www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Şafağın eşiğinde
“Tarihin sonunda değiliz. Tarihin sonunun geldiğini söyleyenleri şaşırtacak belki de kızdıracak, ama üstüne basarak vurgulamak gerek: İnsanlık büyük bir inançla tarihi başlatmaya hazırlanıyor.

Küba: Orda bir ada var uzakta
Devrimi görmüş inançlı sosyalist. Amerika’nın Küba üzerindeki kuşatmasını, Küba’nın fakirliğinin Küba’ya ait olmadığını anlatıyor... Üstündeki elbiseyi beş yıl boyunca giydiğini, gerekirse bir beş yıl daha giyeceğini gururla vurguluyor.

Esnafın kâbus günleri
Olası Irak savaşı, krizlerden çok çabuk etkilenen mobilyacılık sektöründe işleri durdurdu. Adana’da son 3 ay içinde 40 mobilya atölyesinin kapısına kilit vuruldu.


Şafağın eşiğinde
Doç. Dr. Ahmet Haşim Köse - Doç. Dr. Ahmet Öncü
22 Ocak-15 Şubat tarihleri arasında önemli bir kısmı Güney Amerika’da olmak üzere Amerika kıtasındaydık. Eski Dünya’dan “Yeni Dünya’ya” yolculuğumuzun her anında “Başka Bir Dünya’nın Mümkün” olduğunu düşündük, söyledik, duyduk ve daha da önemlisi gördük. İnsanlık başka bir dünyanın şafağında ve her yanımızı sarmış bulunan karamsarlık havasına rağmen inatla umudunu bugünden yarına kuruyor. Tarihin sonunda değiliz. Tarihin sonunun geldiğini söyleyenleri şaşırtacak belki de kızdıracak, ama üstüne basarak vurgulamak gerek: İnsanlık büyük bir inançla tarihi başlatmaya hazırlanıyor. Şimdiden 21. yüzyılın, insanlığın özgürlük mücadelesi tarihinde çok önemli bir dönemi oluşturacağı görülüyor. Porto Alegre ve Havana’nın güneşli topraklarından yükselen sesin ruhu, günlerce ve saatlerce bize bunu anlattı. Aslında sizlerle paylaşacağımız o kadar çok izlenimimiz var ki, nereden ve nasıl başlayalım, bilemiyoruz. Belki de her şeyi yazmaya çalışmak yerine Kavafis’in bir şiirinde bir dostuna seslenişine kulak vererek; “öyle şeyler yazmalıyız ki yaşadıklarımızdan bir şeyler olmalı içinde.” Az ama yaşanmış şeyler olmalı yazacaklarımız. Küba’lı devrimci ve şair Jose Marti’nin “sen ve ben bir süre aynı toprağa ayak bastık, hepsi bu” dizelerini birbirimize anımsatarak bindiğimiz uçakla eski kıtayı terk edip yeni dünyaya yol almaya başladığımız sıralarda, dünyanın 156 ülkesinden 100.000’e yakın başka insan Porto Alegre topraklarına ayak basmak için yola çıkmış. Şehre ismini veren “Alegre” yani “Mutluluk” 2001 yılından bu yana bu şehirde düzenlenen Dünya Sosyal Forumu (DSF) ile birlikte “Başka Bir Dünya Mümkün” anlamına gelmeye başlamış sanki. Porto Alegre’den, yani Mutluluk Liman’ından üç yıldır binlerce insan; içinde açlığın, savaşların, sömürünün, her türden ayrımcılığın ve doğa düşmanlığının olmayacağı bir dünyaya doğru demir alıyor. Varacakları limanda Davos kentinin ihtişamlı kongre merkezlerinde bir araya gelerek milyarların kaderine hükmeden “Dünya’nın Efendileri” olmayacak belki, ama herkesin içebileceği bir yudum su, yiyebileceği bir lokma ekmeği olacak. Efendilerin sınırsız bir dünyada sınırsız sermaye açlığını bastırma hayaliyle kıyaslandığında, başka dünyanın seyyahlarının hayali bu kadar mütevazi. Mütevazi ama dürüst bir hayal. Suyun ve toprağın yani yaşamın mallaştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz. DSF’ye katılan örgüt, hareket ve kişiler aralarındaki inanç ve görüş farklılıklarına rağmen bu konuda ortaklaşıyorlar. Dolayısıyla “hareketlerin hareketi” olarak da tanımlanan DSF, Davos’lu Efendi’lerin karşısına mallara karşı yaşamı savunmak adına çıkıyor. Yaşam zengin, yaşam çeşitli ve şaşırtıcı. DSF’de bu nedenle zengin, çeşitli ve şaşırtıcı ve bir o kadar da tanımlanması ve anlatması zor.
Dünya uykusundan uyandı
Porto Alegre’de bir hafta boyunca konferans, seminer, çalışmalar, konuşmalar ve bölgesel ve yerel sosyal forumlar hakkında dialoglardan oluşan binlerce faaliyet düzenlendi. Sürekli hareket halinde bir salondan diğer bir meydana, bir meydandan diğer bir stadyuma gidip gelen insanlar her akşam geniş bir alanda buluşarak şarkılar söyleyip, dans ettiler. Her yaş, cins ve ırktan 100.000 kişinin katılımıyla bir karnaval havasında başlayan DSF bir yıl sonra Hindistan’da buluşmak üzere dağılırken, insanlar birbirlerine bir şeyin bittiğini değil daha henüz yeni başlamakta olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. İmkânı olsa kimse Porto Alegre’den ayrılmayacak, devam etmekte olan “küresel” akışta yan yana ve beraber durmaya devam edeceklerdi. Oysa yeniden ve daha güçlü buluşmak için şimdi ayrılmak, dünyaya dağılmak ve mücadeleye yerelliklerde devam etmek gerekiyordu. Kapanış günü Filistin’li ve İsrail’li delegelerin kol kola girip savaşa karşı barışı temsil ettikleri ve Irak’ta savaşa hayır denildiği bir sırada, Porto Alegre’yi binlerce insanın söylediği “Enternasyonal”in yumuşak melodisi sarmıştı. Dünya “uykusundan uyanmıştı” artık ve sanki insanlık dünyaya Aragon’un dizelerini fısıldıyordu: “En sonu ben olduğum toprak/Sun kendine gül olanı.”
23-28 Ocak tarihleri arasında gerçekleştirilen DSF’nin bu yıl için seçtiği tartışma konuları;
  • Demokratik sürdürülebilir kalkınma
  • İnsan hakları, eşitlik ve çeşitlilik
  • Medya, kültür ve karşı-hegemonya
  • Siyasi iktidar, sivil toplum ve demokrasi
    l Demokratik dünya düzeni, militarizme karşı barış mücadelesiydi.
    Foruma en geniş katılım Brezilya’dan oldu. Brezilya’lıları ABD’liler izliyordu. Fransa, İtalya, Arjantin, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinden de çok sayıda delege Porto Alegre’ye gelmişti. Çoşkulu açık alan toplantılarında ve yürüyüşlerde ellerinde ses kayıt aletleriyle dolaşan yüzlerce genç katılımcı “Başka Bir Dünya Mümkün” sloganını mümkün olan her dilinden kayıt etmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.
    Ole, Ole, Lula Lula...
    Foruma Türkiye’den 15 kişi katıldı. Biz de dahil çoğunluk “Bağımsız Sosyal Bilimciler” kimliğini taşıyordu. Katılımcılar arasında öğretim üyeleri, sendikacılar ve gazeteciler vardı. Bağımsız Sosyal Bilimciler olarak “Türkiye Krizi: Ekonomik ve Siyasi Dersler” başlıklı bir oturum düzenledik. Oturumumuza sadece küçük bir Brezilya’lı üniversite öğrenci grubu katıldı. Bir başka deyişle Portekizce dışında sadece İngilizce olarak gerçekleştirilen yüzlerce oturumun başına gelen bizimde başımıza gelmiş ve oturumumuz neredeyse boş geçmişti. Bunu fırsat bilerek bize tahsis edilen odada Türkiye delegasyonu olarak Brezilya toplumunu ve DSF’yi tartıştık. Herkes birbirine son üç gündür sokaklarda ve meydanlarda gözledikleri Brezilya halkının yeni sosyalist başkanları Lula da Silva’ya duydukları sevgi ve inancı anlatmaya çalışıyordu. İktidar’daki Lula ve partisi “Partido dos Trabalhadores” (PT, İşçi Partisi) neoliberal Efendi’lere karşı toplumsal adalet ve eşitliği sağlamak için ne kadar bir şansa sahipti? Bu sorunun yanıtı aslında Brezilya’nın sınırlarını aşıyor ve insanlığın ortak sorunu olarak beliriyordu. Öte yandan Lula ve PT’nin diğer ülkelere göre daha şanslı bir konuma sahip olduğunu kabul etmek gerekiyordu. Çünkü Latin Amerika şu anda yeni bir sosyalist döneme giriyordu. Venezüella ve Küba’ya eklenen Brezilya’ya öncelikle Arjantin’in ve daha sonra Uruguay ‘ın ekleneceği bekleniyordu. Lula da, DSF katılımcılarına yaptığı çoşkulu konuşmasında bu durumun farkındaydı ve “Davos’a gidiyorum, Onlara sizin özlemlerinizi anlatacağım” derken, Efendi’lere başka bir dünyanın doğmakta olduğunu dile getireceğinden emindi. Lula’nın Portekizce yaptığı konuşmayı bir kelime Portekizce bilmeyenler dahi anlamış gibiydi ve Brezilya’lı gençlerin çoşkulu tezahüratlarına katılıyorlardı: “Ole, Ole, Ole, Ola, Lula Lula . . .”
    Castro’nun sözleri...
    Bu haber Efendi’lerin medyasında bir tek sözcükle dahi yer edinemezken, bizler Porto Alegre’den ayrılmadan alternatif ve bağımsız medya kuruluşları tarafından internet ile bütün dünyaya duyuruluyordu. 10 Şubat’ta Havana’ya vardığımızda insanların Porto Alegre’den ve burada doğan yeni umuttan, biz Porto Alegre katılımcılarından daha fazla haberdar olduğunu duyuyor ve şaşırıyorduk. Evet dünyamız “küçük bir köy” olmuştu ama bu sözü yayan Efendi’lerin pek hoşlanmayacakları bir köydü bu. Havana’da beş yıldır Küba’lı İktisatçılar Birliği tarafından düzenlenen “Küreselleşme ve Kalkınma Sorunları Konferansı” neoliberalizmin sonunu ilan ediyor, geriye sadece doğmakta olan yeni dünyanın sorunlarını tartışmak kalıyordu. IMF ve Dünya Bankası’ndan uzmanlarında katıldığı konferansın en son günü Fidel bir buçuk saatlik “kısa” bir konuşma yaparak “sizler iktisat yaptınız, ben politika yapacağım” dedi. İnsanın dünyasında her şeyin insana yüklenmiş bir koşul olarak var olduğunu ve bu koşulların kendi dinamiğini içerdiğini söyleyen Fidel, tarihte büyük dönüşümlerin büyük krizlerden çıktığını vurgulayarak, dünyamızın bu gün de büyük ve derin bir krizin içinde olduğunu ve bunun büyük bir dönüşümün ilk noktasını oluşturmakta olduğunu belirtti. Nesnel koşulların öznel koşullarca sadece yavaşlatılıp, hızlandırılabileceğini ama değiştirilemeyeceğini vurguladığında salondan uzun süren bir alkış seli yükseliyordu. “Viva Fidel” seslerinin arasında Fidel konuşmasını “Başka Bir Dünya Mümkün” sözleriyle bitirdi.
    Evet, kâr değil insanın merkezde olacağı başka bir dünya mümkün. Alegre ve Havana’da biz bunu gördük.

    Bir gün Amerikan’ın da PT’si olacak
    Bizler için bir başka çoşku ve heyecan dolu toplantı, 24 Ocak günü Gigantium adlı spor salonunda yapılan “Militarizme ve Savaşa Karşı” başlıklı paneldi. Bu oturumda Müslüman dünyanın içinden gürleyen bir ses olarak konuşan Tarık Ali salonu dolduranları sanki oturdukları yerden söküp dünya genelinde yükselmekte olan toplumsal başkaldırıya fırlatıyordu. Bu kadar etkiliyeci ve güzel bir konuşmayı acaba kaç insan yapabilir? Ali, Arap dünyasının özgürleşmesinin önündeki en büyük engelin ABD devleti olduğunu, çünkü bu devletin bölgede demokrasinin gelişmesinden korktuğunu söyledi. Savaşın ABD’nin Ortadoğu’yu ve buradan dünyayı egemenliği altına almak için başlatılmakta olduğu vurgulayarak, buna karşın bu savaşın insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en geniş tabanlı savaş karşıtı hareketini yaratmakta olduğunu hatırlattı. Bir başka deyişle, Ali 24 Ocak’tan 15 Şubat’ı görmüştü. Bu görüntünün içinde insanlığın İmparatorluğa artık dur dediğini ve durduracağını görüyordu. Aynı panelde DSF’ye Amerika’dan katılan Medea Benjamin ABD de çok güçlü bir savaş karşıtı muhalefetin yükselmekte olduğunu ve bunun neoliberlizme karşı sürdürülen daha eski ve kökleşmeye başlayan hareketlerin bir uzantısı olduğunu söyledi. Benjamin Amerika’da sisteme karşı muhalefet yok diyemeyiz ama Amerika’da olmayan bir şey var o da PT dediğinde, salonu dolduranlar PT sloganları atmaya başlamıştı. Benjamin Amerika’nın da bir gün PT’sinin olacağına inandığını söylerken salonda “Savaşa Hayır” sesi yükseliyordu. Bu sesle, işçiler işsizler, dünyanın yerli halkları, topraksız köylüler, çevreciler, sosyalistler, feministler, anarşistler, çeşitli dinlerden dindar insanlar bir yumak oluşturuyor ve doğmakta olan dünyanın çeşitliliğinin içinde hep birlikte var olmayı başarabileceklerine dair bir haber veriyordu.


    Başa dön


    Küba: Orda bir ada var uzakta
    23-28 Ocak 2003 tarihleri arasında Brezilya’nın Porto Alegre kentinde düzenlenen III. Dünya Sosyal Formu’nun ardından Küreselleşme ve Kalkınma başlıklı bir sempozyuma katılmak üzere Küba’dayız. Bizim kuşağın üzerine çok şey konuştuğu Atlantik Okyanusu’ndaki şu küçük adada. Lose Marti’nin, Fidel Castro’nun, Ernesto Che Guevara’nın o küçük adasında. Batista diktatoryasının sona erdirildiği, Amerikanın adadan kovulduğu, bağımsız sosyalist Küba da. Kapitalist dünyanın başına kötü bir şey gelse, örneğin 11 Eylülde İkiz Kuleler yıkılsa muhtemel failleri arasında yer alan şu küçük ada Küba da.
    Dünyada Küba’ya gidilebilecek en kötü güzergâhı izleyerek New York üzerinden Küba’ya, Havana’ya uçuyoruz. Amerika’dan sadece bir şirket -Marazul- ve haftada bir kez olmak üzere Küba’ya uçuş düzenliyor. Jose Marti havaalanının bu uçuşlar için ayrılmış özel bir yere iniyoruz. Amerika’dan gelen “Türklere” alışık olmayan Kübalı görevlileri ikna edip Havana’ya giriş yapıyoruz. Gözümüze çarpan ilk duvar yazısı bizi 1980 öncesi kendi tarihimize çekiyor: “Yaşasın Devrim”. Sanki dün akşam yazıya çıkılmış büyük bir mahalleden geçiyoruz da polis görevini yapmamış, yazıların üstünü karalamamış izlenimindeyiz. İçimizde o bildik eski suçluluk duygusu! Öncü ile ben 1990’arın ortalarında inşa edilen Meliha Havana adlı bir otele yerleşiyoruz. Bildik beş yıldızlı kimliksiz cennetlerden. Erinç, Tülin, Erol ve Osman Havana’nın devrim öncesinde de varolan en güzel otelinde, Nasyonel Otelde kalıyorlar. Ertesi gün buluşuyor ve kentin eski Havana olarak adlandırılan kısmını gezmeye başlıyoruz. Küçük bir Kübalı çocuk ya da şu balkondan öylesine sokağa bakan yaşlı kadın “dün bu kenti bombaladılar” dese inanacağız. Bu kenti dün değil kırk yılı aşkın süredir bombalamışlar. Yaşlı ve bakımsız bir güzellik mırıldanıyor her köşesinde: Ben hâlâ güzelim ama geçmişte çok güzeldim, diyor. Üç ya da dört katlı taş binalar, kanaviçe gibi işlenmiş balkon ve pencere demirleri. Sokaklara sarkan “yıkanmış” çamaşırlar bu balkonların, bu pencerelerin sanki çiçeği. Kulağımıza gelen müzik olmazsa hüzünleneceğiz. Adımlarımız sesin peşinde. Partinin mahalle örgütünün müzik kolu çalışmalarını sürdürüyor. Ritmin zenginliği bombalardan güçlü, bu kent yaşıyor.
    Bir akşam Kübalıların içtiği bir bardayız. En ucuzundan rom içiyor Kübalıymışız gibi davranarak varlığımızı gizlemeye çalışıyoruz. Sol yanımda Oscar Nadal. Kötü İngilizcesiyle eski bir boksör. Devrimi görmüş inançlı sosyalist. Biz küçücük bir adayız diyor. Amerika’nın Küba üzerindeki kuşatmasını, Küba’nın fakirliğinin Küba’ya ait olmadığını anlatıyor. Neden insanlar kendi topraklarında kendi istedikleri gibi yaşamasınlar ki diye soruyor. Fakirliğin mutluluğa engel olmadığını, mutlu olduğunu söylüyor. Üstündeki elbiseyi beş yıl boyunca giydiğini gerekirse bir beş yıl daha giyeceğini gururla vurguluyor. “Siz anlamayabilirsiniz diyor. Devrim öncesinde Küba’yı gördünüz mü ki! Fakir bir cennet zenginlik içerisinde ki cehennemden iyidir” diye mırıldanıyor.
    Siz hiç bilmediğiniz bir dilden anlatılanları dinleyip söylenenleri anladığınızı hissettiniz mi?
    Julio Gambina Havana Üniversitesinin öğrenci birliğinin sempozyumda düzenlediği bir toplantıda Küreselleşme ve Kapitalizm üzerine konuşuyor. Arjantinli bir öğretim üyesi, iktisatçı. Öncü ile ben öğrencilerin isteği üzerine bu toplantıya katılıyoruz. Karşımızda ateşli bir Latin konuşmacı öğrencilere İspanyolca sesleniyor. Porto Alegre’den beri deneyimlediğimiz şey bir kez daha karşımızda. Bilmediğimiz dillerden benzer insanlık sorununun anlatımı. Tuhaf olan anlatılanları tek kelime İspanyolca bilmememize rağmen anlamamız. Dünya ölçeğinde artan yoksulluğu, krizin artık yalnızca ekonomik bir olgu olmadığını siyasal bir şiddete dönüştüğünü, bunun yalnızca bir coğrafyanın değil dünyanın sorunu olduğunu, kapitalizmin şiddetine karşı mücadelenin küresel düzeyde sürdürülmesi gerektiğini anlıyoruz. Bu kadar yabancısı olduğumuz bir dilden anlatılanları bu kadar net anlamamız anlatılan olgunun aslında ne kadar ortak ve ne kadar basit olduğunun bir sonucu. Hangi dilden seslenirsek seslenelim farklı coğrafyalarda deneyimlenen olgu varlığında o kadar güçlü ve o kadar benzer ki anlatılanlar basit bir dil sorununu aşıyor, çığlığa dönüşüyor.


    Başa dön


    Esnafın kâbus günleri
    Gülsüm Mansur
    ABD’nin Irak’a saldırı ve işgal planı nedeniyle tüketimin en alt düzeye inmesi sonucu, çok sayıda sektörde üretim büyük oranda düşürüldü. Adana’da sayıları 3 bin civarında olan mobilya atölyeleri savaş söylentilerinden şimdiden etkilenmeye başladı. 2001 şubat krizinde 350 mobilya dükkânının kapandığı Adana’da, olası Irak savaşı nedeniyle 40 dükkân daha kapısına kilit vurdu.
    Mobilyacıların şubat krizinin etkilerinden henüz kurtulamadığını söyleyen Marangoz ve Mobilyacılar Odası Başkanı Şahin Hür, savaşla birlikte birçok işyerenin kapanma noktasına geldiğini söyledi. Özellikle Adana’nın, ürettiği ürünün büyük bir bölümünü Arap ülkelerine gönderdiğini hatırlatan Hür, ABD’nın Irak’a saldırı ve işgal hazırlıklarının hızlandığı son günlerde mobilyacıların Arap ülkelerine mal gönderemediğini ifade etti. Son 3 ay içinde 40’ın üzerinde işyerinin, Marangoz ve Mobilyacılar Odasına, dükkânlarını kapattıklarına dair bildirimde bulunduğunu belirten Hür, yüzlerce dükkânın ise kapılarına kilit vurma noktasına geldiğini dile getirdi.
    Ekonomik durgunluk nedeniyle Havuzlubahçe civarında kurulu olan ve koltuk iskeleti yapan işyerlerinde artık hızar makineleri çalışmıyor. Son üç aydır da işçilerin önemli bir bölümü, süresiz olarak ücretsiz izine gönderilmiş. Havuzlubahçe’de koltuk iskeleti yapan İbrahim Gülbahar’ın dükkânında da işler durmuş durumda. Krizlerden en fazla etkilenen sektörlerin başında mobilyacılığın geldiğini kaydeden Gülbahar, “Başbakan hapşursa bizim satışlar duruyor” dedi. İleride işler açılır umuduyla işçilerin ücretsiz izine gönderildiğini belirten Gülbahar, çok sayıda dükkân sahibinin ise işyerini devrettiğini söyledi.
    İşyeri sahibi olan Vedat Tandır ise, savaş olasılığından önce Havuzlubahçe civarındaki dükkânlardan ayda 4-5 tır dolusu malın Arabistan’a gönderildiğini vurgulayarak, “Türkiye savaşa girdiğinde durum çok daha vahim olacak. İşsizlik çığ gibi büyüyecek. Dolayısıyla da açlık, yoksulluk daha da artacak.”
    İşten atmalar
  • Piyango hep devlete çıktı
    Yasa gereği yıllık kârının yüzde 95’ini Savunma Sanayii Destekleme Fonu’na aktaran Milli Piyango İdaresi’nin, son 6 yılda fona sağladığı finansman desteği 450 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti. Milli Piyango İdaresi Genel Müdürü İlham Küsmenoğlu yaptığı açıklamada, 2002 yılında savunma sanayiine 149 trilyon liralık kaynak aktarıldığını, bu miktarın geçen yıl 82 trilyon lira düzeyinde olduğunu hatırlattı. Küsmenoğlu, 2003 yılında savunma sanayiine yaklaşık 200 trilyon lira düzeyinde bir gelirin aktarılmasının öngörüldüğünü belirtti. Küsmenoğlu, talih oyunları gelirlerinin önemli bir bölümünün SHÇEK, Türk Tanıtma Fonu, Olimpiyat Oyunları ile eğitime katkı payı adı altında ayrıldığını hatırlattı.
    Sebze-meyve de kayıtdışı
    Türkiye’de bir yılda üretilen sebze ve meyvenin kayıt altına alınamayan kısmından doğan vergi kaybının, 1 katrilyon lirayı aştığı belirtiliyor. Nüfusunun yarısından çoğu tarımla geçimini sağlayan Türkiye’de üretilen sebze ve meyve, çiftçinin kendisi, tüccar, komisyoncu ve büyük marketler tarafından değişik şekillerde tüketiciye sunuluyor. Düzenli işleyen bir sistem kurulamaması ve ilgili yasalarda oluşan boşluklar, bir yılda üretilen yaklaşık 60 milyon ton sebze ve meyvenin kayıt altına alınmasını adeta imkânsız hale getiriyor. Şekerpancarı ya da çay gibi üretim planlaması yapılamayan sebze ve meyve üretiminin, hava şartları gibi değişken unsurlar nedeniyle anormal artış ya da azalış göstermesi ise en başta fiyatlarda istikrasızlığa neden oluyor. Konya Sebze ve Meyve Komisyoncuları Derneği Başkanı Halil İbrahim Gürbüz, özellikle dar gelirli mutfakların değişmez kurtarıcısı olan, sebze ve meyve piyasasındaki kayıtdışılığın inanılmaz boyutlara ulaştığını söyledi. Türkiye’de üretildiği tahmin edilen 60 milyon ton sebze ve meyvenin 36 milyon tonunun hiç bir şekilde fatura edilmediğini kaydeden Gürbüz, “Kayıtdışı sebze ve meyvenin ortalama bir milyon liradan satıldığı düşüldüğünde, bu sektörde bir yılda 36 katrilyon liranın kayıt altına alınmadığı gerçeği ile karşılaşıyoruz” diye konuştu. Halil İbrahim Gürbüz, yüzde 60’ı kayıtdışı piyasada eriyen sebze ve meyvenin, 552 sayılı Haller Yasası’nda yapılacak küçük bir değişiklik ve mevcut denetim mekanizmasının ayağa kaldırılması ile kolayca kayıt altına alınabileceğini savundu.
    KARDEMİR’e savaş engeli
    Karabük Demir ve Çelik Fabrikaları Yönetim Kurulu Başkan Vekili Kamil Güleç, ”Irak’a yapacağımız 15 milyon dolar civarındaki 45 bin tonluk ray ihracatını, olası savaş nedeniyle beklemeye almak zorunda kaldık” dedi. Güleç, gerçekleştirdikleri bağlantı gereği, Irak’a bu ay 500 tonluk numune ray göndermeleri gerektiğini, ancak Irak’a olası müdahale dolayısıyla bunu ertelemeye mecbur kaldıklarını söyledi. Savaş durumunda, ürettikleri rayların sevkıyatını yapamama durumuyla karşılaşabileceklerinden ve muhatap bulamayacaklarından da ihracatı askıya aldıklarını anlatan Güleç, şöyle dedi: “Fabrikamız için Irak bağlantısı önemliydi, çünkü, devamı olabilecek bir anlaşmaydı. Teslimatın ardından, 100 bin ton daha rayın ihracatı söz konusuydu. İleride bağlantımız geçerliliğini korursa, ürünleri göndereceğiz. KARDEMİR’in modern ve rekabet edebilir bir tesis haline dönüşmesiyle her çeşit ray, profil ve makine imalat çeliğini ihraç imkânımız doğacak. Türkiye’nin, ray ithalatı yapması da gerekmeyecek.”

    Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net