www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Karınca gibi çalışıyorlar
Limancılık Türkiye’deki en kârlı sektörleri arasında. Ne kadar fazla yük taşınırsa o kadar para geliyor. Bu yüzden de işçiler gece gündüz çalıştırılıyorlar.

Gökçesu işçileri ‘yalnız’ değildiler
Kar yağışının İstanbul’u esir aldığı önceki akşam Caferağa Spor Salonu, Gökçesu maden işçileriyle dayanışmak amacıyla yapılan şenliğe evsahipliği yaptı.

Büro emekçileri sorunlarını tartıştı
İzmir’deki BES üyesi kamu emekçileri temsilciler, gündemdeki ekonomik ve siyasi konuları tartışarak, sendika genel merkezine iletecekleri görüşleri netleştirdiler.


Karınca gibi çalışıyorlar
Muzaffer Özkurt
Ambarlı Türkiye’nin en büyük liman bölgelerinden biri. Özel sektörün elindeki bu bölge, ithalat ve ihracat yükünün yaklaşık yüzde 35’ini taşıyor. Armaport, Kumport, Mardaş, Soyak, Akçansa gibi limanların faaliyet gösterdiği bu bölgede hareketlilik hiç dinmiyor. Gemilerin, binlerce tonu bulan yüklerini boşaltmak üzere limana yanaşmasıyla başlayan koşuşturma, bütün gün, hatta gece bile sürüyor.
Ayları bulan yolculuk sonunda limana yanaşabilen gemilerdeki yük dolu konteynırlar, işçiler tarafından önce vinçlerle limana indiriliyor. Buradan yükseklikleri bir apartman boyunu bulan tekerlekli yük taşıyıcıları ile limanın içine taşınıyorlar. Ve yine işçiler, konteynırları boşaltarak yükü kamyonlara taşıyorlar.
Bir de gümrük işleri için koşuşturanlar var. Arkas gibi büyük firmalara bağlı gümrük şirketlerinde çalışanlar, yurtdışından gelen malları gümrükten hızlı bir şekilde çıkartabilmek için “ellerinden geleni” yapıyorlar. Aynı telaş liman içindeki araç trafiğinde de yaşanıyor. Sanki kimse kimseyi görmüyor, yol vermek “hiç görülmedik” bir şey. TIR’lar, kamyonlar, arabalar... Sürekli bir şeyleri bir yerlere götürüyorlar. Bu telaş akşamüstü azalır gibi olsa da hemen hiç durmuyor.
Liman işçisi olmak
Dışarıdan bir hengame gibi görünen bu işleyişin, karınca yuvalarına benzer bir iç disiplini ve uyumu var aslında. Herkes hangi işi ne zaman yapacağını çok iyi biliyor. Bir kişinin işini aksatması geri kalan tüm işlerin aksaması anlamına geliyor. Bu uyumu, uzun yıllarını limana vermiş işçiler görebiliyor. Zaten bu yüzden patron ya da müşterilerin işlerine karşımalarından, “acele et” denmesinden hiç hoşlanmıyorlar.
Limancılık, liman işçisi olmak bir kültür işçiler arasında. Limanla yatıp limanla kalkıyorlar. Yük indirme işinden geriye alınmak, aldıkları ücret değişmese de sıkıntı verici bir durum onlar için.
Aynı deniz adamları gibi, ölmemek için birbirlerini anlamak ve güvenmek zorundalar. Tonlarca ağırlıktaki konteynırın altında kalmak sadece bir vidanın daha az sıkıştırılması, sapanın gerektiği gibi takılmaması nedeniyle olabilir. Ya da dikkatsizlik sonucu araçların altında kalabilirler. En ufak hata feci şekilde ölmek demek.
Tüm bu tehlikelere rağmen özel sektörün elindeki bu limanlarda işçiler, “Daha hızlı ve çabuk çalışma, daha çok yük ve daha çok para” anlayışıyla çalıştırılıyorlar.
Ne kadar önlem alınırsa alınsın meydana gelen kazaların ana sebebi bu. Yük taşıyan hamallar da, yük indiren liman işçileri de bunu biliyor.
Tonla para
Liman işçilerinin aldıkları ücret, özel sektör ortalamasının üzerinde. Sigortaları da yapılıyor ama çalışma saatleri belli değil. Çalışma zamanı yüke göre belirleniyor. İşçiler, kimi zaman günlerce uyumuyor. Önemli olan yükün inmesi. Limanda ‘fazla mesai’ diye bir şey yok, bu nedenle alınan ücret değişmiyor.
Hamalların durumu ise daha farklı. Limandaki yüzlerce hamal taşeron firmalara bağlı olarak çalışıyorlar. Hemen hepsi Kürt göçmeni. Zaten çoğu, limanda bulunan konteynırlardan bozma barakalarda kalıyorlar. Aldıkları ücret sadece 250 milyon lira. Ama işçilerin sırtından çok para kazanılıyor. Arkas Armaport’un sahibi gibi.
Limandaki en büyük şirket Arkas Armaport. Kalkavan’a ait bir taşeron firmayla çalışıyor. Bir konteynırda malın bir bölümünün çıkması için 160 dolar alıyor. Sadece içini göstermek için 70 dolar, taşınması için de 35 dolar. Günde 30-40 konteynır geldiği oluyor, bir işçi günde 20 ton mal taşıyabiliyor. Taşınan her kilo patronlara dolar olarak geri dönüyor.


Başa dön


Gökçesu işçileri ‘yalnız’ değildiler
Kar yağışının İstanbul’u esir aldığı önceki akşam Caferağa Spor Salonu, Gökçesu maden işçileriyle dayanışmak amacıyla yapılan şenliğe evsahipliği yaptı.
Şenlik, yolların kapalı olması nedeniyle saat 19.00 yerine bir saat gecikmeyle başladı. Gecikmesi de iyi oldu. Çünkü boş salon işçilerin moralini bozmuştu. Ancak, ilerleyen dakikalarda salon insanlarla dolmaya başladı ve “Gökçesu işçisi yanlız değildir” sloganı yükselmeye başladı. Moralleri düzelen işçiler ve aileleri bu heyecanla kendileriyle dayanışmaya gelenleri selamladılar.
Dayanışma şenliği, Dev Maden-Sen Genel Başkanı Çetin Uygur ve DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’nin konuşmaları ve müzik dinletisi ile sona erdi. DİSK’e bağlı sendikalardan yöneticilerin de geldiği şenlikte konuşan Çelebi, maden işçilerinin, önümüzdeki dönem saldırılara karşı işçilerin direnişini temsil ettiğini dile getirdi.
Bir yıl doldu
Pek çok şenlik, eylem, ve dava gören Gökçesu maden işçilerinin direnişi bir yılını doldurdu. 51 işçi ve ailesi bir yıldır açlığa, yoksulluğa ve baskılara karşı direniyor. Tek istedikleri sendikalı olarak çalışmak, toplusözleşme yaparak haklarını alabilmek.
Ancak bu kadar doğal bir talep patron ve etkilediği çevre tarafından boğulmak isteniyor. En başta davalar kullanılıyor. Bu davaların içinde en önemlisi Kocaeli’de açılmış olan “yasadışı grev” davası. İşçilerin yasadışı olarak grev yaptıklarını iddia ediyor patron. Kazanırsa işçileri tazminatsız atabilecek. Oysa işçiler sendikalı olarak ocağa girmek ve çalışmak istiyorlar. Diğer bütün davalar bu ana davayı güçlendirmek için açılmış. Bunlardan biri davul davası. Bu dava işçilerin direniş çadırlarının önünde çaldıkları davulun etrafı rahatsız ettiği yönünde idi. Zaten bu yüzden Çetin Uygur da yaptığı konuşmada, dağın başında çalışanan davulun “hangi ayıyı rahatsız” ettiğini sordu.
Nöbet tutuyorlar
Diğer bir dava ise “Zor kullanma davası”. Hangi direniş olursa olsun patron çalışan işçilere “Direnen işçiler bize saldırdı” diye bu davayı açtırır. Çalışanların, patronun bu emrine itiraz etmesi işten atılmak demektir. Gerçi Gökçesu’da bu biraz daha ileri gitmiş. Maden işçilerinin eşlerinden Hatice Kaya “Erkekleri erkeklerimize, kadınları bize selam vermiyor. Bizim çektiğimiz çileyi kimse çekmedi” diyor.
Ama bütün bunlarla başa çıkabileceklerine inanıyorlar. Dev Maden-Sen Uzmanı Yılmaz Kızılırmak, ocağın açılması halinde ilk olarak direnen 51 işçinin çalışacağını ve bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduklarını söylüyor. Şu an direniş ocağa yakın olan sendika binasında sürüyor. Ama Kızılırmak’ın dediği gibi “sendikada oturup beklemiyor”lar. Hem yol boyu hem de ocağın olduğu yerde nöbetteler.
Borçlar birikti
Hasan Ovaz direnişteki işçileri temsilcisi. İşçilerin sıkıntılarla boğuştuğunu söylüyor. Elektrik, telefon, kira... Zaten hemen her işçinin 1 milyar liraya yakın ev kirası ve 1.5 milyara yakın da bakkal borcu var. Bu sıkıntılara karşın Ovaz “Gerekirse bir yıl daha direniriz” diyor. Tek destek sendikalarından ve başlatılan kampanyaya destek verenlerden geliyor. Veresiyenin kesilmesi nedeniyle yedikleri her lokma, ısınmak için sobaya attıkları her kömür bu yardımlardan.
Sıkıntılar işçilerin evine de yansıyor. “Erkeklerimiz çalışırken kapının önünde kömür mü vardı, adam mı vardı ayıramıyorduk. Aldığı para yetmiyordu. Bunun için direniyor. Sendikalı olduğumuza pişman değiliz. Sonuna kadar da gideceğiz” diyen Hatice Kaya, evdeki tartışmalarda direnişteki işçilere anlayışla yaklaştıklarını, onların desteğe ihtiyaçları olduğunu söylüyor.
Hak nedir bilmezdik
Kadınlar da direnmeyi öğrenmişler. Hatta erkekleri geçtiklerini söylüyorlar. Hanife Elemen görüşmek isteyenleri “Gel gel ekip burda. Erkekleri boşver” diye yanına çağırıyor. Kadınların çocuklarını köye gönderdiğini, orada okula yazdırdığını anlatıyor. Bir anne için üzücü olduğunu söyleyen Hanife Elemen, “Orada rahat olduğunu biliyorsun. Bu yeter” diyor. Direnişle geçen 1 yıl, belki de işçilerden de fazla kadınları etkilemiş ve geliştirmiş. Habibe Çil “Biz hak nedir, sendika nedir, mücadele nedir bilmezdik. Hayatın zorluklarını, haklarımızı savunmayı, işçinin köle yapılmaya çalışıldığını öğrendik” diyor.


Başa dön


Büro emekçileri sorunlarını tartıştı
Baştürk mezarı başında anıldı
DİSK ve Genel-İş Sendikası’nın genel başkanlarından Abdullah Baştürk, ölümünün 11. yıldönümünde mezarı başında anıldı. Baştürk’ün Zincirlikuyu’daki mezarı başında gerçekleştirilen anma törenine ailesi, DİSK genel merkez yöneticileri, bağlı sendikaların genel merkez ve şube yöneticileri katıldı. Saygı duruşunun ardından söz alan Genel-İş Sendikası Genel Başkanı Mahmut Selen, Baştürk’ü bir gün değil her gün andıklarını ifade etti. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ise Baştürk ve arkadaşlarının işçi sınıfı mücadelesine çok şeyler kattığını söyledi. Yeni mücadeleler geliştirme yerine ‘eskiden böyleydik’ diye ağıt yakıldığını belirten Çelebi, “Artık ağıt yerine onların mücadele mantığıyla yeni bir süreç geliştirmemiz gerekiyor” dedi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net