www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Ovacık madeniyle bir ömür
Cumhuriyet gazetesi yazarı Işıl Özgentürk, bir gününü Ovacık Altın madenine ayırarak gezip-görmüş, sorular sormuş, aldığı yanıtların doğruluğunu dahi araştırmadan köşesinde madene methiyeler dizmiş.

Zanlı da mağdur da çocuk!
İstanbul Valiliği İnsan Hakları Masası Sorumlusu Avukat Vildan Yirmibeşoğlu’nun töre cinayetleri üzerine yaptığı araştırma içler acısı bir tabloyu karşımıza çıkarıyor.

Yeni yıla köylerinde girmek istiyorlar
Tunceli halkı, yeni yıla yeni umutlarla girmek istiyor. İşsizliğin kol gezdiği Tunceli’de yaşayanların yeni yıl için tek dilekleri ise köylerine geri dönmek.

Kapılar açık ama bakan yok
TAYAD’lı aileler Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile bir türlü görüşemiyor. “Bütün kapılarım açık” diyen Bakan Çiçek’e sorunlarını anlatmak isteyen aileler, kapının arkasında bakanı bulamıyorlar.


Ovacık madeniyle bir ömür
Özer Akdemir
“İyi ki, Bergama köylüleri, Ovacık Altın Madeni’nin işletilmesine karşı çıkmışlar. İyi ki tüm protesto eylemleri yapılmış, bütün bunların sonucu dünyanın çevreye ve insana en duyarlı altın madenlerinden biri şu anda Türkiye’de üretim yapıyor...” Cumhuriyet gazetesi yazarı Işıl Özgentürk gezip-gördüğü Ovacık Altın Madeni’yle ilgili hayranlığına-tanıklığına bu sözlerle başlıyor. Yazı, 29 Aralık Pazar günkü Cumhuriyet’te çıktı. Yazı, bir bütün olarak olarak Özgentürk’ün şirket tarafından kendisine verilen tek yanlı bilgileri köşesinde yayımlanması ve bu bilgiler doğrultusunda madene methiyeler düzmesi olarak nitelenebilir. Bu methiyelerin gerekçesi de tanıdık; “...çünkü ben gerçekten cümle aleme para için yalvardığımız bu günlerde özellikle yeraltı zenginliklerimize kafayı taktım...”
Suyundan da koy!..
IMF’den borç alıp bunu iç ve dış faizlere vermekten başka bir ekonomik düzenin varlığını dahi duymak istemeyen siyasiler de, özellikle geçen dönem kafayı bu “yeraltı zenginliklerimize” fena takmışlardı. Bu takıntı öyle bir hale gelmişti ki, 57. Hükümet’in büyük ortağı DSP’nin iki milletvekili (Erol Al ve Hasan Özgöbek) milletin vekili olduklarını unutup, şirketin avukatlığına soyunmuş, madenin atık havuzunun tehlikesiz olduğunu kanıtlamak için (madenin her şeyi gibi bu havuzun yapımı da kaçak) “havuzda yüzeriz, suyundan da içeriz” bile demişlerdi. Bu “dahiyane” fikri hemen benimseyen şirket yetkilileri ise özel olarak çağırdıkları bir sürü kamera ve foto muhabirinin objektifine havuzda yüzme ve suyundan içme pozları vermişlerdi. Geçen dönemki hükümet bu madene öylesine önem veriyordu ki, madenin önündeki yargı kararlarını bir çırpıda kaldırmakta tereddüt göstermemişlerdi. “Madenin çalışmasında kamu yararı bulunmadığı” yönünde mahkeme kararının Danıştay tarafından onaylanıp kesinleşmesinin ardından TÜBİTAK’a emirle bir rapor hazırlatıp madeni yeniden çalıştıran hükümet, bu madeni koruma-kollama tavrını sonraki günlerde de devam ettirdi. Bu sefer İzmir 3. İdare Mahkemesi’nin madene verilen bakanlık izinleri ile ilgili yürütmeyi durdurmasından bir gün sonra, apar topar hazırlanan meşhur “Bakanlar Kurulu Prensip Kararı” madenin çalışmasına dayanak yapıldı. Bu prensip kararının hukuksal olarak geçerliliği hâlâ mahkemelik. İzmir Barosu’nun bu kararın hukuken “yok hükmünde” olduğu ve kaldırılması yönündeki talebi yüksek mahkeme tarafından iki kez geri çevrildi. Gerekçe, “şikayet konusu olan Bakanlar Kurulu kararı dilekçeye eklenmemiş”ti. Baro kararı dilekçeye ekleyemedi çünkü, cumhurbaşkanına imzaya sunulmayan, resmi gazetede de yayımlanmayan prensip kararına tüm çabalarına rağmen ulaşamamışlardı. Kararın talep edildiği tüm resmi kurumlar “Gizlidir, veremeyiz” diye isteği reddetmişlerdi. Bir melodram olarak nitelenebilecek bu olayın finali ise ayrı bir haber konusu; baro ülke içinde bir türlü ulaşamadığı kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin göndermesiyle elde etti! Böylece Danıştay’a kararın iptali için verdiği üçüncü ve son dilekçesine kararın bir örneğini ekleyebildi. Yazının bir yerinden girince konu konuyu açıyor ve doğal olarak uzuyor. Çünkü Bergama ve altın madeni olayının neresinden tutarsanız tutun kesinlikle bir skandal geliyor elinize. Yukarıdaki “ulaşılamayan prensip kararı” sadece bir örnek...
Özgentürk’ün zamanlaması
Bu uzun açıklamanın ardından Özgentük’ün yazısına tekrar dönersek; bir kere yazının zamanlaması bile oldukça anlamlı. Madenin kaçak, ruhsatsız, sadece davalık bir bakanlar kurulu kararıyla çalıştığının ortaya çıktığı bugünlerde, şirketin her zamankinden daha çok ihtiyacı var bu ya(ğcı)zılara!...Özgentürk, büyük bir keyifle aktardığı bigileri başkaca bir kaynak göstermediğine göre madendeki yetkililerden almış olmalı. Sadece madendeki tozun İzmir’in havası kadar kirli olmadığını görmek için taa oralara kadar niye gitmiş, doğrusu biz anlayamadık. Yazısının omurgasını oluşturan bilgi/iddiaları madenin her ay düzenli olarak tüm basın yayın kuruluşlarına gönderdiği reklam broşürlerinden, ya da finansmanını sağladığı gazete-dergilerden elde edebilirdi. Neyse Özgentürk, kendisine verilen bilgilerle yetinmeyip biraz daha araştırma zahmetine gitseydi, ya da şimdiye kadar yazılıp çizilenlere bir de madene karşı olanların gözlüğünden bakmayı deneseydi çok daha değişik bilgilerle karşılaşacaktı. Biz, geriye gidip madenin zararları ile ilgili yayımlanmış TTB’nin, Çevre Mühendislerinin, Kimya ve İnşaat mühendislerinin ya da başka kurumların raporlarını burada yinelemeyelim. En son ODTÜ’den 6 öğretim üyesinin yazdığı ve bildiğimiz kadarıyla henüz hiçbir yerde yayınlanmamış “Bergama’da altın çıkarılmasının sakıncaları üzerine rapor” adlı çalışmayla Özgentürk’e yanıt verelim.
Şanslı olan kim?
Madendeki mühendisler tarafından “Ovacık madeni çok şanslı. Burada kuvars kayaların içinde ağır metaller yok. Olsaydı çevre açısından ciddi tehlikeler yaratabilirdi” türünden bilgiyi ele alalım; ODTÜ’lü öğretim üyelerinin hazırladığı raporda kuvartz, “... kristal yapısına bağlı olarak, kansere neden olabilen bir madde olup, ‘hava kalitesinin korunması yönetmeliğinin kanser yapıcı maddeler listesinde yer almaktadır” (Resmi Gazete, 2 Kasım 1986, Hava Kalitesini Koruma Yönetmeliği) deniyor. Yani maden şanslı ama Bergama köylüleri pek şanslı değil. Özgentürk, madendeki siyanürün arıtılması konusunda ise şunları yazmış; “...ve işin en güzel yanı, bu aynı zamanda Bergama direnişinin bir başarısı, ilk kez bir altın madeninde hem açık havuz hem de kapalı sistem siyanür arıtması yapılıyor....havuzun çevresinde ördekler, kazlar yüzüyor ve çeşit çeşit kuş var...” Özgentürk, kendisine siyanür arıtması ile ilgili şirket yetkililerinin verdiği bilgileri bir hayli beğenmiş ve atık havuzunun çevresindeki ördekler, kazlar hoşuna gitmiş. Ama gerçekler hiç de kendisine anlatılanlar, ya da gösterilenler gibi değil. Bir kere atık havuzuna boşaltılan su ve çamur yaklaşık 7 aydır resmi olarak denetime tabi tutulmadı. Bunu Bergama Sağlık Grup Başkanı itiraf ediyor. “Maden nisan ayından bu yana kapalı göründüğü için bir denetim yapmadık...” ODTÜ’lü bilim adamlarının yazdığı raporda atık havuzu konusunda şu cümlelerin altı çiziliyor; “Atık barajının zemini alüvyal toprak olup, siyanür ve ağır metal sızıntılarını yeraltı sularına geçirmeye uygundur. Maden şirketinin buna karşı önlem olarak kullandığı iki kil tabakası ve bir kat plastik örtü tehlikeyi önlemekte yeterli değildir....” Raporda atık havuzunun yaratabileceği tehlikeler ayrıntılarıyla aktarılıyor.
“Hayretle karşılıyorum”
Bergama köylülerinin siyanürlü madene karşı mücadelesinde hep yanlarında olan Bergama eski belediye başkanı Sefa Taşkın, Özgentürk gibi tanınmış bir kişinin böylesine maden yanlısı bir yazı yazmasını hayretle karşıladığını söyledi. Özgentürk’e daha önce birçok bilgi ve belge aktardığını buna rağmen nasıl böylesi bir yazı yazabildiğini anlamadığını dile getiren Taşkın, “Demek ki, bazıları da ikna edilebiliyorlarmış” dedi.

Bergama ve basın
Son dönemde madende işten çıkarılan üst düzey Türk yöneticilerin basına verdiği bilgilerin sonrasında madenle ilgili tartışmalar yeniden alevlendi. Gazetemiz bu tartışmanın tam odağında ve her zamanki gibi 13 yıldır uluslararası altın tekeline karşı topraklarını korumaya çalışan Bergama köylülerinin yanında yerini aldı. Bizim gibi, özellikle son gelişen olaylara yaklaşımındaki kararlılığı ile Bergama’da yayımlanan yerel Kuzey Ege gazetesi de Evrensel gibi tarafını köylülerden yana belirledi. Başkaca da tık yok!.. Madendeki gelişmeler ayyuka çıktıktan sonra, biraz da Bergamalıların telefonları susmayınca konuyu haber yapan Cumhuriyet, bir gün sonra Normandy’nin tekzibini haber merkezinin haberi gibi yayımlayıp konudan elini eteğini çekti. Diğer gazeteler ise madenle ilgili tutumlarını aylar, hatta yıllar önce netleştirmişlerdi. “Ülkenin yeraltı zenginlikleri çıkarılmalı” kendileri de reklam, ilan vs. gelirlerle pastadan paylarına düşeni almalıydılar. Öyle de oldu, şirket milyarlık reklamlarla boyalı basını etkisi altına alırken, yapılan haberlerde hep madenin yanında, köylülerin mücadelesini karalar nitelikte oldu. Son bir aylık gazete haberlerinin başlıklarına baktığımız da bile bu durum tüm açıklığıyla ortaya çıkar...

800 zeytini kim kesti?
“...ayrıca maden açılırken 1200 kızıl çam ağacı da Orman Bakanlığı’nın izniyle kesilmiş...kızılçam sadece yakacak olarak kullanılabiliyor yani canım zeytin ağaçları kesilmemiş..” Özgentürk kendisine maden sahasındaki zeytin ağaçlarının kesildiği bilgisini verenlerin yanlış bilgi verdiğini ima ediyor. Bunu da yine şirket yetkililerinden öğrenmiş olmalı. ODTÜ’lü öğretim üyelerinin raporlarında maden sahasındaki ağaçlarla ilgili şu cümleler yazılı, “1996 Kasım ayında maden sahasında 2.500 kadar çam ve 800 kadar zeytin ağacı Eurogold tarafından kesilmiştir.” Madenin ekonomik boyutu da Özgentürk’ün yazısında abarttığı kadar değil. Şirketin üretim safhasında yani 8 yıllık süre boyunca toplam 238 kişiye istihdam sağlayacağı kendi raporlarında verilen bir bilgi. 50.000’e yaklaşan nüfusuyla Bergama için bu istihdam bölge ekonomisi için bile önemsiz bir sayıdır. Yine şirketin rakamlarına göre vergiler fonlar ve altının devlete kalan kısmının toplamında devletin kasasına yıllık 7.530.625 dolar ödenmesi öngörülüyor. Oysa toprakları 1. ve 2. sınıf tarım arazisi sayılan Bergama dünyanın zengin tarım alanlarına sahiptir. Bergama Ticaret Odası verilerine göre 1995 yılında, Bergama’da sadece kayıtlara giren pamuk, tütün, domates ve zeytinyağı üretiminin parasal değeri yaklaşık 42 milyon dolardır. ODTÜ’lü bilim adamları bu durumu “devlete yıllık getirisi en çok 7.5 milyon dolar olacak olan altın madeni, yıllık 42 milyon dolar tutarındaki tarımsal geliri büyük ölçüde olumsuz etkileyecektir” cümlesiyle özetliyorlar. Bu gelir kaybı yöreye her yıl gelen yaklaşık 400 bin turistin de azalmasıyla daha da belirgin hale gelecektir. Özgentürk, bir gününü Ovacık Altın madenine ayırarak gezip-görmüş, sorular sormuş aldığı yanıtlardan tatmin olarak ve bu yanıtların doğruluğunu araştırmadan köşesinde madene methiyeler düzmüş. Oysa, yanıbaşlarındaki siyanür deposu durumundaki Ovacık Altın Madeni’yle bir ömür geçirmek zorunda olan köylüler, 13 yıldır yaşamak için, topraklarını korumak için madene karşı mücadele ediyorlar. Özgentürk, oralara kadar gitmişken bir de köyleri gezseydi. O “domino usulü” patlatılan dinamitler nedeniyle duvarları çatlayan, boşaltılan evleri görseydi, gecenin bir vakti patlama sesiyle uykusundan uyansaydı aynı şeyleri yazar mıydı acaba, sormak gerekir.


Başa dön


Zanlı da mağdur da çocuk!
Arzu Akyol
İstanbul Valiliği İnsan Hakları Masası Sorumlusu Av. Vildan Yirmibeşoğlu, töre cinayetlerinde ölenin de, öldürenin de çocuklar olduğunu söyledi. Av. Yirmibeşoğlu, “Bu cinayetlerin önüne yasalarla, toplumsal bilinçle geçilemezse toplum olarak dinamitlenmiş oluruz” dedi.
Yirmibeşoğlu, 1995-2002 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu’da 300 dava dosyasını inceleyerek yaptığı araştırmada elde ettiği sonuçları, DİHA muhabirine anlattı. Yaptığı araştırma sonucunda töre cinayetlerinde cinayeti işleyenin de cinayete kurban gidenin de çocuklar olduğunu tespit ettiğini belirten Yirmibeşoğlu şunları söylüyor: “Töre cinayetlerinin daha çok 11-17 yaş arasında olduğunu ve törenin çocukları en uç noktada şiddete maruz bıraktığını tespit ettim.”
Kurbanlar kız çocukları
Yirmibeşoğlu, töre cinayetlerinde çocukların kullanılmasının nedeninin de yasalardaki indirimler olduğunu kaydederek, şöyle diyor: “Mahkeme kararlarına baktığımızda da çocuklarla ilgili indirimlerin söz konusu olduğunu görüyoruz. Namus cinayeti işleyen çocuksa, onun cezasında büyük bir indirim söz konusu oluyor. Aileler bunu bildikleri için özellikle ailenin en küçük erkek çocuğunu bu işle görevlendiriyorlar. Eğer ailede küçük erkek çocuğu yoksa, o zaman teyzeoğulları, amcaoğulları araştırılıyor.”
Yirmibeşoğlu, töre cinayetlerinin gerçek kurbanlarının kız çocukları olduğunu vurgulayarak, şöyle devam ediyor: “Yaşanan cinsiyet ayrımcılığının özellikle kız çocukları aleyhine bir etkisi var. Uluslararası hukuk ve AİHM kararlarına göre sadece mahkemenin isteyebileceği bir rapor olmasına rağmen, bekaret kontrolü bizde sık sık yaptırılabilen bir uygulama. Çocuğun bunu kendisinin istemesi lazım. 11 yaşından küçük çocuklar için yapılabilir sadece. Çünkü çocuk herhangi bir zarar görmüş ve bunun farkında olmayabilir. Ama onun dışında yapılamaz. Ama bizde savcılar gönderiyor, aileler gönderiyor.”
‘Devlet sessiz kalıyor’
Töre cinayetlerinde devletin sessiz kaldığını ifade eden Yirmibeşoğlu’nun dikkat çektiği bir başka nokta ise şöyle: “Töre cinayetlerinde iki taraflı bir şekilde çocuklar kullanılıyor. Birbirilerini yok etmeleri teşvik ediliyor. Devlet bu teröre karşı sessiz kalıyor. Bireyin haklarını korumakla görevli olan devlet, o çocukların ve kadınların yaşam hakkını koruyamıyor. Özellikle töre cinayetleri ile ilgili ciddi bir yasal düzenleme yok. Aksine töre cinayetleri içinde yer alan namus cinayetinde karşımıza çıkan çok önemli indirimler var. Bu uygulamalar sırtını sıvazlayıp ‘aferin iyi yaptın devam et’ der gibi bir anlayışı da beraberinde getiriyor. Araştırmamızda birçok kararda ceza kanunun namus cinayetinde sekizde bir indirim veren 462. maddenin uygulandığını görüyoruz. Hiç ceza almadan 50 milyon para cezası ile çıkanlar var.”
Yirmibeşoğlu, medyanın sadece tiraj-rayting için popülist anlayış içinde davranmasını ve eğitici yönlendirme yapmamasını da eleştiriyor: “AB’ye girmekten bahsediyoruz. AB’ye uyum yasaları çıkarıyoruz. Ama sadece yasa çıkarmak yetmiyor. Uygulamada vatandaşın uygar dünyayı soluması gerekir. Namus cinayetlerinin ortadan kaldırılması için ceza yasalarının değiştirilmesi, onu teşvik eden indirim maddelerinin ortadan kaldırılması tek başına Türk Devleti’ni kurtarmaya yetmez. Toplumu dönüştürecek zihniyet değişikliğini de ortaya koyması lazım.”
Hukukun zemin önemli
Yirmibeşoğlu, töre cinayetlerinin engellenmesi için hukukun uygulanacağı zeminin de çok önemli olduğunu vurgulayarak, şunları söylüyor: “Ben bu dosyaları incelerken çok önemli bir saptama yaptım. Sokaktaki bilgisiz, cahil namus cinayeti işleyen adamla, mecliste yasaları yapanlar ve bu yasaları uygulayanlar arasında önemli bir fark yok maalesef. Dünyayı hiç incelemeyen, izlemeyen, yasalarda neler değişmiş, ne noktadayız, bunun farkında bile olmayan bir yargıçlar grubu var. Bunlar bazen uluslararası sözleşmeleri bile, dış hukuk iç hukuk gibi bir ayrıma tabi tutuyorlar. Halbuki uluslararası bir sözleşmeyi biz imzalamışsak onun Anayasa’ya aykırılığını bile iddia edemeyiz. Bölgesel hukuka göre hareket eden yargıca baktığım zaman hakikaten yasa uygulayıcılarının da sokaktaki namus cinayeti işleyen, işleten zihniyetten farklı olmadığını içim acıyarak izliyorum.”
İkiyüzlü ahlak anlayışı
Ülkenin doğusu ile batısı arasında bu konuda bir denge sağlanmadığı takdirde toplumun bir adım bile ileriye gitmeyeceğini belirten, Yirmibeşoğlu, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Aynı toplum içinde yaşıyoruz, ama ülkenin doğusu ile batısı ne kadar farklı. Ülkenin batısında çocuk ve kadın haklarının daha ileriye götürülmesi ve uygulamada gerçekleştirilmesi için önemli çabalar var. Ama öbür tarafta çocukluklarını bilememiş, bebeklerle oynamaları gereken yaşlardaki kız çocukları bir erkeğin koynuna kadın olarak verilmiş ve küçük anne olarak ortaya çıkmış.” (DİHA)

İNANILMAZ BİR OLAY
Yirmibeşoğlu, cinsel ayrımcılık ve namus kavramının kız çocukları aleyhinde nasıl işlediğini gösteren çok sayıda örneklerle karşılaştıklarını belirterek, şiddetin en uç noktası olarak nitelendirdiği bir olayı da şöyle anlatıyor: “Örneğin bir vaka var. Bu vakada bir anne, 15 yaşındaki kızının bakire olmadığı şeklinde devlet hastanesinden bir rapor aldıklarını, ancak buna çok fazla güvenemediklerini söyleyerek, Adli Tıp’a müracaat ediyor. Doktor arkadaşımız da bunun etik ilkelere ve yasal düzenlemelere aykırı olduğunu söyleyerek, çocuğa bekaret kontrolü yapmayı reddediyor. Olaydan birkaç gün sonra aynı çocuğun cesedi geliyor önüne. Çocuğun bıçaklanarak öldürüldüğünü görüyor. İşin tuhaf yanı otopside kızın bakire olduğu ortaya çıkıyor. Doktor arkadaşımız bu olaydan çok etkilenerek, çocuğun bakire olmadığı yönünde ilk raporu veren doktora ulaşıyor. O doktorun verdiği yanıt ‘Ya, bunlar geldiler, benden bu belgeyi istediler, ama ben onu muayene bile etmedim. Karşı tarafla evlendirmek istediklerini düşündüm. Ellerinde bir belge olsun diye verdim onu’ diye çok gayrı ciddi bir bilgi veriyor. Burada bence asıl dikkat çekici olan, raporu veren doktorun bile ‘Cinsel ilişkiye girdiyse bunun evlendirilmesi lazım’ anlayışında olması. Ve bu anlayışın bedeli bu çocuğun hayatı oluyor.”


Başa dön


Yeni yıla köylerinde girmek istiyorlar
Ali Haydar Uğurlu
Genci-yaşlısı, işsizi-işçisiyle hâlâ OHAL’in getirdiği kötü yaşam koşullarından kurtulamayan Tunceliler, yeni yıla yeni umutlarla girmek istiyor.
Tunceli Meslek Yüksekokulu’nda öğrenci olan Cemal Kaya, ailesiyle beraber yaşıyor. Evde 5 kişiler. Ve evdekilerin hepsi işsiz. Kendilerinden ayrı oturan iki ağabeyinin yardımlarıyla geçindiklerini ifade eden Kaya, OHAL’in kalkmasının kendilerini biraz daha rahatlattığını ifade ediyor: “Köye rahat bir şekilde gidip gelebiliyoruz, gıda ambargosu kalktığı için yiyecek ve içeceklerimizi eve götürebiliyoruz.” Yeni hükümetin IMF ile ortak çalışmasını sorunlarının çözümünün önünde engel olarak gören Kaya, bölge sorunlarının gündeme alınmamasından da şikayetçi: “AKP hükümeti imam hatiplerin tekrar açılmasını, türbanın okullarda serbest bırakılması konularını görüşüyor ama Kürt sorununu görüşmüyor.”
Erdal Balıkçı, esnaf. Bir kahvehane işletiyor. Balıkçı, yeni yıldan hiçbir beklentisinin olmadığını, masraflarını çıkarttıktan sonra eline geçen parayla ailesinin geçindiremediğini söylüyor. 4 yıldır Bağ-Kur primlerini ödeyemediğini söyleyen Balıkçı, müşterilerin çayı bile veresiye içtiğini söylüyor.
Gerekçe, maden
Bir manavda işçilik yapan 35 yaşında Olcay Tuğrul, bu işi bir ay önce bulmuş. 200 milyon lira maaş alıyor ve sigortası yok. 8 kişi olan ailesinde sadece 3 kişi çalışıyor. Tuğrul Geyiksu ise, Dikenli köyünden, artık köyüne dönmek istiyor ama buna izin verilmiyor. Yetkililer, maden çıkarma çalışmalarının olduğunu ve güvenliğin olmadığını gerekçe gösteriyor. Geyiksuyu’na bağlı Eğriyamaç, Tilek ve Tornova köyleri de henüz yerleşime açılmayan köyler arasında. Sin köyü ve Borcan köyleri ise serbest ve Sin köyünde maden çıkarma çalışmaları devam ediyor. Bu köylerin aralarında sadece 15 ila 30’ar dakikalık bir yol olduğunu söyleyen Geyiksu, “150 milyon lira kira veriyoruz, 4 sene önce geçirmiş olduğum sara hastalığı yüzünden bankadan kredi çektim hâlâ bu borcu ödüyorum. 70 milyon liralık ilacı 2 aydır alamıyorum. Eczaneye 300 milyon borcum var, Fırat Üniversitesi’nde tedavi oldum ancak ilaç indiriminden yararlanamıyorum” diyor. Geyiksu da yeni yılda, köyüne dönmek istiyor.

OHAL ONLARIN KÖYÜNDE KALKMADI
Bir lokantada garsonluk yapan Zeynel Bal, yeni yıldan umutsuz. 34 yaşında ve 13 yıldır çalışıyor. “Aldığım maaş 300 milyon ve 5 kişilik ailede sadece çalışan benim. Çocuğuma kitap kalem alacak parayı zar zor bir araya getirebiliyorum. Bakkal borcunu ödeyemiyorum. Ev kiram 80 milyon ve 3 aydır kiramı ödeyemiyorum.” Bal, durumunu böyle özetliyor. Sonra, 1994 yılında boşaltılan Ovacık’taki Doludibek köyüne geri dönmek istediğini söylüyor. OHAL’in kalkmasına rağmen köylerine geri dönmek isteyenlere sadece 24 saat izin verildiğini açıklayan Bal, “Gıda ambargosu hâlâ devam ediyor. Başka illere göç etmiş, geçim sıkıntısı çeken, ceplerinde çay parası bile bulunmayan köylüler, evlerini, bahçelerini onarmak ve eski hayatlarına geri dönmek istiyorlar.Yeni hükümetten fazla bir beklentimiz yok” diyen Bal, yeni yıl dileğini ise şöyle açıklıyor: “Artık kan dökülmesin ve barış sağlansın.”


Başa dön


Kapılar açık ama bakan yok
TAYAD’lı aileler Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile bir türlü görüşemiyor. “Bütün kapılarım açık” diyen Bakan Çiçek’e sorunlarını anlatmak isteyen aileler, kapının arkasında bakanı bulamıyorlar.
F tipi cezaevlerindeki tecrit ve izolasyon nedeniyle yaşanan ölümlerin durmasını isteyen TAYAD’lı aileler geçtiğimiz hafta İstanbul’dan Ankara’ya gelerek, çeşitli girişimlerde bulundular. Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış ile görüşen aileler, sorunlarını anlatıp, rapor sundular. Edinilen bilgilere göre, Elkatmış, ailelere, “Cezaevi sorunları ile ilgilenme” sözü verdi. TAYAD’lı aileler bir hafta boyunca Adalet Bakanı Çiçek’e de ulaşmaya çalıştı. Neredeyse her gün telefonla bakanın makamını arayan aileler birkaç kez de Adalet Bakanlığı’na gittiler. Ancak Bakan Çiçek bugüne kadar ailelere bir yanıt vermedi.
TAYAD’lı aileler dün İHD Genel Merkezi’nde düzenledikleri basın toplantısı ile Bakan Çiçek’in bu tavrını kınadılar. Kandıra F Tipi Cezaevi’nde hücresinde ölü bulunan Volkan Ağırman’ın babası Niyazi Ağırman, milletvekilleri ile görüştüklerini ancak Çiçek’e ulaşmayı başaramadıklarını anlattı. Ağırman, Çiçek’in “vatandaşa bütün kapılarımız açık” yönündeki beyanını hatırlatarak, “Biz defalarca Bakan ile görüşmeyi denedik. Bir haftadır her gün aradık, dilekçe verdik, makamına gidip saatlerce bekledik. Bakanın sekreteri artık bizim sesimizi tanıdı. Daha biz kendimizi tanıtmadan ‘Sayın Bakan burada yok’ diyor. Kapılar açık, ama kapının arkasında Bakan yok.” dedi.
Doktorlar Savaş Ay’dan tekzip bekliyor
İstanbul Tıp Fakültesi Asistan Temsilcileri, Savaş Ay’ın bazı çirkin ithamları gerçekmiş gibi yayınlayarak, doktorları ‘hastaları üzerinden çıkar sağlayan tüccarlar gibi’ göstermeye kalktığını ifade ettiler. Doktorlar, hem Savaş Ay hem de Sabah’tan çıkan haberleri tekzip etmelerini istedi. Savaş Ay, hastasını muayene ettiği sırada Çapa Tıp Fakültesi’nde görevli doktor İbrahim Faruk’un odasına gelerek, gizli kamera ile çekim yapmaya çalıştı. Bunu fark eden Faruk, çekim yapmanın yasak olduğunu söyleyerek, odadakileri dışarı çıkarttı. Ardından, 26 Aralık’ta Savaş Ay’ın “Savaş Abi” adlı köşesinde hastane doktorlarıyla ilgili bir yazı çıktı. Yazıda, doktorların hastalara ihtiyaç fazlası ilaç yazdıkları ve bu ilaçların dışarıda medikallare satıldığı iddia ediliyordu. Bu yazı, Çapa’daki asistan doktorların tepkisini çekti. Doktorlar, Savaş Ay’ı yalan haber yapmakla suçladılar. Doktorlar, dün Çapa Acil Dahiliye’nin önünde toplandılar. Asistan Temsilcileri adına açıklamayı yapan Bülent Ertuğrul, Savaş Ay’ın doktorları hastalar üzerinden çıkar sağlayan tüccarlar gibi göstermeye kalkıştığını belirtti. “Savaş Ay sadece örnektir ve o da sağlıksız toplumsal yapının bir ürünüdür” diyen Ertuğrul, mesleklerini karalamalara karşın onurlu bir biçimde sürdüklerini ifade etti. Sağlık alanındaki sorunların çözümü için emek verdiklerini ve hastaların yararına çözümler için her türlü onurlu birlikteliği kabul ettiklerini belirten Ertuğrul, “Bu yolda yürürken çamur atanların beyaz önlüklerimizi kirletmesine izin vermeyiz” dedi.
Ayan’ın duruşması ertelendi
Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği’nde çalışan Psikiyatri Uzmanı Dr. Alp Ayan’a, TCK’nın 159. maddesinden açılan davanın ikinci duruşması dün yapıldı. F Tipi cezaevlerinin açıldığı dönemde Hücre Karşıtı Platform’un etkinliklerine katılarak Adalet Bakanlığı’nı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tahkir ve tezyif ettikleri iddiasıyla İzmir 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Dr. Alp Ayan, Ecevit Piroğlu, Mert Zengin duruşmada hazır bulunurken diğer sanık Gonca Çoban katılmadı. Davaya yurtiçinden ve yurtdışından çok sayıda kurum temsilcisi katıldı. Kısa süren duruşma sonucunda Gonca Çoban’ın bulunmaması ve aynı davadan beraatle sonuçlanmış olan dava dosyasının mahkemeye ulaştırılmamış olması nedenleriyle dava 24 Nisan 2003 tarihine ertelendi. Duruşma sonrasında bir açıklama yapan THİV Yönetim Kurulu Yavuz Önen, davanın bir kez daha ertelenmesini talihsizlik olarak değerlendirdi. Avrupa Parlementosu üyesi Torben Lund da yaptığı konuşmada, Türkiye’nin AB ile ilgili geleceği için 159. madde ile ilgili davaları sonuca bağlaması gerektiğini söyledi.
Başhekim koşulları özetledi!
Sakarya’da, ishal şikayetiyle götürüldüğü SSK Adapazarı Hastanesi’nde yer olmadığı gerekçesiyle evine gönderildiği iddia edilen 6.5 aylık çocuğun ölümüyle ilgili soruşturma sürüyor. Başhekim İrfan Öztürk, olayla ilgili ihmal olup olmadığını araştırdıklarını ancak, en büyük etkenin hastanenin fiziki durumu olduğunu söyledi. Öztürk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, geçen perşembe gecesi ailesi tarafından ishal şikayetiyle acil servise getirilen Mehmet Can Yılmaz’ı muayene eden Dr. Ümit Numanoğlu’nun savunmasının alındığını ve ayrıca Bakanlık’tan gelen müfettişlerce soruşturmanın sürdürüldüğünü söyledi. Olayla ilgili olarak soruşturmanın sürdüğünü bildiren Öztürk, şunları kaydetti: “Bu üzücü olayda ihmal olup olmadığı araştırılıyor ancak, en büyük etken hastanemizin fiziki durumudur. Marmara depreminden sonra prefabrik yapıda hizmet veren hastanemizin yetersiz kalışı, hizmetlerimizi olumsuz etkiliyor. Olayın bu yönüyle de değerlendirilmesi gerekir.”
Eyüp Şahin’den haber alınamıyor
F Tipi Cezaevleri’ne yönelik protesto eylemlerine katılan ve birkaç kez gözaltına alınan Eyüp Şahin’den haber alınamıyor. Konuya ilişkin gazetemize bilgi veren Eyüp Şahin’in annesi Sehernaz Şahin, yaklaşık bir aydır oğlundan haber alamadığını söyledi. Oğlunun başına kötü şeylerin gelmesinden kaygı duyduğunu söyleyen anne Şahin, oğlu hakkında bilgi edinmek için yaptıkları girişimlerin sonuçsuz kaldığını söyledi. Eyüp Şahin, 2001 ve 2002 yılı içinde, F Tipi cezaevlerini protesto etmek için düzenlenen eylemlere katılmış ve üç kez gözaltına alınmış. Şahin’in kardeşi Can Şahin halen Edirne F Tipi Cezaevi’nde hükümlü olarak bulunuyor.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net