www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Okur piyasaya piyasa korsana teslim
Yayıncılık alanı, yoğun reklam kampanyaları, astronomik tranferler, kitap fiyatlarının artması gibi uygulamalar ile giderek daha fazla “piyasa” haline geliyor. Bu “metalaştırma” süreci, “taklit” ve “korsan” için de uygun zemini hazırlamış oluyor.

Akıllıca konuşana saldırıyorlar
Oliver Stone, 11 Eylül sonrası ortalama eleştirilere bile tahammül edilmediğini söylüyor

Filmlerin ayrıntıları
   insanların iletişimi kayboluyor

78 yıllık Emek Sineması, cep sineması olmaya direniyor. Sinema işletmecisi İsmet Kurtuluş, cep sinemalarının ve VCD’lerin filmlerdeki ayrıntıları ve insanlar arası iletişimi yok ettiğini söylüyor.


Okur piyasaya piyasa korsana teslim
Ebru Ilgaz
Uluslararası Fikri Mülkiyet Hakları Birliği’nin yaptığı bir çalışmaya göre, yayınevlerinin çok satan kitaplarının orijinalleriyle korsanları hemen hemen aynı anda basılıyor. Ürünlerin çok satmak için “marka” haline getirildiği piyasa ekonomilerinde “taklitini üretme” fikri de doğal bir davranış olarak gelişiyor. Bu sadece ticari ürünler ile sınırlı değil. Çünkü, yayıncılık alanına hakim olmaya başlayan tekelleşmenin ilk sonucu, kitabın ve fikri ürünlerin metalaştırılması oluyor.
Yayıncılık alanı, yoğun reklam kampanyaları, astronomik tranferler, kitap fiyatlarının artması gibi uygulamalar ile giderek daha fazla “piyasa” haline geliyor. Bu “metalaştırma” süreci, “taklit” ve “korsan” için de uygun zemini hazırlamış oluyor.
Edebiyat İlim Eserleri Sahipleri Meslek Birliği’nin (EDİSAM) hazırladığı korsan yayın raporunda, Türkiye’de her yıl basılan ortalama 12 bin çeşit kitaptan 200-250 çeşidi korsan olarak basıldığını belirtiliyor. Yazar, çevirmen, reklam-tanıtım, pazarlama, telif gibi unsurlar ortadan kaldırıldığı için orijinalinin yarısından da az bir fiyata alınabilen korsan kitabı yaratan ekonomik ve sosyal koşulları yazar örgütlerine, yayıncılara, ekonomistlere sorduk.
Korsanın nasıl önlenebileceği konusunda ipuçları veren yanıtlar, korsana karşı mücadelenin tek başına başarılı olmayacağına işaret ediyor. Çünkü, esas olan korsanı yaratan koşullarla ve kitabı metalaştıran tekelleşmeyle mücadele etmektir.

KORSAN KİTAP ALAN DA SATAN DA HIRSIZDIR, KAPKAÇÇIDIR
Üstün Akmen/ PEN YAZARLAR DERNEĞİ BAŞKANI
Söze şöyle başlamayı yeğliyorum: Bir kere yayıncılık gönül işi bir meslek. Kitabı sevmeyen birinin yayıncılık yapabileceğini ve başarılı olabileceğini düşünemiyorum. Çünkü, bir kitabın oluşması uzunca bir evreden geçiyor ve mali getirisi öyle herkesin sandığı gibi gözleri yuvalarından fırlatacak ölçüde değil. Şimdi, isterseniz gelelim kitabın serüvenine. Yazardan kitabın dosyası geldikten sonra, öncelikle dosya üzerinde kitabın redaksiyonu yapılır. Daha sonra, sırada dizgi aşaması yer almakta.
Dizgiyi düzeltme izler. Düzeltme, son derece titizlik gerektiren bir iştir. Titizlik gerektiren bir iştir. Nedenine gelince, yapılacak en küçük bir hata, belki de yıllar boyu kitapçı raflarında insanın karşısına dikilir. Benim bir öykü kitabımda, “Kadın dolma pişiriyordu” tümcesi “Kardın bomba pişiriyordu” olarak dizilimiş ve düzeltilmemiş de, öykünün tüm anlamı değişmişti, Neyse! Daha sonra baskı emekçileri devreye girer, kitabın baskısı yapılır. Baskıdan sonra (yayıncı deyimiyle) formlar kırılır, harmanı çekilir ve kitapların sırtları tutkallanır. Bu sırada, kapak tasarımcısı çalışmasına çoktan başlamış hatta bitirmiştir. O dosyaya uygun kapak çizebilmek için günlerce uğraşır. Kimi zaman, yayıncının, yazarın içine sinebilmesi için defalarca üretir. Kapağın baskısı da yapılır ve kitaba takılır. Bütün bu işlemler tamamlanınca kitaplar paketlenir, dağıtımcıya verilir. Dağıtımcı, kitapları tüm kitapçılara, dolayısıyla okuruna zamanında ulaştırabilmek için yoğun bir çaba sarf eder. Bu noktada kitabın mutfağında didinen onlarca sessiz kahramanın işi sona ermiştir ve iş, artık kitabın satılıp satılmadığına, yani bir anlamda yayıncının öncelikle yatırımını kurtarıp kurtarmayacağına kalır.
Yazarla genelde yüzde üzerinden anlaşma yapılır. Bu oran, yazarına göre değişmekle beraber, yüzde 5 ila 20 arasındadır. Yazarın para kazanmasını belirleyen faktörler arasında kitabın baskı sayısı, kalınlığı, kalınlığa bağlı olarak satış fiyatı, yayınevinin para politikası ilk akla gelenler olarak sayılabilir.
Şimdi soracaksınız biliyorum: Kitap ilgi görmezse n’olur? Ha, işte o zaman yayınevi ticari kârdan yoksun kalır. Ticari kârdan yoksun kalmakla kalsa yine iyi. Basılan kitabın kâğıdına, kartonuna, kapak tasarımcısına, baskı işlemine, yazarın emeğinin karşılığı olan telif ücretine, yayınevi çalışanlarına, stopajlarını ödemelerini (hem de tam zamanında) yapmak zorundadır. Kaldı ki, yüzde 40 indirimle sattığı kitabın parasını ancak dört ya da altı ay sonra tahsil edecektir. O da tahsil edebilirse. Kitap çok satarsa, tıpkı CD’lerde olduğu gibi, tıpkı VCD’lerde olduğu gibi ya da tıpkı kasetlerde olduğu gibi, tıpkı basımlar anında korsan tezgâhına düşer. Hem de maliyet fiyatının da altında...
İçinde bulunduğumuz yaz mevsiminde lütfen çevrenize dikkat ediniz. Özellikle tatil beldelerinde korsan kitap satışının yoğunlaştığı kentlerde Kültür Bakanlığı’nın 08.11.2001 tarihli Bandrol uygulamasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkındaki Yönetmeliğin 9. maddesi gereğince, mülki idare amirleri tarafından kurulması gereken, bandrolsüz kitapları izleyecek komisyonların aradan şunca zaman geçmesine karşın oluşturmadığını gözlemleyeceksiniz. “N’aparsın abi, burası Türkiye” anlayışının somut örneği bu. Kimseden ses soluk çıkmaz.
Peki... Korsan kitap basan kapkaççıların suçu var da, o tezgâhlardan kitap satın alan vatandaşın hiç mi suçu yok? Olur mu öyle şey.. Korsan kitap satıcılarından kitap satın alan vatandaşlar da “sanatçının beyin emeğini yağmalayan” başlı başlarına “müseccel” birer hayduttur bence. Her kimlerse, isterse babamın oğlu olsun, buradan açıkça ilan ediyorum: Onlar, yayınevinin haklarını çalan kapkaççıların işbirlikçileridir. Denetim komisyonlarının valiliklerce çalıştırılmasının savsaklanması, işledikleri suçu asla asgariye indirgemez.
Özetlemek gerekirse: Yazarın ürünü, yayınevinin yatırım ve emeği, devletin vergisi göz göre göre yıllardır sömürülüyor ve yağmalanıyor. Ürün, emek ve vergi hırsızlığına devlet tarafından bir an önce son verilmeli, okurlar da artık bilinçlenerek hırsızlarla işbirliği yapmamalı.

Yayıncılığın sorunları korsancılıktan ibaret değil
Evrensel Basım Yayın / Hayri Erdoğan
Asıl olarak bazı etkili yazarlar ile onların kitaplarını yayımlayan yayınevlerinin ısrarlı çabası sonucu korsan kitapçılık sorunu, epey bir zamandır kamuoyu gündeminde. Korsancılığa yönelik bu öfkeli protestoyu, yakınmayı haklı bulmamak mümkün değil. Gerçekten de bir çeşit mafya örgütlenmesine dayanan korsan kitapçılık, yazarın emeği ve yayıncının yayın haklarına yönelik bir tecavüzdür. Korsancılık, sıradan bir kitap hırsızlığı değildir, ucuz kültür hizmeti hiç değildir. Bunun için de, herhangi bir şekilde mazur görülemez. Bu bakımdan kitapları korsan eline düşmüş yazarlar ile yayınevlerinin tepkileri son derece haklıdır. En küçük örgütlenme girişiminde bile insanların tepesine çöreklenen devlet güçlerinin bu kadar açık bir şekilde yürütülen korsancılığa göz yumması ise düşündürücüdür.
Bunu böylece belirttikten sonra meselenin ele alınış şekline ilişkin bazı saptamalarda bulunmak da zorunlu görünüyor bana. Korsancılığın, içinde boy verip geliştiği ortamdan soyutlanarak ele alınması ve yayıncılığın yegâne sorunu gibi gösterilmesi eleştirilmelidir düşüncesindeyim.
Öncelikle şu gerçeğin altını çizmeliyiz: Korsancılık, olağan piyasa işleyişinden bir sapma değil, aksine bu işleyişten ve yerleşik piyasa anlayışından türemiş bir olgudur. Kapitalizmin işleyiş mantığına, ahlakına uygun bir iştir. Piyasa anlayışı bakımından, onun kusuru bu işe bir hukuki kılıf geçirememiş olmasıdır. Yani korsancılık, kapitalizm batağının gayri meşru çocuğudur. Bu saptamanın bir abartma içermediğini görmek için bankaların içinin boşaltılmasını, rüşvetle bağlanan yağlı ihaleler vb.’yi hatırlamak yeter. İşçisi sendikalaşmış bir fabrikayı başka bir yere konduran veya taşerona devredenler, kalite belgeli “saygın sanayicilerimiz” değil midir? Esnek çalışma sistemi korsanlıktan başka nedir ki? Eğer öyleyse, korsancılık, olsa olsa kitabına uydurulmamış bir sahtekârlıktır. Bugün kapitalizm, büyüttüğü dev işsizler ordusu ve sebep olduğu mutlak sefaletle geniş bir yoksullar kitlesini, üretken olmayan işler yapmaya itmiştir. Milyonlarca insan, işporta tezgâhlarında, tablalarda türlü ucuz veya defolu taklit ürünler satarak ekmeğini çıkarmaya çalışıyor. İnsanlar da örtünmek, beslenmek vb. için bu ürünlerden satın alıyor. Korsan kitap gelip bu tablo içine oturuyor. Bütün bu işleyişten koparıp korsan kitabı kendi başına bir olgu olarak ele almak, korsancı tezgâhından kitap alan okuyucuyu suçlamak yanıltıcı olacak, buzdağının asıl kütlesi dikkatten kaçmış olacaktır.
İkinci olarak; korsan kitap, kuşkusuz yayıncılığımızın bir sorunudur. Ama tek sorunu olmadığı gibi esas sorunu da değildir. Bugün korsan kitaba karşı seslerini yükselten, bu konuda kamuoyu üzerindeki tüm etkilerini kullanan yazarlarımızdan, yayıncılığımızın öteki sorunlarıyla da aynı ölçüde ilgilenmeleri, bu sorunları da kamuoyu gündemine taşımaları beklenirdi.
Ama üzülerek görüyoruz ki, öyle olmuyor. Bir sektör olarak yayıncılığı doğrudan tehdit eden sorunların tamamı değilse bile çoğu karşısında sessiz kalmayı seçiyorlar. Nedir bu sorunlar? En başta, yayıncılığımız üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanan kitap toplatma ve cezalandırma uygulamalarıdır. Bir başkası, kitabın giderek yoksullaşan okuyucuya pahalı bir meta olarak sunulmasına yol açan politikalardır. Yani kitap yayıncılığının hiçbir şekilde desteklenmemesi, devletin kitap kâğıdı üretimine son verip yayıncıyı, dağıtımcılığını büyük sermayenin yaptığı ithal kâğıda mahkûm etmesi, kitapların halk kütüphanelerine satın alınmaması vb. Diğer bir sorun yayıncılık alanındaki tekelleşmedir. Yayıncılığa asıl rengini veren küçük ve orta ölçekli işletmeler, tekelci sermayenin devasa olanaklarıyla yapılan yayıncılıkla rekabete zorlanıyor. Tekelci sermaye, bankalarıyla, tanıtım ve reklam olanağı sunan gazeteleri ve televizyonları, kitapları, dergileri, tanıtım görevlileri vb. ile piyasaya girmiştir. Futbolcu transferlerini hatırlatan yazar transferleri, büyük reklam şirketlerinin örgütlediği tanıtım kampanyaları ‘olağan’ bir uygulama gibi gösterilmek isteniyor. Tekelci yayınevlerinin uygulamaları, yayıncılık standardı olarak genelleştiriliyor. Sonuç olarak da; bir reklam bombardımanı ile piyasaya sürülen az sayıdaki kitabın satışı sürekli artarken, içeriği, düzeyi vb. bakımından hiç değilse onlardan geri kalmayan çok sayıda kitap ise yıllarca yeni baskı yapamayacak kadar az satıyor. Çok satan bu kitaplar da korsanların iştahını kabartıyor elbette.
Sonuç olarak, korsancılığa karşı mücadeleyi ülkemizdeki iktisadi yapı ve yozlaşmış toplumsal ilişkilerden kopararak ele almanın, temel sorunların gözden kaçması gibi bir tehlike taşıması yanında korsancılığı önlemekte de yetersiz kalacağı düşüncesindeyim.

Yayıncılığın siyaseti değişti
Güngör Gençay Türkiye Yazarlar Sendikası Yönetim Kurulu Üyesi / Yayıncı
Ükemizde yayıncılık, her dönemde sorunun çok olduğu bir alan olagelmiş, bu sorunların önemli bir bölümü, kimi zaman dolaylı, kimi zaman da doğrudan doğruya kitap tüketicisi olan okuyucuya yansımıştır.
Özellikle ailelerin yeme içmelerinden keserek bütçelerinden aktardıkları paralarla öğrenim yapan gençler, aynı zamanda memleketimizde okuyan kesimin de büyük çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Kitabı, “boş zamanları değerlendirmek olarak” değil de gerçekten bir ihtiyaç olarak gören bu kesim ve benzerleridir. Bütçelerinde yer ayırdıkları halde, ne yazık ki kitabın alım güçlerini aştığını görmektedirler. O zaman kitabı, okuyucunun alım gücü içine çeken korsan basılmış kitaplar devreye girmektedir.
Korsan kitap ticareti, elbette ki kabul edilebilir bir şey değildir. Bu nedenle vergisini veren, yer kirası ödeyen her kitapta belli bir riske giren yayınevleri tarafından, telif ya da çeviri ücreti ödemeden hazır duruma getirilmiş bir emek ürününün ticari bir meta olarak istenilen sayıda piyasaya sürülmesi tepkiyle karşılanmaktadır. Çünkü bu uygulama sermayenin egemen olduğu yayın alanındaki işleyişe aykırıdır.
Özetle, hayatın içinde var olan korsan düzeneği, kendine kitap alanında da bir yer bulmuştur. Ülkemizdeki görüntü de gerçek de budur.
Büyük sermaye ve bankaların kültür yayıncılığına el atmasıyla, kitap üstündeki korsancılık da boyut kazanmıştır. Çünkü, yayıncılığın siyaseti değişmiştir. Biçimcilik öne çıkmış, kitap kapağı, içinden daha önemli bir konuma getirilmiştir.
Çeşitli gerekçelerle sayfa içi yazı istiflemelerindeki uygulama, kitap sayfalarının artmasına neden olmuştur. Vitrinini öne çıkarıp destekleyici sözlerle yapılan reklamlar, sermayenin gelenekleştirdiği sansürle eksiltmenin ötesinde, kitabı daha çok pahalı bir eşya olarak yaşamın içine sokmuştur. Böylece, bir kısım insan, korsan kitap piyasasının içine neredeyse zorla itilmiştir. Kuşkusuz bu olgu, tek başına korsan kitap piyasasının günümüzde ulaştığı boyutu açıklamaya yetmez. Elbette akla gelen ve gelmeyen daha birçok neden vardır.
İşin daha kötü yanı, sermayenin yarattığı bu tür olumsuz etkilerin sonucunda, kendi yağıyla kavrulmaya çalışan yayıncılar, kitap basan hammadde ve hizmetler zam gördükçe etiket değiştiren sıradan bir ticaretçi, okuyucu da sıradan bir eşya tüketicisi konumuna sokulmak istenmektedir. Buna karşın yayıncılar da, basımdan dağıtıma; korsancılıktan gerçek satışa, bakanlık desteğinden fuarlara, bandrolden vergiye, tahsilatlardan ödemelere kadar bir dolu sorunun içinde çırpınmaktadırlar.
Durum açıkça gösteriyor ki; korsan kitap üretiminin ihtiyaç olmaktan çıkarılmasında da, yayıncılığa sağlıklı bir işleyiş kazandırılması konusunda da, yine yayınevlerinin kendileri ve örgütlü mücadeleleri belirleyici olacaktır.

İşborta sibob işlevi görüyor
Mustafa Sönmez / Ekonomist
Korsan kitabın hoş görülmemesi gerektiğini düşünüyorum. Tüketiciye daha ucuz mal getirdiği söyleyerek hoş görülüyor. Ürüne emeğini koyanın hakkı gasp ediliyor, kalite düşüyor....
Resmi otoritelerin korsanla ciddi şekilde savaştığını sanmıyorum. İşporta gibi işler toplumsal patlamalar karşısında sibop işlevi görüyor. Yönetenler, insanları istihdam edemediği için bu tür satışlara göz yumuyor. Resmi kurumlar insanları istihdam etmek için farklı politikalar geliştirmeli. Yatırımlar yapılmalı, bu tür sibop işlevi görecek yolları kullanmak sıhhatli değildir.


Başa dön


Akıllıca konuşana saldırıyorlar
B. J. Sigesmund
15 yıl önce Oliver Stone’nun Wall Street’i, hırslı bir hisse senedi tüccarının hikâyesini anlatmıştı. Charlie Sheen, Gordon Gekko adlı (performansından ötürü Oscar kazanan Micheal Douglas canlandırmıştı) adlı endüstri gücüyle dostluk kurar. Film baştan başa, çabucak köşeyi dönmek için ruhunu satan genç yıldızın ahlaki hikâyesiydi; “Wall Street, insanların para hakkındaki fikrini birden bire değiştirmiyor.” Gerçekte, belki de Gekko’nun “Açgözlülük iyidir” sloganından ilham alan yatırımcılar, 1990’lar boyunca oynamaya ve kazanmaya devam ettiler.
Ve iş sadece daha da büyüdü. Şimdi, şirket skandallarının ve düşüşe geçen piyasanın rüyaya son vermesiyle -ve 1980’lerde Başkan Bush’un Harken Enerji’deki kendi yaptıklarıyla- Amerikalılar, tekrar açgözlülük hakkında konuşmaya başladılar. Ama bu sefer, konu açgözlülüğün bedeli. “Müfreze” ve “JFK”nin tartışmalı yönetmeni Stone, politika ve “terörle savaş” konularında soruları yanıtladı.
- Ve açgözlülük... geri döndü!
Bana sorarsanız açgözlülük hiç gitmemişti. Kapitalizmin tüm kavramlarını aldık ve çok ileri gitmesine izin verdik... Herkes balona kandı, ben de dahil. Çok içinde değildim, ama kandım ve para kaybettim.
Siz “Wall Street”i yaptığınızdan bu yana piyasa nasıl değişti?
1980’lerde var olan problem piyasanın gelişmesiydi ve piyasa çok büyük bir fenomen haline geldi. Enron, bir anlamda, kurmacaydı aynen Gordon Gekko’nun alım satımlarının kurmaca olması gibi...Kenny Lay, o yeni Gordon Gekko.
Bugünlerde, Amerikan halkı, gazetelerde her gün başka bir açgözlü şirket hakkında bir şeyler okuyor. Bu şirketlerin ne kadar hilekâr olduklarını öğreniyorlar. Kendi cüzdanlarının bundan zarar görmesi nedeniyle, insanlar merak etmeye başladı. Haklılar çünkü yatırım bankalarıyla yolumuzu kaybettik...Tefeci ve bankacı, analist ve onların analiz ettikleri arasında hiç sınır yok.
“Açgözlülük iyidir” cümlesi nereden geliyor?
Ivan Boesky’den okuduğum bir şey üzerine yazmıştım onu. O, ‘Açgözlülük doğrudur’ diyordu ben biraz değiştirdim.
Bu cümlenin bu kadar yankı yaratacağını tahmin ediyor muydunuz?
Hayır. Bu tür şeyleri tahmin edemezsiniz. Aynen “Yaralı Yüz”, “Küçük Arkadaşıma Merhaba De”de olduğu gibi. Bana bir fırsat ver! Cümleler saçma olabilir. Diğer filmlerimde mükemmel olduğunu düşündüğüm cümleler yazdım ama kimse fark etmedi.
Geçen hafta, Başkan Bush’un geçmiş iş hayatında yaptıklarına tanık olduk. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bence, o her seviyede tam bir felaket... Clinton, ne kadar hata yapmış olursa olsun, fırsatları daha iyi değerlendirirdi.
Terörle savaştan mı bahsediyorsunuz?
Terörle, uyuşturucuyla savaş, lanet olası tüm ülkelerle savaş, dünyanın Amerikan düşünce tarzıyla tekyanlılaştırılması. Müttefiklerimizin gözardı edilmesi. Bunlar beni afallatıyor, yıllarca bir bütünün parçası olmayı istedikten sonra, nasıl birdenbire, ayrımcı olduk.
ABD’nin mevcut dış politikasını beğenmediğiniz açık.
Başat kabadayı olmak zorunda değiliz, gerçekten değiliz. Bence birçok Amerikalı bu rolü oynamak istemiyor. Eğer Amerikalılar seçeneği olsaydı ve dış politikalarının nasıl olduğunu ve tavırlarını bilselerdi, Bush’u desteklemek konusunda iki kere düşünürlerdi.
Siz Oliver Stone’sunuz, komplo teorilerinin kralı. 11 Eylül hakkında olanları yorumlamak ister misiniz?
Hayır. Kayıtlar sayesinde, teröristler en çılgın hayallerinden bile fazlasını gerçekleştirdiler. Burada Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında eski bir savaş vardı. Her iki tarafta da bu tür radikaller var. Bu Doğu-Batı çatışmasına dönüştü. Her iki tarafın da radikalleri kötüdür, yalnız karşı tarafınkiler değil. Şunu söylemek istiyorum, her iki tarafta da yangını körükleyenler var. Ortada birinin, akılllı insanların, bir adım atıp durumu kontrol etmesi gerekiyor.
Ve 11 Eylül’den beri, ABD medyasında Amerikan karşıtı olarak lanse edildiğinizi söylediniz.
Evet. 11 Eylül’den beri söylediğim her şey çarpıtıldı, tehlikeli olarak. Söylediklerimin hiçbiri, Koffi Annan’nın BM’de söylediklerinden eksik değil, cümleleri kontrol ettim. Hepsi 11 Eylül ve Filistin hakkındaydı. Ben, uluslararası standartlarda ortalama şeyler söyledim, ama ABD’de bunlar tehlikeli olarak görüldü. Akıllıca şeyler söyleyen insanlar ve sorgulayan kişiler alay konusu oluyor. Seçiliyor ve eleştiriliyorlar. Benim söylemek istediğim bu.
(Newsweek’ten çeviren Özge Kuru)


Başa dön


Filmlerin ayrıntıları
   insanların iletişimi kayboluyor
Başak Vargün
Firüzan, “Benim Sinemalarım” adlı yapıtında, bedenini satan fakir bir genç kızın sinema tutkusunu anlatır. Büyük bir sinemanın, kapısında film afişlerine bakan genç kız, içeri girdikten sonra, bir anda salonun büyülü atmosferinde, filmi yaşamaya başlar.
“Benim Sinemalarım”daki öykünün geçtiği yıllarda, büyük ve görkemli yapıların, yüzlerce insanı buluşturabilen salonlarında film izlemek mümkündü. Ancak şimdilerde, o büyük ve tarihi yapıların yerine konan cep sinemaları, küçük ekranlarda gösterilen filmin özelliklerini yitirmesine sebep olmanın yanı sıra, film izlemeyi alışverişin ve fast-food kültürün bir parçası haline getiriyor.
İstanbul Yeşilçam Sokak’taki Emek ve Ankara’daki kapanan Akün Sineması, yıllarca pek çok filmi perdelerinde ağırlamış sinemalardan. Ancak Akün Sineması, geçtiğimiz aylarda, şehir merkezinin uzağına düşmesi, otoparkı olmaması ve civardaki büyük alışveriş merkezlerine açılan cep sinemalarının daha çok tercih edilmesi nedeniyle kapanmak zorunda kaldı. Tıpkı açıldığı gün olduğu gibi kapandığı gün de “Hababam Sınıfı” gösterildi Akün’de.
Her iki sinemanın da işletmecisi olan İsmet Kurtuluş, “Kırk yıldır bu işle uğraşıyorum. Hiçbir sinema böyle açılıp, böyle kapanmamıştır” diyerek anlatıyor Akün’ün kapanış gecesini. Yaşlılar çocuklarıyla, daha yaşlılar torunlarıyla gelmişler. Bir de anı defteri hazırlanmış, Akün Sineması’nı uğurlamaya gelenler için. Yazılan bir cümle izleyicinin ve sinema sahibinin sorumluluğunu hatırlatır nitelikte: “ Eski bir dostu çok ihmal ettik.”
Büyük salonda sinema
Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne evsahipliği yapan Emek Sineması’nın barok ve roccoco bezeli duvarları, İstanbul’da yaşayan pek çok insanın anılarını taşısa da, Emek Sineması da cep sinemaları ve VCD’ler yanında artık daha az tercih ediliyor.
1924 yılında, perdenin her iki yanında yer alan “art nouveau” tarzı melek figürlerinden “Melek” adını alarak yaşama başlayan sinemaya, 1958 yılında Emekli Sandığı’nın işletmesini almasıyla “Emek” adı verilmiş. Emek Sineması’nı, 1975 yılından bu yana İsmet Kurtuluş ve Süheyla Kurtuluş çalıştırıyor. İstanbul’daki tarihi yapıya sahip son üç sinemadan bir tanesi olan sinema, hem koltuk hem de balkonlu sinemalardan. Esas kapasitesi 1050 kişi olan salonda, 1999-2000 arasında yapılan bir onarımla koltuk sayısı 875’e düşürülmüş. Cep sinemalarının açılmasından bu yana, sinema izleyicisinde artış olmadığını belirten Kurtuluş, “Pasta ortada, ama çatal sayısı arttı. Şartlar böyle olunca, büyük sinemaların ayakta kalması zorlaştı” diyor. Kurtuluş, tarihi bir yapıya sahip olmasının da masrafı oldukça arttırdığını söylüyor.
Bilet fiyatlarının yüksek olduğunu da belirten Kurtuluş, “Emek Sineması şu an Beyoğlu’ndaki en düşük fiyata sahip. Yaşadıkları yere daha yakındaki bir sinemaya gitmeleri anlaşılır. Ancak izleyici yine de tercih sayısının fazla olması nedeniyle, Emek’in yakınındaki bir cep sinemasına gidebiliyor. Yani daha uygun bir para verip, daha iyi bir salonda izlemeyi tercih etmiyor. Oysa sinemayı büyük salonda izlemek bir başka güzeldir” diyerek eleştiriyor bu tercihi.
Şu sıralar, geçmişteki video furyasını hatırlatan bir başka kriz daha yaşanıyor sinemalar için: VCD’ler. “Görüntünün bozuk ya da kalitesiz olması önemli değil. İzleyici ister istemez ekonomik düşünüyor. Benim gösterdiğim film, İstiklal Caddesi’nin başında, bir buçuk milyona satılıyor” diyen Kurtuluş, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Sonuçta filmden de bir zevk alınmıyor; çünkü ayrıntılar kaybolmuş oluyor. VCD kendi kendine izletiyor. İnsanların iletişimi kayboluyor. Kalp atışlarını heyecanlarını duyup, dirsek temasında bulunamıyorsunuz”.
İsmet Kurtuluş, bütün amaçlarının, Emek Sineması’nı yaşatabilmek olduğunu söylüyor. Şimdiye kadar aldıkları tutumla, inşaat yapılsa bile tarihi dokunun korunmasına ilişkin gerekli resmi güvence sağlanmış. Emekli Sandığı, Emek’in binasını geçmişte bir şirkete kiralıyor. Bu şirket, sinemanın bulunduğu blokta bir alışveriş merkezi kurmayı planlıyor. Proje önce Kültür ve Tabiat Eserlerini Koruma Kurulu’na gidiyor. Fakat onaylanmıyor. Bazı değişikliklerden sonra, yeniden kurula gidiyor ve onay veriliyor. Gerisini İsmet Kurtuluş anlatıyor: “O projenin Beyoğlu’nun yapısına uygun olmadığına dair Bölge İdare Mahkemesi’ne dava açtık. Mahkemenin atadığı bilirkişi, uygun olmadığına onay verdi. Sayıştay bunu onayladı. 1994’te başlayan bu proje bu aşamada. Bina şu an güvende. Burayı korumak zorundayız. Pek çok insanın burada anısı var. O anılara saygılıyız.”
Emek İstanbul’un emaneti
“Emek Sineması bugün ayakta; çünkü Beyoğlu’nun merkezinde. Fast-foodçusuyla, kitapçısıyla, eğlence merkezleri ve mağazalarıyla İstiklal Caddesi üstü açık blir alışveriş merkezi gibi. Kurtuluş, bu hareketlilik Emek için bir şans, yoksa Akün’den farklı olmazdı” diyor. Dünyanın ünlü sinemacıları Emek Sineması’nda film seyretmişler. Hepsi de aynı şeyi söylemiş ayrılırken: “Bu salonu, bu şekliyle korumaya çalışın. Çünkü dünyada böyle sinemalar çok azaldı. Emek’in değerini bilin”. “Değerini bilmek zorundayız” diyen Kurtuluş ekliyor: “Çünkü, Emek İstanbul’un emaneti.”


Başa dön


haftanın etkinlikleri ... (SİNEMA)

İstanbul
  • Belgesel Evi Cep Sineması’nda Türk-Yunan filmleri kuşağının son gösterimleri; 25 Temmuz saat 20.00 - 27 Temmuz saat 19.00’da Enis Rıza’nın “İki Kıyının İnsanları” isimli filmi olacak. Ücretsiz ve türkçe yapılan gösterimler saat 11.00, 13.00, 15.00 ve 17.00’de günde 4 kez tekrarlanacak. Aynı günde yer alan filmler arka arkaya gösterilecek. Belgesel Evi’nde Uğur Kutay’ın sunduğu II. Film Okuma Atölyesi’nde 27 Temmuz Cumartesi saat 13.00-18.30 arası François Truffaut’un “Fahrenheit 451” görülüp tartışılabilir. Sinema Belgeselleri Kuşağı’nda ise 25 Temmuz günü “Sinemayı Hayat Yapanlar-Atıf Yılmaz”, 26 Temmuz günü Özkan Yılmaz’ın “Genç Sinema” isimli gösterimleri izlenebilir. Filmler, saat 11.00, 13.00, 15.00 ve 17.00’de günde 4 kez ücretsiz olarak tekrarlanıyor. (0212 327 41 45)
  • Ankara Yenimahalle Belediyesi tarafından düzenlenen açık havada sinema gösterimleri bu hafta; 22 Temmuz günü Mesa Pazar Yeri - 26 Temmuz günü İnönü Mahallesi Semt Pazarı’nda “Propaganda”, 23 Temmuz günü Batıkent Uğur Mumcu Tarık Gültekin Parkı’nda “O da Beni Seviyor”, 24 Temmuz günü İlk Yerleşim Mahallesi Hüseyin Tek Parkı’nda “Oyun Bozan”, 25 Temmuz Kardelen Mahallesi Şehit Teğmen Kubilay Parkı’nda “Filler ve Çimen”, 27 Temmuz günü Yeni Mahalle Kültür Park 5. Durak’ta “Güle Güle” ile sürüyor. Gösterimler her gün 20.30’da ücretsiz yapılacak.
  • Claude Berri’nin “Germinal” 24 Temmuz Çarşamba günü 15.30’da; Taviani Kardeşler’in “Babam ve Ustam” isimli filmi 27 Temmuz günü 15.30’da Nâzım Kültürevi’nde gösterilecek. (0212 245 04 81)
  • Milos Forman’ın yönettiği “Aydaki Adam” 27 Temmuz Cumartesi saat 12.00, 14.15, 16.30 ve 19.30’da İş Kültür Merkezi’nde. (0212 316 10 83)

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net