|
|

|
           

Ülkede yaşatılan ekonomik ve toplumsal değişim sürecine de uygun düşen gelişme seyri çerçevesinde, denilebilir ki, YÖK koyduğu hedefe çok sistemli bir biçimde yönelmiş, aşama aşama süreci tamamlamıştır.
|
Görüş ........................................................................ Atilla Göktürk * |
Sistemli bir değişim süreci
4 Kasım 1981 tarihinde kabul edilen yasa ile ülkenin yükseköğrenimden sorumlu tek kuruluşu konumuna gelen YÖK, “70’li yılların sonunda kaçınılmaz hale gelen” üniversite “reformu”nu gerçekleştirmek üzere “akademik, kurumsal ve idari yönden yeniden yapılanma sürecini” başlatmıştır. YÖK yasasının çıkış tarihinden bu yana, YÖK’ün oluşturmaya çalıştığı kurumsal yapı için 41 adet yasa çıkarılması gerekmiştir. Çıkan bu yasaların 4 Kasım 1981 tarihli YÖK yasasında değiştirmediği hemen hemen hiçbir madde yok gibidir. Hatta yasanın bazı maddeleri birkaç defa değiştirilmiştir. Bunun yanı sıra yasayı tamamlayıcı ve bazen de birbirini yenileyici nitelikte, 55 adet yönetmelik, 4 adet tüzük, 32 adet Bakanlar Kurulu Kararı ve 10 adet Kanun Hükmünde Kararname çıkartıldığı YÖK’ün web sayfasından izlenmektedir. Görülen o ki, bu 20 yıllık zaman diliminde YÖK belki de başka bir kurum için hiç olmamış ve olmayacak kadar ülke gündeminde sürekli yer almış ve değişim göstermiştir. Bu süreklilik izlendiğinde ilk çıkan YÖK yasasının tanımladığı kurumsal yapı ile bugünkü YÖK arasında oldukça önemli bir değişim olduğu anlaşılmaktadır. Ülkede yaşatılan ekonomik ve toplumsal değişim sürecine de uygun düşen gelişme seyri çerçevesinde, denilebilir ki YÖK koyduğu hedefe çok sistemli bir biçimde yönelmiş, aşama aşama süreci tamamlamıştır. 1990’lara kadar ağırlıklı olarak var olan yüksek öğrenim sistemini düzenlenme ve bir kalıba sokmaya yönelik önlemleri inşa eden YÖK, daha sonraki süreçte ise geleceğin üniversite sistemini oluşturmaya yönelmiş, var olan yapıya eklemeler yapılmış ve yapıda bu eklemeler ile bütünleşebilecek bir sistem içinde ele alınmıştır. Var olan durumda merkez ve taşra olarak ayrılabilecek devlet üniversiteleri ile “kâr amacı gütmeyen vakıf üniversiteleri”ne dayalı bir eğitim sistemi içinde YÖK, her düzeyde eşitsizlikler ve bu eşitsizliklere dayalı bir kademelenmenin bu farklı yapılardaki üniversitelerde ve bu üniversiteler bünyesinde oluşumunu da sağlamıştır.
Merkeze ve taşraya YÖK tarifesi
Bu yapılanmanın odak noktasında, YÖK öncesi dönemden taşıdıkları altyapı ve birikimleri ile devletin merkez üniversiteleri yer almış ve üniversite adına her düzeydeki “üretim” sürecinde etkin olmuşlardır. Ülke genelinde yaşanan ekonomik ve toplumsal değişimden önemli ölçüde etkilenen bu üniversitelerin geçmişte üstlendikleri bir kısım misyonlarından uzaklaştıkları, kurumsal yapı ve örgütlenmelerinde YÖK’ün ağırlığının hissedildiği belirtilmelidir.
Merkez üniversiteleri dışında kalan diğer devlet üniversiteleri yetersiz altyapı ve öğretim elemanı kadrolarına karşı merkez üniversitelerinin yapılarını örnek alan bir model içinde hızla fakülteleşme, bölümleşme ve yüksekokullaşma gayreti içine girmiş ve tüm yetersizliklerine karşın kâğıt üzerinde merkez üniversitelerine eşdeğer bir eğitim verme ve “büyüme” yarışına girmişlerdir. Merkezi düzeyde bu gelişmelerin son karar vericisi konumundaki YÖK, tüm yetersizliklerini bile bile bu üniversitelerin bünyesinde yer alan kurum sayısının hızla artmasına ve bu kurumların da eğitime başlamasına izin vermiştir. Üniversite sisteminin temel aldığı akademik örgütlenme ve kurullara gerek duymayan, uzmanlık ve bilimsel yetkinliğin gelişimini dikkate almayan ya da kısaca üniversite kurumsallaşmasına gerek duymayan bu bünyelere, evrensel üniversite tanımlaması içinde bir yer bulmak zor gözükmektedir. Böylesi bir yapılanma ise bu üniversitelerin yalnızca bugünü değil, gelecekteki olası gelişimini de sınırlamakta, akademik birikimin yanı sıra geçmişten gelen ve geleceğe aktarılması gereken akademik ve bilimsel “etik” değerlerin oluşumunu da engellemektedir. Çeşitli organları atanan bu bünyelerde seçimle belirlenmesi gereken akademik kurulların oluşturulamaması, akademik hiyerarşi ve yapılanmanın yerini hızla yönetsel hiyerarşi ve yapılanmanın almasını sağlamaktadır. Atama ile oluşan bu yapılanma ise merkezin denetiminin her düzeyde hissedilmesini sağlamakta, akademik, bilimsel ve düşünsel “özerkliği” tamamı ile ortadan kaldırmaktadır. Geleceğin üniversite sistemi içindeki yerlerini kendileri tanımlayan “Kâr amacı gütmeyen Vakıf Üniversiteleri”nin ise kendi altyapılarını oluşturmasında devlet üniversiteleri önemli bir kaynak oluşturmaktadır. Devlet üniversitelerinde her düzeyde ortaya çıkan sınırlılık ve yetersizlikler, bu kurumların gelişimi ve etkinleşmesi için araç olmaktadır.
Yönetsel hiyerarşi mi, bilimsel hiyerarşi mi?
Merkezi karar mekanizmalarının irade ve hedeflerinin her düzeye yansımasını sağlayan, sistemin bütününü yönlendirmek için kullanılan yönetsel hiyerarşi, akademik ve bilimsel hiyerarşinin etkinliğini kırarak, kendi kendini ifade etme ve denetleme olanaklarına da sınırlamalar getirmiştir. Bu işleyiş için önemli bir araç olarak kullanılan ve hızla güç kazanan projecilik uygulamaları, dönemin ülke genelindeki konjonktürüne uygun biçimde bireyci ve faydacı bir anlayışın ağırlık kazanmasının zeminini oluşturmuştur. Toplumsal duyarlılık ve kolektif sorumluluklara sahip çıkmanın “kötü” tanımlandığı bu süreçte, toplum adına aydın kimliğini öne çıkaran her akademisyen hızla mahkûm edilmiş ve bu mahkûm ediliş de diğer kesimler üzerinde baskı kurmanın bir aracı olarak kullanılmıştır. Bu uygulamalar büyük ölçüde etkili olmuş ve üniversite sisteminde ağırlık kazanan yönetsel hiyerarşi karar ve söz süreçlerini, yasal çerçeveyi de kendi lehinde yorumlayarak kullanmıştır. YÖK 20 yıllık bir süreç içinde bir merkezden tüm bileşenlerini denetleyerek oluşturduğu bu yapı ile büyük ölçüde hedeflerine ulaşmış gözükmektedir.
Özelleştirme ile bütünleşme
Gelişmiş ülkelerin üniversite sistemlerini referans göstererek oluşturulan bu yapılandırma süreci, kamusal bir hizmet olan yükseköğrenimin niteliğini değiştirmeye ve yine YÖK’ün artık açıkça tanımladığı gibi şimdilik “yarı kamusal” bir nitelik kazanmasına yönelmiştir. Bu tanımlama YÖK’ün vakıf üniversitelerine verdiği önem, bütçe desteği ve yönetsel esneklik ve devlet üniversitelerinde giderek yaygınlaşan “hizmetin özelleştirilmesi”, bedellendirilmesi ve ödettirilmesi uygulamaları ile bütünleşmiş bir süreci içermektedir.
Bu gelişmeler “üniversite sistemini tek çatı altında toplayan” YÖK adına değerlendirildiğinde ise, işe başlanılan tarihte bir kamu hizmetini örgütleyen konumundaki YÖK için farklı bir durum ortaya çıkmakta ve artık kendisini bir KİT gibi görmesinin koşullarının oluştuğu gözlenmektedir. Bilindiği gibi içinde bulunduğumuz sürecin olmazsa olmaz bir uygulaması olan daha fazla “özelleştirme” ise, her KİT’in başına gelmesi gereken bir “iyilik”tir.
Vakıf üniversitelerine 3 bin 500 eleman
Bu iyilik de yükseköğretimin selameti açısından gerekli olup, “sağlıklı bir rekabet ortamının oluşturulması zorunlu”luğundan doğmaktadır. YÖK’ün ürettiği her düzeydeki eşitsizlikler ve kademelenmelere bağlı olarak böylesi bir rekabet ortamının kazançlı çıkacakları ise bugünden bellidir. Altyapı ve hizmet sunumunda gerek kadro açısından, gerekse eğitim düzeyi açısından çok gerilerde olan ve yükseköğrenim sisteminin sayısal değerlerini artırmak gibi bir işlev üstlenen yeni kurulan kamu üniversitelerinin bu rekabet ortamında hiçbir şansı bulunmamaktadır. YÖK bu durumu geçmişten beri önemli bir gerekçe olarak kullanmış, ülke ekonomisine maliyeti 500 milyon dolar olacak bir uygulama ile 3500 dolayındaki araştırma görevlisini yurtdışında eğitime göndermiştir. Önemli bir bölümü yeni kurulan üniversitelerde “mecburi hizmetleri” nedeni ile görev yapması gereken bu kesimin, yakın gelecekte “mecburi hizmet” yükümlülüklerinin kaldırılması ya da bu sadece hizmetin yerine getirilebileceği kurumsal yapının yeniden tanımlanması ile geleceğin üniversite sistemi yerine iyice oturacaktır... Bu durumda devlet üniversitelerinin geleceğini oluşturması beklenen 5 bin dolayındaki (yurtdışı ve yurtiçinde) doktora yapmış öğretim üyesi adayının “kâr amacı gütmeyen vakıf üniversiteleri” yeni “mecburi hizmet” alanları olarak görülmektedir. Böylece bir kez daha kamu kaynakları ile “kâr amacı gütmese de” özel kesimin finanse edilmiş olması ile karşı karşıya kalınacaktır.
YÖK, geleceğin üniversite sistemi için “öngörülmüş olan merkeziyetçilikten uzak bir yükseköğretim sistemi” beklentisini ifade etmekte olup ve bu tanımlama YÖK için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Daha önce çeşitli tartışma platformlarında dile getirdiğimiz gibi YÖK’ün mevcut merkezi yapıyı sürdürmesi demek, kamu kaynaklarından yüksek öğrenimin finansmanının sürmesi demektir. Yaşanan gelişmeler YÖK’ün böylesi bir hedefi ülke konjonktürü çerçevesinde dünden koymuş olduğunu göstermektedir. Bu hedef küreselleşmenin her düzeydeki ekonomik, toplumsal, yönetsel ve kültürel hedefleri ile de bütünleşmektedir.
Görev tamam
YÖK yıllardır kullandığı merkezi yapı aracılığı ile Türkiye üniversite sistemini biçimlendirmiş, gerekli düzenlemeleri yapmış, hemen her gelir düzeyindeki toplum kesimlerinin hedefleyebileceği üniversite yapılarını oluşturmuştur. Gelecekteki üniversite sisteminin kontrolü ve yönlendirilmesi için ehil eller tanımlanmış ve önerilmiştir. Artık konunun doğrudan muhatabı olan özel sektör her düzeyde konumunu almalı ve gereklerini yerine getirmelidir. YÖK’e göre; artık üniversitelere “özel nitelikler gerektiren işlerin görülebilmesi için akademik ünvan sahibi olmayan kişilerin rektör yardımcı”lığı ve “kadro karşılığı sözleşmeli idari personeli çalıştırma” olanağı tanınmalıdır. Öğretim elemanlarının gereği gibi çalışmasını sağlayacak “mal ve hizmet üretimine katkıları oranında ek ücret ödenme ya da sözleşmeli istihdam olanağı” sunulmalıdır. Bu olanaktan kimin ne ölçüde yararlanacağı ise içinde özel sektör temsilcilerinin de yer alabileceği üniversite yönetim kurullarınca karara bağlanacaktır. Ayrıca, artık üniversiteler akademik yöneticilerin ne şekilde belirleneceğine kendileri karar verebilecek, işleyiş ve iç yapılarına ilişkin düzenlemeleri yapabileceklerdir. Nasıl olsa Akademik Değerlendirme Kurulu akademik ünvan terfilerini karar bağlayacak, öğrencilerin ödeyeceği katkı paylarında üniversite yönetim kurulları yetkili kılınacak, üniversite işletme hesabı üniversite finansmanın da önemli bir yer tutacaktır. “Öngörülmüş olan böylesine merkeziyetçilikten uzak bir yükseköğretim sistemi içinde” her şeyin kararını vermek ve yönlendirmek uğraşı veren bir YÖK yerine, “esas olarak yükseköğretime tahsis edilen kamu kaynaklarını, üniversitelerin önerecekleri yıllık faaliyet programlarına dayalı olarak ve geliştirilecek kriter ve göstergelere göre, açık ve şeffaf sistemlerle üniversiteler arasında dağıtmak ve kaliteyi öne çıkaran akademik değerlendirme yapılmasını sağlamak konularında yoğunlaştırılmak” görevini üstlenen bir YÖK kalacaktır. Böylece görev tamamlanmıştır.
(*) Mersin Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi
Başa dön


|
|
|