www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Emek Dünyası ____İhsan Çaralan
Halk popülizm değil iş ve ekmek bekliyor

Konum ____Çetin Diyar
Aydınların desteği

Boyut ____Bahadır Özgür
AKP’nin farkı ne?

Emek Günlüğü ____Seyit Aslan
Başka bir IMF partisi; AKP

Dönüşüm ____Serdar Derventli
Floransa’dan arta kalan

Guncel ____Kamil Tekin Sürek
Jet Fadıl

Alternatif ____Guido Proaño
Değişim isteği kuvvetleniyor

Özgür Bilge ____AKP’ye yeşil ışık!


Okuma Notları ____A. Hicri İzgören
Sanat ve ideoloji

  Emek Dünyası..........İhsan Çaralan

Halk popülizm değil iş ve ekmek bekliyor

JET-PA’nın patronu Fadıl Akgündüz “yurda” döndü. Adamın sıfatı sadece JET-PA patronu olmak değil; uluslararası düzeyde dolandırıcılıktan sanık, Interpol tarafından “kırmızı bülten”le aranıyor olmakla da tanınıyordu. Şimdi ise; Fadıl Akgündüz, “Siirt bağımsız milletvekili” sıfatını kazanmış, “dokunulmaz” bir kişi.
Hortumcuların, rantiyecinin, hırsızların, rüşvetçilerin, büyük sermaye sahiplerinin düzeninde böyle bir “vaka” karşısında denilecek ilk şey; “böyle bir parlamentoya böyle bir milletvekili” ya da “Vatana millete hayırlı olsun!” demektir.
Fadıl Akgündüz’ün, “başarılı bir yatırımcı” olarak parlatıldığı, onun da halktan topladıklarının bir bölümünü medya tekellerine ve siyaset erbabına doğru savurduğu günlerde (Akgündüz asılnda o günlerde de vatandaşa inanılmaz “kâr payları” vaat ederek para toplayıp, bu parayı inanılmaz projelerde harcadığını söylüyordu. Yani şimdi sanık olduğu işleri yapıyordu) “Jet Fadıl”ı baş üstünde tutan medya patronları ve onların uşakları şimdi; “Vaay, dolandırıcı nasıl milletvekili oldu” diye bağırıp çağırıyorlar.
Ve; bütün seçim dönemi boyunca halka, sanki halkın tek sıkıntısı buymuş gibi; “Dokunulmazlıkları sınırlayacağız. Bunun için söz veriyoruz” diyerek prim yapan CHP ve “demokratlığı”nı böyle ucuza kanıtlayacağını düşünen AKP bu konuda, “milletvekili dokunulmazlığının sınırlanması” konusunda anlaşmışlardı. Ama her iki parti de alanlarda “dokunulmazlıkları sınırlayacağız” derken, “dokunulmazlık konusu” üstünden bu kadar çabuk ve bu kadar kolay bir zafer kazanmakla karşı karşıya gelmeyi ummuyorlardı. Örneğin; Mehmet Ağar ya da belediyedeki yolsuzluklardan dolayı yargılanan Erdoğan’ın mesai arkadaşı milletvekilleri üstünden “dokunulmazlık” kaldırmak çok kolay değildi. Ama, Interpol’ün aradığı ve neredeyse bütün koruyucuları tarafından terk edilip “hemşerilerine sığınmış” Akgündüz’ün dokunulmazlığını kaldırıp “millete vaadini tutmak” ne hoş olacak! Onun için Akgündüz’ün seçilmesi ve böyle tantanayla “yurda dönmesi” AKP ve CHP için bir fırsat oldu. “Fadıl’ı törenle boğazlayıp, halka ne kadar demokrat, vaatlerini yerine getiren partiler olduğumuzu gösteririz” diye düşünüyorlar.
Bu yüzdendir ki; Meclis’in ilk eylemi de, Fadıl Akgündüz’ün dokunulmazlığını kaldırmak olacak dersek çok yanılmamış oluruz.
Ama burada hemen belirtelim ki; Fadıl Akgündüz’ün dokunulmazlığı kaldırılsa bile onun ceza alması, yaptıklarının hesabını vermesi, dolandırdığı vatandaşların paralarını ödemesi söz konusu olmayacaktır. Çünkü; Akgündüz gibileri affetmek için hazırlıklar da yapılmaktadır. Bunu AKP sözcüleri; daha seçimin ertesi günü, “vergi affı” çıkaracaklarını ve “nereden buldun yasası”nı kaldıracakları sözünü vererek ilan ettiler. Aslında Akgündüz’ün sadece 20 trilyon vergi borcu var ve Interpollük suçları da büyük olasılıkla “nereden buldun”un kalkmasıyla “sürüncemeye bırakılarak” halledilecek bir hale gelecek.
Yani, parlamentodaki iki parti de; “milletvekili dokunulmazlığını sınırlamak” için söz verdiler. Bu sözün piyasalara, patronlara bir maliyeti olmayacağı için en kolay yerine getirecekleri vaadin bu olduğunu söyleyebiliriz. Ama, patronlara dokunamadıktan sonra, milletvekili dokunulmazlığı sınırının şu ya da bu olması sadece “popülizm”dir. Neymiş efendim; “Milletvekilleri, trafik polisine ben kimim biliyor musun!” diyemeyeceklermiş.
Peki, bunu sadece milletvekilleri mi söylüyor. Ya da; bu memlekette “suç” işleyen patronlara dokunulabiliyor mu? Elbette hayır!
Akgündüz de bundan yararlanmak için döndü. Kendisi gibi, “hortum”, “dolandırma” suçundan tutuklananlar serbest bırakıldı. Akgündüz’ü zora sokan sadece hakkındaki tutuklama kararlarıydı. Dokunulmazlık o engeli kaldırdı. Ve bir kez iş bu hale geldikten sonra Akgündüz için “Şam’ın yolunun dümdüz olması” zor değil.
Önceki gün; AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, milletvekillerinin “Meclis lojmanlarında kalmayacakları”nı ilan ederek popülizmin her biçimini kullanacağını gösterdi. Akgündüz’de de aynı yolu izleyecekler. Ama asıl olan piyasalara, patronlara, IMF politikalarına dokunmamak.
Halk ise; AKP’den popülizm değil, gerçekten açlığı, yoksulluğu yenecek önlemler bekliyor. Bunu yapamayacağını değil, yapmayacağını da; 2003 Bütçe görüşmelerinin başlamasıyla daha yakından göreceğiz.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

Aydınların desteği

Aydını olmayan bir toplumsal hareketin önünü doğru görebilmesi de mümkün değildir. Tarihi yapan toplumsal sınıflardır. Her gelişme, karşılıklı sınıfların çatışmasının o anki düzeyi tarafından belirlenir, ancak, iktidar mücadelesi veren sınıflar da siyaset sahnesinde kendilerini temsil eden aydınları ile birlikte güçlenirler ve etkinlik kazanırlar.
Dünyayı sarsan büyük devrimci dalgalardan her birinin aynı zamanda bir aydınlar hareketine sahne olması bu yüzdendir.
AYDINLAR HAREKETİNİN SÜREKLİLİĞİNİN ÖNEMİ
3 Kasım seçimleri öncesinde oluşan Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nun geniş bir aydın kitlesi tarafından desteklenmesi bu açıdan büyük bir önem taşıyor. Yazar, gazeteci, şair, karikatürist, tiyatro sanatçısı, müzisyen çok sayıda aydının Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’na desteklerin ortak bir deklarasyonla açıklamış olmaları, hem hegemonik açıdan, hem de moral açısından büyük önem taşıyor.
Bloğun Türk, Kürt Türkiye emekçileri ve ilericileri için bir umut olabilmesi, ortak, kalıcı ve güçlü bir mevzi görevi görebilmesi için elini taşın altına koymaktan çekinmeyen aydınlar, Bloğun devam edecek olmasını önemli gördükleri ve desteklediklerini belirttiler. Gazetemizde bugün yer alan haberde, görüşlerine yer verilen aydınların üstünde birleştikleri temel nokta, Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nun oluşmasını gerekli kılan koşulların bugün de devam ettiği ve bu nedenle de Bloğun genişleyerek devam etmesi yönünde.
Aydınların bloğa destek deklarasyonun oluşumuna öne ayak olanlardan Celal Başlangıç’ın, “Oluşturulan bloğun anlamı seçimlik olmamasıydı zaten. Blok solda bir duruş olacak yapıyı oluşturmaktı. Bu anlamda devam kararının verilmesi sadece seçim için kurulmadığını göstermiştir. Bloğu geliştirmek gerektiğini düşünüyorum. Bloğun kalıcılaşması için çalışılmalıdır.” şeklindeki sözleri de Bloğun tarihselliği konusunda fikir vericidir.
YARININ İKTİDARI MECLİS DIŞINDA
Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nun ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu ve önündeki görevlerin de artarak devam ettiğini göstermektedir. Savaş kapıdadır, oluşan yeni Meclis, halkı canından bezdiren IMF programının devam edeceğini göstermektedir. Çözüm bekleyen başta Kürt sorunu olmak üzere demokrasi gündemleri ile ilgili olarak hiçbir işaret verilmemiştir. Tüm bu sorunlar, halkın çıkarlarını temsil eden gerçek güçlerin parlamento dışında bulunduğunu ve bu güçlerin ortak mevzisi olan Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nun Meclis’e girip, iktidar oluncaya kadar da, halkın sorunlarını gündeminde tutması gerektiğini göstermektedir. Yarının iktidarı, Meclis’in dışındaki muhalefetin güçlenerek devamından geçecektir.
Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nun büyüyüp güçlenmesi için kuşkusuz, aydınların işaret ettiği genişleme ihtiyacı önemlidir, ancak yine onların açıklamaların da yer verildiği gibi, aslolan bu genişleme ile birlikte üzerine aldığı misyonun gereği olan mücadele sürekliliğini gösterebilmesidir. Savaşa, IMF programına karşı çıkmayan, ülkenin demokratikleşmesi ihtiyacına gerekliği gibi önayak olamayan bir oluşumun genişlemesinin de çare olmayacağı açıktır.
TOPLUMSAL DEĞİŞİMİ BUGÜNDEN BAŞLATMAK
Önümüzdeki günlerde bu ortak mevzinin güçlenmesi için atılacak adımlar için de aydınların da görev alacağına, desteklerini bir deklarasyonla sınırlı tutmayacaklarına kuşku yoktur. Önemli olan tüm bu çabaların yaratıcı ve halk yığınlarını çevresinde toplayıcı bir etki göstererek devamını sağlayacak yöntemler geliştirilmesi, bu yöndeki hiçbir çabadan geri durulmamasıdır.
Sonuçta çözüm bekleyen sorunların çokluğu, sorumluluklarımızı da büyütmektedir ve sorumluluklarımızın çokluğu da toplam olarak mevzilerimizi büyütecektir. Böyle bakıldığında, gelişenden yana olan iyimserliğimizin, Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nun seçim bildirgesinde ifade edilen “toplumsal değişimi” bugünden başlatacağı, aslında bir yanından da başlatmış olduğunu görmek zor değildir.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  Boyut..........Bahadır Özgür

AKP’nin farkı ne?

3 Kasım seçimleri her yönüyle tartışılıyor. Türkiye siyasal yaşamında darbe dönemleri haricinde kolay kolay görülmeyen bir parlamento tablosunun ortaya çıkması, bu seçimi enine boyuna tartışmayı da gerçekten haklı kılıyor. Siyasal analizlerin kilit noktası şüphesiz AKP’nin aldığı oy oranı. Aslında bundan da öte AKP’nin “merkez” diye tabir edilen siyasal konumun yeni partisi olması. Üstelik de “marjinal” görüldüğü bir dönemden hızla geçerek bunu başarması. Bu durum siyasette yeniden yapılanmanın yaşandığına dair yaygın bir mutabakatı beraberinde getirdi.
Kimine göre seçim sonuçları, “merkezin” çöktüğünün resmi ve “merkezin” yeniden tarif edilmeye ihtiyacı olduğuna işaret ederken, kimine göre de 1990’lı yılların halktan kopan, elit siyaset anlayışının yerine yeni bir siyasal konseptin geçmeye başladığının habercisi. Bir zamanlar darbeler yoluyla tasfiye edilen statükoculuğun, bu kez de halkın iradesiyle tasfiye olması. Kuşkusuz bu durumu, liberal\sol-liberal çevreler demokratikleşme bilincinin bir göstergesi olarak benimsenmekte gecikmediler. Bugüne kadar kâğıt üzerinde dahi hiçe sayılan halkın iradesine daha ilk geceden başlayarak takdirler yağdırdılar.
Pazar günü Radikal İki’de yayımlanan siyaset bilimci Doç. Dr. Fuat Keyman’ın analizi, bu bakımdan dikkat çekiciydi.
Seçimin sadece bir tepki ve tasfiye olarak yorumlanmaması gerektiğini düşünenlerin başında geliyor Keyman. Ona göre AKP ile CHP’nin yükselişi; Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik kriz, AB’ye entegrasyon, yönetim ve meşruiyet krizi süreçlerinin yarattığı tarihsel bir bağlama oturuyor: “Kazanan Anadolu oldu, büyük kentlerimizi de içine alan çevre oldu, serbest pazar ekonomisine bağlı kalırken aynı zamanda üretim sektörünü, dolayısıyla KOBİ’lerin sorunlarını dile getiren ekonomik söylem oldu, sosyal adaleti hem ekonomik hem de kimlik\tanınma alanlarında gören siyasal söylem oldu. Küreselleşmeyle yerelin, serbest pazar liberalizmiyle organik topluluk anlayışının ve AB’nin birey temelli liberal demokrasi söylemiyle İslami kimliğe dayalı muhafazakâr toplum vizyonlarının beraberliğini savunan AKP’nin iktidarıyla karşılaşmak şaşırtıcı değil” diyor.
Her ne kadar sinik de olsa bu analizde yeni konseptten bir “demokrasi hülyası” çıkartma gayretini sezmemek imkânsız. Türkiye’de siyaset elbette bir yeniden yapılanma dönemine girmiş görünüyor. Ama bunun demokratikleşme ve ekonomik refah getireceğini hangi parametreleri dikkate alarak söyleyebiliriz?
Uzun süredir bir temsil ve meşruiyet krizinin yaşandığına dair tartışmalarda siyaset alanının yeniden tahkim edilmeye ihtiyacı olduğu, bu yeniden yapılanmanın ortak paydasının ise yerel-küresel gerilimini aşan, kimlik siyasetiyle adaletçi ekonomik söylemi birleştiren bir tarz olması gerektiği savunuluyordu. Zira İslam ve daha özelde cemaatçilik bu noktada hem sivil toplumcuların hem de postmodern teorilerin Türkiye’deki dayanaklarından birisini oluşturdu.
Aslında Türkiye siyasal hayatı İslamcılar ile liberallerin ortaklığına hiç de yabancı değil. Özal’ın iktisadi alanda birleştirdiği eğilimler “liberal muhafazakârlık” etiketini kolayca kabullenmişlerdi. Bu ne saf bir liberalizmdi ne de katı muhafazakârlık. “Yeşil kuşağın” neoliberal konjonktürdeki dönüşümünün bir tezahürüydü. Ve tıpkı “yeşil kuşak” gibi ABD hegemonyasının yeni eğilimlerine denk düşen sürecin bir ürünüydü.
Küreselleşme ise yeni bir birlikteliğin zeminini hazırladı. Küreselleşmenin en önemli etkilerinden birisi olarak gösterilen “kimliklerin patlaması” ve siyasallaşması ile yerelleşme dinamikleri liberallerle İslamcılar arasında oluşacak yeni ittifakın da önünü açtı. İslamın Türkiye’de yeni bir kimlik inşa etmede toplumsal etik temeli oluşturduğu ileri sürüldü. Refah Partisi böyle bir ihtiyacı karşılayamadı, karşılayamazdı da. 28 Şubat müdahalesinin istenilen sonucun alınmasında gerçekten etkili olduğunu şimdi daha iyi görebiliyoruz.
Gelelim bundan demokratik bir siyaset çıkabilir mi sorusuna.
Temsil krizi, ekonomik kriz, demokratikleşme, kimlik, kalkınma vb. olgular sosyal kesimler dikkate alınmadığı müddetçe bir anlam ifade etmez. Bu “merkez” veya “marjinalite” tanımlanırken de böyle. Örneğin; kimlik\tanınma temelli bir siyasal söylemden bahsederken, bunun içine Kürtlerin tanınma hakkı ve kimliklerini ifade etme özgürlüğünün girdiğini kim söyleyebilir? AKP’nin bu talepler karşısındaki son derece katı tutumu ortadayken, demokratiklikten nasıl bahsedilebilir? AB’ye entegrasyon hangi kesimin acil ihtiyacı olarak görülüyor. Veya kalkınma politikaları belli bir sınıfın programına bağlı kalma andı ile birlikte dile geliyorsa, bundan adaletçi bir bölüşümün çıkması mümkün mü? Statükoculuğun halkın iradesiyle tasfiyesi derken, baraj yüzünden temsil edilmeyen milyonlarca insanın iradesi ne olacak? Bu tasfiyede onların talepleri de tasfiye edilmiş olmuyor mu? Bu sorular Keyman’ın paradigmasında elbette cevabını bulamıyor ve boşlukta yankılanıyor.
AKP üzerinden siyasetin hangi yönde yapılandırılmaya çalışıldığı ile halkın sandıkta tecellisini bulan iradesinin oldukça farklı yönlere işaret ettiği muhakkak. Sandıktan çıkandan çok sandığa gömülenlerin nasıl bir siyaset tarzını temsil ettiklerine bakmak bile bunun için yeterli. IMF politikalarını esas alan, piyasayı kesinlikle müzakere edilemez kabul eden, üstelik de milliyetçilikle tahkim edilmiş bir liberalizmin sandığa gömüldüğü gerçeği karşımızda dururken; AKP’nin kendi farkını nasıl ortaya koyduğu önemli bir soru olsa gerek. Bizzat AKP’nin ideologları sandığa gömülen tüm eğilimleri artık kendilerinin temsil ettiği konusunda ısrarcılar. Dolayısıyla bir ayrışmayla değil, siyaseten iflas etmiş ve sosyal tabanını yitirmiş “merkezi”, toplumsal gerilimlerin yarattığı rüzgârı da arkasına alarak yeniden birleştirme uğraşıyla kendi siyasetlerini tanımlıyorlar. Adeta “yüz papazı bir araya getirip bir papa” olarak sunmaya çalışıyorlar. Seçimde tek tek lanetlenen ve aforoz edilen papazlar, bu kez birleşmiş halde ve daha güçlü şekilde karşımızda duruyor!

e-posta:
bahadirozgur@hotmail.com

  Başa dön

  Emek Günlüğü..........Seyit Aslan

Başka bir IMF partisi; AKP

Seçimlerden birinci parti olarak çıkacağı kesinleştiği andan itibaren sermaye grupları ve büyük patronlar, isteklerini bir bir sıralayarak AKP’ye iletmeye başladılar, halen iletmeye de devam ediyorlar. Televziyon kanalları, özel programlar yaparak müstakbel hükümet ile sermaye gruplarını buluşturuyorlar ve hükümetin öncelikli konularına ilişkin telkinlerde bulunuyorlar. CNN Türk’te Mehmet Ali Birand’ın sunduğu 32. Gün programında AKP’nin kurmayları TOOB’a bağlı çeşitli illerden gelen 16 oda başkanının sorularını yanıtladılar. AKP’nin ekonomi kurmaylarından Ali Coşkun, neler yapacaklarını peşi sıra sıralayarak patronlara programlarını anlattı. Kendiside patron olan Ali Coşkun’un ANAP ve Refah Partisi’nin hükümette olduğu dönemlerde uygulanan ekonomi programının başında olduğunu hatırlatmakta yarar var.
Ali Coşkun, kısa ve uzun vadede yapacakları ve uygulayacakları ekonomik programın ana hatlarını özetliyor; Özal ruhu yeniden canlanacak, liberal ekonomi tüm kurulları ile işleyecek, mali milat ortadan kalkacak, vergi sistemi tabana yayılacak, ülkemiz yerli ve yabancı sermaye için cennet olacak, serbest bölgelere öncelik tanınacak, dış sermayenin gelmesi desteklenecek, içeride olan sermayenin dışarıya kaçması engellenecek, işyeri güvencesi getirilecek, bu nedenle çağdaş iş kanunu yasalaştırılacak...
Ortaya konan ekonomik program ile Türkiye’yi düzlüğe çıkaracaklarını her fırsatta yineleyen AKP yöneticileri, bütün bunların gerçekleşmesi için bir süreye ihtiyaçları olduğunu ifade ediyorlar. Bu ekonomik programın; sermaye için hem ballı hem de kaymaklı olduğu su götürmezdir. İşçiler ve emekçiler için ise aynı şeyleri söylemek ne yazık ki mümkün değil. Emekçiler, denize düşen yılana sarılır misali, IMF partilerinden kurtulayım derken, IMF programlarını başka bir şekilde uygulayacak yeni bir partiye çarptılar.
AKP, seçim sürecinde; iş, aş, demokrasi vaat etmiş, yolsuzluk ve yoksulluğu ortadan kaldıracağını ancak bunun tek başına iktidar ile mümkün olacağını dile getirmiş ve emekçilerden oy istemişti. Seçimden sonra ortaya çıkan Parlamento yapısında 363 milletvekili ile en çok üyeye sahip AKP’nin antık hiçbir mazereti olmadığı ortadadır. Nitekim Meclis’e giren diğer parti CHP’de, AKP ile uyumlu çalışacağını ilan etti. AKP ve CHP uyumunun emekçiler için mi yoksa sermayenin çıkarları için mi gerçekleşeceğini önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz.
Bütün bunların yanında, halen devam eden metal ve tekstil sözleşmelerinde patronlar esnek ve kuralsız çalışmayı dayatarak işi yokuşa sürüyorlar. Metal ve tekstil patronları, 1475 sayılı İş Yasası’nda değişiklik öngören yasa tasarısını, yasalaşmadan sözleşmelere yazdırmaya ve uygulamaya çalışıyorlar.
1475, 2821 ve 2822 sayılı yasaların yeniden işçilerden yana, işçilerin hak ve çıkarlarını koruyacak biçimde ele alınması, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun asgari ücreti belirlerken yıllardır ortaya çıkan kayıpları gidermesi ve yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması sendikaların önünde önemli görevler olarak duruyor. Bu görevleri başarılı bir şekilde yerine getirilmesi için ısrarlı olmamız gerekiyor. AKP’den beklenti içinde olmak, büyük bir hayal kırıklığı yaratacaktır.


 
Başa dön

  Dönüşüm..........Serdar Derventli

Floransa’dan arta kalan

Floransa düzenlenen “Avrupa Sosyal Forumu” (ASF) birçok açıdan olumlu oldu. Avrupalı emekçilerin, özellikle de genç kuşağın, sermayenin ulusal ve uluslararası saldırılarını sineye çekmeyeceğini, bunlara karşı her alanda mücadele edeceğini gösterdi. Toplam beş gün süren forumda düzenlenen yüzlerce seminer, konferans ve forumlara katılan, çoğunluğu genç olan insanlar tecrübe alışverişinde bulundular, ortak projelerin temelini atmaya çalıştılar.
Forumun son günlerinde katılımın 60 binin üzerine çıkması, savaşa karşı gösteriye katılımın bir milyon civarında* olması, Avrupa ülkelerindeki mücadele potansiyelini de gösterdi. Daha geçtiğimiz ekim ayı içinde yine Avrupa’nın onlarca şehrinde, yüzbinler savaşa karşı alanları doldurmuştu. ASF’den sonra sendikalar, burjuva propagandalardan aşırı derece etkilenen ve düzene yamanmaya çalışan ‘sol’ partiler ve değişik taban örgütlenmeleri somut durumu ve kendi durumlarını gözden geçirmek zorunda kalacaklar. “Kitleler şu (veya bu) talep için mücadeleye hazır değil” gibi yargıların önyargıdan ibaret olduğu ortaya çıktığı gibi, özellikle gençlik kitlesinin yoğunluğu herkesi şaşırttı. “İlgisiz”, “bencil”, “gelişmelerden bihaber” gibi önyargılarla yaklaşılan gençliğin bu “tespitleri” yapanlardan çok daha ilerde olduğu görüldü.
***
Gazetemizde yayımlanan haberlerden de hatırlanabileceği gibi, forum ve gösteri öncesinde sermaye, hükümeti ve medyası katılımcıları kriminalize etmek için her türlü yolu denemişlerdi; göstericilerin Floransa’yı yağmalayıp, kundaklayacakları, ABD üssündeki askerleri rehin alarak politik talepler öne sürecekleri türünden haberler yapılmıştı. Ayrıca binlerce polis ve yarı askeri özel birlikler bölgeye sevk edilmiş ve günlerce önceden halk adeta terörize edilmişti.
“İkinci bir Cenova yaşanmasına izin vermeyeceğiz” sloganıyla kampanyayı başlatan Silvio Berlusconi hükümeti, Schengen Antlaşması’nı 10 gün rafa kaldırmıştı. “Terörist eğilimlilerin sınırlardan geçmesine izin vermeyeceğiz” açıklamasıyla ASF’ye katılmak üzere gelenler üzerinde baskı uygulayan Avrupa Birliği ülkeleri; Fransa, İsviçre, Avusturya karayolu sınır kapılarında ve gemi ile gelen göstericilerin birçoğunu geri çevirip, bazılarını “aranıyor” gerekçesi ile gözaltına aldılar. Birçok gösterici fişlendiği için ülkesini bile terk edemedi! AB’de demokratik hakların kullanılması, AB içi sınırsız, gümrüksüz serbest dolaşım hakkı, tüm bunlar rafa kaldırıldı.
“Terör olayları”, “şiddet eğilimi” gibi gerekçelerin çarpıtma olduğu, gerçek nedenin çoğunluğu genç olan işçi ve emekçilerin uluslararası sermayenin saldırılarına, emperyalistlerin savaş planlarına karşı harekete geçmiş olmalarıydı. AB’de serbest dolaşım, gösteri yapma, düşünce özgürlüğü gibi hakların sınırlı olduğu, bugünlerde çok açık ortaya çıktı. Kitlelerin talepleri, protestoları sermayenin çıkarlarına dokunduğu ölçüde bu hak ve özgürlükler kısıtlanacak, bu da yetmezse tamamen (geçici de olsa) kaldırılacak.
Bugün bütün AB ülkelerinde “Olağanüstü Hal Yasaları” mevcuttur. 6-10 Kasım tarihleri arasında İtalya’da bunun küçük bir örneği yaşandı. Daha önceki yıllarda diğer AB ülkelerinde de benzer örnekler yaşanmıştı. Sonuç olarak Türkiye’deki AB yanlılarının (sermaye çevreleri) kitleleri AB hakkında yanılttıkları ve hayranlarının (“AB’ye girersek demokrasi gelir” diye düşünenler) ise (iyi niyetli olduklarını varsayarak) büyük bir yanılgı içinde olduklarını söylemek istiyoruz.
Şüphesiz şimdi “Madem AB’de durum böyle nasıl oluyor da bir milyon insan yürüyebiliyor?” denebilir. Bunu mümkün kılan dev gösterinin kendisidir. Floransa bu bakımdan kitlesel hareketin kendini bütün saldırılara karşı nasıl meşru kılabileceğinin en son örneği olmuştur.
(*): Gösteri başlamadan önce ASF basın bürosu “Katılım 250 bini geçebilir”, miting alanında ise “Sayımız 500 bine yaklaşmış olmalı” demişti. Aynı saatlerde İtalya televizyonları 500 binden fazla katılım olduğunu bildiriyorlardı. Ancak o saatlerde göstericilerin önemli bir bölümü henüz “Forteza Da Basso” Kalesi önünde beklemekteydi. Pazar ve pazartesi günü yayımlanan bütün İtalyan gazeteleri “Bir milyona yakın genç savaşa karşı Floransa’ya geldi” üst ve alt başlıkları ile haberi verdiler.

e-posta:
serdar@evrensel.de

  Başa dön

  Guncel..........Kamil Tekin Sürek

Jet Fadıl

Jet Fadıl’ın milletvekili seçilmesi bir magazin olayı haline getirildi. Dün bazı gazetelerin yazdığına göre, 14 Kasım günü Fadıl Akgündüz’ün TBMM’de yemin etmesi engellenecekmiş. Eğer Fadıl’ın yemin etmesini engelleyemezlerse, yemin sırasında milletvekilleri salonu terk edecekmiş. Bazı milletvekilleri de Fadıl’a TBMM’ye yemin etmek için gelmemesi doğrultusunda haber göndermişler.
Bu haberleri okuyanlar da basının ve Jet Fadıl’ı protesto edenlerin gerçekten Meclis’in ve milletvekilliğinin onurunu düşündüklerini ve yolsuzluklara, yasadışı işlere bulaşmış kişilere karşı çok duyarlı olduklarını zanneder. Evet, Jet Fadıl çok sayıda dolandırıcılık suçlaması ile yargılanıyor ve düne kadar aranıyordu. Ama, TBMM’ye seçilmiş ve 14 Kasım günü yemin edecek milletvekilleri arasında yolsuzluk, dolandırıcılık vb. suçlar nedeniyle yargılanan tek kişi Fadıl Akgündüz değil. Hükümeti kuracak partinin başkanı, başbakan olup olmaması tartışılan Tayyip Erdoğan da yargılanıyor.
Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediyesi’nden mesai arkadaşları olup şimdi milletvekili olan pek çok sanığın davası halen devam ediyor. Üstelik, yukarıda sözünü ettiğimiz milletvekilleri akçalı işlerden yargılanıyor. Yani, yolsuzluk, dolandırıcılık vs. suçlarını işledikleri iddiası ile yargılanıyor. Elbette, bu tür suçlar işleyenler milletvekilliği yapamamalı ve dokunulmazlıkları kaldırılmalı. Ama, Jet Fadıl için bu kadar duyarlı milletvekilleri Mehmet Ağar için aynı duyarlılığı neden göstermiyor acaba?
21. Dönem milletvekilleri arasında adı Susurluk Davası’nda geçen milletvekilleri için niye aynı duyarlılık gösterilmedi? Çünkü, Jet Fadıl kolay lokmadır. Ne Susurlukçular gibi arkasında “derin güçler” vardır, ne “aile fotoğrafındakiler” gibi kuvvetli bir “dayı”ları vardır, ne de daha önce Meclis’te aklananlar gibi iktidar partisi milletvekilidir. Jet Fadıl’ı günah keçisi ilan ederek “Hamamın namusu” kurtarılmak istenmektedir.
Onların samimiyetlerini dokunulmazlıkların kaldırılmasında göreceğiz. Meclis’teki her iki parti de ilk işlerinin dokunulmazlıkların kaldırılması olacağını seçim kampanyalarında ilan etmişlerdi. Bakalım dokunulmazlıkları kaldıracaklar mı? Yoksa, dokunulmazlıkları kaldırmak yerine “yolsuzluklara karşı duyarlılıklarını” Jet Fadıl’ı kürsüye çıktığında yuhalama ile yetinerek mi kanıtlayacaklar?

e-posta:
sürek@evrensel.net

  Başa dön

  Alternatif..........Guido Proaño

Değişim isteği kuvvetleniyor

Kısa bir süre öncesine kadar; neoliberalizmin, ülkelerimizi daha uzun bir süre etkisi altında tutacağı, çünkü, ulusal ekonomilerin karşılaştığı sorunları aşmanın başka bir yolu olmadığı iddia edilmekteydi. Ama, Amerika kıtası halklarının tutumları bunun tersini kanıtlıyor. Yeni ve ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Dünyanın dokuzuncu büyük ekonomisine sahip ülkesi olan Brezilya’da, bir süre önce, sol partiler koalisyonunun desteklediği eski metal işçisi Luis Ignacio Lula da Silva, oyların yüzde 60’ını alarak devlet başkanlığına seçildi. Programında, Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi’nin (FTAA) oluşumuna karşı olduğunu açıkça ilan etmişti. FTAA, bölge ülkelerinin ekonomilerini tam denetim altına almak için ABD’nin birinci dereceden önem verdiği bir projedir. Hugo Chavez yönetimindeki Venezüella’nın da tutumu, Lula ile benzer yöndedir.
Bolivya’daki devlet başkanlığı seçimlerine, sosyalist içerikli bir programla katılan yerli halk lideri Evo Morales, ikinci tura kalma başarısını göstermişti.
Ekvador’da, Ocak 1999’da Jamil Mahuad hükümetinin düşmesine yol açan halk ayaklanması saflarında yer alan bir eski albay olarak Lucio Gutierrez, kısa bir süre önce gerçekleşen devlet başkanlığı seçimlerinin ilk turunda büyük bir başarı elde etti ve 24 Kasım’da yapılacak ikinci turda da aynı başarıyı devam ettirmesi herkes tarafından bekleniyor. Gutierrez’in adaylığı, ulusal egemenliği savunan, özelleştirmelere karşı mücadele eden, Uluslararası Para Fonu’nun ülkenin iç işlerine müdahalesine karşı çıkan sol parti ve hareketler, kitle örgütlerince destekleniyor.
Yapılan kamuoyu yoklamalarına göre, eğer Uruguay’da bugün seçimler olsa, programına, ABD’nin bölgeye yönelik ekonomik ve politik planlarına karşı koymayı yazmış olan “sol cephe”, oyların yüzde 52’sini alabilecek durumda.
Belirtilen ülkelerin halklarının seçimlerdeki bu tutumu, aslında daha ileri bir anlam taşımakta, halkların özlemlerini ve mücadele potansiyelini ifade etmektedir. Amerika kıtasında değişim isteği giderek kuvvetlenmektedir, halkın yararına ekonomik ve politik değişimler arzu edilmektedir. İlerici ve sol söylemle ortaya çıkan parti ve bloklara seçimlerde verilen destek, aynı zamanda günlük mücadele içinde de hakları için daha fazla seferber olma ve mücadele isteği biçiminde kendini ifade etmektedir. Arjantin’de birkaç ay önce yaşanan hareketler, De La Rua hükümetinin düşmesiyle sonuçlandı. Ekvador’da halk hareketleriyle üç yılda iki neoliberal hükümet düşürüldü. Paraguay’da, Peru’da, Bolivya’da güçlü halk hareketleri yaşandı.
Tüm bu gelişmeler kuşkusuz, Bush yönetimini kaygılandırmaktadır. Zira bölgeye ilişkin planları hayata geçirmek, giderek zorlaşmaktadır. Bugün özellikle FTAA planının hayata geçirilmesi, Venezüella’da Chavez, Brezilya’da Lula sözlerini tutarlarsa, büyük ölçüde zora girecektir. Ekvador’da Gutierrez kazanırsa, muhalif cepheye bir yenisi eklenecektir.
Öte yandan, “Plan Kolombiya” için de gelecek parlak görünmüyor. Amerikan planı, Kolombiyalı isyancılarla savaşmak üzere bir bölge gücü kurmaktı. Chavez bu plana dahil olmayacağını zaten açıklamış bulunuyor. Gutierrez, eğer devlet başkanlığına seçilirse, Ekvador ordusunun bu tip maceralarda yer almayacağını ilan etti. Lula’nın da bu doğrultuda tutum takınması bekleniyor.
Açıktır ki, Güney Amerika’da olup bitenler, ABD’nin isteklerine uygun değildir. Bu ise, iki taraflı olarak kaygıları arttıran bir durumdur.


 
Başa dön

  Cımbız..........Özgür Bilge

AKP’ye yeşil ışık!

3 Kasım 2002 seçimleri kararı alındığında AKP ve Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a mesafeli yaklaşan medya, AKP’nin bu seçimden birinci parti olarak çıkacağının yavaş yavaş belirgenleşmeye başladığı andan itibaren bu partiye yaklaşmaya başladı. Önceleri, “Laik Cumhuriyet zarar görür” gibi yaklaşımlarla AKP ve Erdoğan’a yüklenenler, şimdi bu partiye sıfat arıyorlar. 3 Kasım sonrası ülkenin tek çıkar yolunu ‘AB dinamiği sayesinde değişim’de görenler, bu yolun AKP için de tek çıkar yol olduğunu savunuyor ve AB konusunda atılacak en küçük geri adımın IMF programını da zora sokabileceğinin altını çiziyorlar. Onlara göre ülkenin ve AKP’nin kaderini AB üyeliği belirleyecek. Bu bağlamda AKP’nin hangi sıfatla anılacağını da önemli görüyorlar. AKP’nin siyasal İslamcı bir parti olarak anılmaması gerektiği, bu sıfatla anılmasından AKP’nin de rahatsız olduğu, ancak Batı’daki “Hristiyan demokratlar” gibi bir sıfatın AKP’ye uyarlanarak, “Müslüman demokrat”, “muhafazakâr demokrat” veya başka bir sıfatta karar verip bunun terminolojiye geçmesi için çalışılması gerektiği savunuluyor.
Japonya’da yayımlanan The Asahi Shimbun gazetesinin 7 Kasım 2002 başyazısını iç sayfa manşetinden yayımlayan Radikal, bu gazeteye dayanarak bir yıl önce kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni “ılımlı” olarak değerlendiriyor. (Buraya bir not düşmekte yarar var. 3 Kasım seçimleri öncesi AKP ve Erdoğan’a uzak duran, AKP’nin iktidarını engellemek için çaba gösteriyor izlenimi veren Aydın Doğan’a ait medya kuruluşları şimdi dış basından AKP yanlısı yazılar yayınlayarak iktidara yanaşma manevralarını sürdürüyor. Radikal’in, “Yorum/Seçim 2002” sayfasını AKP’ye destek verir nitelikteki yazılara ayırması buna iyi bir örnek.)
The Asahi Shimbun gazetesine göre; yeni hükümet –elbette kastedilen AKP hükümeti- Türkiye’yi kendi ayakları üzerinde durabilen ılımlı bir Müslüman ülke örneği olarak sunabilir ve önemli ekonomik gelişmeler sağlarsa ülkenin uluslararası arenadaki itibarı önemli ölçüde artar.
The Boston Globe gazetesinin 5 Kasım 2002 tarihli başyazısında ise “Seçmene Kulak Verilmesi” isteniyor. Gazetenin yorumu, AKP’nin tanımını yapıyor. “Erdoğan, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı için çaba gösterme, IMF’den 16 milyar, Dünya Bankası’ndan 6 milyar dolarlık kredi (onlar ısrarla yardım diyorlar) paketlerinin önkoşulu olan ekonomik reformları gerçekleştirme sözü veriyor. Süreklilik yönünüde verilmiş bu sözler, yabancı kurumlarla, uzun zamandır Türkiye’nin siyasi hayatında baskın güç olmuş ordu ve bürokratik seçkinler için kilit önemde.” Bu yazının tercih edilmiş olması da AKP’ye bir mesaj niteliğinde.
Bütün bunlar, seçim öncesi durum ile AKP hükümeti sonrası yeni duruma uyum manevraları, şimdiden AKP ile dirsek teması girişimleri. Seçim öncesi laikliği tehdit eden parti olarak gösterilen AKP’ye şimdi laikliğin güvencesi olarak yeni bir misyon üstlendiriliyor. Medya patronlarının AKP hükümetine yaklaşma girişimleri ne yazık ki gazetecilerle sağlanmaya çalışılıyor. 3 Kasım seçimleri öncesi CHP’ye oynayan Aydın Doğan şimdi AKP ile yakın ilişkilerin koşullarını olgunlaştırmaya çabalıyor, tükürdüklerini yalama pahasına da olsa.
***
Bu yazı yazıldığı sırada, Doğan Medya Grubu’nun da içinde bulunduğu konsorsiyum Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK) ile görüşüyordu. Görüşmenin içeriği şuydu. Sabah Grubu’nun devlete 1.1 milyar dolar borcu vardı ve Doğan Medya Grubu’nun da içinde bulunduğu konsorsiyum Sabah’ı almak için 500 milyon dolar teklifte bulunmuştu. Görüşmede, bu satışın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği değerlendirilecekti. Görüşmede, Doğan Medya Grubu’nu temsil edecek dört kişiden biri Hürriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’tü. Bunu Özkök’ün “Şeffaf Medyanın İlk Günü” başlıklı yazısından öğrendik. (Hürriyet, 11 Kasım 2002) Ne basın ahlak ilkelerinde ne de gazeteciliğin ilkelerinde gazetecilere böyle bir görev verilmemişti. Tersine, gazetecilerin iş takipçiliği yapamayacağı, böyle bir davranışın gazetecilikle bağdaşmayacağı apaçık belirtilmişti.
1.1 milyar dolarlık borca karşın 500 milyon dolara Sabah’ı satın alma hesapları yapan konsorsiyumun bu girişimini “ahlaklı teklif” diye niteleyen Özkök’ün gazeteciği de ahlak anlayışı da bu kadar “şeffaf” işte.

e-posta:
obilge@evrensel.net

  Başa dön

  Okuma Notları..........A. Hicri İzgören

Sanat ve ideoloji

İletişim kurduğumuz her şey sanatın hammaddesidir. Sanat ürünü diye ortaya konulan estetik bütünlüğü yanında, ideolojik bütünlüğü de önem taşır. Çünkü sanat yaşanmış olanan, hayatın ifadesidir.
Sanatsal düşüncede imgenin hem genellendirici, hem de değerlendirici bir işlev görmesi, bir sanat yapıtının kendine özgü düşüncesinden kaynaklanır. Düşünceler, sanata temel bir itim getirirler.
Gerçek, iyi ve güzel olana erişilmesi açısından, insan toplumu içinde yer alan toplumsal bireyin evrensel olarak gelişmesinin, insan kişiliğinin yetkinleşmesinin, insan yaşamında taşıdığı anlam, düşüncelerde ortaya çıkar.
Bir sanat yapıtının düşünce kapsamındaki özgüllüğü genelleşmiş sanatsal gerçeklik bilgisi ile sanatçının düşünsel tasarımı ve ideolojik konumu arasında var olan ayrılmaz birliğe dayanır. Sanattan ideoloji yoksunu olmasını beklemek çocukça bir düş olabilir ancak. “İdeolojisiz gibi görünen sanatlar da aslında, kurulu düzenden hoşnutluğun bir ifadesidir ve bu anlamda ideolojiktir.” (Afşar Timuçin) Tam da bu noktada Avner Ziss, Fransız ressam: Mitelberg’in “sanat sanat” tablosunu örnek gösterir. Bir adamın ipte sallandığı bir ağacın karşısında, bir ressam sehpası başında oturmuş ve cesede bakıyor, ama gördüğü ve resmettiği sadece bir çiçek ve elmalardan ibaret.
Sanatsal imge, insanın doğayla, toplumla ve kendisiyle ilişkisinin somut, özel, tikel, görünüşlerinin doluluğu içinde estetiksel olanın zihinsel biçimi olduğuna göre; sanat, kurulu düzenlere yerleşmiş, düşünmeyen ve düşünmemeyi öneren insanların değil, yarını arayan insanların elinde biçimlenecektir.
Egemen ideolojinin düşünceyi suç sayan hukuk anlayışı, “Yalnızca ve yalnızca benim gibi dşüneceksiniz”in en açık ifadesidir. Oysa insanın nesnel gerçeklikten, var olan hayattan kopuk duyuş ve düşünüşün olmayacağı bir gerçektir. İdeoloji bu gerçeğin dile getirilmiş şekildir ve hayata geçmeye, var olanı değiştirmeye yönelmiş ortak bir paydadır. Sanatçının sanatsal ortak faaliyeti bu paydayı bir yandan üretirken, bir yandan da onu hayata geçirir. “Elbette salt sanat yoluyla politik hedeflere varılamaz, fakat sanatın açık ya da örtülü desteğiyle, söz konusu hedeflere daha kolay ulaşılabilir. Çünkü sanatın insanlar üzerindeki eğitici etkisi derin ve süreklidir.” (Asım Bezirci) Zaten sanat sözcüğünün temelinde “yapma”, “yaratma”, “düzenleme”, “kurma” fiilleri yatmaktadır. Sanatçı olan biteni, olmuş ve olacak olana göre kavramaya çalışır. İdeolojisi olmayan bir sanatçı yarına açık insanı neye göre düşünecek ve neyi, neye göre yansıtacaktır. İdeoloji yaşamda olmanın bilincindedir, sanat da bu bilincin en doğru, en içsel biçimde dile getirdiği yerdir.
Dünya sanat tarihi gösteriyor ki, insanlığın kültür hazinelerini oluşturan eserler yaşamla sımsıkı ilişkisi olan eserlerdir.
Hayat bir bütündür. Sanatçı da yaşadığı toplumsal sürecin bir parçasıdır. Toplumun yaşadığı ekonomik, siyasal vb. gerçeği, bir birey olarak her insan gibi (hem de her insandan çok farklı) yaşayandır. Bu yaşananı yeniden üreten olarak egemen ideolojiyle hayatın her alanında kavga halindedir. Toplumuna, insanlığına yabancılaşmamış bir sanatçı, zaten ürün vermekle başlı başına bir tavır ortaya koymuştur. Bu tavır, istese de istemese de ideolojiktir. Ancak Fischer’in deyişiyle, “Her sanat yapıtında üslup özelliğinde bir sınıfın ya da toplumsal durumun dolaysız ve kesin bir açıklanışını aramaktan sakınmalıyız.”

e-posta:
ahizgoren@e-kolay.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net