www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Kent Yazıları ____Necati Uyar
Gündem ve çelişki

Bacaağzı Sohbetleri ____Fahri Bozbaş
Zonguldak 3. Sanat Günleri

Mercek ____A. Cihan Soylu
İ. Selçuk’un “zor” ikilemi!

Ekin ____Şenay Aydemir
Hollywood bile ayaktayken...

Ada Notları ____Kenan Ateş
Yoksul mutfağı

  Kent Yazıları..........Necati Uyar

Gündem ve çelişki

Seçim öncesinde verdiği sözler, hazırladığı “Acil Eylem Planı” ve TBMM’de okunan “Hükümet Programı”nda pek çok yenilik sözü veren AKP iktidarı, iş uygulamaya gelince birden şaşkınlaştı. Bu şaşkınlığın nedeni biraz iktidara hazırlıksız yakalanmaktan, biraz da parti içi tutarsız yapıdan kaynaklanıyor gibi. Genel başkanın söylediğini Başbakan yalanlarken, bir bakanın söylediğini bakanlık bürokrasisi yalanlayabiliyor. Tüm bunlar AKP’nin pek çok konuda iktidara hiç de hazır olmadığını gösteriyor.
Son günlerde basına yansıyan, çalışanların nemalarının ödenmesine ilişkin düzenlemede olduğu gibi, halka söz verilmiş bazı konularda yetkisi olmayan bakanlardan tarih ve miktar açıklaması gelirken, yetkili bakandan acil yalanlama geliveriyor.
Yaşanan güncel çelişkiler, programın içinde olan çelişkilerle de birleşince olay karmaşaya dönüşüyor. Örneğin; ülkenin ulaştırma bakanı elli yıldır uygulanan karayolu ağırlıklı ulaşım politikalarına son verileceğini, demiryolu ve denizyoluna önem verileceğini söylerken, aynı iktidara mensup, aynı hükümet programı uyarınca uygulama yapan Bayındırlık Bakanlığı, Aksaray-Şereflikoçhisar arasındaki karayolunun genişletilmesi çalışmasını başlatıyor. Yine aynı bakanlık Konya-Ankara yolunun duble yol haline getirilmesi amaçlı çalışmaların ihale sürecini de acilen başlatıyor.
Henüz tasarı halinde olan çalışmalarda da, meclisten geçmiş bazı düzenlemelerde de, gelecekte yapılacağı vaat edilen düzenlemelerde de hep bu çelişki seziliyor. Özellikle bazı düzenlemeler ve çalışmalar var ki, tümüyle AKP iktidarının halka gösterdiği yüzüyle gerçek yüzünün ne kadar taban tabana zıt olduğunu sergileyiveriyor.
Vergi barışı sağlamak adı altında başlatılan çalışmalar mali milat uygulamasını kaldırarak, hortumcuyu, vergi kaçakçısını, hırsızı aklayacak çalışmalara dönüşürken, verilen önergeler sonucu yapılan eklemelerle seçim öncesi uygulanmayacağı sözü verilen, küçük esnafın uykularını kaçıran, kepenk kapattıran hayat standardı uygulaması yeniden uygulamaya sokuluveriyor.
Uygulanan IMF kontrollü politikalar sonucunda içine düşürüldüğü yoksulluktan, açlıktan bunalan halkın tercihleriyle iktidara gelen ve halka temiz bir ülke sözü veren iktidar; pek çok konuda IMF politikalarından taviz vermeyen ve halkı yoksulluğa mahkûm eden uygulamaları sürdürme eğilimini gösterirken, diğer yandan soygun düzeninin aracı haline geldiği iddia edilen ve bir yıl öncesinden değiştirilmesi kararı alınmış olan ihale yasasının eski haliyle bir yıl daha yürürlükte kalması isteğini de açıktan dile getirebiliyor.
Önümüzdeki günlerde ülke gündemindeki önemli tartışma konularından biri de Yerel Yönetim Reformu olacak gibi görünüyor. Konuyla ilgili çalışmalara yeniden başlayan İçişleri Bakanlığı, konu ile ilgili kişi ve kurumlarla görüşmelere de başladı. İlk bilgiler AKP iktidarının bu konuya ilişkin somut bir çalışmasının olmadığını, hükümetin yeni bir taslak hazırlamak yerine, 1998 yılında gündeme gelen taslak üzerinden çalışmaları sürdüreceğini gösteriyor.
Bilindiği gibi “Yerel Yönetimler Reformu”na ilişkin çalışmalar 1999 seçimleri öncesinde başlatılmış, seçimlere kadar sonuçlandırılamamış, 1999 seçimleri sonrasında hazırlanan taslak değişikliklere uğramış, reform adıyla başlatılan çalışmalar giderek güdük yasa değişikliklerine dönüşmüş, buna rağmen geçen üç buçuk yıl içinde yasa meclisten çıkarılamamış, Yerel Yönetim Reformu ülkenin sonu gelmeyen, sürekli gündem maddesine dönüşmüştü.
Yerel yönetimlerin ekonomik koşullar ve yetki açısından güçlendirilmesi, merkezi idarenin üzerindeki bazı görev ve yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi gibi ilkelerden yola çıkarak başlatılan ve görev yapan sıkıntı içindeki birçok belediye başkanının umutla beklediği düzenlemeler, üç partili koalisyon hükümetinin iç çekişmeleri, merkezi iktidarda gücü ve yetkiyi elinde bulunduranların bu güçten vazgeçme isteksizliği gibi nedenlerle uzun süre geciktirilmiş ve konu meclis gündeminde yerini alamadan erken seçime gidilmişti.
Yeniden başlayacak olan Yerel Yönetim Reformu çalışmalarının önündeki en büyük engel yine merkezi iktidara gelenlerin var olan yetki ve kaynaklardan vazgeçme isteksizliği olacaktır. Bugün için yerel yönetimlerde iktidar çoğunluğunun AKP dışındaki partilerde olması da bu tahmini güçlendirmektedir. 1998 yılındaki taslağa geri dönerek çalışmalara bu noktadan başlanılması, üç partili koalisyon hükümeti döneminde taslaktan çıkarılan bazı düzenlemelerin dikkate alınması açısından olumlu. Fakat belirli bir olgunluğa erişmiş, mecliste gün bekler duruma getirilmiş durumdaki son taslağın dikkate alınmaması yine de şüphe uyandırıyor.
AKP seçim öncesinde söz verdiği gibi gerçek bir yerel yönetim reformu isteminde samimi ise, baz alınan taslağın ivedilikle kamuoyu ile paylaşılması, belediyelerin, yerel yönetim birliklerinin ve meslek örgütlerinin katılımına açılması, konuya ilişkin öneri ve değerlendirmelerin taslakta dikkate alınması gerekiyor. Ve en önemlisi çalışmaların çok kısa sürede sonuçlandırılması, altı yıldır süren reform beklentisine bir son verilmesi gerekiyor.

e-posta:
nuyar@mail.com

  Başa dön

  Bacaağzı Sohbetleri..........Fahri Bozbaş

Zonguldak 3. Sanat Günleri

İşçi, işsiz, emekli, memur, esnaf... Zonguldaklı sanatçılar, “geleneksel-festival” sözcüklerinin arasına “kültür-sanat”ı da koyarak yoz yapılanmayı körükleyen yerel organizasyonlara alternatif, “Zonguldak Sanat Günleri Girişim Grubu” adı ile üç yıldır, gündeme uygun, nitelikli etkinlikler düzenliyor. İlkinde “Emperyalist Kültür Kuşatmasına Hayır” sloganı ile Zonguldaklılarla buluşan sanatçılar, ikincisinde “Savaşa hayır barışa evet” diyerek eserlerini sergilediler, söyleşiler yaptılar. Bu yıl 21-29 Aralık günlerinde düzenlenen Zonguldak 3. Sanat Günleri’nin konusu ise “Yabancılaşma”.
Sanat Günleri broşüründe “yabancılaşma”yı “üretim faaliyeti içinde ürettiği ürünü elinden kaçıran insan, kendi ürününe yabancı hale geliyor. Böylece insanın kendi çabası ona yabancı bir güce dönüşerek, kendi varlığından da uzaklaşmasına neden oluyor ve yalnızlaşıyor” diye tanımlayan sanatçılar, düzenledikleri etkinlikler için; “dayatılan sığlığa, her şeyi ticari bir değişim aracı haline getiren metalaşmaya, ‘insan olmayana’ doğru hızlı sürüklenişe, başkaldırıdır aynı zamanda...” dediler.
Sergilerin açılışıyla başlayan etkinliklere, başka kentlerden sanatçı ve yazarlar da katılımcı olacak. Programda şu etkinlikler yer alacak. Geleneksel Oyma Hat Sanatı Sergisi-Yalçın Akın. Zonguldak Kuşları İllüstrasyon Sergisi-Ferit Avcı. Bağlamanın Yapılış Evresi Oluşum Sergisi-Muharrem Şengün. Ahşap Heykel Sergisi-Sabahattin Keser. Cemal Nadir Karikatür Sergisi- Karikatürcüler Derneği Zonguldak Temsilciliği. Zonguldak Kırsalında Çiçek ve Fotoğraf Sergisi- Kadir Tuncer. El Sanatları ve Kitap Sergisi. “Kurtuluş Savaşı’nda Zonguldak” Konuşmacılar: Dr. Can Canver, Erol Çatma, Ekrem Murat Zaman. Konser: ZOKEV Türk Sanat Müziği Korosu. Şiir ve Halk Müziği Dinletisi-Çağdaş HASAD. “Zonguldak’ta Edebiyat ve Madencilik İmgesi” Konuşmacı: Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu. “Cumhuriyet’le Yaşıt Bartın Gazetesi” Konuşmacı: Esen Aliş, Hasan Ataman. Belgesel Film Gösterisi-Düzenleyen: Belgesel Sinemacılar Birliği. Tiyatro: Aşk Grevi-Çaycuma Sanat Tiyatrosu. Savaş Düşlerimi Çaldı (Çocuk Tiyatrosu)-Bartın İl Kültür Müdürlüğü Bölge Tiyatrosu. Zengin Mutfağı-Tiyatro Arın, Sevgili Doktor-Tiyatro Arın. Drama Atelye Çalışması-F. Bozbaş. “Halk Oyanlarında Yozlaşma ve Yabancılaşma” Konuşmacılar: Yener Altıntaş, Ahmet Çakır, Abdürrahim Karademir. “Kant ve Yabancılaşma” Konuşmacı: Cengiz Bektaş. “Çocuklar, Gençler ve Yabancılaşma” Konuşmacı: Gülsüm Cengiz Akyüz.
Zonguldak 3. Sanat Günleri etkinliklerinin gerçekleşmesinde özel firmalar karşılık beklemeden destek sundular. Zonguldak Belediye Başkanlığı salon tahsis etti. Zonguldak İl Kültür Müdürlüğü ise yarım milyar lira karşılığında Atatürk Kültür Merkezi Salonu’nun kapısını açtı. İşin kötüsü; İl Kültür Müdürlüğü, Sanat Günleri tanıtım broşüründe katkı sağlayanlara teşekkür listesinde yer aldı.
Şimdi “yabancılaşma” tanımını alıntı yaparak biraz daha açalım: “Yaptığımız herhangi bir iş, içinde yer aldığımız bir eylem, ürettiğimiz herhangi bir şey, bir sanat ürünü vs., eğer amaçlamadığımız sonuçlar doğurarak size karşı bir konumda hareket etmeye başlıyorsa, önce kendisini yaratan özgün etkinliğe, kendi kaynağına yabancı hale gelmiş demektir. Bundan daha önemlisi, ürünün yaratıcısı, kendi varlık koşullarından, kendi insani kapasitelerinden doğmuş bulunan bu nesne yüzünden, kendi kendisine yabancılaşır. Kendinden bağımsız ve istemediği, öngörmediği biçimde güçlü hale gelmiş bir nesneler dünyasının karşısında, zayıf ‘kölece’ (Marx) bir bağımlılıık konumuna düşer. Basit ama acı bir soru yumağı içinde dönmeye başlar. Bunu ben mi yarattım? Benim istediğim bu muydu? Eğer bu ise ben kimim?”
Zonguldaklı sanatçılar olarak 4. Sanat Günleri’nin sloganını şimdiden belirlememiz gerekiyor!


 
Başa dön

  Mercek..........A. Cihan Soylu

İ. Selçuk’un “zor” ikilemi!

Cumhuriyet gazetesinin “temel direği” İlhan Selçuk, Mehmet Ağar’ın şahsında “derin devlet” savunuculuğu mu yapıyor? Eğer böyleyse; hangi ihtiyaç, onu, adı kontra cinayetleriyle özdeşleşmiş ve “devlet adına bin operasyon düzenleme”kle övünen bir eski bakan ve emniyet genel müdürünü “sahiplenme”ye zorluyor?
Ağar’ın itiraf ettiği “bin operasyon” içinde işkenceyle adam öldürme de var mıydı? Olmadığını, ‘Susurluk Dosyası’ kapsamında yürütülen soruşturmaları yürütenlerin hiçbiri ileri sürmedi.
İlhan Selçuk’un eski bir işkence mağduru olduğu da biliniyor. Kötü ünlü Ziverbey Köşkü’nde Faik Türün tarafından yönetilen cinayet ve işkence timlerince sorgulanan Selçuk’un belleğinde o günlerin izlerinin kaybolduğunu sanmıyoruz.
Bu durumda Selçuk’un tutumunu “devlete” sahip çıkmayla ilişkilendirebilir miyiz? Bu olanaklı görünüyor. Selçuk, “devlet kurucu Kemalistler”in günümüzdeki savunucularından biri olarak “derin devlet”in varlığını ve eylemlerini yadsımıyor. Şöyle: “Derin devlet yalnız Türkiye’de yok; Amerika’da, Almanya’da, İsrail’de ve başkalarında, kimi zaman sınır içinde, kimi zaman dışında kullanılan bir gücün varlığı artık televizyon filmlerine dek sergileniyor... Türkiye, yaşadığı coğrafyada bu tür yöntemlere ister istemez başvurmak zorunda bırakılıyor.”
Selçuk, ardından Mehmet Ağar’ın “polis müdürü olarak yükselişi”nden söz ederek, “korkarım ki halkımız” diyor, “bu gidişle, başında bir polis müdürü olmasını mumla arar duruma düşecektir.”
Selçuk’u “korkutan” “Dincilerin iktidarı”dır! “Katıksız dinciliğin eğemenliği” onu “tercih”e zorlamıştır ve bu “tercih”te Ağar gibi “derin devletçi” bir “eski polis müdürü”nden yana sözler etmesine yol açmıştır.
Selçuk böylece, “katıksız dinciliğin” büyük tehditine karşı “laik devletçi”lerin “derin operasyonları”ndan yana bir yere savrulmuştur!
Bunu, günümüz “Kemalist”lerinin “derin” bir yanılgısı sayamayız. Hayır, kendileri bakımından söz konusu olan yanılgıdan öte, bilinçli bir tutumdur ve bu tutum en azından “halkın aydınlanması” çabalarına ve halkın kendi talepleri için doğru hedeflere karşı mücadele etme gerekliliğine darbe vurmaktadır. Selçuk’un da sözcüleri arasında bulunduğu “Kemalist aydın çevreler”, halk-devlet ilişkilerinde, laiklik savunusu üzerinden devleti sahiplenmekte; devlet kurumlarının halka yönelik baskılarını “şeriatçılara karşı mücadele” örtüsünün ardına iterek, halkın devlet hakkında hayaller beslemesine neden olmaktadırlar. Bundan en fazla yararlananlar ise, bugüne kadar birçok örneği görüldüğü gibi, ilerici aydınları, gençliği ve emekçilerin geniş kesimlerini “laik-şeriat çelişkisi” üzerinden yedeklemeyi başaran gerici güçler oldular.
Halkın dini inanç ve duygularının istismarı üzerinden “iktidar oyunu” oynayan ve büyük sermayenin çıkarlarının savunuculuğu üzerinden hükümet olan “dinci parti” ya da partilerin oluşturdukları mekanizma devlet dışında sayılabilinir mi? Ya da, örneğin bugünkü hükümet gibi bir hükümeti, salt “katıksız dinciliğin egemenliği” mi saymalıyız? Bu egemenlik, işbirlikçi büyük burjuvazinin; onun “laik” ve “şeriatçı” kesimlerinin; onların politik ve askeri temsilcilerinin üzerinde birleştikleri sınıf çıkarları ve sınıf tutumu, bunun “billurlaşmış bir ifadesi” olma ötesinde; hatta ona karşı bir şey midir?
İşbaşındaki hükümetin sürdürdüğü uluslararası ilişkiler ve uyguladığı politik; ekonomik ve diğer politikalar, yine örnek olsun Ağar’lı bir hükümetin; Ağar-S. Arıkan Bedük-H. Kozakçıoğlu gibilerinin oluşturacağı polis hükümetlerinin uygulamalarından temel bir farklılık mı gösterecek?
Halkın temsil edilmediği ve halka ait olmayan bütün hükümetlerin, bu hükümetler ister “dinci gerici” özellikleri ağır basanlar olsun; isterse faşist; ırkçı (ve “laik”) olanları olsun, toplum yaşamında her zaman “belli bir sınıfın çıkarları” tarafından yönlendiriliyorlar. Bundandır ki, “laik” ya da “şeriatçı” özellikleri ağır basan partiler tarafından işleri yürütülen burjuvazi, hangisi olursa olsun, hükümetlerin önüne kendi çıkarlarını içeren programlar koymakta, bu programların uygulanmasını istemekte, hükümetler de, içinden geçilen dönemin iç ve uluslararası ilişkileri, gelişmeleri ve olaylarını da gözeterek bu programları uygulamaktadırlar.
Aynı neden, işçi ve emekçilerin hükümetlere ve devletin bütün öteki kurum ve güçlerine bakarlarken, kendi talep ve çıkarlarıyla bu kurum, güç, parti vb.nin tutum ve politikaları arasındaki ilişkinin niteliğini, bir kıstas olarak almalarını gerektirir. İlhan Selçuk gibi yazarların düşünce ve tutumları da bu kıstasın ölçeğinde tartışılacaktır. Selçuk, “katıksız dinciliğin” tehlikeli olduğuna dikkat çekmek adına Ağar gibi “bir polis müdürünün” “halkın başında bulunması”nın “evla olacağını” söylemektedir.
Bu baltayı “taşa”, daha doğrusu halkın ayağına vurmaktır.
Halkın, “halkı” Ağar gibi adı “kontracı”lığa çıkmışların devletinden koruması; bunun gereklerini yerine getirmesi; bunun için de kendi kendisinin demokratik yönetimini oluşturması; halk yararına olacak gelişme ancak bu olabilir. “Katıksız dinciliğin” ve “polis devleti”nin egemenliği arasında “tercih yapma” zorunluluğu yoktur.


 
Başa dön

  Ekin..........Şenay Aydemir

Hollywood bile ayaktayken...

Amerika’nın Irak’a yönelik savaş tehdidi her geçen gün ciddiyetini artırarak devam ediyor. Son olarak, Irak’ın Birleşmiş Milletler’e verdiği ve Irak’ta ‘kitle imha silahları’ olmadığına dair bilgileri içeren dosya ‘yetersiz’ bulundu. Zaten öyle olması gerekiyordu. Amerikan emperyalizminin bütün politikasını ‘savaş’ üzerine kurduğu bir dönemde, gereken mazeret elbet bulunur!..
Hatırlanacağı gibi 11 Eylül saldırılarının ardından, Amerika yeni konseptini ‘teröre karşı savaş’ olarak belirlemişti. Bu bağlamda ilk müdahale Afganistan’a gerçekleştirildi. Bu ülkede o dönem egemen olan Taliban kuvvetlerinin dünya üzerindeki imajı ve 11 Eylül’ün sıcaklığı operasyon karşısında güçlü seslerin çıkmasını engellemiş, çıkan seslerin de bastırılmasına olanak yaratmıştı.
Ancak, Amerika’da işler bu kez Bush’un istediği gibi gitmiyor. Her şeyden öncek Vietnam Savaşı’ndan bu yana ilk kez bu kadar güçlü savaş karşıtı hareketler ve eylemler yaşanıyor. Ama dikkat çekici olan her zaman Amerikan politikalarınnı meşrulaştırılmasında ve kanıksanmasında önemli bir sac ayağı olan Hollywood’tan yükselen aykırı sesler.
Aralarında dünyaca ünlü olanların da bulunduğu bir grup sinema oyuncusu geçtiğimiz günlerde savaşa karşı olduklarını bildiren bir metni Bush’a yolladılar. Bu sinema insanlarının önemli bir kısmı Amerika’da devam eden savaş karşıtı eylemlerin içinde yer almayı ve konuşmayı sürdürüyor.
Örneğin ünül aktör Sean Penn, önce Amerika’nın ünlü gazetelerinden birisine tam sayfa ilan verdi ve savaşa karşı olduğunu açıkça ilan etti. Ardından ‘kafamdaki soru işaretlerini dağıtmak için’ diye gerekçelendirdiği Irak seyahatine çıktı ve bu ülkede bir süre kaldı. Penn, ziyaretinden sonra Irak’a savaş açmak için herhangi bir gerekçe olmadığına gözleriyle tanıklık ettiğini duyurdu. Benzer tutumlar dünyanın birçok yerinde devam ediyor.
Peki ya Türkiye’de?
Amerika’nın Türkiye’nin kendisiyle savaşa girmesi ya da kendi üslerini kullanmak için izin istemesi bir yana, ülkenin en stratejik noktalarında önemli limanlarının ve havaalanlarının kullanımını talep ediyor. Eğer gazetelerde yazılanlar gerçekleşirse, bir anlamda Türkiye’de işgal edilmiş olacak. Öte yandan, medyanın ünlü kalemleri, akademisyen kimi stratejistler Türkiye’nin savaşa girmesinin başka genç insanların hayatı olmak üzere birçok bakımdan kötü olacağını ancak, dışında kalmasının da ‘ekonomik’ gerilerinden ötürü daha kötü olacağını söylüyorlar.
Türkiye, hemen yanı başında bağımsız bir ülkeye karşı ve dünyanın ikna olmadığı bir savaşa sürükleniyor. Ancak, ülke aydınının ‘popüler isimlerinin’ bu gelişmeler karşısında söyleyecek sözleri olmamalı ki ortada ciddi bir tepki yok.
Türkiye’de aydın ve sanatçıların bağlı oldukları birçok örgüt bulunuyor. Ayrıca kendi başlarına bu örgütlerden daha fazla etki yaratabilen insanlar da var. Ama nedense ‘savaş’ gibi yakıcı ve yıkıcı bir konu gündemlerinde olmuyor. Kimi örgütlerin ‘savaşın yıkım olacağına’ dair basın açıklamaları ve bu ay başında gerçekleştirilen ‘savaşa hayır’ mitingine destek veren birkaç isim dışında elle tutulur bir tepki yok.
Aydın olma hali, ‘aydınlatma’ işlevinden geliyor kuşkusuz. Aydınlar, sanatçılar tarihte birçok kez savaşa karşı olmayı ve kamuoyu oluşturmayı başardılar. Sonunun ne olacağı kestirilemeyen bir savaşa karşı olmak artık ‘görev savmak’tan öteye gitmez. Aslolan savaşa karşı kamuoyunun yaratılmasında, geliştirilmesinde görev alabilmek.

e-posta:
aydemirsenay@hotmail.com

  Başa dön

  Ada Notları..........Kenan Ateş

Yoksul mutfağı

Geçen yıl yine bu zamanlardı, yani yine Noel’den birkaç gün önce. Maggie “Gel beraber Soup Kitchen’a gidelim” dedi… Üst kattaki Caroline’i de alıp gittik.
Maggie 50-55 yaşlarında dul bir İngiliz kadın. Eski ev sahibimiz. Gençliğinde kabare oyuncusuymuş. Bir süredir İspanya’da yaşıyor. Ama arada bir Londra’ya geldiği de oluyor. İngiltere’deyken perşembe akşamları “Soup Kitchen”a gidip yardım ediyor.
“Bu Soup Kitchen da nedir?” diyebilirsiniz. Kelime kelime çevrildiğinde “Çorba Mutfağı” oluyor. Aşevi anlamında. Hani şu eskilerin “imarethane” de dedikleri, yoksulların, açların parasız yemek yiyip karınlarını doyurdukları yerler. İşte o perşembe akşamı Maggie ve Caroline’le birlikte böyle bir aşevine gittik.
Kuzey Londra’nın şirin semtlerinden Muswell Hill’deki kiliseye doğru yola çıktık. Ön kapıdan değil, arkadan, mutfak kapısından içeri girdik. Yemekleri hazırlayacak, servis ve bulaşığa yardım edecek diğer birkaç kişi önceden gelip işe koyulmuşlardı. Kathy ve John çevre esnafını dolaşmış, o akşam yapılacak yemeğin malzemelerini toplamışlardı. Neredeyse dolaşılan her esnaf bir şeyler vermiş, ‘Yoksul çorbasına bir katkı da benden’ demişti. Kasaptan 2-3 kilo “bacon” denilen çok ince dilimlenmiş domuz pirzolası ve sosis; fırından ekmek, süpermarketten konserve fasulye, yumurta, patates, sebze, meyve, kahve, çay, şeker alınmıştı. Menü o gün zengindi. Mantar çorbasının yanı sıra klasik İngiliz kahvaltısı vardı. Ardından da meyve ve tabii ki çay-kahve servisi yapılacaktı. Gittiğimizde Kathy çorbayı çoktan pişirmiş, sosis ve “bacon”ları fırına atmıştı. Emekli Ford işçisi John hâlâ patates doğramakla uğraşıyordu. Kilisenin mutfak ve küçük salonunu güzel bir koku sarmıştı.
Biraz sonra insanlar tek tek gelmeye başladılar. Yaşlı kimsesiz kadınlar, genç kızlar, öğrenciler, sakatlar, dilenciler, işsizler, evsizler… Sıkı sıkıya giyinmiş, ne bulmuşlarsa sarılmışlardı. Yakışıp yakışmamasına bakılmamış, ısıtıp ısıtmaması dikkate alınmıştı. Giysilerin ikinci el dükkânlarından alındığı her hallerinden belliydi. Mutfağın önünden geçen, dayanamayıp her yanı sarmış kokuyu derince bir içine çekiyor, sonra küçük salona geçip kendine bir yer bulup oturuyordu. Bir iki şamatacının dışında genellikle kimseden ses çıkmıyordu. Yoksulluklarının, aşevinden yemek yeme zorunda kalışlarının utancı sarmıştı üzerlerini. Ne verilirse sadece onu yediler. Bir tabak, bir dilim daha diyen olmadı. Sadece bir iki kişi, giderken, “kızım hasta, evde yatıyor, gelemedi, biraz verin ona da götüreyim” dedi. Verdik tabii. Kathy yaşlı kadına duyurmadan eğilip fısıldadı. “Bu kadının kimsesi yok. Ne kızı ne de evi var. İlerideki garajda yatıyor. Aslında kızına değil kendine istiyor. Utandığından öyle söylüyor.”
Yemeğini yiyen teşekkür edip gitti. Onlar giderken başkaları geliyordu. Onlar da yediler, onlar da gittiler… Sonra yemekler bitti… Herkes geldiği gibi gitti… Yine sessizce, yine usulcacık… O akşamı da kurtarmış, o akşam da doymuşlardı. Yarını artık yarın düşüneceklerdi.
İngiltere’de aşevleri artık eskisi kadar yaygın değil. Ama yine de hemen her semt ve kilisede haftada birkaç akşam “soup kitchen” kuruluyor.
Aşevlerinin tarihi çok eskilere, 1700’lü yıllara dayanıyor. Sanayinin gelişimi kapitalizmi; kapitalizm, eşitsiz dağılımı getirdi. Bir yanda devasa boyutlarda bir zenginlik, bir yanda da yine devasa boyutlarda bir yoksulluk ve açlık ortaya çıktı. Özellikle Sanayi Devrimi sırasında, İngiltere’nin altın dönemlerini yaşadığı Kraliçe Victoria döneminde bu yoksulluk doruğuna ulaştı. İşevlerinin yanlarına teker teker aşevleri kuruldu. Günde 14-15 saat çalışmalarına rağmen yine de karınlarını doyuracak parayı kazanamayan işçi ve köylülere, kiliseler, bazı devlet kuruluşları ile öteki kimi hayır kurumları gelişebilecek “sosyal patlamaları” önlemek için parasız yemek vermeye başladılar. O zamanlar yoksullar için güzel yemek demek, katı; tanesi, eti sebzesi bol çorba demekti. Bu yüzden bu aşevlerinde daha çok katı çorbalar veriliyordu. Buradan yola çıkılarak aşevlerine “çorba mutfağı” anlamına gelen “soup kitchen” denildi.
İngiltere’de birçok şey gibi çorba alışkanlığı da yok oldu. Katı çorbalar kaybolmasına rağmen isimleri kaldı. “Soup Kitchen”lar İngiltere’den ABD’ye sıçradı. 1700 ve 1800’lü yıllarda her köşe başında görülen aşevleri bugün İngiltere’den çok ABD’de bulunuyor.
İngiltere’de o günden bu yana elbette çok şey değişti. Artık öyle her köşe başında bir iki aşevi bulunmuyor. Yoksullara çorba yerine, -yine tabi gelişebilecek “sosyal patlamalar”ı önlemek için- sosyal yardımlar; işsizlik, kira, aile, çocuk yardımları yapılıyor. Ama bugün bu sosyal yardımlar da kırpılıyor; teker teker azaltılıp kesiliyor. Yeniden yine her köşebaşında aşevlerinin olacağı dönemler geliyor.

e-posta:
ates@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net