beşinin karşı çıkışına rağmen Türkiye’yi tamamen ABD çıkarlarına bağlanan bir savaşa sürüklüyorlar. İçerde de cephe gerisini sağlam tutma taktiği uygulanıyor ve devletin askeri-sivil yönetenleri, savaş diplomasisinin yarattığı baskı ortamının olanaklarını da bir fırsat sayıp, buna uygun düzenlemeleri dayatıyor: OHAL hazırlıkları ve Kürt sorununda gerilim, kutuplaştırma ve tasfiye adımları, geniş işçi ve emekçi yığınlara esnek çalışmayı, sömürünün daha da derinleştirilmesini dayatan İş Yasası Tasarısı ve Kamu Personel Rejimi Reformu...
Tüm bunlara yol açan politik baskı ikliminin ve Türkiye’yi savaşa sürükleyen koşulların belirlenmesinde, iki Özkök’ün kurmaylığı öne çıktı. Türkiye’nin en büyük medya ordusunun başında bulunan Ertuğrul Özkök, Türkiye’de savaşa karşı çıkan herkesi mahkûm eden yazılarla savaş ortamını tetiklemek için özel bir çaba harcadı. İkinci tezkere reddedilerek bunun boşa çıkarılmasıyla mevzi yitiren Amerikancı savaş cephesi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün açıklamaları ile yeniden mevzi kazandı ve ilk tezkerenin sınırları fazlasıyla aşılarak ülke, Amerikan ordusunun saldırı karargâhına dönüştürüldü.
Yıllardır sadece dış politikada değil, belki ondan da çok iç politika alanında kullanılan Kıbrıs sorununda Lahey’de varılan nokta Türkiye yönetenleri açısından çözümsüzlüğü daha da derinleştirdi. Ve Türkiye yönetenleri, bu sıkışma ortamında, AB patronlarına “Kıbrıs’ta istediğimi vermeyip beni işgalci olmakla suçlamayı sürdürürsen, ben de Irak’ta ve giderek bütün Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ABD’nin truva atı olarak senin karşına dikilebilirim” mesajını gönderdi. Bununla eşzamanlı olarak AİHM’in Öcalan’ın yargılanmasıyla ilgili Türkiye’nin aleyhine verdiği karar, içerde HADEP’in kapatılması ve DEHAP hakkında da kapatılma davası açılarak yanıtlandı. AB emperyalistlerinden istediğini alamayan Türkiye yönetenleri, kendi halkına dayanan bağımsızlıkçı bir diplomasi anlayışına değil, ABD’ye bağımlı olarak ‘koz’ kullanmayı marifet saydıkları için, attıkları yeni adımlar da, ülkeyi ABD’ye daha mahkûm hale getiriyor. Bunun içerdeki yansımaları da, ABD’nin 11 Eylül sonrası “güvenlik” söylemi ile kamufle ederek gündemleştirdiği faşist uygulamalarla bire bir örtüşüyor. “Soğuk savaş” dönemi içinde ABD işbirlikçisi faşist uygumalara alışmış Türkiye yönetenlerinin sıcak savaş döneminde başvuracakları yöntemin bundan farklı olabileceği düşünülebilir mi? İskenderun Limanı’nda savaşa karşı eylem yapanları silah kullanarak dağıtma tutumu ve Marmara Üniversitesi Göztepe Kampusu’nda savaşa karşı pankart asmak isteyen öğrencilerin faşistlerin bıçaklı saldırısına uğraması da bu politik iklimin bir uzantısı olarak algılanmalıdır. Geçmişte komünizmle mücadele adı altında ABD çıkarları için vuruşarak “milliyetçilik” yapan bu faşist anlayışın, ülke toprakları ABD askerlerinin işgali altındayken gösterdiği bu refleks, Türk milliyetçiliğinin çekirdeğindeki işbirlikçi özün açık bir göstergesidir.
Buradan tekrar dışarıya, hemen yanı başımıza baktığımızda, AB’nin hakim güçleri ile ABD’nin yıllardır hegemonya mücadelesi sürdürdüğü Balkanlar’da Sırbistan’ın Başbakanı Cingiç’in bir suikaste kurban gitmesi kaos diplomasisinin bir başka karesini oluşturuyor.
ABD’nin Balkanlar’daki en has adamlarından biri olan Cingiç’in öldürülmesi, Balkanlar’a dönük ABD-AB müdahalesinin onların iddia ettiği gibi bölgeye istikrar değil, kaos getirdiğinin bir ifadesidir. BM’nin 50 yıl sonra, kendi kurucu güçlerinin karşı karşıya geldiği ve ABD ile İngiltere’nin onu ayak bağı ilan ettiği koşullarda gerçekleşen bu suikast, komplo teorilerinin uzağında durarak, Sıbristan’ın kendi iç dengeleri ve kapışmaları üzerinden gerçekleşmiş olay olarak bile değerlendirilse, onun bundan sonra bağlanacağı hegemonik mecranın nerelere varacağını hep birlikte göreceğiz. Bu açıdan, Avusturya tahtının varisi François Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesinin 1. Emperyalist Paylaşım savaşının ateşini yakan bir kıvılcım olduğunu hatırlayanların, bu kaos ortamında “tarih tekerrür mü ediyor?” diye düşünmeden edememeleri son derece anlaşılırdır.
Dünyanın en büyük emperyalist güçlerinin karşı karşıya geldiği ve hiçbirisinin belki iki ay sonrasını net olarak göremediği koşullarda, provokosyonlarla yol alma arayışları bu gidişatın diyalektiğine son derece uygundur. Türkiye egemenlerinin yukarda resmedilmeye çalışılan dışardaki ve içerdeki adımları da bu kaos diplomasinin en zayıf halkasının özelliklerini taşımaktadır.

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

İş Yasası çıkıyor!

1475 Sayılı İş Yasası’nı değiştiren yasa tasarısı, çarşamba günü TBMM Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonu’nda görüşülerek kabul edildi ve hemen hemen hiç değiştirilmeden TBMM Genel Kurulu’na gönderildi.
Aylardır yeni tasarının işçi haklarını nasıl ortadan kaldırdığını gazetemiz yazdığı için, tekrar olmasın diye bir daha yazmayacağım.
İşçi sendikaları konfederasyonları İş Yasası Tasarısı’nı tümden reddetmeleri gerekirken, hükümet ve patronlarla pazarlığa girdiler ve kaybettiler. Aslında konfederasyonların kazanmak istediğine kimse de inanmadı. Konfederasyonlar yasanın onbir maddesine itiraz ediyordu. Komisyondan itiraz edilen onbir maddenin onu aynen geçti. Bir madde ise Genel Kurul’a havale edildi.
Kölelik Yasası olarak tanınan yasa tasarısı TBMM Genel Kurulu’na gönderilmişken, Türk-İş Başkanlar Kurulu’ndan yine bir şey çıkmadı. Bu yazı yazılırken DİSK temsilciler toplantısının sonucunu öğrenememiştim. Fakat oradanda da elle tutulur bir karar çıkacağını sanmıyorum. İnşallah DİSK beni utandırır.
Dün yukarıdaki gelişmeler olurken, İstanbul’da Kadırga Kültür Merkezi’nde beş yüzden fazla sendikacı -çoğu şube başkanı ve temsilci- toplantı yapıyordu.
Kadırga’da toplanan bilinçli işçiler ve işçiden yana sendikacılar, ‘Kölelik Yasası’nın ne getirdiğini kavramışlardı. Onlar konfederasyonlar gibi göstermelik toplantılar yerine, ‘bu yasayı nasıl önleyebiliriz’ diye tartışıyordu. İşçiler işbırakma konusunda hemfikirdiler. Tartışmaları, ne kadar süreyle işbırakılması üzerine idi. Kimi 21 Mart’ta iki saat, kimi tam gün, kimi ise daha uzun süre işbırakmanın gerekli olduğunu söylüyordu. İşçiler içinde 21 Mart’ı beklemeden yasa tasarısı Genel Kurul’a gelir gelmez işbırakılması ve yasa engellenene kadar genel ve sürekli eylem yapılmasını savunanlar oldu. Tabii en önemli sorun bu eylemlerin etkili olması için, yeterli sayıda emekçiyi katabilmek.
Evrensel gazetesi uzun süredir yasanın neler götüreceğini anlatıyor, ama gazetemizin ulaştığı işçi, emekçi sayısı maalesef sınırlı. Burjuva gazeteleri İş Yasası değişikliğinden, çok gerekli kalırlarsa bir satırlık haberler şeklinde söz ediyor. Bu yüzden hâlâ milyonlarca işçi yasanın onlardan alacağı hakları bilmiyor. İşçilerin kendiliğinden milyonlar halinde İş Yasası’na karşı harekete geçmesi beklenemez. Onun için, Kadırga’da toplanan işçilerin aldığı kararların gerçekleşmesi ancak gece gündüz çalışmamızla mümkün olacak. Herkes, bütün işyerlerinde duvar gazeteleri asarak konunun hayati önemini anlatmalı ve işçileri eyleme açıktan çağırmalıdır. Savaş tezkeresinin TBMM’den geçmesini önlediğimiz gibi, İş Yasası’nın geçmesini de önleyebiliriz.

e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

Kürtçe sevdalısının ardından

Kürt dili önemli bir araştırmacısını, neredeyse yaşamının tamamını Kürt dilinin araştırılmasına, gelişimine adamış bir halk adamını yitirdi; Feqi Huseyn Sağnıç.
Yaşamını halkına, Kürtçe’nin gelişimine, zenginleşmesine, derinliklerinin keşfedilmesine ve Kürt edebiyatının ilerlemesine adamış bu halk adamı, geride son derece değerli araştırmalar, Kürt dili ve edebiyatına önemli katkılar yaparak ve başucu kitapları bırakarak aramızdan ayrıldı.
Son nefesine kadar Kürt dili için çalıştı. O, kendini halkına adamış, dilinin gelişimi, genişlemesi için çalışmış bir aydın, ama mütevazı bir halk adamıydı. Bu nedenden ötürü de o, Kürt ezilenlerinin “Mamé Feqisydi.” “Feqi amcasıydı”
Yaklaşık üç ay kadar önce evinde masasının başında beyin kanaması geçirdiğinde, “Diroka Wéjeya Kurdı” (Kürt Edebiyat Tarihi) kitabı için çalışıyordu.
1926 yılında Bitlis’in Hizan ilçesinin Xorosé köyünde dünyaya gelen Feqi Huseyn Sağnıç, medresede 4 yıl eğitim gördü. Kürtçe ile ilgili ilk araştırmalarına1958 yılında başlayan Feqi Huseyn Sağnıç’ın ilk çalışmaları dil öğrenme ve gramer üzerinedir. Kürtçe öğrenme üzerine hazırladığı iki kitabı bu alandaki önemli eserler olarak kabul edilmektedir. 1991 ve 92 yıllarında yayımlanan bu kitapların pek çok kişinin Kürtçe öğrenmesine katkısı olmuştur. Yine 1991 yılında yayımlanan “Kürtçe Grameri” bu alandaki önemli kitaplardan biri olup, zaman kökleriyle ilgili geniş ve aydınlatıcı açıklamalarıyla dikkat çekmiştir.
Feqi Huseyn Sağnıç’ın çalışma ve araştırmaları yalnızca dille sınırlı değildir. O, enerjisini, bu alanda yıllar süren araştırmalarının onda yarattığı bilgi birikimini Kürt edebiyatına, Kürt edebiyat ve sanatının gelişimine, halk söylencelerinin derlenip toparlanmasına, Kürt kültürünün gelişimine de yöneltmiştir. Masal derlemesinden, Kürt edebiyat tarihine, portrelere kadar birçok alanda eserler vermiştir.
Kürtçe Fablları derleyip kitap haline getirdiği çalışması 1999 yılında “Çirokén Kurdi” adıyla kitaplaştırıldı. Portreler 2000 yılında yayımlanırken, “Diroka Wéjeya Kurdı” adlı eseri 2003 yılında Kürt Enstitüsü Yayınları tarafından basıldı.
Son çalışması olan “Diroka Wéjeya Kurdı” Bütün Kürt coğrafyasını kapsayan geniş bir araştırmayı içermekteydi. Nitekim, Feqi Huseyn Sağnıç da bu çalışmaya büyük bir önem veriyor, çalışmayı tamamlayabilmek için büyük bir özveri gösteriyor, kendisini zorluyordu. Bu çalışmasını sürdürürken beyin kanaması geçirerek hastaneye kaldırıldı ve ağır bir beyin ameliyatı geçirdi. Bir süre hastanede yoğun bakımda kalan Mamé Feqi, önceki gece evinde aniden fenalaşarak yaşamını yitirdiğinde üzerinde büyük bir çabayla çalıştığı son eseri
“ Diroka Wéjeya Kurdı”nin (Kürt Edebiyat Tarihi) yayımlandığını görmenin mutluluğu içindeydi.
BASKILAR ONU DURDURAMADI
Yaşamı boyunca dilinin gelişimi için çalışıp çabaladı. Başı bu yüzden ötürü hiç dertten kurtulmadı. O, bir yandan araştırmaları için gerekli kaynakları sağlama engelleriyle uğraşırken, bir yandan da sürekli olarak devletin baskı ve sopasını ensesinde hisseti. Birçok kez gözaltına alındı, tutuklandı. 1946 yılında Kürtçe üzerine yaptığı bazı çalışmalar yüzünden hakkında tutuklama kararı çıkartıldı. 1971’de değişik zamanlarda iki kez tutuklanarak cezaevine konuldu. Birincisinde 40 gün, diğerinde 8 ay tutuklu kaldı. Yine 1981 ve 1983 yıllarında tutuklanarak ilkinde üç, ikincisinde bir ay tutuklu kaldı.
Ancak kendisinin de ifade ettiği gibi, dışarıda bulunduğu zamanlarda da devlet güçlerinin çok yoğun ve yakın takibi altındaydı. Polisi istihbaratı sürekli Mamé Feqi’nin peşinde, neredeyse soluk alış verişini izlemeye çalışıyordu. Kendisinin de dediği gibi, bu kuşatma özellikle 1980 sonrasında bunaltıcı boyutlara ulaşmıştı.
Ancak ne kadar bunaltır, ne kadar sıkar, üzerine boğucu karanlık bulutlar gibi çökerse çöksün sonuçta bunların hiçbiri Mamé Feqi’yi durdurmaya yetmedi. O, pes etmedi, bildiği, inandığı yoldan yürüdü. Çalışmalarını yürüttü. Halkına eserler vermeyi sürdürdü.
O BİR HALK ADAMIYDI
Feqi Huseyn Sağnıç, bir Kürt araştırmacısı, dil bilimcisi, edebiyat derlemecisi, Kürt aydınıydı. Ama onun öne çıkan önemli bir başka özelliği bir halk adamı olmasıydı. O, yaptıklarıyla hiçbir zaman böbürlenmedi, kendine farklı payeler yüklemedi, kendi kendine omzuna rütbe, göğsüne nişaneler takmadı. Halktan, halkın duygu ve düşüncelerinden kopmadı.Yaptıklarını, araştırmalarını, toplumun gözünde bir ayrıcalık kazanmak, farklı bir mevkiye oturmak için değil, halkına karşı duyduğu sorumlulukların gereği, halkına borcu ödeme olarak algıladı. Hep buna uygun davrandı, böyle yaşadı. Bu yüzden de halk onu, “Mamé Feqi” olarak bağrına bastı. Tıpkı “Apé Musa” gibi özel bir unvanla ödüllendirdi, özel bir yere oturttu.
Hiç şüphesiz “Mamé Feqi”nin vefatı Kürt dili, edebiyatı için büyük bir kayıp, dilin gelişimi ve ilerlemesi çabalarında önemli bir eksiklik olacaktır. Ancak onun ve diğer Kürt aydını, araştırmacıları, dil bilimcileri “ Mamé Feqi” gibi önderlerin açtığı yoldan yürümeyi sürdüreceklerdir.
Herkesin, hepimizin, ailesinin, yakınlarının başı sağ olsun.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  Konuk Yazar..........Döndü Taka*

Yarın çok geç olacak

İçinden geçtiğimiz süreç, başta sendikalar olmak üzere örgütlü güçlerin görev ve sorumluluklarının giderek artığı bir süreçtir. Bir yandan; ABD’nin Irak’a yönelik emperyalist saldırısı, Mahalli İdareler, Yerel Yönetimler ve Personel Rejimi Reformu yasa tasarıları ile 1475 sayılı İş Yasası’nda yapılmak istenen değişiklikler, özelleştirme, taşeronlaştırma, toplam kalite yönetimi ve bir bütün olarak hükümetin Acil Eylem Planı’nda açıkça ifade edilen yönelimler ile “savaş, yoksulluk ve faiz” bütçesi...
Aylardır mahallelerde, kent merkezlerinde, işyerlerinde, TBMM önlerinde sürdürülen savaş karşıtı gösteriler 1 Mart mitingiyle bir üst boyuta sıçramıştır. Aynı gün TBMM’de “savaş tezkeresi”nin onaylanmaması, halkın bu savaşı durduracağına olan inanç ve kararlılığı artırırken, savaş kışkırtıcılarını daha da saldırganlaştırmıştır. Hükümet tarafından 2003 yılı bütçesine ilişkin yapılan açıklamalar, kamu emekçilerine “0” zam öngörülmesi, ek vergiler, memurların emekli keseneklerinin 1 puan artırılması, emekli aylıklarından 1 puan sağlık primi kesilmesi, yatırım ödeneklerinden tasarrufa gidilmesi, tarımsal destek ödeneklerinden kesintinin artırılması vb. tedbirler, emperyalistlerin istemleri doğrultusunda halka ekonomik savaş açmaktır.
Diğer yandan; Kuzey Irak’ta “bir Kürt devleti” paranoyası üzerinden halk savaşa ikna edilmek istenmektedir. 20-25 yıl süren OHAL ve gerilim ortamına geri dönülmek istenircesine, gelişmekte olan barış ve kardeşlik ortamı zedelenerek, yeniden şovenist bir dalgalanma yaratılmak istenmektedir. Böylesi bir süreçte sendikalar, konfederasyonlar ne yapıyor, ne yapmalıdır? Kimi süreci değerlendirmek üzere toplantılar yapıyor, kimi “sosyal diyalog” adına hükümetle müzakereleri sürdürüyor. Son KESK Danışma Meclisi toplantısında birçok sendika ve yönetici, saldırıları püskürtecek, uluslararası hareketle birleşerek savaşı durduracak bütünlüklü bir mücadele programı ile sürece müdahale edilmesine yönelik önerilerde bulunmuştur. Kimi Danışma Meclisi üyeleri ise 21 ilde yapılan bölge toplantılarında ifade edilen eleştiriler ve mücadele eğilimlerini dikkate almayarak, bütünlüklü bir karşı duruşun geliştirilmesinin karşısında yer almışlardır. Bu yaklaşımlar üzerinden, MYK’ca alınan eylem kararları ise sürecin ihtiyacına cevap verecek yeterlilikte olmamıştır. Kuşkusuz sürece, başta Türk-İş, Hak-İş, DİSK ve KESK olmak üzere Emek Platformu üyesi emek örgütlerinin bütünlüklü ve ortak bir mücadele programı ile müdahale etmesi gerekir. Bu yönde sürdürülen çabalar anlamlıdır, ancak hareketin önünü açacak mücadele kararlarının işyerlerinden, yerellerden yükseleceği de açıktır. İstanbul sendika şubeleri ve işyeri temsilcilerinin çabaları her ilde geliştirilmesi gereken tutumdur. Artık zaman, “sosyal diyalog” adına hükümetle müzakere zamanı değildir. Zaten yapılan da diyalog değil monologdur. Artık “armudun sapı, üzümün çöpü” hesapları yapma zamanı değildir. Emekçilere nasıl bir saldırıyla karşı karşıya oldukları anlatıldığında ve saldırıları püskürtecek kararlılık ortaya konulduğunda, “pasif” yığınlar “aktif” yöneticilerinden önde yürüyecektir. Kaldı ki, 15-16 Haziran direnişleri, 20 Aralıklar, 4 Mart direnişleri, 1 Aralık grevini gerçekleştiren işçiler ve kamu emekçileri bunu defalarca kanıtlamışlardır. Şimdi, yaklaşık bir milyon iki yüz bin kamu emekçisinin yerel idarelere devrini öngören yasa tasarısının, işgüvencesini ortadan kaldıran, performansa göre ücret dayatan, taşeron ve kuralsız çalıştırmayı dayatan Personel Rejimi Reformu Yasa Tasarısı’nın ve kamunun yeniden yapılandırılmasına ilişkin yasal düzenlemelerin geri çekilmesini; işçilerin yüz yıllık kazanımlarını gasp etme hedefiyle 1475 sayılı yasada yapılmak istenen değişikliklerin durdurulmasını; savaş bütçesinin halk lehine bozulmasını sağlayacak ve emperyalist savaşı durduracak bütünlüklü bir mücadele programının acilen ilan edilmesi ve yığınların bu program etrafında seferber edilmesi zamanıdır. Bugünün sendikal sorumluları için bu tarihsel bir sorumluluktur.
Bunun ilk adımı, emperyalist savaşa karşı uluslararası planda alınan 15 Mart, 21 Mart genel eylem kararlarının ülkemizde; işçilerin, kamu emekçilerinin, esnafın, köylünün genel direniş ve genel grevlerle hayata geçirmesi olacaktır. Yine, dünyada pek çok halk için başkaldırı ve özgürlük çığlıklarının yükseldiği bir gün olan 21 Mart Newroz kutlamaları, bugünün Dehak’larına, savaş kışkırtıcısı ABD’ye, emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı yığınların öfkesini haykırdığı bir mücadele günü olarak değerlendirilebilirse anlamlı olacaktır. “Küresel saldırıya karşı küresel direniş” diyenler, bu direniş, bugün gerçekleştirilmeyecekse ne zaman gerçekleştirilecektir.
KESK Danışma Meclisi’nden sonra eksik de olsa açıklanan eylemlerin, işyerlerinde en güçlü ve en ileri seviyede gerçekleştirilmesi, rutin eylemler gibi algılamadan, EP Dönem Sözcülüğü sorumluluğuyla, diğer işçi sendikaları şubeleri ve meslek örgütleriyle mücadeleyi birleştirme sorumluluğu dünden daha fazladır.
Unutmayalım; “Bir avuç kum tanesini cama atınca cam kırılmaz, ama bir avuç kum tanesini beze bağlayıp bütün gücümüzle cama fırlatırsak cam kırılır.” Bugün her düzeyde yönetici, ileri sendikal ve politik kadrolara düşen görev, emekçileri birleştirmek ve saldırıların karşısına dikilmektir. Bugün bunu yapmıyorsak, yarın çok geç olabilir. Bunun tarihsel sorumluluğu da bugünün sendika yöneticilerine, gelişmelerin bilincinde olan politik kadrolara ve mücadeleden yana tavır almayanlara ait olacaktır.
(*) BES Genel Sekreteri


 
Başa dön

  Görüş..........Tijen Zeybek

Bu memleket bizim mi? Biz kimiz?

1950’li yıllardan beri Kıbrıs’ta verilen kavga her dönemeçte yeni bir “şey”e dönüşmüş, ama asla halkın uğruna kavga ettiğini sandığı şeye, yani özgürlüğe ve barışa giden yolda dosdoğru bir adıma dönüştürülememiştir. Bunun böyle olmasında şaşılacak bir şey yoktur aslında. Çünkü, dünyanın tekrar tekrar paylaşımı kavgasında bin türlü alengirli hesap yapan “büyük” devletler, önlerine haritalar koyup o haritalar üzerindeki coğrafyalarla ilgili uzun vadeli planlarını yaparlarken; o coğrafyalar üzerinde yaşayan halkların mutluluğunu değil, kendi çıkarlarını düşündüler/düşünürler. Bizim ülkemiz, Kıbrıs da bu paylaşımda olabildiğince çetin kavgaların ortasında bulmuştur hep kendini. Ve günlük yaşantılara dıştan yapılan bilinçli müdahaleler yoluyla halklar olayları, etnik kodlarla yorumlamaya yönlendirilmişlerdir. İşte hayatın akışına yapılan bu bilinçli müdahaleler sayesinde iki halk -Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk halkı- birbirine düşman edilmiş ve her iki taraf da bütün sorunların suçlusu olarak “öteki”ni görmeyi öğrenmiştir. Ne yazık ki olayların iç yüzünü bilebilen, dış güçlerin adamız üzerindeki oyunlarını sezebilenlerin susturulması, nüfusumuzun küçüklüğünün de etkisiyle hiç zor olmamıştır.
Bütün bu süreç, 1974 yılında yeni bir dönemece geldi ve garantör ülke olan Türkiye’nin garanti antlaşmalarına dayandırdığı müdahalesi gerçekleşti. Büyük bir savaş yaşandı ve bizler garantör ülke Yunanistan’ın adada darbeye kalkışması yüzünden bir diğer garantör ülke olan Türkiye’nin müdahalesiyle birbirimizi o kadar çok öldürdük ki, artık düşman olmak için hakiki ve inanılmaz acı yaşanmışlıklarımız vardı. Yığınlarla ölü, binlerce kayıp, yakılıp yıkılmış köyler, bombalanmış evler, toplu mezarlar vardı artık geçmişimizde. Garanti antlaşmaları, garantör ülkelerin adaya müdahalesinin ancak “bozulan anayasal nizamı sağlamak” amacıyla olması şartını getirmekteydi. Ancak yapılan “müdahale” öylesine kanlı bir savaşa yol açmış ve o kadar büyük acılara neden olmuştu ki, değil anayasal düzeni sağlamak, herhangi bir başka amaç için dahi her iki halkın işbirliğine gitmesi artık hiç kolay değildi. Kaldı ki adamız ortasından ikiye bölünmüş, tel örgülerle sınırlar belirlenmiş ve bambaşka bir süreç başlatılmıştı. Müdahale sanki bozulan anayasal düzeni sağlamak için değil, bu durumu kalıcılaştırmak için yapılmıştı.
HALK ÇÖZÜM İSTİYOR
İşte neredeyse son otuz yıldır bu süreci yaşıyorduk. Ancak yavaş yavaş fark ettik ki yine özgür değildik ve adamızda da barış hüküm sürmüyordu ne yazık ki. Ortada bıçak yarası gibi duran ve sadece yurdumuzu değil, aslında geçmişimizi, anılarımızı, benliğimizi de bölen bir çizgi vardı. Bu çizgi kültürümüzü de, çok dilliliğimizi de, çok dinliliğimizi de bölüyor ve bizi fakirleştiriyordu. Bu çizgi bizi sadece yurdumuzun diğer yarısından değil, bütün dünyadan da ayırıyordu. Çünkü hiçbir ülkenin tanımadığı bir devlet ilan etmiş ve onun üzerinden bir kimlik oluşturmaya kalkmıştık. Oysa, hiçbir yapay oluşum geçmişimizden gelen hakiki kimliğimizin yerini tutamayacağı ve böylesi bir ayrılıkçı çizginin de hukuk düzeni temelinde şekillenmiş dünya ülkeleri tarafından desteklenemeyeceği apaçık ortaya çıktığında, kendimizi yapayalnız bulmamız kaçınılmazdı. Küçücük bir ada yarısında, dünyadan izole olmuş, hiçbir ülkeyle doğru dürüst ve direkt ilişkisi olmayan, kimliği tartışılan bir toplum olarak köşeye kıstırılmıştık. Diğer yandan Türkiye ile birlikte sürdürülen tamamen yanlış ya da maksatlı ekonomi politikaları sayesinde üretimden tamamen kopmuş, Rumlardan kalan fabrikalara kilit vurmuş, Rumların bıraktığı binlerce dönüm narenciye bahçesini kurutmuştuk.
Nüfusumuzun yarısı bütün bunlardan bunalmış ve çaresiz ülkeden göç etmişti. Üstelik göç eden nüfusun yerine Türkiye’den başka nüfus aktarıldığı ve küçücük bir alanda 40 bine yakın asker barındırıldığı için geride kalanlar da kendini, kendi ülkesinde yabancı hissetmekten kurtulamıyordu. Ama ganimet düzeninden faydalanarak devasa servetler yapan ve bunu kaybetmemek için her türlü anlaşmaya ve çözüme karşı çıkan bir kesim de yaratmıştık. Bunlar Türkiye’deki çözüm karşıtı egemenlerle eşgüdüm içinde hareket eden ve son otuz yıldır ülkeyi çekip çeviren işbirlikçilerdi.
Bütün bunlar olurken ve Kuzey Kıbrıs halkı bir çıkmaz içinde çırpınırken Annan Planı ve bu planla birlikte Avrupa Birliği (AB) üyeliği ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz bu plan da özgürlüğü ve barışı simgeleyen bir belge olarak göklere çıkarılamaz. Üstelik adamızı birleştirmeye ve iki halkın barış içinde yaşaması için gerekli şartları oluşturmaya yönelik olmaktan ziyade iki bölgeliliği, yani “de facto” durumu teyit eden ve iki halk arasındaki iletişimi olabildiğince asgari düzeyde tutmaya çalışan bir temel üzerinde şekillendirilmişti. Ancak içinde bulunduğumuz durumla kıyaslandığında, dünyaya açılan kocaman bir pencereydi Annan Planı. Konumumuzu, dünyaca kabul edilmiş, hukuki temelleri olan, sağlam, büyük bir yapının içine monte edebilecektik. Bütün dünyada geçerliliği olan seyahat belgelerimiz, dünyaca tanınan bir kimliğimiz ve belki adamızı bütün kılacak ve bizi gerçek barışa götürecek adımları atabilmek için bir zeminimiz olacaktı. Annan Planı temelinde bir çözümle AB’ye girdiğimizde, adamız artık yüzen uçak gemisi olmaktan, garantör ülkelerin cephaneliği ve tatbikat alanı olmaktan kurtulacaktı. Ateşkes durumunda yaşamaktan ve silahların gölgesinde huzur aramaktan başka bir yoldu bu. Denemeye değerdi doğrusu. Ve Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan bizler bunu yürekten istedik.
LAHEY VE SONRASI
İşte bu bağlamda Kopenhag’da yaşananlar da, Lahey’de yaşananlar da, çözüm ve barış yanlıları için tam bir bozgun olmuştur. Çünkü, halk her şeyini ortaya koyarak bu planı desteklemiş ve bu plana onay vermiştir. Ancak Annan Planı çerçevesinde bir anlaşma ve AB üyeliğinin önüne, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs’ın çözüm karşıtı egemenleri çıkmıştır. Aylardan beridir medyada sürdürülen tartışmalarda Kıbrıs Türk’ü, Türkiye’nin adaya bakışında insan faktörünün hiçbir değeri olmadığını acı bir şekilde öğrenmiştir. Dillerde dolanan sadece stratejik önemdir, jeopolitik önemdir ve hep Türkiye’nin çıkarlarıdır. Ve bu söylemi tutturanlar Türkiye’nin çıkarlarıyla Kıbrıs’ın çıkarları çatıştığında, dikkate Türkiye’nin çıkarlarının alınacağını açıkça belirtmektedir. Hatta Kıbrıs Türk’ü adına görüşmeleri sürdüren Denktaş bile, “Yetmiş milyon dururken bizim ne hükmümüz olur?” demektedir. O zaman bu memleket kimin? KKTC nedir? Garantör ülke ne demektir? Biz neden savaştık, neden öldük? Türkiye buraya neden geldi? Neden gitmedi? Gelmeli miydi, gitmeli mi? Böyle uzunca bir sorgulama döneminden sonra Kıbrıs Türk’ünün toplumsal iradesi, meydanlarda ve sloganlarda belirdi: “Bu memleket bizim, biz yöneteceğiz.” Bu söylem önce Türkiye egemenlerini, sonra da buradaki “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” yazısının altında, Meclis’te oturan, ancak temsil ettiği halkın kendi kaderini tayin etme hakkını, referandum hakkını dahi teslim etmeyen egemenleri hedef aldı. Aslında ikisini birbirinden pek ayrı düşünmemek gerektiğini de ortaya çıkarıyordu süreç.
Şimdi Lahey bozgunundan (!) sonra, Kıbrıs Türk halkı elinden alınan iradesine sahip çıkmak için yeni bir kavgaya başlayacaktır. Ve bu kavgadan çıkar güdenler de gene aynı yöntemi ortaya sürmek için sahnedeki yerlerini almakta gecikmemişlerdir. Bütün hazırlıklar tamamdır ve etnik kodlamalar bu sefer de Kıbrıslı Türk ile Türkiyeli Türk arasında yapılmaya çalışılacaktır. Bu yüzden Annan Planı’nı kabul ederek AB’ye girmeyi destekleyen Kıbrıs Türk halkının karşısına, sivil giydirilmiş askerlerden, Türkiyeli kaçak işçilerden ve üniversitelerde okuyan Türkiyeli öğrencilerden devşirilmiş bir başka “halk” çıkarılmaktadır. Ve bu iki kesim birbirine hedef gösterilerek, yeni yeni düşmanlık tohumları serpilmektedir. İşte bu noktada “Bu Memleket Bizim Platformu”nda bir araya gelen Kıbrıs Türk solunun çok dikkatli olması ve başlatılan mücadelenin başka başka mecralara sürüklenmesine meydan vermemesi gerekmektedir. Bu konuda, Türkiye soluna da çok iş düşmekte ve her iki ülke aydınlarının işbirliği içinde olması kaçınılmaz görünmektedir.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net