www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Durum ____Ahmet Yaşaroğlu
Komşunun soyulmasından pay!

Konum ____Çetin Diyar
ABD defol!

Dünyaya Bakış ____Taylan Bilgiç
ABD’ye yeni bir darbe geliyor...

Sadede Gelelim ____Cem Somel
Komşuya müdahaleye hayır!

Yaşadıkça ____Enver Şat
Sıra emperyalist işgalde

Ayrıntı ____U. Ozan Darıcı
Seyirci kalmayın!

Yaşama Kültürü ____Cengiz Bektaş
Sevgiyi paylaşalım - 2

GENÇLİĞİN SESİ
Öğrenci konseylerinin kararı

EVRENSEL’DEN
Tarihi günler...

  Durum..........Ahmet Yaşaroğlu

Komşunun soyulmasından pay!

Paul Wolfowitz’in, Türkiye’de sahip olduğu kötü şöhreti sanırız ülkede bilmeyen yok gibidir. Türkiye ve bölgesi ile ilgili ABD’nin her türlü gerici stratejik hesabında, bu zatın adı mutlaka işin bir tarafına dahil olur. Adı genellikle de “karanlıklar prensi” lakaplı Richard Perle ile bir arada anılır.
Wolfowitz, geçen günlerde ABD Temsilciler Meclisi Bütçe Komitesi’nde, “2004 mali yılı, Savunma Bakanlığı bütçe öncelikleri” konulu oturumda konuşmuş. Paul Wolfowitz’in şimdiki görevi ABD Savunma Bakan Yardımcılığı. Wolfowitz, Türkiye ile ABD arasındaki müzakerelerin durumu ve ekonomik yardım paketi konusunda bu komiteye bilgi vermiş. Söyledikleri arasında şunlar da bulunuyor: “Türk ekonomisi uzun dönemde çok yarar sağlayacak. Eğer Türkiye bize yardım ederse, sadece bize değil, kendine de yardım etmiş olacak. Biz, Türkiye ile veya Türkiye’siz amacımıza ulaşabiliriz. Ancak Türkiye ile daha hızlı, bölgede daha az ekonomik bedel ödeyerek, daha az siyasi rahatsızlık yaratarak ve en önemlisi, tek cephe yerine Saddam’a karşı iki cephe açarak Amerikalılar ve başkalarının hayatlarına yönelik daha az risk alarak yapabiliriz.” Yani, açıkçası “Gelin komşunuzu birlikte soyalım, size de birkaç kırıntı düşer” diyor.
Aşağıya aktaracağımız sözler ise TÜSİAD Başkanı’na ait. Gazetelerde Wolfowitz’in sözleri ile aynı gün -cuma- yer aldılar. Tuncay Özilhan, TÜSİAD ve Boğaziçi Üniversitesi Dış Politika Forumu tarafından düzenlenen “Irak krizi: Askeri Müdahale ve Siyasi Gelecek” konulu konferansın açılışında konuşuyor. Türkiye’nin ABD ile yürüttüğü pazarlıklarda “askeri, stratejik çıkarlarını” gözetmesinden dem vuran TÜSİAD Başkanı şöyle devam ediyor: “Türkiye’nin bu bağlamda, Amerikan askerlerinin kendi topraklarında konuşlanması için vereceği izinden önce, haklı olarak stratejik ortağıyla iki konuda yoğun bir görüş alışverişi ve müzakere sürecine girdi.” Bunlardan birinin, “Körfez Savaşı sonrasında karşılaştığı ekonomik ve insani sorunların getirdiği bilinçle hareket eden Türkiye’nin, benzer sonuçlara karşı Amerikan ekonomik desteğini daha baştan talep etmesi ve ABD’den sözde kalmayacak taahhütler istemesi olduğunu” söylüyor. Yani o da, büyük soyguncudan şimdiden pay ve garanti talep ediyor. Ya da sahibinin sesinin binlerce kilometre uzaktan Türkçe’ye çevrilmesi, uşağın sesinin bu yakadan yankılanması olarak da anlaşılabilir.
Şimdi bir düşünelim; mahallemizde, evimizde oturuyoruz. Dışarıdan bir takım soyguncular evimizin kapısını çalıyorlar ve “Komşunuz çok değerli mücevherlere sahip, sizin eve yerleşirsek, buradan yana kolayca geçebilir ve soygunu kolaylıkla gerçekleştirebiliriz, bunun karşılığında da size bir şeyler veririz” diyorlar. Böyle alçakça bir teklifi hangi namuslu insan kabul eder? Hangi insan ortaya çıkıp kolay kolay “Canım soyguncular zaten komşuyu bizim katkımız olmasa da soyacaklardı, şu parçada da zaten benim gözüm vardı” diyebilir? Üstelik bir ülkenin başına bombalar yağdırıp onbinlerce masum insanın ölme tehlikesi yokken, ya çok az kan dökülecek, ya da hiç dökülmeyecekken! Bugün Türkiye’nin sürüklendiği durumun, yukarıda çizilen hayali senaryoya benzediğini kim reddedebilir. Bir ülke açısından bundan daha utanç verici bir şey olabilir mi?
Ama elbette buralara bir günde gelinmedi. Bir önceki hükümet de, ülke tarihinin gördüğü en milliyetçi hükümetti. IMF memurlarının iki dudağı arasından çıkan her söz, onlar için mutlaka yerine getirilmesi gereken emirler oldular! Hangi işletmelerin tasfiye edileceğine, kaç işçi atılacağına, ne kadar zam yapılacağına, hangi vergilerin salınacağına... hep onlar karar verdi. Arada bir büyük efendinin bazı adamları çıkıyor; “IMF Türkiye’yi bizim için satın aldı, savaşta yanımızda olacaklar” diyordu. Daha önceki hükümetler ve ondan öncekiler, daha da evvelkiler... Durum hiç değişmedi. Ülkenin emperyalizme bağımlılık süreci, ulusal onurun da yerlere serilmeye başlandığı bir süreç oldu.
Ama bu ülkenin işçi ve emekçilerine güvenmek gerekiyor. Onlar geçmişte ne yoklukların içinde büyük bir kahramanlık destanı yazmışlardı. Şimdilerde yine ülkenin gerçek sahipleri sokakları ve alanları dolduruyorlar. Şimdiki soyguncuların akıbetlerinin, öncekilere benzememesi için hiçbir neden bulunmuyor. Hiç kuşku duymamak gerekiyor ki, artık onlar için de geriye doğru sayım başlayacak.


 
Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

ABD defol!

Türkiye’yi ABD işgal planlarının maşası durumuna getirmek isteyen tezkerenin mecliste reddi, başında itibaren bu işgale ve ülkenin ABD uydusu haline getirilmesine karşı, açık bir tavır koyan halkın kazandığı büyük bir zaferdir. Halk, emperyalistlere, ülkenin kanını, canını emen, üç beş büyük işbirlikçi holding patronuna, TÜSİAD’a ve onların yalancı borazanı durumdaki bir kısım medyanın uşak ruhlu yöneticilerine, güçlü ve unutulmayacak bir tokat indirmiştir. Bir başka ifadeyle, ABD’nin bombaları, büyük bir hevesle o bombaları ateşlemeye çalışanların tepesine düşmüştür.
Tezkerenin reddedilmesi, pek çok bakımdan yeni gelişmelerin başlangıcı olarak değerlendirilebilir.
En başta, ABD’nin Irak işgalinde gönüllü bir rol oynama hevesinde olduğunu her fırsatta gösteren, Meclis oylamasının sonucunu bile beklemeden ABD’ye ülke topraklarında fiili yerleşme serbestliği sağlayan, Diyarbakır başta olmak üzere bölge illerini ABD üssü olarak onaylayan hükümetin işbaşında kalmasının artık meşru bir zemini kalmamıştır. Hükümet, ABD’nin işgal politikalarına destek vermek, ülke topraklarını işgalci kuvvetlere açmakla, zaten meşruiyetini yitirmişti. Eğer Meclis’ten, tezkereye evet oyu çıkmış olsaydı bile, bu kararın toplumsal bir meşruiyeti olmayacaktı. Tezkerenin ret kararı, aynı zamanda savaşçı hükümetin ve onun politikalarını reddi anlamındadır.
Bu kararla, bundan önce Hükümetin ABD ile imzaladığı, bütün anlaşmalar geçerliliğini yitirmiştir. Bu temelde Sabiha Gökçen, Diyarbakır, Batman havaalanları, Mersin, İskenderun, Taşucu limanlarının, Mersin, Irak demiryolu hattının ABD ordularının emrine verilmesiyle ilgili hükümet kararları geçersizdir. Dolayısıyla, söz konusu havaalanı, üs ve limanlardaki ABD işgali son bulmalıdır. Bu kararla, Hükümete ülke dışına asker gönderme izni istemi de ret edilmiştir. Böylece, şu anda Kuzey Irak’ta bulunan Türkiye ordusuna bağlı askeri güçlerin varlığı da yasadışı bir duruma düşmüştür. Dolayısıyla Kuzey Irak’ta bulunan askeri güçler, sınır içine çekilmek zorundadır. Bu ise Kuzey Irak’ta Türkiye ile Kuzey Irak’lı Kürtler arasında doğması muhtemel çatışma riskinin de aza inmesidir.
Şimdi yapılması gereken şeylerden bir de Kuzey Irak’ta bulunan askerin geri çekilmesidir.
KARAR BÖLGEYİ ETKİLEYECEKTİR
Tezkerenin ret edilmesinin etkilerinin sadece ülkeyle sınırlı olmayacağı ortadadır. Petrol bölgesinde yer alan ülkelerin Amerikancı yönetimlerinin işi şimdi daha da zorlaşacaktır. S.Arabistan, Kuveyt, Ürdün, Bahreyn vs. gibi ülkelerin yönetimleri ile halklar arasında ciddi görüş ayrılıklarının olduğu, yönetimlerinin işgalden yana tavır almalarına karşın, halkların tam tersi yönde düşündükleri bilinmektedir. Bu karardan sonra, bu ülke yönetimlerinin işgalcilere destek vermeleri eskisinden daha da zorlaşacak, moral gücü yükselen halkların, Amerikan karşıtı düşünce ve tutumlarda daha cesurca ve açık davranacakları açıktır.
Peki bu karardan sonra ABD’nin ilk açıklamalarındaki gibi, sonucu “saygıyla” karşılayacağı, kaderine boyun eğip, pılıyı pırtıyı toplayıp gideceği düşünülebilir mi?
Elbette ki hayır. ABD’nin hemen pes etmeyeceği, hem direkt, hem de TÜSİAD vb. işbirlikçileri devreye koyarak İkinci, üçüncü tezkereler için hükümete bastıracağı, fiili yolları deneyeceği, medya aracılığıyla halkı yoğun bir propaganda bombardımanına tutacağı ortadadır. Bu bağlamda, korku senaryolarının bir biri ardına piyasaya sürüleceği, ekonomik yaptırım ve kuşatmaların uygulanacağını, piyasalarla oynamak, borsa spekülasyonları gibi yöntemlerle halkı boyun eğdirmeye çalışacağını tahmin etmek zor değildir.
YÜRÜNECEK YOL BELLİDİR
ABD’nin hedefi Irak’ı teslim almak, enerji kaynaklarına el koymakla sınırlı değildir. O aynı zamanda, tam köleleştirilmiş bir Türkiye peşindedir. Şimdi, ABD’nin düşmanlık oklarının Türkiye üzerine çevrilmesi, “uygarlık çatışmaları” adı altında yeni bir İslam düşmanlığının işlenmesi şaşırtıcı olmayacak, Türkiye’yi boyun eğdirmek için Kuzey Irak, Kıbrıs, Ege, Kıta sahanlığı, Ermeni meselesi vb. kışkırtmalar gündeme gelebilecektir. Ancak batakta olan Amerika’dır. Yapacağı her hareket, girişeceği her türlü fırıldak, ABD’yi daha da zor duruma düşürecek, bölge halklarının gözünde daha da düşmanlaştıracak, bölgede ki varlığı ciddi biçimde tehlikeye girecektir.
O zaman yapılması gereken meydandadır: ülkemiz ve halk, bu baskı ve şantajlardan, ABD ve NATO üslerini kapatılması, IMF-Dünya Bankası gibi kuruluşlarla ilişkilere son verilmesiyle kurtulacaktır.
Halka muhalefeti, halkın gücü büyük bir zafer kazanmıştır. Şimdi yapılması gereken bu yolda ilerlemek, savaş karşıtı cepheyi IMF karşıtlığıyla birleştirip, kazanımları çoğaltmaktır.
Halkın kararlılığı, açık ve net tavrı ona son yılların en büyük zaferini kazandırmıştır. Hükümetin bundan sonra meclisin önüne koyması muhtemel tezkerelerin hiçbir toplumsal meşruiyeti olmayacaktır. Çünkü artık hükümetin toplumsal meşruiyeti kalmamıştır.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  Dünyaya Bakış..........Taylan Bilgiç

ABD’ye yeni bir darbe geliyor...

ABD’nin saldırı planları, aynı gün içinde iki önemli darbe aldı. Önceki akşam ve dün televizyonlarda arz-ı endam eden Amerikan uşakları, savaş tezkeresinin TBMM’de “kılpayı” reddedilmesini kabul edemeyip “Bir oylama daha olsun, çekimser milletvekillerinin fikirlerini netleştirmelerine fırsat tanınsın” diye ağlaşırken, Mısır’da toplanan Arap Birliği Zirvesi de, “Irak savaşına karşı” bir deklarasyon yayınladı.
Bu iki gelişme arasında paralellikler kurulabilir. Arap Birliği’nin yayınladığı deklarasyonda “Irak’a karşı askeri harekâtın ya da herhangi bir Arap ülkesinin güvenliğinin tehdit edilmesinin tümden reddedilmesi” ibaresi dikkat çekiyor. Bildiride, “Liderler, ülkelerinin Irak’ın güvenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan bir askeri harekâta katılmaktan kaçınırlar” denilmiş. Bu ifade elbette olumlu, fakat “Amerikan askerlerinin Arap ülkelerini kullanarak saldırıya ‘pasif’ destek vermesi” reddedilmiş değil. Zaten ABD de onlardan, silahları kuşanıp Bağdat’a yürümelerini istemiyor! Üsler ve hava sahaları açılsın, Amerikan askerlerine “giriş-çıkış” izni verilsin yeter!
Arap liderlerin savaşa karşı çıkarken bile kaypaklıktan vazgeçmemesi dikkat çekici. Ancak unutulmamalı ki ABD, bu zirveden Irak hükümetine “çekilme” çağrısı yapılmasını bekliyordu. Efendisinin bu emrini yerine getirmeye cesaret edebilen tek kişi, zirveye dahi katılamayacak kadar hasta ve yaşlı olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin lideri oldu. Suudi Arabistan, bu talebe itiraz etmedi. Ancak diğer ülkeler, şöyle ya da böyle, bir Arap ülkesinin içişlerine küstah bir müdahale anlamını taşıyan BAE inisiyatifine itibar etmediler.
Sonuç bildirgesi, Washington’da “hayal kırıklığı” yaratmış olmalı.
TBMM’deki oylama da, savaş karşıtı mücadelede önemli bir kazanım. Ancak ABD’den gelen haberler, Bush yönetiminin bu oylamayı “olmamış” sayma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Hükümetin, Washington’a “yeni bir oylama yapılacağı” yönünde güvence verildiği iddiaları gündemdeydi, ancak dünkü gelişmeler bu durumu değiştirdi. Yine de, savaşa karşı savaşta yeni bir aşamaya girildiği söylenebilir.
Saldırganı yaralayan iki gelişme, onu daha da hırçınlaştıracaktır kuşkusuz. Ama dün, üçüncü ve çok önemli bir “yara” daha açıldı. Bush yönetiminin devasa casusluk mekanizmasını, Güvenlik Konseyi’nde yaklaşan yeni oylama öncesinde, “kararsız veya savaşa karşı duran” devletler aleyhine harekete geçirdiği ortaya çıkarıldı.
The Observer gazetesinde dün yer alan haber, ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) üst düzey bir yöneticisi tarafından NSA ajanlarına gönderilen “çok gizli” bir talimata dayanıyor. Buna göre, New York’ta bulunan çeşitli ülkelerin BM Güvenlik Konseyi heyetlerinin ev ve işyeri telefonları, elektronik posta mesajları “takip altına” alınmıştır. “ABD ve İngiltere heyetleri dışındakileri” hedefleyen bu casusluk operasyonunun hedefi, Güvenlik Konseyi üyelerinin Irak konusunda nasıl bir eğilim içinde olduklarını saptamak.
Gizli emirde, en önemli hedefin Angola, Kamerun, Şili, Meksika, Gine ve Pakistan olduğu açıkça belirtiliyor. Bu altı ülke, şimdiye dek oylarının rengini belli etmediler ve “Savaşa evet” demeleri için ABD tarafından adeta kuşatma altına alınmış durumdalar.
NSA “Bölgesel Hedefler” departmanı başkanı Frank Koza “Bunun yanı sıra, Güvenlik Konseyi üyesi olmayan BM üyelerinin iletişimlerine, Güvenlik Konseyi’ndeki tartışma ve oylamalara dair (bir bilgi çıkarsa diye) ilgi gösterilmesini istedik.. Şu anda Konsey üyesi olmayan ülkelerden de, önemli perspektif ve öngörüler edinebiliriz” demiş.
NSA’nın “Bölgesel Hedefler” departmanı başkanı Frank Koza’nın imzasını taşıyan emrin tarihi 31 Ocak 2003. Yani BM heyetlerinin takip altına alınması, en az bir aydır devam ediyor.
The Observer’ın kaynaklarına göre, bu skandal emri veren kişi, ABD Başkanı Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’ın ta kendisi. Dolayısıyla, Bush’un da emirden habersiz olması mümkün değil.
Gazete, emrin dilini ve içeriğini üç eski istihbaratçıya doğrulatarak bu haberi yapmış. Frank Koza’nın NSA’nın ilgili bölümünde çalıştığı da doğrulanıyor.
NSA, Amerikan yönetiminin casusluk/istihbarat faaliyetlerini birleştiren en önemli kurum. Echelon adlı uluslararası casusluk aygıtı da, doğrudan bu örgüte bağlı olarak işletiliyor. Dünyanın her noktasındaki iletişimi takip etme yeteneğinde olan bu aygıt, Abdullah Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesiyle de gündeme gelmişti.
NSA’nın iç iletişimini kim, nasıl takip etmiş olabilir? Dahası, bu bilgiler nasıl oldu da bir gazeteye ulaştı? Yanıtı yine Observer vermiş: “Operasyonun, Avrupa’daki rakip (casusluk) örgütleri tarafından fark edildiği belirtiliyor. Avrupa istihbaratından bir kaynak, Amerikalıların bu konuda büyük bir ısrarla hareket ettiklerini söyledi.”
Anlaşıldığı üzere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerin, BM’de dönen Amerikan dolaplarına, Konsey üyesi ülkeleri her yolla teslim alma çabasına yanıtı, medyayı ve “kendi casusluk imkânlarını” kullanmak olmuş. Yani Observer haberi, Avrupa’nın ABD’ye karşı yürüttüğü casusluk faaliyetinin bir ürünü! Haberin en önemli yanlarından biri, Avrupalıların bu “intikamı” olsa gerek...
BM temsilcileri ve misyonlarına karşı casusluk faaliyetinde bulunmak, ağır bir suç, bir hakaret olsa gerek. Bu faaliyet açığa çıktıktan sonra dahi Amerikan baskı ve şantajına boyun eğmek, söz konusu ülkelerin bu hakareti “kabul ettiği” anlamını taşıyacak. Şimdi soru, bu devletlerin, dünyanın ve Amerikan saldırısına karşı çıkan kendi halklarının gözü önünde buna cesaret edip edemeyeceği.
Galiba, BM Güvenlik Konseyi’nde Amerikan saldırganlığına yeni bir darbe vurulmak üzere...


 
Başa dön

  Sadede Gelelim..........Cem Somel

Komşuya müdahaleye hayır!

TBMM, hükümetin savaş tezkeresini reddetti. Bu ret, her ne kadar kıl payı farkla gerçekleşmiş dahi olsa, önemli ölçüde demokratik kitle örgütlerinin gayretlerinin neticesidir.
Ancak Türkiye’nin Irak harbine bulaşma tehlikesi geçmemiştir. Henüz (bu yazının kaleme alındığı 1 Mart günü akşamı) ABD’nin tepkisi ve Bakanlar Kurulunun ne yapacağı belli değildir. ABD’nin iktisadi ve (Kürtlerle ilgili) siyasi tehditleri sonucunda iktidarın, yeniden Meclise bir tezkere göndermesi mümkündür. CHP’nin tercih ettiği şekilde, yabancı asker konuşlandırma iznini, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yabancı ülkeye gönderme izninden ayırarak, iki ayrı tezkere gönderebilir. Milli Güvenlik Konseyi çevresinin de bunu hararetle “tavsiye” edeceği tahmin edilir. CHP, hükümetin TSK’yı yabancı ülkeye göndermesine onay vereceğini beyan etmiştir. Şimdi bu konunun tezkere tartışmalarının odağını -ve başlıca baskı unsurunu- teşkil etmesi mümkündür.
Türkiye’yi yöneten egemen çevreler, Irak’ta federal bir siyasi yapılanmanın Türkiye’nin bütünlüğünü tehlikeye atacağını öne sürmektedirler. Bu sebeple AKP iktidarı, ABD Irak’a askeri saldırı düzenlediğinde Irak topraklarına asker sokmak, yani bu komşu ülkenin egemenliğini ihlal etmek için Meclis’ten izin talep etmiştir. Egemen çevreler son haftalarda Türkiye’de Kürt halkını tahrik edecek (tecrit gibi) uygulamalarla Irak’ın egemenliğini ihlal etmeyi haklı gösterecek bir gerilim yaratmaya çalışmış ve hâlâ çalışmaktadırlar.
Bu memlekette yıllarca kan döküldükten sonra çatışmalar durmuş ve bir sakinleşme ve barışma dönemi başlamış iken, sınır ötesi bir maceraya kılıf uydurmak için yurtta ortalığa kıvılcımlar saçmanın, “vatanın bütünlüğünü korumak” amacı ile bağdaşmadığı açıktır.
ABD müdahalesi olmadan da, Irak halkının demokratik mücadelesi sonucunda bir federal yapı ortaya çıkabilirdi. O zaman da Türkiye, Irak’a siyasi yapısını belirlemeye girişecek miydi? Asker göndermeye kalkışacak mıydı?
Ya ilerde İran’da bir devrim olur ve İran halkı, yeni anayasa hazırlayıp federal bir cumhuriyete dönüşmeye karar verir ise? O zaman da Türkiye’nin egemen çevreleri, İran’ın Kürdistan vilayetinin (İran’ın bu isimde bir vilayeti vardır) federe devlet olmasını önlemek için İran’a asker mi gönderecektir?
Türkiye’nin bütünlüğünün devamını, sınırları dışındaki gelişmeler değil, sınırları dahilinde olup bitenler belirler. Türkiye’nin bütünlüğü, her şeyden önce devletin Kürtlerin ve diğer bütün milliyetlerin demokratik ve kültürel haklarını tanıması, ikincisi bölgeler arası iktisadi gelişme farklarını giderecek politikalar uygulaması ile temin edilebilecek gönüllü birliğe bağlıdır. Bu memlekette nüfus memurları insanların bebelerine koydukları isimlere karışmaktadır. Öte yandan Kocaeli ilinde fert başına gelir, Muş ilindekinin on bir katıdır. Yoksul, geri kalmış illeri -ve bu arada Güneydoğu ve Doğu illerini- Türkiye’nin diğer bölgelerinin seviyesine getirmek, kamu yatırımı ve toprak reformu gerektirir. Türkiye’nin bütünlüğü, demokrasi ve kalkınma ile muhafaza edilebilir. Komşu ülkelerdeki Kürtler’in yönetim şekline karışarak, onlarla çarpışarak değil!
Türkiye’de üslenecek ABD kara birliklerinin Irak’a saldırmasının önünü almışız gibi görünüyor. Ama Türkiye’nin hakim sınıfı, Türk emekçileriyle Kürt emekçilerinin iş ve aş davasında birleşmemesi için sınır ötesi askeri harekâtları kullanmaya teşnedir. Demokratik kitle örgütlerinin şimdi gayretlerini, ABD’nin harbine karşı çıkarken Türkiye’nin kendi başına bir maceraya girmesini önleme doğrultusunda yoğunlaştırması gerekir.

e-posta:
somel@metu.edu.tr

  Başa dön

  Yaşadıkça..........Enver Şat

Sıra emperyalist işgalde

1 Mart 2003 tarihinde, cumartesi günü Mecliste, Irak’a saldırı teskeresi salt çoğunluğun bir fazlasının oyu sağlanamadığı için geçmedi. Bu durum Türkiye ve Ortadoğu halkları açısından oldukça güzel bir gelişmedir. Böyle bir ahlaksız savaşta, haksızın yanında, mazlumun halkların karşısında yer almak insan olana yakışmaz. Bu konunun gündeme bile gelmemesi gerekiyordu. Çünkü böyle ahlaksız ve vicdansız bir saldırıya bütün halk karşıydı. Kabul edilirse halka rağmen kabul edilmiş olacaktı. Halk ise, o gün meydanlardaydı. Her görüşten, her inançtan, her bölgeden insanlarımız, o gün bu ahlaksız saldırıya karşı bir araya gelmişlerdi. İşte bu birlik hain yüreklere korku salıyordu. Böyle bir saldırıya evet demek hangi hükümet olursa olsun kendi sonuna evet demekti. Kaldı ki bu saldırıyı gündeme getirip, oylatmak bile bu hükümetin ömrünü kısaltmıştır. Görünen o ki bu hükümet gidicidir. Yani ampulün flamanı koptu. O artık sadece işe yaramaz cam tüpten başka bir şey değildir.
Emperyalist odakların bütün çabalarına karşın artık cin şişeden çıkmıştır. Halkımız uyanmaya başlamış ve savaşın bedelinin ne olacağının bilincine ulaşmaktadır. Her kesimden Türkiye halkı bu savaşa karşı bir araya gelmiştir. Cumartesi günü türbanlısı-türbansızı, ‘sağcısı’-’solcusu’, her bölgeden insanlar bir araya gelip, bu ahlaksız savaşa karşı birlik olmuştur. Tıpkı ulusal kurtuluş savaşındaki gibi bir dayanışma sergilenmiştir. İşte asıl bu durum egemenleri korkutmaktadır. Çünkü, bu birlikteliğin bir adım ötesi sınıfsal dayanışmadır. Demokratik, bağımsız bir Türkiye’nin kurulmasıdır.
Bu savaşı en çok savunanlar ki; emperyalist güçlerle birlik olup, halkı sömüren anamalcılardır. Onların yurt dışında mülkleri ve dolarları yurt içindekinden az değildir.
Yani onların kökü dışarıdadır.
Oysa hangi bölgeden ve inançtan olursa olsun, hiçbir emekçinin, halktan insanların, yurt dışındaki bankalarda bir sentleri bulunmamaktadır.
Bizlerin vatanı Türkiye’dir.
Oysa komprador anamalcıların vatanı emperyalist ülkelerdir. O nedenle bizim çocuklarımızın ölmelerine, ülkemizin işgal edilmesine yardımcı olabilmektedirler. Bunu yaparken de, “bu savaşa ülkenin geleceği için girmemiz gerektiğini” söyleyebilmektedirler. Cumartesi günü bu oyunların tutmayacağı görüldü. Bundan sonraki adımımız, bu birlikteliğin bozulmasına izin vermeden, savaş taraftarlarının halkın önüne gerdikleri perdeyi yırtmak olmalıdır. Özellikle bu emperyalist şer odaklarının, içerideki kilit noktalardaki işbirlikçileri aracılığıyla, türban ve İmralı adası üzerinden gerginlikler yaratmak isteyeceklerini düşünüyorum. Bu noktaları güçlendirmek gerekmektedir. Cumartesi günü emekçiler cephesinin bu sorunları aştığını gördük. Bu tür sorunlar, demokratik ve bağımsız bir Türkiye’de, halkçı bir tarzda çözülebilecek küçük problemlerdir. Emperyalist savaşa karşı birlik olmasını bilen bu halk, birbirini farklılıklarıyla kabul edip, bir arada ve birlikte üreterek yaşamayı bütün kışkırtmalara karşın başaracak durumdadır. Biz yurtsever toplumcu aydınlara düşen görev, bu birlikteliğin gelişmesine katkı sunarak, emperyalist oyunlara karşı toplumun bütün kesimlerini uyanık tutmaktır. Savaşın nedeninin anamalcı düzen olduğu iyi anlatılmalıdır.
Bu gün ve daha sonraki günlerde bu tepkilerimizi artırarak sürdürmek zorundayız. Ülke şu anda havaalanları ve limanlarımızdan başlayarak işgal edilmektedir. İşgal edilen limanlarımızı ve hava alanlarımızı temizlememiz gerekiyor. Vatan toprakları ABD üslerinden temizlenmelidir. Anamalcı düzene ve emperyalizme karşı demokratik, bağımsız Türkiye’yi gerçekleştirmek için daha fazla çalışmanın zamanıdır.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  Ayrıntı..........U. Ozan Darıcı

Seyirci kalmayın!

ABD’nin, Irak’a düzenleyeceği savaşa karşı eylemler tüm dünyada olanca hızıyla devam ederken, bu eylemlerin yansıması neredeyse tüm spor müsabakalarında da kendisini gösteriyor. Son olarak UEFA Kupası’nda Atina’da oynanan AEK-Malaga karşılaşmasında evsahibi takımın taraftarları tribünlere “Savaşma, gol at” yazan bir pankart asarak, olası savaşı protesto ettiler.
Sporun gerçek anlamı artık unutuldu. Dostluğun, centilmenliğin ve dayanışmanın önplanda tutulması gereken sporda, ne yazık ki artık bu değerler geçerliliğini yitirmiş ve unutulmuş durumda. Stadyumlarda ve salonlardaki insanların birçoğu bu değerleri bilmiyor bile. Garip ve anlaşılmaz bir kazanma hırsı tüm ‘sporseverleri’ derinden etkiliyor. Bu hırs yüzünden kimse etrafında olup biteni algılamaya çalışmıyor. Ancak son dönemde spor müsabakalarında, ABD’nin Irak’a düzenleyeceği savaşa karşı bir tepki yükselmekte. Ulusal ve uluslararası karşılaşmalarda bu tepkinin yansımalarını görüyoruz. İlk olarak Türkiye ile Ukrayna arasında İzmir’de oynanan maçta, sahaya atlayan bir genç, elinde savaş karşıtı bir pankartla fırladı. (Milli Takım menajeri Can Çobanoğlu kabadayı edasıyla gencin üstüne yürüyüp, galiz küfürler etti. Bu nasıl spor adamlığı?!) Abdullah Gül’ün stadyuma geldiğinin anonsu üzerine tüm tribünler “Savaşa hayır” sloganları attı. Bu tepki sessiz kalmadı ve Beşiktaş taraftarları, İstanbulspor maçında tribünlere “Beşiktaşlı’yız savaşa karşıyız”, “Savaşın kartalları değil, tribünün kartallarına aşığız” yazılı iki pankart astılar. Karşılaşma başlamadan önce de, o çok sevdikleri takımları için değil, Türkiye’yi bir yıkıma götürecek savaş için haykırdılar, hep bir ağızdan. Cuma günkü Evrensel’in spor sayfasında ise futbolcular ve spor yazarları, savaşa karşı olduklarını söyleyerek, çok geç kalınmadan bir şeyler yapılması gerektiğini dile getirdiler.
Türkiye’de bunlar olurken, ülke dışında da hemen tüm spor karşılaşmalarında savaş karşıtı protestolar devam ediyor. Şampiyonlar Ligi’nde Juventus-Manchester United arasında oynanan karşılaşmada İngiliz futbolseverler, Tony Blair’i uyaran bir pankart hazırlamışlardı. Atina’daki AEK-Malaga maçında yukarıda da belirttiğim gibi, “Savaşma, gol at” yazan bir pankartla olası savaş protesto edildi. Aslında tüm bu olup-biten protestolar için geç bile kalınmıştı. Tribünlerden maçı seyrederken, hakemin verdiği, kendilerince yanlış en ufak bir kararı bile saatlerce ıslıklayan, yuhalayan ve hatta küfrederek protesto eden taraftarlar, ülke savaşa sürüklenirken, nasıl tepkisiz kalır anlamak güç. Aslında tam da şimdi, olanlara ‘seyirci’ kalma zamanı değil. Bir hakemin saniyelik kararlarına bu denli keskin tepkiler veren ‘sporseverler’, aylardır tartışılan ama inatla sürdürülen bu savaşma hırsına bir cevap vermek durumundadır. Yoksa kısa bir süre sonra takımlar, Diyarbakır’da, Urfa’da, Elazığ’da, Erzurum’da, Ankara’da; futbol oynayacak stat, voleybol-basketbol oynayacak salon bulamayacaklar. Çok sevdikleri, tutkunu oldukları takımlarını seyredemeyecekler. Tüm bu olanlar toplamında bakıldığında; savaş karşıtlığının bu alanda da geliştirilmesi gerekiyor.
Bu arada ufak bir not da, Hürriyet gazetesi yazarı Fatih Altaylı’ya. Savaş karşıtı eylemlerin popüler olması ve medyatikleşmesinden şikâyet etmiş ve “Tecavüz kaçınılmazsa, zevk almaya..” başlıklı bir yazı yazmış kendisi cumartesi günü. Ülkenin yüzde 94’ü savaşa karşıyken, kendisi de savaş karşıtlarına ‘karşı’. Bu ne ‘karşıt’lık sevgisi...

e-posta:
ozandar@hotmail.com

  Başa dön

  Yaşama Kültürü..........Cengiz Bektaş

Sevgiyi paylaşalım - 2

Daha bu günden bütün limanlarımıza,hava alanlarımıza el konuldu...
Biz bunu bir kez daha yaşamadık mı?
Aynı yanlışı bir kez daha yapabilir miyiz?
Yeniden doğmayı bildik son kezinde, geçmişin en onurlu savunma savaşını vererek...
Bu gün de buna baştan, en onurlu biçimde “HAYIR” diyebilmeliyiz.
Bütün insanlık adına, bütün insanlarla birlikte “HAYIR” diyebilmeliyiz.
Bu savaş gerçekleşirse, ne güvenilir bir Birleşmiş Milletler kalacaktır ortada, ne de öteki uluslararası kuruluşlar... İşte asıl o zaman bütün yeryüzü bir diktatörlüğe, hem de kendi halkını bile duymayan, duysa da dinlemeyen bir diktatörlüğün sözüm ona imparatorluğuna dönüşecekti. Bunun sonu gerçek bir karmaşadır...
Bu günden pek çok kimsenin ipliği pazara çıkmıştır. İnsan olmayı öğrenememiş bu tür kişilere, kuruluşlara karşı “Sınır Tanımayan Barış Severler”, “Sınır Tanımayan Sanatçılar, Yazarlar” gibi yeni sivil toplum kuruluşlarının temellerini bu konferansta kurmayı bilmeliyiz.
Ozanların atası Homer’in dediklerini bir kez daha duyalım.
Ozanın, üstelik yenmiş olanın dilinde, onun sansüründen sonra bile, savaşı nasıl kargışladığını duyalım bir kez daha::

“Savaş kahreder”
“Savaş beladır”
“Kan ağlatan savaş”
“Acı veren savaş”
“İnsanları yok eden savaş”
“Yırtıcı savaş”
“Canlara kıyan savaş”

diyor Homer binlerce yıl öncesinden...
Homer, savaş tanrısı Ares’i de şöyle tanımlıyor:

“İnsanların baş belası”
“Dönek”
“Azgın”
“İnsafsız”
“Elleri kana bulanmış”
“Savaşa doymaz”

Troya’ya, Irak’a, şuraya buraya saldıranların ağızlarından çıkanları da şöyle aktarıyor:

“Bir tek kişi kaçmasın elimizden”
“Kurtulmasın ölüm çukurundan bir tek kişi”
“Ana karnındakilere bile acımak yok”
“Topu birden yok olsunlar”.

Ozanların söylediklerini, hele bundan sonra söyleyeceklerini insanlığın tarihinden tüm füzelerinizle silemezsiniz.
Sofokles’e katalım sesimizi:
BİZ BU DÜNYAYA KİN DEĞİL SEVGİ PAYLAŞMAYA GELDİK !

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  GENÇLİĞİN SESİ..........

Öğrenci konseylerinin kararı

Geçen hafta içinde toplanan üniversite öğrenci konseyleri, Yükseköğrenim Yasa Taslağı’na da, savaşa da hayır diyen bir karar aldı. Bu karar, medyanın tamamına yakını tarafından görmezden gelinirken, gazetemiz Evrensel’deki yer alışıyla da, dikkatsiz her okur için, zaten birbiri ardına savaşa karşı olduklarını açıklayan kitle örgütleri, eylem yapan toplum kesimleri arasında, “ertesi gün unutulmaya müsait” bir haberdi. Öğrenci Konseyleri, son birkaç ay içinde, birkaç kez toplanmış, Erkan Mumcu’nun yasa tasarısına, savaşa karşı çıkan açıklamalar yapmışlar, ancak üzerinde durulduğu olmamıştı.
Uzunca bir süredir “durgun” olduğu yorumları yapılan üniversiteli gençlik hareketinin, ABD’nin Irak saldırısına karşı sınırlı ve yavaş bir hareketlenme içine girdiği biliniyor. Oysa, diğer toplumsal gündemler bir yana, antiemperyalizm konusunda, üniversiteli gençlik tarih boyunca halkın harekete geçmesinde etkili bir rol oynadığı ortadadır. Emperyalizme karşı bir gençlik hareketini örmeyi kendine görev olarak belirleyen politik gençlik kesimlerinin de, memleketin kampuslerine egemen olan “duyarsızlıktan” şikayetçi olmaları, alışıldık bir manzara oluşturagelmektedir.
Cuma günü düzenlenen basın toplantısında, Türkiye Üniversiteleri Öğrenci Konseyleri Üst Kurulu adına konuşan Bilkent Üniversitesi ÖTK Başkanı Turgay Demirel, Erkan Mumcu’nun yasa taslağının “kamuoyunda söylendiği gibi reform düzeyinde olmadığını ve birçok eksiğinin bulunduğunu gördük” demişti. Öğrencilerin görüşlerinin alınmamasını eleştiren Demirel, üniversite senatoları ve yönetim kurullarında, öğrenci konseylerine “oy ile temsil hakkı” verilmesi gerektiğini de vurguladı. Savaş konusunda ise, savaşın tek sorumlusunun ABD olmayacağını, destek veren ülkelerin de payı bulunacağını belirten Demirel, “Biz üniversite öğrencileri olarak barışın egemen olduğu, savaşların yaşanmadığı bir dünya istiyor ve ‘Savaşa hayır’ diyoruz” şeklinde konuşmuştu.
Gençlik hareketinin bugünkü durumunda, üniversitelerde, seçimle belirlenen temsilcilerin oluşturduğu en yüksek organ olan Öğrenci Konseyleri Üst Kurulu’nun bu kararının da mücadeleden yana temsilciler, öğrenciler tarafından görmezden gelinmesi, neyle açıklanabilir?
Konseylerin gerçekten kimi temsil ettiği, kararlarını öğrencilere ne kadar danışarak aldıkları sorulabilir. Konseyin kararları duyurulmadan, öğrenciler arasında tartışmaya açılmadan gerçek bir temsil mekanizması oluşturmak mümkün müdür? Kararın eksik olduğu, değinilmesi gereken daha pek çok nokta olduğu söylenebilir. Bu karar yaygınlaştırılmadan eksiklerini tamamlamak mümkün olur mu?
Açıktır ki, Öğrenci Konseyleri Üst Kurulu’nun savaşa ve piyasacı YÖK yasa tasarısına karşı açıklaması, bu doğrultuda mücadele veren mücadeleci, samimi öğrenci temsilcilerinin ve öğrencilerin ellerindeki en güçlü referans olacaktır. Savaşa ve bu toz duman içinde kabul ettirilmeye çalışılan piyasacı YÖK tasarısına karşı en geniş öğrenci kesimini kapsayan bir hareket, hem böylesi meşru bir araca, hem de mücadeleye hazır olduğunu belli eden bir yönetim organına ihtiyaç duymaktadır.
Kararı bir an önce tüm kampuslere yaymak, tartışmaya açmak ve üst kurulu daha da ileri kararlar almaya zorlamak, bugüne kadar savaşa ve YÖK’e karşı mücadelenin başını çeken temsilcilere ve öğrencilere düşüyor.


 
Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

Tarihi günler...

‘Savaş’ gündemi aylarca yükselen bir ivmeyle ve iki koldan gündemin en üst sırasına oturdu.
Birinci kol, iktidarlarının ilk 100 gününde Avrupa Birliği ve Kıbrıs meselelerinin üstüne -ne büyük talihsizlik!- Irak kriziyle muhatap olmak durumunda kalan ‘AKP kurmayları’nın, ‘Ne şiş yansın ne kebap’ yaklaşımıyla ABD’nin yanında yer alırken, ülke içindeki güçlerini de korumaya gayretlerinin bütünü oluşturuyordu.
İkinci kol, bugüne kadar, ‘ABD ile müttefikiz, o yüzden şunu şunu yapmamız lazım’ lafının geçtiği her yerde kazık yemiş ve uğradığı zararın acısını yıllardır çekegelmiş Türkiye halklarının, savaşa karşı yükseltmeye, en yüksek perdeden duyurmaya çalıştığı sesidir.
‘Tarihi cumartesi’ gecesini, ‘talihsizlik gecesi’ olarak değerlendiren medyanın aldığı şekil ise (Mehmet Ali Birand gibilerinin moral bozukluğunu ve çökmüş suratlarını 37 ekran televizyona 10 metre uzaktan bakanlar bile görürdü...) içler acısı!
Yıllarca bu memleketin okullarında okumuş, bu memleket halkının parasıyla çıkan gazetelerin ve televizyonların adamı olarak dünyanın dört bir yanında fink atmış ‘gazeteci’ müsveddeleri yanlarına dizi dizi emekli paşalar ve ‘strateji uzmanları’ alarak ekranlarda bu kararla yaşanacak ‘kayıpların ne kadar büyük olduğunu’ halka ve TBMM’ye gönderilmesi için uğraşacakları yeni bir tezkerede oy kullanacak milletvekillerine anlatmaya çalışıyorlar!
Biraz şöyle bir hava hakim kılınmaya çalışılıyor: Hoş bir sürprizdi kabul, ama yeter bu kadar ‘bağımsızlıkçılık’ ve ‘demokrasi’. Hafta içi gelecek yeni tezkerenin şakası yok, o da geçmezse memleket batar!
Bunlara halk arasında ‘boyu devrilesiceler’ denir, güzel de denir!
Bu kararın Türkiye’nin ekonomik, askeri ve siyasi geleceğini karartacağını savunanlar, bu ülkede yıllardır işleyen iç ve dış sömürü mekanizmalarının zarar görmesinden endişeliler. Ve şu an ortaya çıkan ‘münasebetsiz’ durumu bir an önce toparlayıp, efendilerinden gecikmiş de olsa bir ‘aferin’ almak üzere Beyaz Saray’a çıkacakları günü iple çekiyorlar.
Kendi partisinin vekillerine söz geçiremeyen iktidar sahipleri için de, onların medyadaki elemanları için de bu geçerli. ‘Birinci kol’ silkinip toparlanma gayreti içinde yani şu an.
Peki ya ikinci kol?
Hükümetin hafta içi aldığı, “MGK’da bir kez daha konuşup öyle oylamaya gidelim” kararı sayesinde, tezkere oylamasının yapılacağı gün, önceden belirlenmiş ‘1 Mart eylemi’ nedeniyle Ankara’da bulunan onbinler ve onlar gibi düşünen yüzbinler, milyonlar?
Birinci kol, cephelerini tahkim ederken, yeniden güç toplayıp yeni bir saldırıya geçmeye hazırlanırken; ikinci kola düşen hiç şüphesiz bir an bile ‘zafer rehaveti’ne kapılmadan; bu güne kadar kendisine dahil edemediği, ‘gönülden etse bile’ pratikte yanında göremediği güçleri de harekete geçirmek, hamle süratini ve gücünü artırmaktır.
Bakınız ey kamu emekçileri, işçiler, esnaf, öğrenciler, işsizler, köylüler, kadınlar, gençler... Ve her milliyetten, iyi bir ülke için çalışıp üretmeye, kazandığını hak ederek kazanmaya, yediği lokmayı harama bulaştırmadan yemeye çalışan milyonlar!
Sizin oylarınızla seçilen milletvekillerinin iradesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş yıllarından beri ilk kez sizin istediğiniz yönde tecelli etti. Şimdi bu ‘tarihi’ kararı, tarihe gömmek isteyenler içine düştükleri şaşkınlığı aşmaya, küfelerindeki yumurtaları daha fazla kırmadan yeni taarruzlar geliştirmeye çalışıyorlar.
Bu yeni saldırıların önünü kesmek de sizin elinizde.
Sadece ABD’yle birlikte Irak’ta savaşa girmemek değil, ABD’nin dünya egemenliğini yürütme gayretlerine hiçbir şekilde katılmamak, gerçekten bağımsız ve demokratik, ama her zaman ve durumda bağımsız ve demokratik bir ülke isteğini daha güçlü ifade etmek günlerindeyiz hepimiz...
İyi haftalar!..


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net