www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Üç gün sürecek bu dosya, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri tarafından “kamuoyu” dersi için ödev olarak hazırlandı. 11 Eylül sonrası ABD ve Türkiye medyasının savaş yanlısı yayın çizgisini mercek altına almaya çalışıyor. Bugünkü bölüm, ABD medyasının 11 Eylül sonrası yayın politikalarını irdeliyor.

Medya ve 11 eylül -1
Rahmi Yıldırım - Sabahat Bozkurt - Gülçin Akdeniz Koçak
ABD medyasında 11 Eylül
ABD, 11 Eylül 2001 günü, ‘bin yılın terörü’ olarak nitelendirilen bir saldırıyla şoka uğradı. Saldırı sonrasında küreselleşme sürecinde yeni bir aşamaya geçildiği, Amerikan egemenliğinin yeniden şekilleneceği yorumları yapılırken, 11 Eylül saldırısı medya için gerçek bir sınav niteliğini kazandı.
11 Eylül saldırısı Amerikan televizyonlarında ilk saatlerde “ABD’ye saldırı” başlığıyla aktarıldı; akşam saatlerinde ise ortak havuz oluşturuldu. Neredeyse ortak yayına geçen televizyonlar, “Bugün televizyonların birbirleriyle yarışacakları gün değil” diyerek, birbirlerinde olmayan görüntüleri, birbirlerinden izin almaya gerek duymadan yayınladılar. Akşam saatlerinde yayınlar “ABD birleşiyor” esprisine dayandırıldı. Bu yayınlarda dikkati çeken nokta, spekülasyona, sansasyona yer verilmemesiydi. Türk televizyonlarının onsuz yapamadıkları kan ve ceset görüntülerine Amerikan televizyonlarının ekranlarında rastlanmadı. Televizyonlarda olduğu gibi gazete haberlerinde de kan ve ceset görüntülerine, sansasyona ve spekülasyona yer verilmedi. Bu durum bazı Türk gazetecilerince de takdir edildi ve Türk medyasına örnek gösterildi.
“Amerika birleşiyor” başlığı dışında televizyonlar sonraki saatlerde, “Amerika’nın yeni savaşı”, “Amerika tetikte” gibi başlıklarla yayınlarını sürdürdüler. İlk gün yayınlarında dikkati çeken bir nokta da, saldırıların failleri konusunda kafa karıştırmamak oldu. 1995 yılında Oklahoma’da federal binanın bombalanmasını hemen Ortadoğulu teröristlere yıkan Amerikan televizyonları, bu yanlışlıklarından ders almış göründüler. Öğleden sonra, artık Usame Bin Ladin adı telaffuz edildiyse de, televizyonlar bir yargı belirtmekten kaçındılar.
Savaş ve sansür
11 Eylül sonrasında Amerikan medyasının savaş ve teröre ilişkin haber ve yorumları, ABD yönetiminin isteği doğrultusunda sansüre dayalı oldu. Yediği yumruğun intikamını almak için bütün kasabayı yakma geleneğinin mirasçısı Bush yönetiminin, terörü suç kapsamından çıkartıp ‘savaş hali’ diye tanımlaması, teröre destek verdiği düşünülen bütün ülkelere savaş ilan etmesi, yönetimin işini kolaylaştırmaya hazır medya için gönüllü sansür döneminin başlangıcı oldu. Saldırının ilk günlerindeki temkinli yaklaşım, yerini “Amerika savaşta” söylemine bıraktı. Saldırının yol açtığı duygusal atmosferde, medya, saldırının tarihi arka planını sorgulama gereği duymadan, intikam hırsının bütün toplumu tutsak almasına aracılık etti.
Amerikan medyası sansüre uyum sağlamakta güçlük çekmedi. Çünkü, ABD ordusunun çeşitli ülkelerde sık sık giriştiği harekâtlar sırasında gazetecilerle askerler arasında çıkan sorunlar, Körfez Savaşı ertesinde imzalanan bir protokolle çözüme kavuşturulmuştu.
11 Mart 1992’de medya ile Pentagon arasında imzalanan protokol, “haber havuzu” oluşturulmasını, savaşla ilgili haber ve bilgilerin havuzda toplandıktan ve denetimden geçtikten sonra herkes tarafından kullanılmasını öngörüyordu.
11 Eylül sonrasında Amerikan medyası bu protokole sadakatle uydu. Kural dışı davranan gazeteci ve yazarlar ya doğrudan Beyaz Saray ve Pentagon tarafından uyarıldı ya da toplumsal linç havası içinde kendi meslektaşlarınca hizaya sokuldu. Güvenlik gerekçesiyle özgürlüklerden vazgeçilmesini eleştirmeye yeltenenlere ‘vatan haini’ gözüyle bakıldı.
Beyaz Saray ile medya arasındaki ideolojik birliktelik içinde, 11 Eylül’ün tarihi arka planı, Bin Ladin-CIA ilişkisi, Bush ailesi ile Ladin ailesi arasındaki iş ortaklığı, ABD’nin çağdışı feodal ve askeri diktatörlüklerle işbirliği, küreselleşmenin gelişmiş kapitalist ülkeler dışında hep yoksulluk üretmesi Amerikan medyası tarafından sorgulanmadı. İktidarla ters düşmemek kaygısı içinde sorgulamaktan kaçınan medya, Amerikan yönetiminin doğrudan sansürüne itiraz etmedi; düşündüğü gibi yazma ‘gafletinde bulunan’ az sayıdaki gazeteciye işverenleri tarafından hadleri bildirildi.
Amerikan medyası sansür, otosansür ve dezenformasyon yoluyla Bush yönetiminin politikalarına ne denli destek vermiş olursa olsun, “Savaşta ilk kurban gerçeklerdir” sözü ne denli geçerli sayılırsa sayılsın, gerçekleri tümüyle sonsuza değin karanlıkta tutmayı başaramadı. “Gerçeklerin bir gün ortaya çıkma gibi bir huyu vardır” özdeyişi, Amerikan medyasınca da doğrulandı. Beyaz Saray’ın gözü dönmüş savaş politikalarına koşulsuz denebilecek bir destek veren medyanın misyonu, CBS televizyonunun 15 Mayıs 2002’de yayınladığı bir haberle ciddi bir travma geçirdi. Haber, 6 Ağustos 2001’de, yani 11 Eylül saldırılarından yaklaşık bir ay önce, Başkan Bush ve ekibine ‘El Kaide Amerika’yı vurmakta kararlı’ başlığı taşıyan çok gizli bir brifing verildiğini ortaya koyuyordu. Raporda El Kaide’nin uçak kaçırma planları yaptığı da belirtilmişti.
Bu haberle birlikte, o güne kadar medyanın da katkısıyla kamuoyu desteği yüzde 90’lara varan Bush yönetimi, ilk kez hesap verme zorunluluğuyla yüz yüze geldi. Savaş politikalarına koşulsuz destek veren Amerikan basını da terk ettiği sorgulama alışkanlığını yeniden anımsadı. ‘Bomba’ haberler birbirini izledi. Medya, 11 Eylül sürecini didik didik etmeye başladı.
Kamuoyu ne yönde oluştu?
Saldırının yol açtığı can acısı ve korunma içgüdüsüyle Bush yönetiminin intikam harekâtına yüzde 90 oranında destek veren Amerikan kamuoyu, medyanın haber ve yorumlarına aynı ölçüde destek vermedi. Amerikan kamuoyundaki hava, daha çok medyayı sorumsuzlukla suçlama yönünde oluştu.
Los Angeles Times’in 10-13 Kasım günlerinde yaptırdığı bir araştırmaya göre Amerikan halkının yüzde 48’i, gazetelerin Afganistan savaşını aktarma tarzını “sorumsuzca” diye nitelendirdi. Medyayı olumlu bulanların oranının da yüzde 48 çıkmasına karşın, “suçlayıcılar”ın oranı medya çevrelerinde çok yüksek bulundu. Gazeteleri eleştirenlerin büyük bölümü, “haber vermek ve doğru haber vermek” uğruna Amerika’ya “zarar verecek” bilgilerin yayınlanmasına karşı çıktı ve bu tarz haberlerin “düşmanın işine yarayacağına” inandığını bildirdi.
Yani, 11 Eylül sürecinde Amerikan halkı, medyayı sorumsuz davranmakla eleştirirken, yanlı ve güdümlü haber verdiği için değil, intikam savaşına zarar verebileceği endişesiyle eleştiriyordu. Yani, bu dönemde Amerikan halkının nabzı ile medyanın nabzı aynı paralelde atıyordu denebilir.
Bush yönetimi ve istihbarat örgütlerinin 11 Eylül öncesindeki gevşekliğinin sorgulanmaya başlanmasından sonra ise, savaş yanlısı politikalar ve yayınların Amerikan halkının gözündeki inanılırlık ve güvenilirliği aşınmaya başladı.
11 Eylül saldırılarının birinci yıldönümünde, The Wall Street Journal’da yayımlanan kamuoyu anketlerine göre, Washington’dan estirilen Irak ve terörle savaş rüzgârlarına karşın, halkın ilgisi savaştan çok ekonomiye yöneldi. Bir yıl önce Amerikan halkının terörle savaş önceliği yüzde 64 iken, saldırıların yıldönümünde savaş önceliği yüzde 30’a geriledi.
“Amerika doğru yolda mı ilerliyor?” Bir yıl önce bu soruya evet diyenlerin oranı yüzde 72’den yüzde 42’ye inmiş.
Irak’ın Amerika tarafından tek taraflı olarak vurulmasını, işgal edilmesini isteyenlerin oranı yüzde 20 olurken, Birleşmiş Milletler onayı ile olursa, Saddam’ın devrilmesini isteyenlerin oranı yüzde 65 olarak belirlendi. Kamuoyu desteğinin bu denli azalması üzerine Bush yönetimi BM desteğini sağlamaya öncelik verdi. Bu bilgiler, intikam hırsı nispeten tatmin edildikten sonra, savaş yanlısı politikalar ve yayınlar ne denli yoğun olursa olsun, Amerikan halkının bile barış düşüncesine uzak olmadığını göstermektedir.
SÜRECEK


Başa dön



 
Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net