www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
İşçi Üniversitesi
____
Yüksel Akkaya
Maskeler düşerken safları sıklaştırmak
Ekonomi Dünyası
____
Tahir Şilkan
Vergi Yasası üzerine
Güneşçe
____
Uğur Selçuk Akalın
ABD emperyalizmi ve savaş
Özgürlük Yolu
____
Mumia Abu Jamal
Bir barış savaşçısı
Hayatın İçinden
____
Arif Nacaroğlu
Hasssköy
İşçi Üniversitesi
..........
Yüksel Akkaya
Maskeler düşerken safları sıklaştırmak
Yoksulluk edebiyatı yaparak, mazlumlar adına, ezilenler adına iktidara geleceğini dillendiren AKP, şimdi oylarına talip olduğu ve oylarını aldığı kesime gerçek yüzünü gösteriyor. Kuşkusuz necip halkımız, Özal’a da büyük bir şevkle oy verdikten sonra “ellerimiz kırılsaydı da vermeseydik” diye kendisine beddua ettiği gibi, şimdi de söylenmeye başladı. Öyle ya AKP iktidara gelecek, hortumcudan, IMF’den, hırsızdan, soyguncudan hesap soracak, yoksulu kollayacak, memurun, işçinin derdine derman olacaktı. Çünkü o “yeniydi”, “halkın” içinden çıkmıştı. Ancak, her şeyin özüne dönmesi gibi, AKP de hızla özüne döndü, maskesini, Kasımpaşalılığa yakışırcasına erken indirdi. Hiç değilse burada temiz, dürüst bir politika güttü. Daha ne istemeli...
Aslında, iktidara olmasa bile, hükümete bile geleceğine inanmadığı belli olan bu parti ne yapacağını bilmez bir durumda, şaşkın ördekler gibi salınıp durmaktadır. Kimin ne dediği belli değil. Bir gün önce söylenen, bir gün sonra yanlış anlaşıldığı savunusu ile ret edilmekte. Bakanlardan birisinin ak dediğine diğeri kara demektedir. Bunda da şaşılacak bir şey yoktur. Nihayetinde AKP böyle bir partidir. Aklın değil, inancın; planın, programın değil, pragmatizmin partisidir. Halkın değil, sermayenin partisidir. Öyle olduğu için sermayenin ağa babalarının sözünü dinleyecektir.
Şimdi, zaman bu maskelerin hızla indiği ortamda karanlığa karşı aydınlığın, sermayeye karşı emekçilerin, halkın yanında olma mücadelesinin verilmesi için en uygun zamandır. MHP gibi, yoksulluk ve yolsuzluk edebiyatı ile hükümete gelmiş bir partinin de derde deva olmayacağını halka anlatmak için bundan daha iyi bir zaman ve fırsat olamaz. Bunun heba edilmemesi gerekir. Mücadeleyi örgütlü olan emekçi kesiminden sendikalar başlatmalı ve yükseltmelidir. Uygulamalardan muzdarip olan tüm kesimler bu mücadeleye katılarak destek vermeli toplumsal muhalefeti yaygınlaştırmalıdır. Emekçiler adına, halk adına, kır ve kent yoksuları adına siyaset yapanlar dar, çıkarcı yaklaşımları bir kenara koyarak, birlikte toplumsal mücadelenin politikalarını, araçlarını üretmelidir. Güvenin ve umudun önünü açmalıdır. Bunu için her şey uygundur.
Her şey uygundur. Çünkü, nemaların ilk taksidini ödeyeceğim diye müjde veren hükümet suçüstü yakalanmıştır. Bir kez değil, iki kez suçüstü yakalanmıştır. İlki, zaten bu yıl tamamının ödemesi gereken nemaları ödememenin yollarını ararken, bir parçasını vermeyi bir lütuf olarak sunmak istemesidir. İkincisi, tam da kamu emekçilerinin zam oranlarının belirleneceği bir dönemde, nemaların ilk taksidinin ödeneceğini belirterek, düşük zamma gösterilecek tepkiyi yumuşatma isteğidir. Ancak, kurnaz tilki, tam da tavuk kümesinden çıkarken yakalanmıştır. Fakat, vahim olan, yakalandıktan sonra AKP hükümetinin gözü karaca gösterdiği tepkidir: “Nema ödemesi diye bir şey yoktur. Vuslat bir başka bahara”...
Sermayenin has partisi olan AKP’nin gözü o kadar karadır ki, düşük zamma yönelik oluşacak tepkiye karşı “nema yumuşatıcısına” bile gerek duymamıştır. Kasımpaşalılığa yakışır bir dayılıkla “Ne neması, ne zammı?” demiştir. Eee, simitçilikten, hükümete giden uzun ince yolda, dayılığın raconu da ancak bu kadar değişir, değişebilir! Her horoz kendi çöplüğünde ötecekse, yeni çöplükte sermayeninki ise, sonucun böyle olmasında şaşılacak bir şey yoktur.
Tabii, bir de saftirik demokratlara ve kalite tutkunu sapkınlara söylenecek şeyler var. “Yeni” hükümetin “yeni” personel politikasında bir de kamu emekçilerini “sözleşmeli personel” olarak, “verimlilik” esasına göre çalıştırma isteği var. Böylece, bir yanda muhalif, mücadeleci kamu emekçileri çeşitli gerekçelerle tasfiye edilip, işten çıkarılırken, diğer yandan buralara uygun, düzenin adamları işe alınacak. Sanırım buna da kadrolaşma deniyor. Bu bir tesadüf mü? Hayır, bugün, muhalefetin temel dinamiği ve öncüsü konumunda olan kamu emekçileri ise, bu bir tesadüf değil. Tam tersine, bu öncü, dirençli, mücadeleci kesimin de tasfiye politikasıdır yapılmak istenen. Öyle basit, masum bir düzenleme değil. Bu nedenle, kamu emekçilerini çetin, zorlu bir mücadele beklemektedir. Sendikalaşma sürecindeki coşku, umut ve öfkeyi içeren düzeyde güçlü bir mücadele, öyle iş olsun, eylem olsun diye değil... Yoksa, ne sendikaya kan veren kamu emekçisi, ne de sendikalar kalacak... Şimdi, eteklerdeki taşları çoğaltmanın zamanıdır. Daha fazla gecikmeden...
e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com
Başa dön
Ekonomi Dünyası
..........
Tahir Şilkan
Vergi Yasası üzerine
Zekeriya Temizel’in Maliye Bakanlığı döneminde kayıtdışı ekonomiyi kayda almak, vergi kayıp ve kaçağını önlemek ve vergi sistemindeki yetersizlikleri ortadan kaldırmak için çıkarılan, vergi yasasının en önemli düzenlemesi olan ve “Nereden Buldun” sorusunun sorulmasına olanak verecek olan Mali Milat düzenlemesi; patronların, sermaye sahiplerini, gelirlerini kayıtdışı yöntemlerle elde edenlerin tepkisi üzerine, emekçi halkın oylarıyla iktidara gelen AKP hükümeti tarafından ortadan kaldırılmış bulunuyor.
Önceki gün Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen yasayla kaldırılan Mali Milat düzenlemesine ülke nüfusunun yüzde 70’inden fazlasının hiçbir itirazı bulunmuyordu. İşçiler, kamu emekçileri, çiftçiler, küçük esnaf ve zanaatkârlar ile aileleri, işsizler kısaca emekçi halkın tamamı bu yasanın uygulanmasını ve vergi vermesi gerekenlerden vergi alınmasını istediklerini yasa tartışmaları sırasında açıkça ifade etmişlerdi.
Komisyonda tasarıya “hayat standardı” esasının eklenip, deprem vergilerinin sınırlanmasını öngören düzenlemeleri kabul eden iktidar çoğunluğu, gelen tepkiler üzerine hayat standardı uygulaması getirmekten vazgeçerek, deprem vergilerinin uygulanmasını sürdürmeyi kararlaştırdı.
Önceki gün kabul edilen Vergi Yasası, hükümetin gerçek yüzünün ortaya çıkması bakımından önemli bir gösterge olmuştur.
Kendisinden önceki hükümetleri, reel sektör yerine finansal kesime destek vermekle eleştiren AKP Hükümeti’nin, rantiyelere olan desteği artırarak sürdürmesi dikkat çekicidir.
Hazine bonusu ve devlet tahvillerinin faiz ve alım-satım kazancından elde edilen 607 milyar gelirin üzerinden hiçbir vergi alınmaması düzenlemesi ile borsa kazançlarına yönelik vergi istisnalarının kalıcılaştırılması, AKP Hükümeti’nin kendisinden önceki hükümetlere yönelttiği doğru eleştirilerinde “samimi” olmadığını göstermektedir.
At yarışlarından elde edilen ikramiyeler üzerinden alınan veraset ve intikal vergisinin yüzde 20’den yüzde 10’a çekilmesi, hükümetten bahisçilere önemli bir destek olurken, bu verginin beyan yerine kesinti yoluyla alınması yerinde bir düzenleme olmuştur.
Son vergi düzenlemesi sırasında yaşanan tartışmalar, hükümetin, IMF’nin istemlerinin karşısında duramadığını, herhangi bir haksız verginin kaldırılabilmesi için ancak bir başka adaletsiz vergiyi yürürlükte tutmanın “çaresizliği”ni yaşadığını göstermektedir.
Hayat standardı esasının yılın son ayında getirilerek 1 Ocak 2003 tarihinden itibaren yürürlüğe sokulmak istenmesi, IMF’nin istemlerini karşılamak içindir. IMF, hayat standardı uygulamasından vazgeçilmesini, deprem vergilerinin kaldırılmaktan vazgeçilmesi şartıyla kabul etmiştir.
Hayat standardı esasının uygulanması, verginin beyan üzerinden alınması temel ilkesine aykırı olmasına ve hiç gelir elde etmeyenlerden ya da zarar edenlerden de alınmasıyla haksız bir vergileme biçimidir. Ancak, işçi ve emekçiler stopaj yoluyla vergi gelirlerine önemli bir katkı sunarken, işçi ve emekçilerin gelirlerinden 10-100 misli kazanç elde eden serbest meslek ve ticari kazanç sahiplerinin hiç gelir beyan etmemesi ve vergi ödememesi, bu kesimlerin etkisiz ve yetersiz vergi denetimi dolayısıyla denetlenmemiş olması ve “nereden buldun” düzenlenmesinin kaldırılmış olmasıyla kaçırdıkları verginin ceplerine-kasalarına kalmış olması önemli bir gerçekliktir.
Verginin herkesten mali gücüne göre alınması gerektiği yönündeki temel düzenlemeye açıkça aykırı olarak, geliri ve serveti vergilemek yerine, dolaylı vergiler yoluyla harcamaların vergilenmesine ağırlık verilmesi, devletin bütçede öngördüğü vergi gelirlerinin yüzde 70’inin dolaylı vergilerden sağlanacak olması, hükümetin bütün vaat ve söylemlerine karşın halka düşman, patronlara dost olduğunu doğrulamaktadır.
Başa dön
Güneşçe
..........
Uğur Selçuk Akalın
ABD emperyalizmi ve savaş
II. Dünya Savaşı’ndan iktisadi, siyasi ve askeri alanlarda yara almadan ve de güçlenerek çıkan tek ülke konumuna gelen ABD’nin, II. Dünya Savaşı sürecince ortaya koymuş olduğu askeri ve siyasi gücü ve bu yolla da ele geçirmiş olduğu dünya imparatorluğu, Avrupa’nın zaman içinde eski gücüne yeniden kavuşmaya başlaması ve Uzak Doğu’da da Japonya’nın ortaya çıkışıyla birlikte, ortadan kalkacak biçimde Avrupa ve Japonya’nın ciddi tehditleriyle karşı karşıya kalmıştır. Artık günümüzde ABD’nin dünya ekonomisi ve siyaseti üzerindeki kayıtsız şartsız iktisadi ve siyasi gücünden bahsedebilmenin mümkün olmadığı çok kesin bir dille ifade edilebilmektedir.
ABD’deki stratejistler bile, ABD’nin askeri güce dayalı olarak dünya imparatorluğunu sürdürebilmesi imkânını uzun vadeli bir perspektif içinde mümkün görememektedirler. Bu nedenle de, ABD’nin sahip olduğu ve bu yolla şu an için sürdürmekte olduğu dünya imparatoru olma vasfının, 2020’lerde ya da 2030’larda sonlanacağı öngörüsünde bulunmaktadırlar.
Dünya imparatoru olmanın ve buna dayalı hakimiyetin devam ettirilmesinin temel unsuru olan iktisadi gücün, günümüzde AB ve Japonya ekseninde gelişiyor ve sürüyor olması gerçeği, ABD’nin bir süre daha dünya imparatorluğu görevini sürdürmesi için kendisine, bölgesel ve yerel savaşlar çıkarmak ya da çıkarmanın tüm yollarını denemekten başkaca bir yol bırakmamaktadır. Böylelikle ABD, AB ve Japonya karşısında dünya ekonomisindeki iktisadi güç dengesini sağlayamadığı sürece, hiçbir zaman için dünya imparatorluğu ve hakimiyetinin sürdürülmesi hususunda yegâne unsur olarak ele alınamayacak savaşlar yoluyla, varlığını ve gücünü sürdürme isteğini mümkün olan her durumda ve fırsatta önplana çıkaracaktır.
Bir başka deyişle, 1946 yılında itibaren ABD tarafından şekillendirilmeye çalışılan ve siyasi alanda yeni dünya düzeni olarak adlandırılan yapılanmanın, bir süreden bu yana az önce de belirttiğim bölgesel ya da yerel savaşlarla ve ABD merkezli olarak şekillendirildiğini söylemek spekülatif bir görüş olarak düşünülmemelidir.
Bu ifadelerimin geçmişe ilişkin kimi örneklerini, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en nihayette ABD emperyalizminin her alanda ortaya çıkabilecek birer üssü haline gelmesini sağlayacak adımlardan biri olarak ifade edilebilecek ve IMF; Dünya Bankası ve AGÜ’ler (Az Gelişmiş Ülkeler) üçgeninde sürdürülen ve bu ülkelerde sözü edilen uluslarüstü ya da bir başka deyişle ABD patentli ve bu ülkenin çıkarlarının koruyan kurumlarının politikalarının uygulaması için gerçekleştirilen askeri darbeleri, niteliği savaş olmasa da hakimiyet kurma yolunda ortaya konan askeri temelli düşünüşünün ve her türlü olay karşısında ortaya koyduğu çözüm arayışlarının örneklerden biri olarak söylemek mümkündür. Bu yolla ABD emperyalizmine, iktisadi olarak güç kazanarak karşı koyabilme imkânları ellerinden alınan AGÜ’ler, artık bu ülke emperyalizminin dünya ölçeğindeki çıkarlarına birer askeri üs haline de gelerek destek verme durumda kalmaktadırlar.
11 Eylül 2001 olayından sonra ve Afganistan’a gerçekleştirilen askeri müdahaleden önce bu köşede yazdığım bir yazıda, Afganistan gibi bir ülkenin ilk hedef ülke olarak seçilmiş olmasını, ABD’nin ve diğer emperyalist ülkelerin, olası bir savaş ile ilgili düşüncelerinin saptanmasının ve dünya ölçeğinde savaşların ne ölçüde yaygınlaştırılabileceğinin denemesinin bir ifadesi olarak düşünülmesi gereğini vurgulamış ve savaşlarla genelleştirilerek hakim olunmak ve yönetilmek istenen dünyanın, savaşların batıya doğru hareket eden trendiyle dünyanın şimdilik ve sadece askeri anlamda bir imparatoru olma durumunda bulunan ABD’nin giderek güç kaybedişinin somut görüntüleri olarak ortaya çıkacağını belirtmiştim.
Bunun ötesinde aslında ABD’nin niyeti, sadece ve sadece azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler üzerinden gerçekleştirmek istediği savaş oyununu ve kozunu oynayıp, iktisadi arenada kendinden daha güçlü olan AB ve Japon emperyalizmini kışkırtarak savaş batağına çekip, bu yolla bu iki bloğu yok etmek üzere planlarını yaptığı ya da eski iktisadi hakimiyetini, AB ve Japonya’nın olası bir savaşın içine çekilmesi sonucunda kaybedecekleri iktisadi güçlerinin sayesinde dengeleyebilme imkânlarının koşullarını yaratmaktadır.
Bu belirttiklerimi aşırı komplocu bir teori olarak görmenin doğru olmayacağı kanaatindeyim. Bir genellemeye gidersem, aslında ABD ve dünya imparatorluğuna aday ve göz dikmiş ülkeler arasındaki çelişki (çekişme), savaşların genelleştirilmesi konusunda belirleyici bir niteliğe dönüşmekte ve azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler üzerinden açığa çıkmaktadır.
Zira ABD bu yolu II. Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB’ye karşı denemiş ve bu ülkeyi bir yandan bölgesel ve yerel savaşların içine çekerek, diğer yandan ortaya çıkardığı ve SSCB’nin kaçınılmaz olarak içine dahil olması gerektiğini düşündüğü yıldız savaşları senaryosunu orta koymuş ve bir anlamda SSCB’nin yıldız savaşları projesinin içine dahil edilmesiyle ülkenin kısa sürede yıpranmasındaki en önemli unsuru yani iktisadi gücün yavaş yavaş ortadan kalkmasının dış dinamiği olarak gerçekleştirmiştir.
e-posta:
akalin@evrensel.net
Başa dön
Özgürlük Yolu
..........
Mumia Abu Jamal
Bir barış savaşçısı
2. Dünya Savaşı sonrasının büyük barışçısı ve savaş karşıtı, eski rahip Philip Berrigan, sonsuzluğa göç etti.
Onun ve yine eski bir Cizvit papazı olan kardeşi Daniel Berrigan’ın geçmişi; barışın savaşa, toplumun kaosa, adaletin adaletsizliğe karşı sürekli direnişi oldu. Militarizme karşı mücadeleleri onları askerlik şubelerine, askeri üslere ve mahkemelere kadar götürdü. Yaşamın kutsallığını buralarda da savundular.
ABD’nin güney eyaletlerindeki kanlı toprak ve halklardan yükselen yurttaş hakları hareketinden ilham alan Philip Berrigan, ABD’de yaşamın bütün alanlarının değişime ihtiyaç duyduğuna karar vermişti. Tarihçi Howard Zinn, onun ilk günlerini şöyle anlatır: “1967 sonbaharında, Rahip Philip Berrigan, sanatçı Tom Lewis ve dostları David Eberhardt ile James Mengel, Baltimore’daki bir askerlik şubesine girdiler. Kayıtların üzerine kan attılar ve sonra tutuklanmayı beklediler. Açılan dava sonucunda iki ila altı yıl arasında hapis cezaları aldılar.” (Howard Zinn, Halkın ABD Tarihi)
Mayıs 1968’de, Philip ve Daniel, bu kez Catonsville’deki askerlik şubesi önündeydiler. Burada kendilerine katılan savaş karşıtlarıyla birlikte kayıtları yaktılar ve imha ettiler. Catonsville Dokuzları olarak bilinen bu adamlar, protestoları yüzünden hapse atıldı. Daniel, “Meditasyonlar” kitabında Martin Luther King’i andıran tarzıyla şunları anlatır: “Sevgili dostlar; kutsal düzeninizi çatlattığımız, çocuklar yerine kâğıtları yaktığımız, emir erlerinizi öfkelendirdiğimiz için özür dileriz. Ama başka türlü yapamazdık. Bizce öldürmek hastalıktır. Tanıdığımız tek düzen; hayat, nezaket, topluluk ve özgecilik. Bu düzen namına özgürlüğümüzü tehlikeye atıyoruz. İyi insanların sessiz kalabileceği, itaatin belaları savuşturacağı, yoksulların savunmasız öleceği zamanlar geride kaldı.”
Philip ve Daniel Berrigan; kendilerini çok aşan, farklı, dinamik bir savaş karşıtı, barış ve sosyal yanlısı ahlakın çekirdekleri oldular. Bu çekirdek, pek çok insanın kalbine ve yüreğine hitap etti. Koşulların radikalleştirdiği Philip Berrigan, Amerikan tarihini artık yeni ve berrak bir açıdan görmekteydi:
“Bu ülkenin devrimini; tüccarlar, bankacılar, nakliyeciler, büyük patronlar yönetti. Bunlar; kendilerine ait gördükleri zenginliklerin yabancı bir gücün ekonomik denetimi altında tutulmak istenmesine öfkeliydiler. Bu ülkenin kaynaklarını biliyorlardı, olanaklarını da. Yabancıların egemenliğini istemediler ve ona boyun eğmediler. Milleti sevk ettikleri savaş, neredeyse tamamen ekonomik sebeplere dayanıyordu. Bu, gerçek bir devrim değil, ekonomik bir yeniden yapılanma oldu.” (aktaran James Joy, Cezaevi Aydınları)
Philip Berrigan 79 yaşında aramızdan ayrıldı. Tam da, en korkulan küresel savaşlardan birinin başlamak üzere olduğu bir dönemde. Davası ise yaşıyor, hem de milyonların yüreğinde...
Başa dön
Hayatın İçinden
..........
Arif Nacaroğlu
Hasssköy
Uzun süredir odama uğrayamıyordu. Son ziyaretinde biraz fazla hırpalamıştım. Onsuz geçen günlerim daha huzurlu idi ama bir yandan da neden ortalarda görünmediğine ilişkin kuşkular duymaya, meraklanmaya başlamıştım. Hay başlamaz olaydım. “Buna bir şey mi oldu acaba?” diye düşünürken odama daldı. Bana, son boğuşmamızı unutmuş görüntüsünün arkasında, intikam planları yapıyormuş gibi gelen gözlerini aça aça söze başladı.
- Ee hocam, gözün aydın. Artık sen de köşeyi dönme şansını yakaladın.
“Yok yahu, deme. Yoksa maaşlarımıza yüzde yüz zammı yaptılar” sorumdaki saflığı aşağılarcasına söylendi.
- Senin maaşına değil yüzde yüz, yüzde bin zam yapsalar bile sen köşe filan dönemezsin.
“O zaman biz hocalara zengin sofralarında sandalye ayarladılar. Nakit olmasa da ayni yardımda bulunacaklar” tahminime acıyarak baktı.
- Saçmalama hoca. Kursağından geçecek bir sokum ekmekle köşe dönülür mü? Hem o sandalyeler bizden bazıları tarafından çoktan kapışılmış. Sen yalvarsan da önlerine atılan lokmayı bölüşmezler.
“Tamam o zaman. YÖK yasa taslağı geri çekildi. Hatta YÖK kendisini yürürlükten kaldırdı. Sicil zırvası, disiplin baskısı filan tarihe karıştı. Artık öğrencilerimiz bize, fiyatta indirim isteyen pazarlıkçı müşteri gibi bakmayacak. Kime dokunur, kime dokunmaz diye düşünmeden bilim üretebileceğiz. Eski ama onurlu cübbelerimizle toplumdaki eski saygın konumumuza tekrar kavuşacağız. Maddeten olmasa da manen köşeyi döneceğiz” diye başlayan nutkumu ağzıma tıkadı.
- Yok devenin hörgücü. Göktaşı düşse bu dediklerin olmaz.
“Peki nasıl köşeyi döneceğiz. Sen söyle bari” diye teslim oluşumun tadını çıkartırcasına gerildi.
- Sen gazetede haftada bir köşe yazısı yazmıyor musun?
- Yazıyorum.
- Haberi okumadın mı? Pentagon, Amerikan politikalarına uygun yazılar yazacak köşe yazarlarının maaşa bağlanmasını önermiş. Kendi yaptıkları araştırmaların sonuçlarına göre, halkımızın yüzde yetmiş beşinin sevmediği, yüzde seksen beşinin Irak’ta saldırgan olarak gördüğü, kimin müttefiği ise, dost ve müttefik Amerikan askerlerinin, aslında o kadar kötü olmadıklarını, hatta içlerinde bazılarının şiir bile yazdıklarını, kuş beslediklerini filan yazarsan sen de dolar maaşlı köşe yazarları arasındaki yerini alırsın. Hele bir de Amerikan ordusunun içinden, ismi Mehmet olan bir Müslüman bulup, gurbetçi Mehmetçik dedin mi iş tamam. Bizim duygusal millet deniz piyadelerini bağırlarına basar. Sen de meslektaşlarına fark atarsın.
Bu kez, sinirlerime hakim olmaya, onun dolduruşuna gelmemeye kararlı olduğum ve küfür etmemeye yeminli olduğum için nazikçe cevapladım: “Hasssssköy”.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net