www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Geleceğimiz tekellere bırakılamaz
ABD yönetiminin amacı, zirvenin içeriğini sulandırmaktı. Avrupa Birliği ise; kamu hizmetlerinin uluslararası piyasaya açılması için büyük bir baskı yapıyor.

Dev şirketlerin gözü Bağdat’ta
Amerikalı, Fransız, İngiliz ve Rus petrol şirketleri, “Saddam sonrası Irak”ta pay kapma yarışına şimdiden başladı.

İsviçre halkı
   özelleştirme planlarını bozdu

Referandumda halk yüzde 47,4 “Evet” oyuna karşı yüzde 52,6 “Hayır” diyerek, özelleştirmeye izin vermedi.


Geleceğimiz tekellere bırakılamaz
Taylan Bilgiç
Eylül ayı başlarında, Güney Afrika’nın Johannesburg kenti önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı: Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi. Dünyanın her yerinden binlerce kitle örgütü temsilcisi, sendikacı, çevreci, temsil ettikleri ülke ve bölgelerin sorunlarını aktarmak için oradaydı. Ama kapıların hep yüzlerine kapatıldığını gördüler. Birleşmiş Milletler tarafından gerçekleştirilen zirvede; azgelişmiş ülkeler ve demokratik kuruluşlar, taleplerine hiçbir yanıt alamadılar. Çünkü kilit noktalar; Coca-Cola, Vivendi gibi dev tekellerin temsilcileri tarafından tutulmuştu. Johannesburg Zirvesi, BM’nin uluslararası tekellerin elinde bir oyuncağa dönüştüğünün de ilanı oldu.
Public Citizen adlı Amerikalı kuruluş adına zirveye katılan Wenonah Hauter, yaşadıklarını ve gördüklerini gazetemize anlattı.
Evrensel: Johannesburg zirvesiyle ilgili genel izleniminiz ne? Sokaklardaki ve kapalı kapılar ardındaki hava nasıldı?
Wenonah Hauter: Zirvenin fiyaskoyla sonuçlandığını düşünüyorum; çünkü resmi sonuç bildirgesi sivil toplumu tamamen dışladı. Zirveye katılmak için Johannesburg’a giden binlerce insan, konferanslara dahi katılamadı; çünkü organizatörler, bu kadar büyük bir katılım beklemiyorlardı. İçeri sadece 4000 resmi delege alındı; geri kalan 1000 kişilik yer ise “diğerlerine” tahsis edildi. Bu nedenle birçok insan dışarıda kaldı.
Buna karşılık, sokaklardaki hava olağanüstü ve cesaretlendiriciydi. İnsanlar; tekellere ve su gibi temel kaynakların özelleştirilmesine karşı örgütleniyorlar, bunu gördük. Güney Afrika’da halk, Afrika Ulusal Kongresi (ANC) hükümeti tarafından, politikaları etkileme noktasından adım adım uzaklaştırılıyor. Bu eğilimi, pek çok ülkede görmek mümkün. Sıradan insanlar, “Artık yeter” diyor ve halka kulak veren sorumlu politikacılar istiyorlar.
Kapalı kapılar ardındaki havaya ise, Coca-Cola, Vivendi ve Suez (su dağıtım tekelleri) gibi şirketler hakimdi. BM’nin bunlarla dost olduğunu görmek üzücü. Zirveye şirketlerin egemen olmasından BM’nin mi, yoksa Güney Afrika hükümetinin mi sorumlu olduğunu söylemek güç. Sanırım her ikisi de.
- Zirvedeki ana güçlerin pozisyonlarını özetler misiniz? Örneğin, ABD’nin amacı neydi ve neden George W. Bush bu önemli toplantıya katılmadı? Buna karşılık, Avrupa Birliği’nin tutumu nasıldı?
Bush zirveye gelmedi, çünkü onun için, sözde terörle savaşa değil de başka bir yere para harcamak öncelikli değil. Onun niyeti zirvenin içeriğini sulandırmaktı. Dışişleri Bakanı Colin Powell kürsüden bunu yapmaya çalıştı, ama konferans salonunda yuhalanmaktan kurtulamadı.
Avrupa Birliği ise; kamu hizmetlerinin uluslararası piyasaya açılması için büyük bir baskı yapıyor. GATS Anlaşması metninde su hizmetleri ile ilgili bölümlerin yer almasını istiyorlar ve toplantılardaki tek amaçları da buydu. Bu arada, yoksulları savunur pozlarındaydılar. Oysa bu iki strateji birbiriyle çelişmekte. Kalkınmanın merkezinde halkın olmadığını görüyoruz; devletler, kalkınma deyince bir azınlığın zenginleşmesini anlıyorlar.
- Birleşmiş Milletler’in “tekellere sunulduğu” yönünde bir kaygı giderek yayılıyor. Bu eğilim, “kamusal-özel ortaklıklar” terimi ile ifade edilmekte. Bu konuyu açabilir misiniz?
“Kamusal-özel ortaklıklar” ifadesi, özelleştirmeyi şirin göstermek amacıyla kullanılıyor. Belediyeler, özel şirketler ile idari sözleşmeler yapıyor. Hizmetler özelleştirilirken, kaynaklar kamu denetiminde kalıyor. Örneğin; su kaynakları. En azından iddia bu.
Oysa pratikte, bu iddianın doğru olmadığı görüldü. Uluslararası su tekelleri, belediyeleri bir kez ele geçirdikten sonra pek çok sorun çıkıyor. Bunları sıralayalım:
  • “Beklenmeyen maliyet artışları” nedeniyle fiyatların artırılması
  • Yoksullara hizmetlerin kesilmesi
  • Artan faturaları ödeyemeyen yoksulların suyunun derhal kesilmesi
  • Altyapı bakım hizmetlerinin azalması
  • Daha az kâr getiren yoksul semtlere ilgi gösterilmemesi
  • Su kaynaklarının tüketilmesi. Ne de olsa bu şirketler parayı suyu satarak kazanıyor, su kaynaklarını kirlenmeden korumak onlara kâr getirmez.
    Bu tip sözleşmeler, ABD’de dahi başladı. Ülkemizde 1900’lerin başından bu yana, su hizmeti kamusal bir sorumluluk olarak kabul edilmiştir. Bugün, halkın yüzde 85’ine kamu şirketleri, güvenilir su sağlayabiliyor. Ama yasalarda 1997’de yapılan bir değişiklik ile uzun vadeli özelleştirme sözleşmelerine kapı aralandı. Ve bazı bölgelerde, böyle 10-20 yıllık sözleşmeler imzalandı bile.
    Gerçekte, özelleştirme, verilen vaatlerin hiçbirini yerine getirmiyor. Üstelik, daha önce olmayan sorunlar yaratıyor. Hem gelişmiş, hem de azgelişmiş ülkelerde su tekelleri yurttaşların beklentilerini karşılayamıyorlar. Yolsuzluk yapmaya meyilliler, çünkü sadece kâr güdüsüyle hareket ediyorlar. Özelleştirme savunucuları ise hâlâ kamusal-özel ortaklıkların tasarruf getireceğini ve hizmeti iyileştireceğini savunuyor. Bu ortaklıkların pek çok dezavantajını artık biliyoruz. Örneğin; Atlanta şehrindeki hizmetleri devralan şirket, belediyeye, 20 yıl içinde en az 400 milyon dolar tasarruf sağlamayı vaat etmişti. Ama sözleşme imzalandıktan kısa süre sonra, belediyeden 80 milyon dolar kredi talep etti. Muhasebe verilerine bakılırsa; Ocak 2000 ile Mayıs 2001 arasında buna ek olarak bir 38 milyon dolar daha istenmiş. Hani tasarruf edilecekti?
    Oysa kamu kuruluşları; bütçenin veya fiyatların artırılmasını istemeden, ek maliyetleri absorbe edebilir.
    - BM, “yaşamın ve çevrenin korunmasında” özel şirketlerin verdiği sözlere güvenebileceğimizi ilan etti. Bu doğru mu?
    Hayır. Enron’a bakın. Shell’e, Nijerya’da yaptıklarına bakın. BP’ye, Suez’e, Vivendi’ye de. Temel hizmetler kamunun elinde kalmalıdır. Bütün bu şirketlerin tek amacı, hissedarları için daha büyük imparatorluklar kurabilmektir, halka hizmet etmek değil.
    Şirketlerin çevreye ve insanlara karşı işlediği suçları belgelemeli, halka anlatmalı ve onları yasalara karşı sorumlu tutacak düzenlemeler için baskı yapmalıyız. Geleceğimiz, tekellere bırakılamaz. Aksi takdirde geleceğimiz yoktur.
    - Sanayileşmiş ülkeler, 1992 Rio Konferansı’nda azgelişmiş ülkelere birçok vaat vermişti. Bugün baktığımızda, bu vaatlerden hangisi hayata geçirilebildi? Durum daha mı iyi, yoksa daha mı kötü?
    İnsanları, sürdürülebilir kalkınma konusunda eğitmek için zaman ve para harcayan belli ülkelerde durumun iyileştiğini görüyoruz. Ama genel olarak durum, Rio öncesine göre çok daha kötü. Johannesburg’daki bildirgeye bakılırsa, en temel kaynaklarımız, en çok parayı bastırana satılacak. Bu zirve; Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası’nda cisimleşen Amerikan politikaları ışığında değerlendirilmeli. Bütün bu kurumlar; emperyalizmi cilalayıp satmak için yeni yollar buldular. Ama özünde, dayatılan reçete hep aynı.


    Başa dön


    Dev şirketlerin gözü Bağdat’ta
    Petrol tekelleri, Irak saldırısının ardından, dünyanın en büyük ikinci petrol rezervlerine sahip bu ülkeden “pay kapmak” için mücadeleye başladı.
    İngiliz The Independent gazetesinde yayımlanan habere göre, saldırıya karşı çıkan Rusya dahi, ABD güdümlü Irak muhalefeti ile gizli görüşmeler yapıyor ve bu konuyu gündeme getiriyor.
    BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi de, Irak petrollerinden pay istemeye başladı. Bu durum, ABD’nin saldırıya destek alma şansını artırıyor.
    Petrol sektörü uzmanları; ABD, Irak’ta kukla bir hükümet kurabilirse, bu ülkenin petrolünü eline geçirebileceğini belirtiyor. Bu öngörüden hareket eden çeşitli petrol şirketleri, gelecekte imzalanacak anlaşmalardan dışlanmamak için, Iraklı muhalefet yetkilileriyle görüşüyorlar.
    IUK-Rusya görüşmesi
    Rusya’nın, Irak Ulusal Kongresi (IUK) adlı grup ile görüşmeleri yürütmek üzere, üst düzey bir diplomatını görevlendirdiği öğrenildi. 29 Ağustos’ta Washington’da yapılan bir toplantıya katılan Andrew Kroşkin adlı diplomat, “ABD’nin, Rusya’yı petrol pazarından dışlayabileceği” yönündeki kaygılarını dile getirdi. IUK’dan Entifa Kanber, görüşmeyi şöyle anlattı: “Kroşkin bana; Amerikalıların
    Irak’taki rejimi yıkması halinde, Rusların burada iş yapmasına izin vermeyeceklerini söyledi. Balkanlar’da da böyle olmuş. Bana, Rusya-Irak ilişkilerinin Saddam’a değil, tarihsel ve ekonomik ilişkilere dayandığını söyledi.”
    Şantaj politikası
    ABD’nin konuyla ilgili politikasına ışık tutan eski CIA şefi James Woolsey de, Washington Post gazetesine şunları anlattı: “Fransız ve Rus petrol şirketlerinin Irak’ta çıkarları var. Bunlara; Irak’ta ABD’ye yardımcı olmaları halinde, yeni hükümetin ve Amerikan şirketlerinin onlarla işbirliği yapacağını anlatmalıyız. Ama Saddam’ın yanında yer alırlarsa, yeni Irak hükümetinin onlarla işbirliği yapması biraz zor olur.”
    Irak’ın bilinen petrol rezervleri, 112 milyar varil olarak tahmin ediliyor. Bu miktar, ülkeyi Suudi Arabistan’dan sonra ikinci sıraya yerleştiriyor. Henüz keşfedilememiş rezervlerle, toplam miktarın 250 milyar varile kadar tırmanabileceği öne sürülüyor.
    Halliburton bağlantısı
    Uluslararası ambargo altında olan Bağdat hükümeti, halen günde 2.8 milyon varil petrol üretebiliyor. Bunun 1 milyon varili, BM güdümlü “gıda karşılığı petrol” programı uyarınca, gıda ve ilaç karşılığında ihraç edilebiliyor.
    Bağdat, BM izni ile, 1998’den bu yana petrol boru hatlarının tamiratı için 24 milyon dolar harcadı. Bu paranın büyük bölümü, onarım ihalesini alan Halliburton adlı şirkete gitti. Halliburton, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in eski şirketi olarak biliniyor.
    Sektör uzmanlarına göre; uluslararası şirketlerin yatırımları ile, Irak’ın beş yıl içinde günde 6 milyar varil petrol üretmesi mümkün olacak. ABD’nin Irak saldırısı, bu miktarı “garanti altına almayı” amaçlıyor.
    Petrol şirketleri, bu potansiyel üretimden aslan payını almak için yıllardır mücadele ediyor. 1997’de, Rus tekeli Lukoil, Batı Kurna petrol sahasını geliştirmek için 4 milyar dolarlık bir anlaşmaya imza attı. Geçen yıl, bir diğer Rus şirketi olan Slavneft, Tuba’da kuyu açmak için 42 milyon dolarlık bir anlaşma yaptı. İngiliz-Hollanda tekeli Shell de, Ratavi sahası ile ilgileniyor.
    İran sınırındaki devasa Mecnun petrol yatakları ise, Fransız TotalFinaElf şirketinin iştahını kabartıyor. Şirket yönetimi ile Bağdat arasında konuyla ilgili görüşmeler devam etmekte.
    IUK kullanılıyor
    Amerikan yönetimi, bütün bu petrol çıkarlarını kullanarak saldırıya destek toplamak için, Irak muhalefetini kullanıyor. IUK yetkililerinden Faysal Karakuli’nin sözleri, bunun en açık göstergesi: “Saddam sonrası Irak hükümeti, bütün bu anlaşmaları gözden geçirecek. Eğer anlaşmalar Irak halkına faydalıysa devam edecekler. Değilse, tekrar masaya oturulacak.”
    IUK şefi Ahmed Çelebi ise ABD’nin “Irak petrolü için bir konsorsiyum kurarak başına geçmesi gerektiği” görüşünde. Bu tür yorumlar, büyük bir petrol ihracatçısı olan Rusya’da rahatsızlık yaratıyor. Eğer Irak petrolünde son sözü söyleyen güç ABD olursa, Rus şirketleri çok şey kaybedecek.
    OPEC de ipin ucunda
    Diğer yandan, Irak’ta ABD’ye “uyumlu” bir rejim, OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) kotalarını yerle bir ederek, fiyatları ucuzlatacak. Bu da; Suudi Arabistan’dan İran’a, Venezüella’dan Rusya’ya dek birçok petrol üreticisi ülkeyi zora sokacak.
    Irak petrolü meselesi, önümüzdeki hafta ABD’nin Houston kentinde yapılacak ABD-Rusya enerji zirvesinde gündemin ilk sırasında olacak. Zirveye; 100’den fazla Amerikalı ve Rus enerji şirketi katılıyor.


    Başa dön


    İsviçre halkı özelleştirme planlarını bozdu
    Ercan Koç
    Pazar günü İsviçre’de iki önemli referandum yapıldı. Bunlardan biri; elektrik yasasının liberalleştirilerek elektrik kurumunun özelleştirilmesinin önünün açılması, diğeri ise Merkez Bankası altın rezervlerinin hangi amaçla kullanılacağı ile ilgiliydi.
    Elektrik yasasının; özelleştirmeye ve elektrik fiyatlarının serbest bırakılmasına olanak tanıyacak şekilde değiştirilmesi; işverenler örgütü, SVP ve FDP gibi sermaye partileri tarafından talep ediliyordu. Buna karşı; İsviçre Sendikalar Birliği, Sosyalist Parti (SP) ve çesitli demokratik kuruluşlar tarafından etkili bir kampanya yürütüldü. Ve referandumda halk yüzde 47,4 “Evet” oyuna karşı yüzde 52,6 “Hayır” diyerek, özelleştirmeye izin vermedi. Referandum sonucunu değerlendiren SP Genel Başkan Yardımcısı Hans Jürg Fehr, “Özelleştirme ve liberalleştirme hikayelerine artık halkın karnı tok. Avrupalı elektrik tekellerinin oyunları engellenmeli, güçlü bir ulusal elektrik ağı geliştirilmelidir” dedi.
    Çabaları sürecek
    Sermaye partilerinden SVP ve Elektrik İşverenleri Birliği gibi örgütler ise, hayal kırıklığına uğradıklarını söylediler. Bu çevreler, özelleştirme ve “serbestleştirme” çabalarının durmaksızın devam edeceğini de eklediler.
    İşçi sendikalarının özelleştirme karşıtı kampanyası; ABD’nin California eyaletinde elektrik dağıtımının “serbestleştirilmesi”nin yarattığı felakete dayanıyordu. Sendikalar, bu örnekten hareketle; elektrik faturalarının büyük oranda kabaracağını, kesintilerin sıklaşacağını anlatarak başarılı oldular.
    Merkez Bankası altınları
    Diğer önemli referandum konusu ise, İsviçre Merkez Bankası’nda bulunan 20 milyar İsviçre Frankı değerindeki yüzlerce kilo altın ile ilgiliydi. Bu altın, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler ile işbirliği yapan hükümet tarafından Yahudilerden zorla alınmıştı.
  • İran yine suçlandı
    Amerikan istihbaratı, İran’ın doğusundaki Afganistan sınırına yakın bir bölgede El Kaide örgütüne ait olduğundan şüphelenilen bir “terörist kampı” tespit ettiğini bildirdi. NBC News televizyonu, kimliğini açıklamadığı kaynaklara dayanarak verdiği haberde, uydu görüntülerinde saptanan yerin, “Afganistan’daki El Kaide kamplarına benzediğini” duyurdu. Haberde, İran ordu ve istihbaratının kesinlikle bu kampın varlığından haberdar olabileceği öne sürüldü.
    Schröder ‘normalleşme’ peşinde
    Almanya’da geçtiğimiz pazar günü yapılan genel seçimlerden önce, meydanlarda ABD’nin Irak’a muhtemel saldırı planına açık bir şekilde karşı çıkan Başbakan Gerhard Schröder, şimdi gerginleşen ilişkileri normalleştirmek için çaba harcıyor. Genel seçimlerden hemen sonra, salı günü Londra’ya giderek İngiltere Başbakanı Tony Blair’den, ABD ile aralarını bulmasını isteyen Schröder, önceki gün de Washington’a gitmeye ve Bush ile görüşmeye hazır olduğunun mesajını verdi. Dün Alman gazetelerinde konuyla ilgili yer alan haberlerde, Schröder’in 21-22 Kasım’da Prag’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde ABD’ye gideceği ve Bush ile görüşeceği belirtildi.
    Gürcistan’da kara liste
    Amerikan yönetimi, Gürcistan’da Rus etkisinin artması ihtimaline karşı önlemler alıyor. Georgia Times gazetesi, “ABD’nin verdiği tavsiyeler üzerine”, Gürcistan Güvenlik Konseyi’nin bir “kara liste” hazırladığını yazdı. Listede, Gürcü devletinin “kurtulması gereken” politikacıların isimleri bulunuyor. Gürcü gazetesi, bu listenin bir bölümünü ele geçirdiğini, listede daha çok Moskova yanlısı politikacıların yer aldığını yazdı. Gizli listedeki isimlerden bazıları Tengiz Kotovani, Jumber Patyaşvili, Aslan Abaşidze ve Boril Kakubava. Bu kişilerin, Igor Giordgadze adlı politikacıya bağlı çalıştığı da öne sürüldü.

    Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net