Bir şiirde anlamadığı bir tanımı ya da anlatımı açıklamasını istediği çok olurdu şairinden. Bu merakından mı kaynaklanırdı, yoksa şairi uyarmak mı isterdi bilmiyorum.
Ama bir kuşak, özellikle benim için önemi, Nâzım Hikmet’in yakını oluşuydu. Piraye’nin oğluydu. Nâzım’ın hapishane resimlerinden birinde omzuna kolunu attığı sarışın tombulca çocuk odur. Piraye’ye yazdığı mektuplarda, şiirlerde yeri vardır hep. “Oğlum, Canım. Evladım, Memedim” diye seslenişindeki sevgiye denk bir sevgiyle severdi o da Nâzım’ı. Bu bir kan yakınlığı değil, emek yakınlığıdır. İki yan için de. Nâzım’ın mektuplarla eğittiği çocuk: “(...) Tolstoy, insanlarla, iyi yürekli namuslu bir doktorun hastasıyla münasebeti gibi ilgileniyorsa; Gorki, doktor bir babanın hasta oğluyla ilgilenmesi gibi insanlanlarla münasebete geçiyor. Gorki, milletini ve insanları konkre (somut) varlıklarıyla seviyor. Bak ben, Gorki gibi dahi bir muharrir değilim, ama ben de Türkiye halkını ve dünyanın namuslu insanlarını, seni sevdiğim, anneni sevdiğim, annemi sevdiğim gibi severim. Bana öyle gelir ki, insan böyle sevmedikten sonra, ne oğlunu, ne karısını, ne kızın, ne annesini, ne memleketini, ne halkını, ne de insanları sevebilir. Sevgi, aşk, pasif değil, aktif bir faaliyettir.”
“Memet Ağbi”
Onu Nâzım’a babalık duygusunu tattırdığı için mi severdim? Bu duygu bugün tartışacağım bir şey. Benim için ve pek çok kişi için Memet Fuat, “Memet Ağbi” idi. Şükran Kurdakul gibi önce Şükran Ağabey, sonra Şükran diye çağrılacak yakınlıkta değildi yani. Memet Ağbi diye seslenmedim hiç. Nasılsa tartışacaktık ve hiç bağışlamayacaktı. Bağışlamazdı. Asım Bezirci’yle olan tartışmalarını bile unutmamıştı, bizce. Azarlamazsa, alay ederdi. Unutamadığım bir alayı, Cağaloğlu’na inebildiği günlerde, Cumhuriyet’in o dönemdeki Kültür Sayfası sorumlusu Handan Şenköken’e yöneltmişti: “Sen bisiklete binemiyorsun, değil mi?” Sonra hem ona, hem bize açıklamıştı: “Bisiklete binmeyi öğrenirken, biri destek verir. Sen ne eleştiriden, ne destekten hoşlanıyorsun.”
Yaşlandıkça halden anlar olacağına daha da alınganlaştı sanki. Konuşma için hazırladığım sorulara yanıt vermedi. Nedeni önemli değil. Elimdeki son kitabı “A’dan Z’ye Nâzım Hikmet” adlı bir Nâzım Hikmet sözlüğü. Orada Asım Bezirci’nin Nâzım Hikmet için verdiği emeğin (artık yeni basımlarda görülmeyen çok önemli uğraşın) açıklaması da var: “Cem Yayınları’nda Nâzım Hikmet’in ‘Tüm Eserleri’ diye başlayan dizinin editörlüğünü üstlenmişti. Yayınevinin işi yarım bırakması üzerine sekiz kitapla, ancak şiirler bölümünü tamamlayabildi. Şerif Hulusi ile başladıkları ‘şiirlere not yazma’ işini ikinci kitaptan sonra yalnız olarak sürdürdü. Adam Yayınları’nda, Memet Fuat’ın editörlüğünde, Nâzım Hikmet’in bütün yapıtları 26 kitaplık bir dizide toplanırken de, Asım Bezirci araştırma görevini üstlenerek, şairin gazetelerde, dergilerde kalmış birçok yazısının, öyküsünün, çevirisinin, uyarlamasının ortaya çıkmasını sağladı.”
Memet Fuat öldü. Bu onun “kalem adı”ydı. Asıl adı Mehmet Bengü. Piraye’nin Vedat Örfi Bengü ile evliliğinden olan, 1926 doğumlu oğlu. Annesi ile eniştesi adına kurduğu De Yayınevi, Nâzım Hikmet’in Piraye’nin sakladığı müsvettelerden yararlanarak bütünlenen Nâzım Hikmet’in bütün eserleri ile olduğu kadar öteki öncü yayınlarla da önemlidir. Ben Yazarlar Kooperatifi’i (YAZKO) günlerinde emeğini saygıyla anımsıyorum. Onun ölümü, Türk Edebiyatı’nda edebiyat ile “eğlencelik”in birbirine karıştığı günümüzde bir değerler dizgesinin de kaybıdır.
Nâzım Hikmet’in ona yazdığı bir mektupta verdiği görevi yerine getirip getirmediğini soramadım. Nâzım Hikmet, “Bana layık bir evlat olmak bahsine gelince, sen benden çok daha iyi babalara layık bir evlatsın, yavrum, sen Türk halkına, namuslu insanlığa layık bir evlatsın elbette. Ben halkıma ve insanlığıma o kadar az şey verebildim ki, bunun kat kat fazlasını vermeyi sana miras olarak bırakacağım, galiba bundan başka da miras yiyemeyeceksin benden.” demişti. Sorsam, alınır, küserdi. Ama keşke Nâzım’ın hapishanedeki kanaryasının adınını Memo oluşunun nedeninin kendisi mi olduğunu sorsaydım. Biliyorum sevinirdi.
Başa dön
Uçan Süpürge Festivali’nin
hazırlıkları devam ediyor
Nilay Aydemir
Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, 8-15 Mayıs 2003 tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecek. Bu yıl 6.sı düzenlenecek festivalin amacı ise yaşamlarının her alanında ezilen kadınları, sinema perdesi aracılığıyla bir araya getirip, bir haftalık zamanda perdeye kadını yansıtmak. Festival çerçevesinde bu yıl, “Her yer kırmızı” konulu kısa film öykü yarışmasının yanı sıra toplu film gösterimleri de düzenlenecek.
Uçan Süpürge Medya Koordinatörü Ayşegül Oğuz ile 5 yıldır düzenlenen festival hakkında görüştük. Oğuz, tüm kadın örgütleriyle daha iyi irtibat kurmak için 1996’da Uçan Süpürge’nin kurulduğunu söyledi. Uçan Süpürge’nin kadın filmleri gösteriminin 1998 yılında başladığını belirten Oğuz, festivalin amacının “toplumun her alanında ezilen kadınların çektikleri filmleri göstermede yaşadıkları zorlukları ortadan kaldırmak ve kadın yönetmenleri topluma tanıtmak” olduğunu ifade etti. Oğuz, festivale her geçen yıl ilginin artığını belirterek, neden sadece kadın fimleri festivali düzenlediklerini ise şöyle açıkladı:
“Kadınlar hayatın her alanında olduğu gibi sinemada da bir adım geride kalmak zorunda bırakılıyor. Kadınlar bir şeyler yapmak istediğinde onların önlerine daha çok engeller çıkıyor. Film sektöründe daha çok erkekler hakİm ve kadınların bir şekilde desteklenmesi gerekiyordu. Kadınlar filmlerini gösterecek yer bulamadıkları için film yapmak için para verecek yapımcı da bulamıyorlar. Maalesef böyle bir kısır döngü var ve bunu kırmanın yolu da kadın filmleri festivalleri düzenlemekten geçiyor.”
‘Kadınları yarıştırmak istemiyoruz’
Oğuz, festival kapsamında yarışmalara çok sıcak bakılmadığını belirterek, hayatın her alanında sürekli yarışmak zorunda kalan kadınları bir de kendilerinin yarıştırmak istemediklerini söyledi. Fesitval kapsamında sadece kısa film öykü yarışmasının yapıldığını aktaran Oğuz, bu yarışmanın sonucunda, ödül verilmediğini dereceye girenlerin iki günlük bir atölye çalışması yaptıklarını söyledi. Oğuz, bu yılki öykü yarışmasının konusunun “Her yer Kırmızı” olduğunu belirterek, bu konuyu seçme nedenlerini şöyle aktardı:
“Daha önceki yıllarda konular çok somut şeylerdi. Bu yıl da bir konu seçtik fakat, sonra çevremize baktığımızda bu konunun çok da ihtiyacı karşılamadığını fark ettik. Çünkü Dünya’nın ve Türkiye’nin dinamikleri değişiyordu, Irak’da Türkiye’yi çok ciddi etkileyecek olası bir savaş tehdidi var. Kırmızı tam da bizim istediğimi gibi karmaşık duyguları barındırıyordu ve bizde bu konuyu seçtik. Kırmızı birçok anlama geliyor, katılımcıların bazılarına şiddeti, savaşı, bazılarına ise aşkı, tutkuyu çağrıştırabilir.”