www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Mercek ____A. Cihan Soylu
İşgal orduları “ortaklığı” ve emekçilerin tutumu -1-

Ekonomi ve Politika ____İzzettin Önder
Sessiz gelen ölüm!

Ada Notları ____Kenan Ateş
Öteki Amerika

Kent Yazıları ____Necati Uyar
Piriştina’nın Kordon’u, duble yolun altyapısı mı?

Ekin ____Şenay Aydemir
‘Hayatın gerçeği’

Ara Sıra ____Ali Baş
Zor anlatırsınız!

Konuk yazar ____Hakan Mıhcı (*)
Acil Eylem Planı ve YÖK: Kırk Katır mı, Kırk Satır mı?

  Mercek..........A. Cihan Soylu

İşgal orduları “ortaklığı” ve emekçilerin tutumu -1-

“ABD’nin 80 bin askerini Diyarbakır’da 5 yıllık süre için konumlandırmak istediği” açıklaması, Irak’a Amerikan-İngiliz saldırısının “yeni bir kilometre taşı” mı; yoksa Türkiye’nin Amerikan mandasında bulunmasının; o hale getirilmesinin ek bir göstergesi mi?
ABD’nin söz konusu bu açıklaması, Irak’ın “işinin on günde bitirileceği”, Türkiye’nin “savaşa katılmaktan çekinmesi için bir nedenin bulunmadığı” propagandasıyla birlikte değerlendirildiğinde, işin vehameti “kendiliğinden” ve daha iyi görülür hale geliyor.
ABD-İngiliz sömürgecilerinin “ilk hedef” olarak Irak’ın adını vermeleri ve emellerini “Saddam’ın gitmesi” gibi, nispeten daha basit bir sorunun ardına gizlemeye çalışmaları; 80 bin işgal askerinin “5 yıllık süre için” “Türkiye’nin Güneydoğusu’na konumlanması” talebiyle birleşince, ortaya, politik bakımdan “en kör durumdaki”lerin dahi görebilecekleri bir sonuç çıkıyor: ABD-İngiliz emperyalistleri Irak’ı işgal etmekle yetinmeyecekler!
Irak’ın general Tommy Franks’ın “genel valiliği” altında daha iyi kullanılabilir biçimde düzenlenmesi ve Irak petrollerinin kontrolüyle takviye edilen emperyalist gücün, örneğin İran-Suriye-Yemen gibi ülkelerin de “hizaya getirilmesi” gibi nispeten daha uzun süreli hedefler için seferber edilmesi, bu konumlanmanın akla getirecekleri arasındadır.
ABD-İngiliz emperyalistleri Türkiye’deki işbirlikçi-hain taifesini de harekete geçirip emelleri yönünde kullanarak Irak’ta kendi çıkarlarının dolaysız temsilciliğini üstlenen işbirlikçi bir siyasal yapılanma sağlamayı, Musul-Kerkük petrollerini ve petrolün Batı pazarlarına nakil yollarının tam denetimini gerçekleştirmeyi; İran ve Suriye başta olmak üzere bölge ülkelerinde Amerikancı politikaların taşeronluğuna uygun “operasyonlar” gerçekleştirmeyi; oradan Asya’ya uzanmayı planlamaktadırlar. Türkiye bu stratejik planın piyonu olacak mı? ABD, işbirlikçilerini buna ikna etmek için birkaç milyar doları gözden çıkarabileceğini açıklarken, vatana ihanet çetesinin mensupları “satış fiyatını artırma” çabasındalar.
Amerikancı çetenin tüm sözcüleri “bunun zorunlu olduğunu” söylemeye devam ediyorlar. “Türkiye’nin ‘Biz bu oyunda yokuz!’ demesi mümkün değil. Böyle demek uğrayacağımız zararları çok daha büyütebilir... Türkiye, dost ve müttefik bir ülke, stratejik bir ortak olarak Amerika’yı yalnız bırakmayacak.”(Hasan Cemal)
“Türkiye mahkûm. ABD’nin politikası çerçevesinde kendisine biçilen rolü oynayacak. Bu noktada, bunu bir kader olarak kabullenmekten başka yapacak şey yok.”(Güngör Uras)
“Siyasetin Irak savaşına yaklaşımı küçük hesaplara tutsak tipik bir Şark kaypaklığı yansıtıyor. Unutmamak lazım: Risk almadan galiplerin masasına oturmak imkânı yoktur... Galiplere savaş tazminatı Kerkük ve Musul petrollerinden ödenecektir. Türkiye’nin kararsızlığından doğacak zaman kaybı, bizim adımıza adil bir pazarlığın kotarılması amacına zarar verirse bu büyük vebal olmaz mı? ...ulusal çıkarlarımız için galipler masasına oturma hakkını bize kazandıracak tarihi kararı vermekte de gecikmeyelim” (Güngör Mengi)
“ABD ile birlikte hareket etmenin getireceği uluslararası ve stratejik avantajların” “hem AB, hem de Kıbrıs konusunda kendini göstereceği”ni ileri süren M. Ali Birand, hükümetin ABD’nin istekleri doğrultusunda alacağı kararın “doğruluğu” üzerine “yemin billah” etmektedir.
Özal “ekolü”nden Cengiz Çandar ise şöyle yazmaktadır: “Sürekli olarak Türkiye’nin ‘jeopolitik önemi’nden söz ediliyor. Peki, Türkiye’nin siyasette, diplomaside, ekonomide, ticarette, güvenlikte sürekli kapısını çaldığı ve ‘jeopolitik önem çeki’ni ‘nakte çevirttiği’ en güçlü ve en yakın müttefiki Amerika gün gelip tam da o ‘jeopolitik önem’den ötürü kapısını çaldığı ve ‘işbirliği talebi’nde bulunduğu bir sırada, Türkiye ‘başka kapıya’ der ise, o ‘jeopolitik önem’inin ne anlamı kalacaktır? ‘Jeopolitik çeki’ bundan böyle nasıl ‘nakde’ çevrilebilecektir?”
AKP hükümeti ve devletin hükümet dışı ve “üstü” kurumlarının “Türkiye’nin savaş konusundaki politikaları”nı belirleyecek ekonomik; askeri ve politik “bağ” işbirlikçi burjuvazi ve onun çıkarları üzerinden oluşturuluyor. Bellibaşlı iki büyük holdingin patronlarının açıklamaları çok açık bir kanıt oluşturuyor: Rahmi Koç; “Birinci Körfez Savaşı’na katılmadık, kaybettik. Şimdi başından itibaren Amerika ve İngiltere’nin yanında olmalıyız” demektedir. Sakıp Sabancı da “iyi pazarlık yapılıp payın artırılması”nı istemektedir. Buna TÜSİAD Yönetim Kurulu üyesi ve Doğan Holding baronları arasında yer alan Ertuğrul Özkök’ün “ya ABD’nin yanında olunmazsa” korkusunu işleyen yazısını ekleyebiliriz. Özkök, “Saddam’ın Türkiye’nin yardımı olmaksızın”, “bir darbeyle devrilmesi” durumunda “rahatlama duygusu”na yol açacağını, ancak bunun önemli bir yanılgıya denk düşeceğini belirtiyor; Onun korkusu, ABD’nin “Türkiye’nin müttefikliği” üzerine beklentilerinin karşılanması olanağının böylece elden kaçırılmasıdır! “Çünkü” diyor- böylesi bir gelişme-; ABD nezdinde, “Bu müttefiklik bugün için değilse ne zaman için gerekli” sorusunun cevapsız kalması tehlikesini doğuracaktır!
“Adam”, ABD yöneticilerinin böylesi bir “düş kırıklığı” yaşamaması için, Türkiye’nin “iyi bir müttefik olup olmadığını ispatlaması”nı istiyor ve bunun da ancak Irak’a bir Amerikan-İngiliz saldırısıyla “denenme olanağı bulacağını” belirtiyor. Böylesi bir “olanağın kaçırılması ihtimali” onu neredeyse yataklara düşürecek!
Bu açıklamalar egemen sınıfın ve onun devlet olarak örgütlü gücünün üst temsilcilerinin Amerikancılğını; ya da aynı anlama gelmek üzere kendi çıkarları ve alınacak pay karşılığı vatanın tüm tersaneleri, limanları, hava meydanları, toprakları ve kaynaklarının ABD-İngiliz sömürgecilerine peşkeş çekilmesinden kaçınmadıklarını-kaçınmayacaklarını gözler önüne sermektedir.
Türkiye’de Amerikancılığın sözcülüğünü sürdüren sermaye basını ve gazetecilerinin kışkırtıcı, sabotajcı yayıncılığının sınırlarını belli başlı büyük sermaye gruplarının bu politikası belirlemektedir. Koro halinde aylardır propaganda ettikleri Bush-Cheney-Rumsfeld-Powel savaş politikasını, saldırının “yoğun savaş durumu”na dönüşmesi ihtimaliyle birlikte tırmandırdılar. Hemen hepsi, “Türkiye’nin savaş sonrası durumda söz söyleyebilmesi için savaşa güçlü ve stratejik müttefik ABD’nin yanında katılmasının zorunlu olduğunu” ileri sürerek, halk kitlelerinin savaşa ve İslam halklarının kanının akıtılmasına karşı ayağa kalkmalarını önlemeye; vatan topraklarının ABD-İngiliz sömürge ordularının saldırı üssü olarak kullanılması için “zemini uygun hale getirme”ye çalışıyorlar.

 
Başa dön

  Ekonomi ve Politika..........İzzettin Önder

Sessiz gelen ölüm!

Ne garip bir ortam; dünyanın en vahşi savaş makinesi, hiçbir haklı gerekçe yok iken, bir ülke halkını ölüme, ekonomisini ise yıllar sürecek yoksulluğa ve tahribata sürüklemektedir. Ölüm makinesi tabutları hazırlarken, kimileri devlet kurma şansını ele geçirme aldatmacası uğruna kapitalistlerin oyununa gelmekte, kimileri ise, yeni yıl eğlencelerini planlamaktadır. Halbuki, bu savaş ne birilerine gerçek anlamda bağımsız bir devlet kurduracak ne de dünyanın geri kalan bölümüne mutluluk getirecektir.
Kapitalist canavar, enerji ve su kaynaklarını denetleyebilmek ve kapitalist dünya hakimi olduğunu tüm ülkelere bir kez daha kabul ettirebilmek için daima sahte gerekçeler uydurmakta ve kendi kafasına göre ülkeleri namlunun ucuna dizmektedir. Kapitalizmin canavarlık aşamasında en üst noktaya çıkmış olan ABD, amacını gerçekleştirmek için adım adım ilerlerken, tarihten ders almayı dahi düşünemeyen kesimler de bu harbin ganimetlerini toplamaya yeltenmektedir. Onlar bilmemekte ki, ABD o bölgede kendi kuklasını oluşturacaktır. Bu kuklalar topluluğu, belki bir kısmı yeni olacak parçalanmış devletler halinde, ya da bir büyük devlet biçiminde olacaktır. Burjuvaya teslim olmanın sonucunu somut olarak yaşayanlar dahî bundan gerekli dersi alamaz ise, ne demeli ki! Ne yazık ki, ABD, ekonomisini canlandırma yanında, enerji ve su kaynaklarını denetim altına alma ve bunların da ötesinde, tüm kapitalist dünyanın liderliğini kanıtlama ve pekiştirme uğruna giriştiği macerada yalnız değildir, bizim burjuvaziyi de yanına almış görünmektedir. Nedir, bizim burjuvazinin iştahını kabartan? Belki yeni yardım, belki biraz enerji, belki Irak üzerinde hakimiyet kurma. Bunların hiçbiri ne bir savaşı haklı kılar ne de saldırganların yanında yer almayı. Bu sayılanların tümü Türkiye’nin kısa ve uzun dönemli çıkarlarına da mutlak olarak aykırıdır.
Burjuvazinin amaçlarını anlamak zor olmasa gerek. Zira, medyaya şöyle bir göz atmak dahi, burjuvazinin amaçlarını açığa çıkarmaktadır. Günlerdir medya, ne savaşın gerekçesini irdelemekte ne de yaşanacak dehşetin insan boyutu üzerinde durmaktadır. Medyanın tek derdi, savaşın ekonomiye maliyetinin ne olacağıdır! Hatta, tam bir savaş çığırtkanlığı yaparcasına, savaşın maliyetinin ifade edildiği kadar yüksek olmayacağı safsatası dahi, akıl almaz bir biçimde dillendirilmektedir. ABD askeri tedarikini bizden yaparsa, borçlarımızın bir bölümünü silerse, ek kaynak sağlarsa fena mı olur!
Burjuvazinin kafasında ve gündeminde kesinlikle insan yoktur. Burjuvazinin yok da, siyasetçilerin kafasında ve kalbinde insan var mı? Olamaz, çünkü siyasiler de burjuvazinin politik alandaki çıkar araçlarıdır. Onların derdi de, tabana verilen sözlerin yerine getirilemeyeceği bir durumu meşrulaştırmaktır. Savaşta taşeron rolü üstlenilerek alınan destekler sıkışan burjuvaziye biraz rahat nefes aldırırken, aynı anda, savaş, verilmiş sözlerin yerine getirilememe gerekçesi olarak da kullanılabilecektir.
Seçimlere giderkenki durumumuza ve partilerin söylemlerine şöyle bir bakalım. Hangi parti, savaşa karşı olduğunu açıkça dillendirdi? Hemen hiçbiri! Şimdi hangi sol parti açıkça savaşa karşı çıkmakta? Bunun yanıtını ben vermek istemiyorum, çünkü yanıt çok acı! Anaları, kardeşleri acıya boğacak olan bu kapitalist saldırının hiçbir haklı gerekçesi yoktur; tek gerekçesi sıkışan ABD ekonomisini rahatlatmak ve ABD’nin su ve enerji kaynakları üzerinde hakimiyet oluşturarak, Avrupa ve Japonya karşısında avantaj sağlamasıdır. Bu savaştan devlet kurarak yararlanmaya çalışanlara da, ekonomik çıkar sağlamaya yeltenenlere de ne bir sözüm var, ne de onlarla bir beraberliğim. Onların devletleri de kendilerine mübarek olsun, ekonomik çıkarları da! Ben, kendini kaybetmiş zavallıların yanında değilim, insanın ve hiçbir gerekçe ile değiş tokuş edilemeyecek insan kanının yanındayım; kardeşçe yaşamanın yanındayım!
Böyle bir ortamda yeni yıl kutlaması da yapılamaz!
e-posta:
izo40@hotmail.com

  Başa dön

  Ada Notları..........Kenan Ateş

Öteki Amerika

Washington’ın National Capital bölgesindeki United Way Aşevi müdür yardımcısının telefonu çaldı. Arayan orta yaşlı bir erkekti. Önce kendini tanıttı. Uzun süredir işsiz olduğunu söyledikten sonra, utana sıkıla, ailesinin yiyecek bir şeyinin kalmadığını, günlerdir aç olduklarını, Noel’de yemek için kendilerine yardım edip edemeyeceklerini sordu. Müdür yardımcısı Robert Egger “elbette” dedi. Adamın adını, adresini, telefonunu aldı. Telefonu kapattıktan sonra aldığı bilgileri bilgisayarda uzayıp giden listeye kaydetti. İsmin karşısına, “Bir hindi, 5 kişilik konserve yiyecek, 3 kg. meyve, kahve, çay gönderilecek” diye not düştü. Noel’de yiyecek yardımı yapılacak ailelerin listesi uzadıkça uzuyordu. Sayı, Noel’e henüz birkaç gün kalmasına karşın şimdiden 2 bini aşmıştı.
Robert Egger listeyi görünce “yeni bir yerlerden acilen para bulmalı” dedi. Aşevlerinden günlük sıcak yemek yiyenlerin sayısına her yıl 1000 kişinin daha eklendiğini hatırlayınca telaşlandı. “Savaş olursa bu sayı iyice artacak. Hemen para bulmalı.”
ABD’de böyle 6 bin aşevi var. 6 bin aşevinin yanı sıra, 26 bin parasız yiyecek dağıtan istasyon ve 4 bin de evsizler yurdu ya da sığınma evi bulunuyor. Yanlış okumadınız, 6 bin aşevi. 6 bin aşevi demek ne demek? Her eyaletin, her şehrinin, her kasabasında; her adım başında, her köşebaşında, her kilisesinde bir aşevi demek. Amerikanın aynı zamanda yoksullar ülkesi, açlar ülkesi olması da demek. O kadar zenginliğin yanında bir o kadar da yoksulluk, açlık demek. Dışarıdan “rüyalar, fırsatlar ülkesi” olarak lanse edilen ülkenin kendi vatandaşları için hiç de öyle olmaması demek.
“Rüyalar Ülkesinin” “Soup Kitchen” denilen aşevlerinde aç, işsiz ve yoksullara öğlen ve akşamları sıcak yemek verilir. Noel, Yılbaşı, Şükran Günü ve Paskalya gibi özel günlerde ise yoksul evlere ayrıca yiyecek paketleri gönderilir. Bu yiyecekler olmasa dünyanın bu en zengin ama en harami, en soyguncu ülkesinde insanlar acından ölürler.
Geçen yıl yayınlanan “Amerika’da Açlık-2001” adlı araştırmaya göre 2001 yılında 23.3 milyon Amerikalı yiyecek bir şeyleri olmadığından aşevlerinden yemek yedi. Sayı 1997’den sonra yüzde 9 artmıştı. Rapora göre bu sayı aslında çok daha fazla. Çünkü, belirtilen rakamdan daha fazlası, isimlerinin kaydedilmesini istemediklerinden federal hükümetin dağıttığı yiyecek karnelerinden almıyor. Onun yerine özel yiyecek bankaları ile dini kuruluşlar ve öteki hayır kurumlarını tercih ediyor.
Yayınlanan resmi araştırmalara göre, her dört kişiden 3’ü beslenmeye ayırdığı bütçesinde kısıtlama yapmak zorunda kalıyor, istediği şeyleri yiyemiyor. Tek tek kişilerin yüzde 40, çocuklu ailerin ise yine yüzde 40 beslenme sorunu yaşıyor.
ABD İstatistik Enstitüsü’nün son rakamlarına göre, ABD’de yoksulluk sınırı altında yaşayanların 1980’de 25 milyon olan sayısı yüzde 48 artarak günümüzde 37 milyona ulaştı. Asgari reel ücret o günden bu yana yüzde 22 düştü. Yalnızca New York’ta nüfüsun yüzde biri yatacak yerleri olmadığından yılın en azından bir gününü evsizler yurdu ya da sığınma evlerinde geçirdi.
Onlarca kitap dolduracak istatistikler böylesine uzayıp gidiyor. Daha fazla sıralamanın anlamı yok. Hepsi de tek bir şeyi gösteriyor. Amerikanın hiç de Hollywood filmlerinde bize gösterildiği gibi bolluk zenginlik refah ülkesi olmadığını. O filmler Amerika’nın hep bir yüzünü gösteriyor. Oysa bir de öteki yüzü var, yoksul olan yüzü. Gecelerinde aç yatılan yüzü. O Amerika yalnızca aşırı beslenmeden yağ tulumuna dönen ve sonra da nasıl zayıflayacağım diye jimnastik salonlarında çırpınıp duranların Amerikası değil. O “rüyalar ülkesi”, yiyecek bir parça ekmeği olmayanların da ülkesi.
Michigan’da yaşayan Nicole McDowell feryat ediyor: “Amerika’da yaşıyoruz. Isınma ve aydınlanma mutlaka sahip olmamız gereken şeyler, en gerekli ihtiyaçlar. Suyumuz dahi yok. Parasını ödeyemedik diye kestiler. Çocuklar kovalarla komşulardan su taşıyor. Rezil oluyoruz. Amerika’nın dünyanın en zengin ülkesi olduğu söyleniyor, ama biz sanki bir üçüncü dünya ülkesinde yaşıyoruz.”
İşte harami başının ülkesi. İşte kapitalist dünyanın şefi. İşte “dünyayı kurtaracak” olan Amerika. İşte herkese bolluk, refah, mutluluk vaad eden Amerika. İşte zengin Amerika. İşte kapitalizm.
Not: Önümüzdeki haftadan başlayarak sizlerle pazar yerine salı günleri buluşacağız.

e-posta:
ates@evrensel.net

  Başa dön

  Kent Yazıları..........Necati Uyar

Piriştina’nın Kordon’u, duble yolun altyapısı mı?

“Duble yol” iktidarının yeni Karayolları Genel Müdürü Sabri Erbakan, uzun bir zamandan bu yana süren İzmir Kordon’la ilgili tartışmalara ve Karayolları Genel Müdürlüğü’nün kaybettiği yargı kararlarına ilişkin görüşlerini açıklarken, “Mahkeme karar verdi diye kestirilip atılamaz. Eninde sonunda buraya yol yapılacak” diyerek İzmir’i bekleyen ve defedilemeyen tehlikeyi bir kez daha gündeme taşıdı.
Erbakan yaptığı açıklamada; Kordon’da yıllar önce yaşanan bir başka kıyımı gündeme getirerek “İzmirliler, Kordon’daki cumbalı evler yıkılırken neredeydi?” diye soruyor ve ekliyor “Şimdi mi aklımıza geliyor karşı çıkmak?” Sayın genel müdürün verdiği örnek oldukça iyi. Yapımını gerçekleştirmek istediği yolun İzmir açısından ne derece büyük bir felaket olacağının, nasıl bir değer yitimi yaşanacağının en güzel örneği.
Evet İzmir çok şey yitirdi geçmişte, sayın genel müdürün söylediği Kordon’daki, Alsancak’taki cumbalı evler de bunların içinde. Ancak Kordon’a altı şeritli yolun yapılması sonrasında, gelecekte bir başka konu tartışılırken yine anımsanacak Kordon, “geçmişte İzmir’in bir Kordon’u, bir rıhtımı vardı. Deniz kokardı Alsancak, bugünkü gibi egzoz değil” denilerek.
Peki nasıl oluyor da ortaya çıkmış yargı kararlarına rağmen böyle bir inatlaşma halen yaşanabiliyor? Bunca hukuksuzluğun yaşanır hale geldiği ülkemizde, çıkmayan candan ümit kesilmez felsefesinin her konuda geçerli olduğu kabulünden olsa gerek.
Bu sorunun yanıtını ararken, yaşananları bir kez daha kısaca hatırlamakta yarar var sanırım. Tartışma Karayolları Genel Müdürlüğü (KGM), İzmir’in çevre ile karayolu bağlantılarında yaşanmakta olan sorunların çözümü amacıyla hazırladığı proje çalışmalarıyla başlıyor. Her nasıl oluyorsa, tümüyle kentiçi ulaşım projelerinin konusu olması gereken bir öneri, KGM önerisi olarak kentin gündemine getiriliyor. İzmir’in iki yakasını birbirine kent içinden karayoluyla (!) bağlama heveslisi proje, Kordon’a altı şeritli karayolu yapılmasını öngörüyor. Proje dönemin belediye başkanı Burhan Özfatura tarafından da benimseniyor.
İzmir kentini yıkımdan ve yok oluştan koruması, kollaması gereken belediyenin yeterli özeni sergilemediği düşüncesinden hareket eden ve kentin duyarlı kesimlerinin desteğini de arkasına alan İzmir 1 Numaralı Koruma Kurulu, Kordon’un önemli bir bölümünü “Tarihsel SİT” ilan ediyor.
Ne olursa olsun bu yolu yapmaya (yaptırmaya) kararlı olan Karayolları dönemin belediye yönetiminin desteğini de alarak, dolguya başlıyor. Alınan SİT kararları ve yol yapılması düşünülen aks üzerinde yer alan Balık Hali gibi tescilli yapılar nedeniyle tümüyle gerçekleştirilme olanağı olmayan yolun dolgusu 1999 yılı seçimlerine kadar sürdürülüyor. Başlanılan dolguya karşı açılan davalar sonucunda, yargı karayolları projesinin uygulanamayacağına ve bölgenin SİT olduğuna karar veriyor. Ancak Alsancak Limanı’ndan, Cumhuriyet Meydanı’na kadar olan bölümün dolgusu hızla tamamlanıyor.
Fiilen gerçekleştirilen ve bir inat uğruna ülkenin milyonlarca dolarının denize dökülmesi anlamına gelen dolgunun ne olacağı, 1999 Nisanı öncesinde yerel seçimlerin en önemli tartışma konusu oluyor. Bazı başkan adayları ile konu ile ilgili çok sayıda kişi, yapılmış olan dolgunun yeşil alan olarak düzenlenmesi gerektiği konusunda görüş belirtiyor ve Kordon’da bir karayolu düşüncesine karşı çıkıyor.
Tartışmaya katılan ve hatta bu alana ilişkin bir de proje hazırlayan Mimarlar Odası gibi konuya duyarlı kesimlerin de etkisiyle dolgunun yeşil alana dönüştürülmesi düşüncesi genel kabul görüyor. Seçim öncesinde benzer sözü veren Ahmet Piriştina’nın ilk işlerinden biri de Kordon dolgusunun düzeltilmesi ve yeşillendirilmesi oluyor. Yapılan bu uygulama Kordon’un dolgu yığılmış haliyle karşılaştırıldığında, birçok kişiye sevimli geliyor, destek alıyor.
Ancak; birkaç konuda tartışma sona ermiyor, hatta bu aşamada yeni başlıyor. Başta dönemin Şehir Plancıları Odası Genel Merkezi olmak üzere bazı kesimler ısrarla; yapılan bu uygulama ile yargı ve kurul kararlarına rağmen suç işleyerek yapılmış olan Kordon dolgusunun aklandığını, yasadışı bir dolgu üzerine yapılan trilyonlarca liralık harcamanın da yasadışı olduğunu, dolgunun kaldırılması için çaba harcanması gerektiğini, dolgu için yapılan yasadışı harcamaların sorumlulara ödettirilmesi gerektiğini, dolgunun yol ya da yeşil alan halinde kalmasının kentin denizden uzaklaştırılması açısından hiç fark etmediğini dile getiriyorlar.
Kişisel olarak da tümüyle katıldığım bu görüşlerin devamındaki en önemli uyarı ise, dolgunun ve bu dolgunun liman bağlantısını sağlayan viyadüklerin korunmasının gelecekte bu alanda karayolunu sürekli gündemde kalmasına neden olacağı, bu yolu gerçekleştirme hayali kuranları caydırmayacağıdır. Ki bugün yaşananlar, son bir hafta içinde basına yansıyanlar, bu görüşün ne kadar haklı olduğunun en açık göstergesi.
Kabul etmek gerekir ki; İzmir Kordon’da yapılan dolgu ne derece büyük bir hataysa, dolguyu koruyarak yapılan makyaj ve kamuoyunun dolguyu koruyan bu projeyi desteklemesini sağlayacak yönlendirmeler de aynı derecede büyük bir hata olmuştur. İzmir’de yakın dönemde yaşanan bir olay, Koruma Kurulu kararlarının ne kadar da çabuk değişiverdiğini gözler önüne sererken, Kordon otoyolu için engel olarak görülen SİT kararlarının da her an değiştirilebileceğinin örneği olmuştur. İnciraltı bölgesinde Koruma Kurulu tarafından 1. Derece doğal SİT alanı ilan edilmiş olan alanların büyük bir bölümü geçtiğimiz günlerde SİT kapsamı dışında bırakılırken, yine büyük bir bölümde karar 3. Derece doğal SİT alanı olarak değiştirilmiş ve bölgede yapılaşmanın önü açılıvermiştir. Gelecekte alınacak benzeri bir Kurul Kararı ve belediyeye gelecek karayolu yanlısı bir yönetimin, Kordon’u ‘duble yol’a dönüştürmesi hiç de zor olmayacaktır.
Alsancak Limanı’nı kaldırmayı hayal edebilen, buna yönelik projeler hazırlayan, uygulamalara başlayan, fakat kaldırılacak denilen limanın arkasındaki ve Kordon’un başlangıcındaki viyadük ayaklarını fikir yarışmasında dahi koruyan, iki metre yüksekliğindeki dolguyu kaldırmayıp düzleyerek, dolgunun genişlemesini ve oturmasını sağlayan, bugünkü yönetimin çalışmalarını gördükçe insan, “Piriştina’nın Kordon’u duble yolun altyapısı mı olacak?” sorusunu sormadan edemiyor.

e-posta:
nuyar@mail.com

  Başa dön

  Ekin..........Şenay Aydemir

‘Hayatın gerçeği’

Televizyon dizileri son dönemin en popüler olgularından birisi haline geldi. Hemen her kanalda ‘prime time’ olarak adlandırılan, televizyonun en fazla izlendiği saatte bir yerli diziye rastlamak mümkün. Birçoğu anlaşma gereği çekilen 13 bölümü tamamladıktan sonra yayın hayatına veda etse de, bir kısmı halkın yoğun ilgisine mazhar oluyor. Zerdalar, Asmalı Konaklar, Çocuklar Duymasınlar vb. ‘yoğun istek üzerine’ tekrar tekrar yayınlanarak gündemde tutuluyor. Yerli dizilerin bu kadar tutması kaçınılmaz olarak tartışma konusu olmalarını da beraberinde getiriyor. Kahramanların şehirlerini kötü tanıttığını iddia eden hemşerilerden, mekânlara kadar birçok konu bir anda ‘trend’ olarak hayatın karşısına çıkıyor.
Dizinin kendisi sosyolojik bir vaka haline gelince de kaçınılmaz olarak işin içine uzmanlar giriyor. Diziler, söylemler ve kahramanlar masaya yatırılıyor. Uzun uzun halkın neden ilgi gösterdiği, insanların bu dizilerde kendilerini buldukları araştırılıyor.
Son günlerde, sıkça tartışma konusu edilen iki dizi var. “Çocuklar Duymasın” ve “Zerda.”
“Çocuklar Duymasın”ın kahramanlarının birbirlerine hitaplarının, çocukların yapıp ettiklerinin ‘model olarak’ alınıp alınmadığı, alındıysa bunun nasıl sonuçlar doğurduğu; ya da Zerda’nın kahramanının üç kadınla birlikte olmasının halka sempatik gösterilmesinin sakıncalı olduğu yazılıp çiziliyor.
Bu iki diziye emeği geçenlerin savunmaları ise birbirisinin aynısı: Bunlar hayatın gerçekleri.
Örneğin perşembe akşamı “Siyaset Meydanı”na konuk olan “Çocuklar Duymasın” dizisinin senaristi, dizinin maço söylemler kullandığı, cinsel tacizi sempatik gösterdiği şeklindeki eleştirilere “ben topluma ayna tutuyorum, bunlar hayatın içinde var” sözleriyle cevap verdi.
Önceki gün yayımlanan bir gazetede ilgi toplayan dizisi “Zerda” hakkındaki görüşlerini aktaran Yavuz Bingöl ise; dizide üç kadınla evli bir erkeği canlandırmasının kötü olmadığını, bunların hayatın gerçekleri olduğunu ifade ediyordu.
Ama ‘gerçek’ her zaman iyi değildir.
Topluma ayna tuttuklarını, toplumun fotoğrafını çektiklerini düşünenlerin ‘gerçek’ diye yaşanılanların ya da ‘gerçek’ olarak kabul görenlerin iyi mi, kötü mü olduğunu düşünmeleri gerekmez mi!
“Biz gerçeği anlattık, halk da kendisini buldu” demek; televolecilerin “halk izliyor size ne” söyleminin başka bir biçimidir aslında.
Üstelik, ülkede gerçekten ‘gerçek’ olarak bunlar mı var? Güneydoğu’nun Kürtlerin gerçekleri bir tek feodal kalıntılar mıdır? Örneğin aç kalmazlar mı, asker polis baskısı görmezler mi, Irak savaşı hakkında ne düşünürler? Batı’da geçen dizilerde geçim problemi, işsizlik, işyerinde baskı, sendikasızlaştırma, esnek çalışma yok mudur?
Bunlar ülkenin gerçekleri değil midir?
Yoksa herkesin gerçeği kendine midir?

e-posta:
aydemirsenay@hotmail.com

  Başa dön

  Ara Sıra..........Ali Baş

Zor anlatırsınız!

Başbakan Abdullah Gül, ABD’nin Irak’a yapacağı saldırı konusunda, muhalefet lideri Baykal’a bilgi veriyor. Daha sonra da dudaklarından şu cümleler dökülüyor: “Bunu tabanımıza nasıl anlatacağız.”
Oysa, Başbakan Gül’ün tabanına anlatamayacağı daha çok şeyler var. AKP iktidara geleli henüz iki ay bile olmadan, AKP’ye oy vermiş kişilerin serzenişlerini duymaya başladık bile. Sokakta, işyerinde, kahvehanede, mahallede kısacası yaşamın her anında karşılaştığımız, sohbet ettiğimiz insanların ortak sorusu şu; “Peki niçin böyle oluyor?”
Kahvede oturup çayımı yudumlarken bir yanda da gazeteye göz atıyorum. Haberlerden biri önemli; “Kumarhane sahiplerine vergi affı getiriliyor.” Daha ben haberi okumadan, yanı başımda duran biri okkalı bir küfür savurduktan sonra yüksek sesle konuşmaya başlıyor; “Biz vergimizi, faiz borçlarını ödemek için ineklerimizi sattık. Adamlara bak, kumarbazların borçlarını affediyor. Peki bizimkileri kim affedecek? Niçin böyle oluyor?
Sohbet uzadıkça uzuyor. Asgari ücretle çalışanlar söze karışıyor. Asgari ücretin 223 milyon lira olarak belirlenmesini ‘kendilerine yapılan bir haksızlık’ olarak görüyorlar. Onlar da aynı soruyu yöneltiyor: “Peki niçin böyle oluyor?” Emekliler, kamu emekçileri, işçiler, üretici köylüler AKP iktidara geleli iki ay bile olmadan hep aynı soruyu yöneltiyorlar: “Niçin böyle oluyor?
Asgari ücret nasıl belirleniyor? Elbette, Türk-İş ve diğer konfederasyonların yaptığı açlık ve yoksulluk sınırı araştırmalarına göre belirlenmiyor. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda işçi, sermaye ve hükümet temsilcileri yer alıyor. Ne yazık ki, komisyonda yapılan oylamada hükümet temsilcileri sürekli olarak patronların yanında yer alıyor. Komisyonun kuruluşundan bu yana hükümetler, sürekli patronların yanında yer alıyor. Oysa milyonlarca emekçi, AKP’ye, açlık sınırının altında yaşamak için oy vermemişlerdi.
Sermayenin sözcüsü olan gazete ve televizyonlara bir göz atın. Asgari ücretle ilgili insanların tepkilerinden tek satır bulamazsınız. Oysa sokaklarda, fabrikalarda, evlerde, işyerlerinde kısacası aklınıza gelebilecek her yerde asgari ücret konuşuluyor. Bu tepkiyi yansıtmayan patron temsilcisi gazete ve televizyonlar ise emekçilere “Bu sizin kaderiniz” mesajını vermeye, öyle düşünmelerini sağlamaya çalışıyor.
Emeği ile geçinenlerin büyük çoğunluğunun ABD’nin Irak’a yapacağı saldırıya karşı olduğu ABD’liler tarafından yapılan anketlerde ortaya çıktı. AKP’ye oy verenler savaşa karşı. Ama AKP iktidarı, sermaye çevrelerinin ve ABD’nin bir dediğini iki etmemeye kararlı. Savaş isteyenler ile asgari ücreti ölüm sınırında tutanlar, köylünün kredi borcu yerine kumarhanecilerin vergi borcunu affedenler, emekliye, memura düşük zam verenler aynı çevrelerdir. Buna rağmen AKP iktidarı, kendine oy veren büyük çoğunluğun değil, savaş isteyen ve ondan rant sağlamak isteyen azınlığın taleplerine kulak veriyor.
Savaş çıktığında Irak’taki ‘ganimetten’ emeği ile geçinenlerin pay alamayacağı açık. Olası bir savaş durumunda emeği ile geçinenlerin ekmeklerinin ve ücretlerinin daha da küçüleceğini unutmamak gerekir. Bu nedenle savaşa karşı çıkmak, savaş çığırtkanlığı yapanları susturmak en başta asgari ücretle çalışanların, vergi borcunu ödeyemeyen esnafın, kredi borcu nedeniyle traktörünü satan üreticinin , kısacası tüm emeği ile geçinenlerin temsilcisi olan sendikaların, odaların ve derneklerin görevidir.
Başbakan Abdullah Gül’ün ağzından kaçırdığı “Bunu tabanımıza nasıl anlatırız” sözü bu nedenle önemlidir. Başbakan Gül, bunu sadece ‘savaş’ için söylemiş gözükse de, bundan sonraki süreçte, kimseye bir şey anlatamayacağı ortada.


 
Başa dön

  Konuk yazar..........Hakan Mıhcı (*)

Acil Eylem Planı ve YÖK: Kırk Katır mı, Kırk Satır mı?

Kuruluşundan beri üzerine en çok yazı yazılan, misyonu, açıklamaları, bildirileri ve uygulamalarıyla toplumun farklı kesimlerinin en çok tepkisini çeken kurumlardan biri hiç şüphe yok ki YÖK. Müdahale edilmesi, değiştirilmesi veya tasfiye edilmesinin gerekliliği yaygın olarak dile getirilmesine rağmen, gücünü her geçen gün artırarak varlığı kendinden menkul, tartışılmaz, dokunulmaz bir konuma yerleşme konusunda önemli mesafeler alan da yine aynı kurum: YÖK.
Hükümetin son günlerde üniversitelere yönelik acil eylem planını hayata geçireceğini açıklamasıyla birlikte YÖK, mevcut konumunun sarsılacağı endişesiyle, “En iyi savunmanın hücum etmek olduğu” görüşünü bir kez daha ispatlama telaşı içine girdi. Bu, aslında YÖK’ün hiç de yabancısı olmadığı ve zaman içinde beceriyle uygulamayı başardığı bir “oyun sistemi”. “Sistemin oturması” aşamasında üniversitelerde çeşitli taleplerini dile getiren öğrenciler, sorunlarına çözüm arayan öğretim elemanları “potansiyel tehlike” olarak görülüp uzaklaştırma, sürgün etme ve atma yöntemleriyle cezalandırıldı. Parasız eğitimin temelleri harç ve katkı paylarıyla dinamitlenirken, kamusal eğitimin tasfiyesine vakıf üniversitelerinin inşasıyla başlandı. Hazırlanan yasa tasarılarıyla eğitimin metalaştırılmasına ve sermayenin egemenliğine teslim edilmesine olanak sağlandı. Anadilde eğitim istemek, afiş asmak, halay çekmek, çeşitli toplumsal konular ve YÖK uygulamalarına karşı görüş açıklamak bağışlanamaz bir cüretkârlık olarak görüldü.
Hükümetin Acil Eylem Planı bir yandan bu oturmuş oyun sisteminin kurgulayıcılarını telaşlandırırken, diğer yandan da sistem karşıtlarının kafasını karıştırmış gözüküyor. Eylem planında ifade edilen, “YÖK’ün yeniden yapılandırılarak yalnızca üniversiteler arasında iletişimi sağlayacak bir koordinasyon kurulu haline dönüştürülmesi”, “üniversitelerin idari ve akademik özerkliğe kavuşmalarının sağlanması, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda hoşgörü içinde öğretilip tartışıldığı, yasakların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülmesi”, “üniversitelerdeki yöneticilerin demokratik bir seçimle işbaşına geldiği bir sistemin kurulması” gibi talepler YÖK sistemine karşı tepkili olan kesimlerin kimi talepleriyle çakışıyor izlenimini vermektedir.
YÖK’ün Acil Eylem Planı’na yönelik ilk tepkilerini, “mevcut oyun sistemini” uygulamayı kararlı bir şekilde sürdürmek olarak değerlendirmek olanaklıdır. Bu bağlamda gündeme getirilen “taktik”, dikkatlerin hükümetin zayıf karnı olarak nitelendirilebilecek laiklik, irtica, gericilik, Kıbrıs, AB, Irak sorunlarına çekilmesidir. Bu taktik, sadece YÖK’ün siyasi ve ideolojik misyonunun bir kez daha gözler önüne serilmesine değil, aynı zamanda yerleşik konumu sarsıldığında hükümet karşıtı güçleri de derleyip toparlayan muhalif bir odak olmaktan kaçınmayacağının da ipuçlarını vermektedir.
Öte yandan, acil eylem planında dile getirilen kimi değişiklik taleplerinin söylem düzeyinin ötesine geçip nasıl bir uygulama alanı bulacağı, yıllardan beri birikmiş olan tepkilerin hangilerine yanıt verebileceği, üniversitelerin özelleştirme laboratuarı haline dönüştürülmesine, ulusal ve uluslararası sermayenin yükseköğretim üzerinde tahakküm kurma çabalarına ne ölçüde karşı durabileceği de belirsiz gözükmektedir. Kısacası, hükümetin üniversitelere yönelik gündeme getirdiği Acil Eylem Planı’nın içeriği ve nihai hedefleri titizlikle sorgulanmalı, “kendine müslüman” bir plan olma tehlikesini de içinde barındırdığı gözardı edilmemelidir.
Sonuç olarak, YÖK’ün “oyun sistemi bellidir”. Bu sistemin yozlaştırdığı, çürümeye bıraktığı ve böylece sermayenin kullanımına açık hale getirdiği üniversitelerimizin yeniden yapılandırılmasına acil olarak gereksinim duyulmaktadır. Bununla birlikte, geçmişteki tercihleri gözönüne alındığında, bu gereksinimin mevcut siyasi iktidar tarafından karşılanması oldukça güç gözükmektedir.
“Kırk katır mı, kırk satır mı” ikilemiyle karşı karşıya kalmamak için, emekten yana, bağımsız, toplumcu kesimlerin demokratik, eşitlikçi, ilerici, katılımcı ve şenlikli bir üniversite ortamını oluşturma doğrultusunda çabalarını daha fazla zaman kaybetmeden ve kapsamlı bir “acil eylem planı” çerçevesinde yoğunlaştırmak gerekmektedir.
(*) Hacettepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net