www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Mercek
____
A. Cihan Soylu
Baydur’un tehditi!
Ekonomi ve Politika
____
İzzettin Önder
Savaşa karşı çıkılmalıdır
Ekin
____
Şenay Aydemir
Piyasanın yeni kâğıtları
Bacaağzı Sohbetleri
____
Fahri Bozbaş
Bir şenlikten bir şenliğe (1)
Spor Dünyası
____
Arda Armutlu
Popüler olmayan yaşayamıyor
Kent Yazıları
____
Necati Uyar
Ormandan betona geçişin sonu
Mercek
..........
A. Cihan Soylu
Baydur’un tehditi!
TİSK Başkanı Refik Baydur, “İş Güvencesi Yasa Tasarısı”nın yasalaşması durumunda, “1992 yılından itibaren sendika konfederasyonlarıyla süren diyalog ve uzlaşı zemininin bozulacağı”nı belirterek, tasarı yasalaştığında “işadamları”nın karşı tedbirler geliştireceklerini; yatırım yapmayıp işten atmaları artıracaklarını ilan etti. İşçilere ve işçi örgütlerine tehdit savuran Baydur, konfederasyon yöneticilerinin işçi düşmanı protokollerin altındaki imzalarını gündeme getirerek, onları, “iş kanunu ile ilgili protokol”e bağlı kalmaya ve “yasaların gölgesine sığınarak sendikacılık yapmaktan vazgeçmeye” çağırdı.
12 Eylül döneminde Kenan Evren, kürsüye her çıktığında, başka şeylerin yanı sıra “sendika ağaları”nın icraatlarınıda “ele alıyor”, onların sermaye hesabına yaptıklarını bile bile, “kendi çıkarları için işçileri kullanmaları”ndan, “işçilerin sırtından yükselme ve zengin olma”larından söz ederek, işçi düşmanı politikaları, sendika bürokratlarının tutum ve eylemlerinin ardına gizlemeye çalışıyordu.
Şimdi Baydur ve büyük sermayenin diğer temsilcileri, Evren’inkine benzer bir taktikle, sendika konfederasyonu yöneticilerinin, “perde arkasında” imza attıkları” protokol”lerden söz ederek ve suç ortaklıklarını bir tür ifşa ederek, onların teslimiyetçi-işbirlikçi çizgiden bir adım dahi şaşmamalarını sağlamaya çalışıyorlar. Baydur konfederasyon yöneticilerini “yasaların gölgesine sığınarak sendikacılık yapmaya çalışmak”la suçlarken, kuşkusuz işçilerden yana mücadelenin yasalar sınırına boğulmaması gereğinden söz etmiyor; “iş güvencesi” türünden, geçerliliği bir yanıyla kapitalistlerin ve hükümetlerin politikalarına bağlı yasaların gündeme getirilmesinden duydukları rahatsızlığı ifade ediyor. Ama açık ki, görüp tanık olduğu bir “sendikacı politikası”nı da kullanmaya çalışarak, “muhataplarını” sıkıştırmaya çalışıyor. Sendika üst yöneticilerinin sermaye hesabına faaliyetlerini gizlemek ve teslimiyetlerini perdelemek üzere, özellikle son yıllarda artan biçimde, “bu yasalarla sendikacılık olmaz” demogojisine baş vurdukları bir gerçektir. Sendika bürokratları yasaları gerekçe göstererek, işçi-emekçi mücadelesini boğmakta, mücadelenin sınırlarını haklarının meşruiyetiyle ilişkilendiren işçilere karşı sermaye ve hükümet politikaları yönünde pratik bir tutum sürdürmektedirler. Baydur, onların tutumunu, bir tür karşı ilişki içinde kullanarak, “mırın-kırın etmemeleri”ni istiyor.
Büyük sermaye sözcüsünün diğer tehditlerine gelince, yalan ve entrika bir arada: Özellikle son yirmi yıllık sürede ve uluslararası alanda, işçi sınıfına karşı sürdürülen saldırı kapsamında, “ya düşük ücret ve sosyal hak kısıntısı, ya da iş” politikası dayatılıyor. İşletme kârlılığı ve rekabet edebilme gücünden, ekonomik krizden, kapasite ve verimlilik gibi sorunlardan söz edilerek, işçiler ekonomik ve sosyal hak mücadelesinden geri tutulmak isteniyor.
İşbirlikçi burjuvazinin sözcüleri, uluslararası alanda işçi ve emekçilere karşı girişilmiş saldırı dalgasının verdiği ürünleri görüp ondan cesaret alarak, işçilerin mücadeleyle kazandıkları hakların geri kalan kısmının da tasfiyesini sağlamaya çalışıyorlar. “İşçi-işveren ilişkileri”nde, “işçilerden yana” herhangi bir yasal hakkın geçerliliğiyle işletmelerinin sınırlanmamasını, işçi çıkarıp-alma serbestliklerine herhangi bir engel çıkarılmamasını ve kıdem tazminatının kaldırılmasını istemektedirler. Baydur’un yatırım yapmama üzerine sözleri, “üzerimize gelmeyin, yoksa yeni yatırım yapmaz, böylece sizi işsiz bırakırız” biçiminde de yorumlanabilir. Büyük sermaye sözcüsü yeni işyeri açıp-açmama, üretim kapasitesini artırıp-düşürme; işgünü ve çalışma saatlerini düşürüp-yükseltme vb. sorunları kapitalistlerin kâr ve daha fazla kâr hedefinden soyutlayarak, kapitalist işletmelerin ve sermaye kurumlarıyla örgütlerinin faaliyetini işçiler ve ihtiyaçlarıyla ilişkilendirmeye çalışıyor. Entrika ve yalan bir arada. Baydur, işçileri “görmemiş, yaşamamış” sayıyor. Kapitalist yatırımın hiçbir zaman işçilerin ve emekçilerin çalışacak işlerinin olması, yoksulluktan ve işsizlikten kurtulmaları düşünülerek yapılmadığını işçilerin bilmediğini varsayarak, “akıllı durun yoksa işsiz kalırsınız” tehdidini savuruyor. Özelleştirme vb. saldırılarla bir yıl içinde bir milyonun üzerinde işçinin işsiz durumuna düşmesini, göz korkutucu bir “silah” olarak kullanıyor. Büyük burjuvazi, yasalarla sınırlanmasının ya da bütünüyle engellenmesinin olanaksız olduğunu; “iş güvencesi yasası” çıksa dahi, uygulanmasının güç ilişkilerine bağlı olacağını, hükümet ve sermaye politikalarıyla işçilerin mücadelesinin bu tür yasaların akıbetini belirleyeceğini bilmiyor değil.
Açık ki, böyle bir yasa çıktığında da, işçinin “iş güvenliği” kendiliğinden sağlanmış olmayacak. İşçi sınıfı, kapitalistlerin keyfi ya da yasalara dayalı saldırılarını püskürtmek ve iş güvencesine sahip olmak için hem bu tür yasaların sınırlarının genişletilerek tüm işçi ve işsizler için uygulanması sağlamaya çalışacak, hem de ücretli kölelik koşullarının büsbütün ortadan kaldırılması ve herkesin severek çalışacağı işinin, tüm insani gereksinmelerini karşılayacak gelirinin olmasını teminat altına alan bir sosyal-siyasal ve ekonomik sistemin kurulması mücadelesini sürdürecek. Kapitalistler, “iş güvencesi yasası” çıktığında da, yatırımlarını, işletmelerini genişletip genişletmemeyi ve yeni işyeri açıp açmamayı işçilerin ihtiyaçları ve işsizliğin giderilmesi ya da azaltılması vb. üzerinden değil, pazarın durumu ve kâr edip-etmeyecekleri hesapları üzerinden değerlendirecekler. Üretim ve aşırı üretimin durumu; pazar payı, rekabet, kârlılık, arz ve talep ilişkileri belirleyici olacaktır. Ama patronlar ve patron örgütleri “küçük çapta engeller”le de olsa karşılaşmak ve zaman yitirmek istemiyorlar. İş güvenliği yasası çıkarıldığında, işçileri bugünkü kadar kolay kapı dışarı edemeyeceklerini, işçilerin, en azından yasal haklarından söz ederek, iş davaları açarak kendilerini uğraştıracaklarını düşünüyor ve böylesi durumlardan azade olmak istiyorlar.
Sorun işçilerin ne yapacağına bağlanmış durumda. Milyonlarca işsizin bulunduğu ve çalışanlarına da düşük ücretin ve sosyal hak kısıtlamasının dayatıldığı bir dönemde, yeni işyerlerinin açılması ve işsizliğin giderilmesi, genel işsizlik sigortasının sağlanması talepleriyle mücadele edilmesi daha da önem kazanmıştır. Eğer işçiler, sendika ağalarının oyalayıcı ve patronlarla anlaşmalı engellerini aşmayı başarırlarsa, sendikal örgütlenmelerini güçlendirerek, güçlerini birleştirip örgütlerini kullanarak haklarının yasal güvence altına alınmasını dayatabilirlerse yasalaşmış hak sınırlarını genişletebilirler. Sermaye hükümetinin, iş güvencesi, genel işsizlik sigortası, ücretlerin ve sosyal hakların artırılması ve çalışma süresinin kısaltılması talepleri karşısındaki oyalama ve “sumenaltına sürme” tutumunun boşa çıkarılması için de bu gereklidir.
Başa dön
Ekonomi ve Politika
..........
İzzettin Önder
Savaşa karşı çıkılmalıdır
Savaş cinnettir. Hele de, güçlülerin güçsüzleri haksız yere tepelediği savaş cinayettir, vahşettir. Olası Irak savaşı tam böyle bir vahşet olacaktır.
Bir defa, olası Irak savaşı ABD’nin Saddam aldatmacası üzerine oturttuğu petrol savaşıdır. Saddam kendi halkı için ya da Ortadoğu için bir felaket olabilir. Ama bu konu ABD’nin değil, Birleşmiş Milletler’in ilgi alanı olmalıdır. Kaldı ki, nükleer silahlardan biyolojik silahlara dek bir dizi imha aracı dünyanın her yerinde vardır, üstelik bunların satıcıları da bizzat gelişmiş ülkelerdir. Dolayısıyla bu mesele insani açıdan ele alınacaksa, ABD tarafından değil, Birleşmiş Milletler örgütü tarafından ve tüm dünya için ele alınmalıdır. Görülüyor ki, mesele Saddam meselesi olmayıp, petrol meselesidir: ABD’nin savaşı da Saddam’a karşı olmayıp, Avrupa Birliği’ne veya Japonya’ya karşıdır. Böyle bir savaşta Türkiye’nin yeri yoktur; Türkiye taraf değildir.
İkinci olarak, bu savaş derin kriz yaşayan Batı dünyasının ve ABD’nin krizi aşma çabalarının dalgalarından biridir. ABD, Türkiye’nin yıllık üretiminin üzerinde savunma (daha doğrusu saldırı) bütçesi ile ve bu bütçeyi daha da arttırma politikalarıyla üç önemli amaç gütmektedir. Bunlardan biri, dünyanın enerji ve stratejik açıdan önemli bölgelerini ele geçirmek ya da oralarda hakimiyet kurmaktır. İkincisi, savaş harcamaları yolu ile durgunluğa giren ekonomisini canlandırmaya çalışmaktır. Üçüncüsü ise, savaş sanayinde ileri teknoloji üreterek, rakipleri olan Avrupa ve Japon firmalarını değersizleştirmektir. Zira, küreselleşmenin önemli bir boyutu ya da sonucu da, gelişmiş ekonomiler sanayilerinin birbirleri ile yaşamsal mücadeleye girişmiş olmalarıdır.
Olası Irak savaşı, kredi olanaklarımızın biraz daha genişleyeceğini düşünebilen bazı siyasilerimiz ve piyasalarının genişleyebileceğini düşünen bazı iş çevreleri tarafından destek görüyor olabilir. Örneğin; bazı askeri borçların silinmesi ya da yeni kredi olanaklarının yaratılması siyasilere hoş gelebilir. Aynı şekilde, bu bölgedeki askeri birliklerin gıda, giyim ve diğer gereksinimlerinin Türkiye’de karşılanacağı sözü de bazı iş çevrelerini heyecanlandırabilir. Kısacası burjuvazinin bir kesimi ve onlarla birlikte hareket eden siyasiler bu duruma yeşil ışık yakıyor olabilir.
Ancak, böyle bir savaş, Türkiye dahil olmasa da, bölgede yaratacağı istikrarsızlık nedeniyle, ekonomiden maddi ve beşeri sermaye çıkışına neden olabilir. Böyle bir savaş, kısa dönemli ufak hareketlenmeler yanında, uzun dönemde ekonominin telafisi zor çöküşüne neden olur. Böyle bir savaş Türkiye’nin komşuları ile olan dostluk ve ticari ilişkilerinin uzun yıllar boyunca zarar görmesine neden olur.
Bu nedenle, sadece insani açılardan değil, aynı zamanda ekonomik açılardan da savaş yıkımdır, cinnettir. Kaldı ki, savaşlar kapitalist merkezlere geçici nefes aldırsa da, uzun dönemde onlar için de kurtuluş vesilesi değildir.
Avrupa’nın, ABD’nin Irak operasyonuna karşı çıkması da bir aldatmacadır. Aynı Avrupa Yugoslavya’da gruplar birbirini boğazlarken seyirci kaldı, hatta kışkırttı. Keza, Irak halkını Saddam’dan kurtarmak aşkı ile yanan ABD, Filistin halkını gözden çıkarmışa benziyor. Kapitalistlerin birbiri ile çatışması bazen birinin diğerinin saldırganlığına karşı çıkmasına neden olabilir. Türkiye, kapitalistlerin oyununa gelmemelidir ve savaşa karşı çıkmalıdır!
e-posta:
izo40@hotmail.com
Başa dön
Ekin
..........
Şenay Aydemir
Piyasanın yeni kâğıtları
İngiltere’de yayımlanan The Independent gazetesinde geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir habere göre, dünyanın önde gelen patronları kimi sanat ürünlerine milyonlarca dolar ödeyerek sahip oluyorlar.
Gazetenin haberinde, aralarında Bill Gates, Paul Allan ve Kenneth Thomson’un da bulunduğu dünyanın en zenginleri, sanat tarihinin bu önemli eserlerini ‘evlerinin bir köşesine koyabilmek için’ büyük meblağları gözlerini kırpmadan ödüyorlar.
Haberde, servetlerinin önemli bir kısmını sanat eserlerine yatıran 36 milyarderin bulunduğu belirtildikten sonra, bir örnek veriliyor. Medya patronu Kenneth Thomson, sanat eserlerine ‘yatırım’ yapanlar arasında başı çekiyormuş. 14.9 milyar dolarlık bir servetin sahibi olan bu zat, bu ay Barok ressam Rubens’in bir tablosunu satın almak için tam 49.5 milyon dolar ödemiş. Thomson’un tabloyu satın aldıktan sonra yaptığı açıklama ise satın alış nedenini anlatması bakımından önemli. Bay Thomson, ödediği rakamın kendisi için ‘önemli’ olmadığını belirttikten sonra “önemli olan eserin değeri ve etkisi” diye konuşuyor.
Sermayedarların, sanatseviciliği yeni bir durum değil aslında. Tarihte birçok yöneticinin ya da zengin insanın sanatla uğraşan insanları himayelerine aldıkları, onların çalışmalarına maddi katkılar sağladıkları biliniyor. Hatta kimi kralların, dönemin önde gelen heykeltıraşlarını ve ressamlarını saraylarında ağırlayarak kendi tablolarını, heykellerini yaptırdıkları ya da onların başka türlü sanat eserleri yaratmalarına ‘destek’ oldukları biliniyor. Ama günümüz patronlarının sanata yönelik ilgisinin benzer bir ‘masum’luk taşıdığını, sanata yatırım amacı güttüğünü ya da estetik bir kaygıyla satın aldığını söylemek güç.
Zaten bunun böyle olmadığını yine gazetenin yorumundan öğreniyoruz. Gazete, düşük faiz oranlarının ve borsadaki belirsizliğin servet sahiplerinin yeni bir yatırım alanına yönelmesine neden olduğunu ve eserleri satın alanları böylece servetlerini koruma garantisi aldıklarını belirtiyor.
İnsan soyunun ortak birikimi olan birçok eserin milyar dolarlara hükmeden patronlar tarafından alınıp kendi özel koleksiyonlarına katılmasına en basitinde bir kamu yararı olmadığı için karşı çıkılabilir. Böylesine önemli tarihi eserlerin, patronların özel odalarında kalmasından, onların paşa gönlü istediği zaman görebilecek olmaktan rahatsızlık duyulabilir.
Ama bu haberde anlatılanlar, bu rahatsızlıktan çok daha büyük bir sorunun varlığına da işaret ediyor aynı zamanda.
Bu önemli sanat ürünleri, ‘sanatsever’ bir burjuvanın sanat koleksiyonunun bir parçası olması ya da sonradan görme zenginlerin ‘hava basmak’ için ellerinde tuttukları ‘değer’ler olmaktan çoktan çıkartılmış durumda. Borsadaki herhangi bir kâğıt gibi, değerleri üzerinden işlem görüyorlar ve piyasaları oluşturuluyor. Sanat ürünü, sermayedar tarafından satın alınıyor ve değerinin daha yukarılarda olabileceği anlarda yeniden piyasaya sürülerek el değiştiriyor. Yeni patron da, elindeki bu yeni ‘hisse senedi’nin, değerinin artıp-azalmasına göre elinde tutmaya ya da elinden çıkarmaya çalışıyor. Bugün Türkiye’de henüz bu kadar gelişkin bir piyasa olmasa da, kimi önemli sanat ürünleri, Sabancılar’ın, Koçlar’ın, bankaların kasalarında iyi birer yatırım aracı olarak hisse senetleriyle birlikte yan yana duruyorlar. Sanatseverlere jest olarak arada bir, on günlüğüne halka açılan bu sergiler, sonra yeniden kasalardaki yerlerini alıyorlar. İki yüzyıl önce sanatın en yaratıcı, en devrimci yönlerinin açığa çıkmasına, gelişip yayılmasına destek olan burjuvazi, bugün bu ürünleri birer kâğıt parçasına, spekülasyonlarla ‘değeri’ artıp azalan hisse senetlerine çevirmiştir. Piyasa artık iyi olmayan bir sanat ürününü önemli bir tüketim malzemesi gibi sunmanın yanı sıra; insanlık tarihinin bu en önemli sanat eserlerini birer kâğıt parçası haline getirmekle de övünebilir.
e-posta:
aydemirsenay@hotmail.com
Başa dön
Bacaağzı Sohbetleri
..........
Fahri Bozbaş
Bir şenlikten bir şenliğe (1)
Kuşlukvakti indim Kayseri’ye. Neyse ki, Kırşehir’e yakın Derviş Günday adına yaptırılan, çorbanın bedava içildiği, tuvaletin ücretsiz olduğu dinlenme tesislerinde verilen mola sonrası, küçük oğlu ile deplase olan EGO çalışanı Kayserili babanın maneviyatla ilgili sohbetini dinlemek zorunda kalmıştım. Erciyes’in eteklerine gelinceye değin. Gerçi mola yerine yakın “mizaç”ını ortaya koymak için anlattığı ve varyatalarından birinin travestilerle yaptığı etek pisliği olduğunu damıta damıta döktürmeye başladığında “trak” sözü kesip “benim uykum geldi yapacağım çok iş var” deyip, koltuğa yaslandığımda, sözü yine “mizaç” gereği Ozan Arif’ten alıntılara getirmeye çalışmıştı Kayserili baba ama, ne çare!
Otobüsün bağjından çantalarımı indirip şaşkın şaşkın çevreme bakınmamdan “işte bir ördek” diye düşünmüş olacak ki; orta yaşlı, kır başlı, kara kaaşlı bir kahya “nere?” dedi. “Sarız” deyince, sorular cevaplar birbirini kovaladı.
- İçine mi?
- Köyüne
- Hangi köyüne?
- Çarşak, Kırkısrak...
- Ben de Sarızlıyım. Serin yerlerdir oralar, ne yapacaksın, yayla havası mı alacaksın?
- Tiyatro, oyun oynayacağım.
- Tiyatro mu, tek mi? Ha! Şenlikler var orada, tiyatro oynayacaksın ha! Nasıl?
- Şu gördüğün kazmayı elime alıp, mizahi olarak ekonomik politik konalara değineceğim.
- Güzel... Sen ancak saat 10.00’da binersin Sarız arabasına.
- 10.00’da mı!
- Başka araba yok, en erken araba bizden kalkıyor. Hari yazıhaneme gidelim. Tuvalet ihtiyacın var mı, bak şurda! Elini yüzünü de yıkarsın, bedava.
Karayolları Müdürlüğü’ne bağlı Bakımevi’nde otobüsten indiğimizde saat 07.00’dı. Yazın Sarız’ın Küçüksömebüke köyünde oturan emekli anne ve babasını ziyaret etmek için Ankara’dan yola çıkıp, benim gibi kuşluk vakti Kayseri’ye ayak basan Yasemin hanım; çevresine şaşkın şaşkın bakmadığından, beraber, saat 06.00’da Sarız’dan geçecek olan ilk otobüse binmiştim. Ali Ekber Eren’le çok iyi dost olduğunu söyleyen, Mersin’de yerel bir TV kanalında çalışan Yasemin hanımla bir buçuk saatlik yolculuk süresinde tiyatro konusunda sohbet ettik. Babasının gönderdiği taksi şöförü Cemal, alelacele çantalarımızı Renault taksinin bağajına yerleştirirken biz halen sohbet ediyorduk. El sıkışıldıktan sonra, Cemal, sapaktan 4 km ilerideki Sarız’a doğru gazladı.
Küçüksömebüke köyünde, emekli anne ve babanın ellerini sıktım. İkram etmek istedikleri ayranı içemeden, Cemal’in ısrarı üzerine tekrar yola koyulduk.
Cemal Çarşak’a 15 milyon lira ücret istemişti. Sarız’da pazar kurulmuştu, kestirme yollardan Çarşak’a ulaşıp, bir an önce yeni müşteri bulmanın telaşındaydı.
Gece kaldıkları dağdan, iri kangal köpeklerinin kılavuzluğunda koyun sürüleriyle köylerine inen, elleri tüfekli, sırtları kepenekli, eşek sırtında dik durmaya çalışan yarı uykulu çobanlarla selamlaşarak, dağ-taş, elma ağaçları arasında Dallıkavak köyü üstünde Çarşak’a ulaştık.
Yolculuk süresince Cemal, alevi ahlakından söz etti. “Valla ben sünniyim, ama ne yalan söyliyeyim, doğruluk, dürüstlük, ahlak bakımından, hele de birbirine bağlılık bakımından alevilere gıpta ediyorum. Sarız’da 30 köy var, 13’ü alevi köyü. Camileri de yoktur bunların ha! Ama insanlıkta bizden daha öndedirler.”
Çarşak köyü meydanında, ertesi gün yapılacak şenlik için ufak tefek hazırlıklar yapılıyordu. Çantalarımı köy bakkalına bıraktılar, beni emekli öğretmen Cemal’in evinde kahvaltıya davet ettiler. Çarşak Şenliği’nin organizasyonunda görevli Derviş hoca masrafların karşılanması için hane sahipleri ile görüşme yapıyordu.
Başa dön
Spor Dünyası
..........
Arda Armutlu
Popüler olmayan yaşayamıyor
Futbolun “üç büyük” takımı, bünyelerinde faaliyet gösteren amatör spor branşlarını, maddi imkansızlıkları öne sürerek kendilerine destek verilmediği takdirde kapatmak zorunda kalacaklarını açıkladılar. Galatasaray, bunun blöf olmadığını gösterircesine basketbol şubesinin kapısına kilidi vurdu. Hem de bu iş için öyle giriş yaptılar ki, basketbol ve voleybol şubelerinde çalışan tüm personel kendini bir anda kapının önünde buluverdi.
100. kuruluş yıldönümü için hiçbir fedâkarlıktan kaçınmayacağını sıkça açıklayan ve bu sezon tam bir transfer çılgınlığına soyunan Beşiktaş ile Arjantinli Ortega için bir çırpıda 20 milyon doları gözden çıkaran Fenerbahçe de sırada bekliyor. Şimdi, bu kulüplerin amatör branşlarını, “mali yük oluyorlar” gerekçesiyle kapatmak istemelerinin elle tutulur bir yanı var mıdır? Ama, şu “mali yük”ün nasıl bir bahane olduğunu göstermek için bizzat bu işin içinden gelen bir kişinin söylediklerine bakmakta yarar var. Galatasaray Basketbol Takımı’nın eski antrenörü Koray Mincinozlu, “Galatasaray, basketbol okullarından yıllık 200 bin ile 300 bin dolar arası bir gelir sağlıyor. Buna yayın haklarından gelecek olan en az 300 bin dolarlık geliri de eklediğinizde ve bu gelirler doğru olarak kullanıldığında, şube kendi kendini ayakta tutar” diyerek, yaptığı kaba bir hesapla bile diğer branşların yaşayabileceğini göstermiştir.
Ancak, sorun bu kulüplerin amatör şubelerini kapatma kararı almaları ve çektikleri restlerle sınırlı değil. Sorunun bir ayağı da bu “resti gören”, Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Fikret Ünlü’nün tutumudur. Ünlü, kulüp başkanlarına kararlarını bir kez daha düşünmelerini rica ederken, yardım konusunu düşüneceklerini söylemiştir. Sonrasında, bu kulüplere 50’şer milyar lira yardım yapılabileceğinin söylenmesi bir gazetenin haberinde “komik yardım” başlığıyla verilmiştir. Evet, gazete, 50 milyarın komik olduğunu söylerken, kulüpler açısından bu rakamın bir şey ifade etmediğini anlatmıştır ve böylece kulüplerin restine katılmıştır. Ancak, asıl komedi futbolda milyon dolarları bir çırpıda harcayan “üç büyüğe” mali yardım için bir teklifte bulunulmasıdır.
“Üç büyükler”, basketbol ve voleybol liglerindeki birçok kulübün firma takımı olarak mücadele etmesine bakarak, “Onların gelirleri başka yerlerden geliyor. Ayrıca, futbol gibi çok para harcanan bir dalda da yoklar” gibi gerekçelerini güçlendirecek yeni bir itirazda bulunabilirler. Ancak, bu kulüplerin şirketleştiği ve borsada prim yapmak istedikleri de bilinmektedir. Bir bakıma “üç büyükler” de birer şirket durumundadır.
Yeri gelmişken bir gerçeği de söylemekte yarar var. Türkiye’de futbol gelişip ilerlerken diğer branşlar yok sayılmış, hatta futbolun gelişiminde önemli rol oynayanlar bu branşları çiğnemişlerdir. Son on yıllık dönem bunu yakından görmemiz için iyi bir fırsattır. Futbol piyasası para bastıkça, basketbol, voleybol, hentbol, atletizm gibi dallara olan ilgi azalmış, bitme noktasına gelmiştir.
Bugün basketbolda milli takımlar düzeyinde bir çıkış yakalayan kadronun ana gövdesini oluşturan Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur, Mirsad Türkcan, Hüseyin Beşok ve İbrahim Kutluay’ın yurtdışında oynamalarında, Türkiye’de basketbola olan ilginin zayıflamasının önemli bir payı vardır.
İyimser olmak mümkün değil. Futbolun popülaritesi giderek yükseliyor. Bu da demek oluyor ki, amatör branşları daha zor günler bekliyor. Ve spor bakanlığı da Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe’yi ikna etmeye uğraşıyor. Bir de “üç büyükler” bu kararlarının ardından halen kendilerine spor kulübü diyecekler mi onu merak ediyoruz.
e-posta:
ardaarmutlu@hotmail.com
Başa dön
Kent Yazıları
..........
Necati Uyar
Ormandan betona geçişin sonu
Son günlerde Doğu Karadeniz Bölgesi’nin bir bölümü, aldığı yoğun yağışlar nedeniyle yeni bir sel ve heyelanla karşı karşıya kaldı. Yaşanan benzer olaylarda olduğu gibi, yağışların kesintisiz, etkili ve yüksek oranlarda olması, toprağın ve bitki örtüsünün depolama kapasitesinin aşılmasına neden olurken, yağış sonrasında toprak tarafından çekilemeyen sular tümüyle yüzeysel akışa dönüştü. Bu akış beraberinde erozyonların, derelerde kapasite üstü yüksek akımların ve sellerin oluşmasına neden oldu. Yıllardır yapılan yanlışların sonucu olarak ortaya çıkan bu son derece doğal durum yine felaket olarak nitelendirildi.
Kış aylarında çok sayıda kentte yaşanan sel baskınları, kentlerde var olan yapılaşma hatalarını, dere yataklarındaki işgalleri, bilinçsiz dere üstü kapatmalarını gündeme getirmişken, son hafta içinde aşırı yağışlar sonrasında oluşan seller ve heyelanlar beklenen türden doğa olaylarının, beklenmeyen felaketlere dönüşmesinin yeni örneklerini yaşamamıza neden oldu.
Yağışların başlamasından bu yana yaşananların felaket olarak nitelenmesine yol açan, otuzu aşkın kişinin yaşamını kaybetmesine neden olan erozyon ve sellerin ortaya çıkış nedenleri irdelendiğinde, gelecek yıllarda da benzer olayların yaşanmasının kaçınılmaz olduğu görülüyor.
Değişen bitki örtüsü ve toprak yapısı geçmiş yıllarda ve bugünlerde Doğu Karadeniz’de yaşanan sel ve heyelanların en önemli sebebi. Yaşanan can kayıpları ise bilinçsiz, kontrolsuz ve plansız yapılaşmanın sonucu. Yerel ahşap mimarinin yerini alan betonarme ağır yapılar da, erozyon sürecini hızlandıran önemli etkenlerden biri.
Karadeniz Bölgesi’nin hemen her kesiminde yıllardan bu yana yaşanan tahribatlar, bugün yaşadığımız ve önlem alınmazsa gelecekte de yaşamaya devam edeceğimiz felaketlerin en önemli sebebi.
Bölgede sellere ve heyelanlara yol açan hataların başında ormanların, doğal bitki örtüsünün ve toprağın üst kesiminde yer alan ölü örtünün tahribi geliyor. Karadeniz Bölgesi’nin doğu bölümlerinde başta çay bahçeleri olmak üzere tarım alanı açmak amacıyla doğal bitki örtüsünün tahrip edilmesi, ormanın yerini çay bahçelerinin alması, benzer şekilde batıya gidildikçe orman alanlarından fındık bahçelerine dönüşümü, yaşanan sel ve heyelanlara çıkarılan en önemli davetiye.
Orman alanından tarım alanına dönüşen bölgelerde zaman içinde küçük çaplı erozyonlarla toprak miktarının azalmasıyla başlayan süreç, toprağın infiltrasyon kapasitesinin ve havzaların su depolama kapasitelerinin düşmesine yol açıyor. Bu nedenle geçmiş yıllarda herhangi bir sele neden olmayacak miktarda yağışlar dahi artık sele ve erozyonlara yol açmakta. Meydana gelen her erozyon ve sel ise gelecekte yaşanacak sel ve erozyonların daha etkili olmasını sağlayacak yeni değişimlere neden olmakta.
Yaşanan her sel ve büyük çaplı erozyon sonrasında konunun uzmanları, alınması gereken önlemleri sıralıyor olsalar da, sel sonrasında bu önerilerin hemen unutulması ya da hiç dikkate alınmıyor olması, benzer olayların yaşanılmasını kaçınılmaz hale getiriyor.
Benzer olayları daha az yaşamak için, Karadeniz Bölgesi ve benzeri aşırı eğimli akarsu havzalarına sahip bölgelerde, ormanlarda yaşanan tahribata mutlaka son verilmesi, ormanların mera, fındıklık ve çay bahçesi gibi tarım alanlarına dönüştürülmesinin ve orman alanlarında, akarsu yataklarında kaçak yapılaşmaların oluşmasının mutlak engellenmesi gerekiyor.
Bu tür alanlarda genellikle dere yataklarına paralel açılmış olan yolların dere yataklarını daraltmasının önüne geçilmesi, arazinin doğal yapısını bozacak, erozyonu hızlandıracak türden yol düzenlemelerinden kaçınılması, yol projelendirmesinin tümüyle bir mühendislik hizmeti olduğunun kabul edilmesi gerekiyor.
Havzaların yukarı kesimlerindeki bozuk ormanların ıslah edilmesi tamamlanmadan, arazi kullanımındaki hatalar düzeltilmeden havza aşağılarında sel ve taşkınların önlenmesinin olanaksız olduğunun bilinmesi gerekiyor.
Havzaların aşağı kısımlarında kaçak ya da verilen izinlere aykırı biçimde işletilen kum ocakları, dere ve akarsu yataklarında bozulmaya yol açıyor. Dere ve akarsu yataklarında oluşan bozulmaların dere akışlarını ve yeraltı su dengesini bozduğunun bilinmesi, kıyı oyulmalarına, su yapılarının, tarım arazilerinin ve yolların tahribine yol açan başıboş kum yağmasının durdurulması gerekiyor.
Orman alanlarının tarım alanlarına dönüştürülmesiyle birlikte yamaç arazilerinde artan konut yapılaşmasının yarattığı bozulma üzerinde önemle durulması gereken bir gerçek. Bu nedenle bölgede son yıllarda sayısı ve kat yükseklikleri hızla artan betonarme yapıların yarattığı sorunların bilincine varılması, geçmiş yıllarda doğal yapıda bozulmaya ve erozyonu hızlandıran yük binmelerine yol açmayan yerel ahşap yapıların değerinin algılanması ve halka anlatılması gerekiyor.
Ormandan betona geçişin hem doğaya hem de yoksul halka ölüm getirdiğinin bir kez daha vurgulanması ve acil önlem alınması gerekiyor.
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net