www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Pazartesi dergisi feminizm, medya ve 'sivil toplum' ilişkileri arasında süregelen 7 yıllık yayınını sona erdirdi. Bu kısa sayılmayacak deneyimin gelip dayandığı çıkmaz hiç şüphesiz incelenmeye değer. Yabancı bir vakfın maddi desteğiyle yayına başlayan bu 'kadın dergisi'nin macerası aslında feminizmin doğasına ilişkin pek çok noktanın yeniden değerlendirilmesinin yolunu açıyor...

kadın ................................................................................... Özge Döner
çıkmaz ayın son pazartesi!
Aylık dergi Post-express'in Haziran sayısının konukları arasında, Pazartesi dergisi yazarları da yer alıyor. Bilindiği gibi Pazartesi, bir süredir raflardaki yerini almıyordu. Post-express, yayına mali nedenlerle belirsiz bir süre ara verdiklerini belirten dergi çalışanları ile, Pazartesi deneyimi üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş.
Birçok bağımsız yayının zor günler geçirdiği, dergiciliğin kan kaybettiği ve yoğun medya baskısı altında özellikle bağımsız yayın dünyasının imkanlarının iyice daraldığı bir dönemden geçiyoruz. Pazartesi'nin başına gelenin, bu açıdan pek de ilginç olmadığı ya da sayfamıza neden taşındığı sorusu akla gelebilir. Ancak, başlangıcından itibaren kadın dergiciliği ve feminist yayıncılık anlamında önemli bir örnek teşkil etmesi ve çok daha öncelikli olarak, yayınına ara vermesini gerektiren koşullar, ele almaya değer bir deneyim olarak karşımıza çıkıyor.
Röportajda, Nisan 1995'ten itibaren yayınını sürdüren derginin, başlangıcından itibaren hemen tüm bütçesini karşılayan Alman Heinrich Böll Vakfı'nın, desteğini, cezaevlerine yönelik "Hayata Dönüş" operasyonunda vücudu yanan kadın mahkumlardan birinin dergi kapağına taşınması üzerine kestiği belirtiliyor. Heinrich Böll Vakfı'nın, Pazartesi'yi finanse etmekten vazgeçmesi, bağımsız yayıncılık, kadın örgütlenmesi ve araçları, feminizm ve emekçi kadınlar açısından, pek çok soruyu da gündeme getiriyor.
'Aydın' kadınlar birliği
Pazartesi projesi, 1993'te, daha sonra başka iki vakıfla birleşerek Heinrich Böll Vakfı adını alan Frauenanstiftung (FAS) adlı feminist vakfa sunulan 'proje'nin kabul edilmesi ile hayat buluyor. Eğitim düzeyi yüksek, kentli, toplumsal hiyerarşide kadının konumundan, ataerkil sistemin baskıcı yapısından muzdarip, ancak bir yandan da '80 öncesi deneyimleri nedeniyle, deyim yerindeyse sütten ağzı yanmış, toplumsal muhalefetten umudunu kesmiş, zararlı neşriyat ile ilgilenmek istemeyen 'aydın' kadınların önünde, kendini ifade etmenin o dönem en zararsız(!) ve kestirme yoluydu belki de feminizm.
Nisan 1995'te yayına başlayan Pazartesi'nin, kendi ifadesi ile 'çok farklı kesimlerden kadınları' biraraya getirmekle birlikte, genel olarak, yukarıda sayılan nitelikleri taşıyan kadınları buluşturan bir çekim merkezi olduğu söylenebilir. Hatta ilk yıllarında, emekçi kadınlardan da belli ölçüde destek aldığını, bir örgütlenme umudu olarak görüldüğünü söylemek de mümkün. Ancak ülke kadınlarının kolektif birliği ve kaynakları yerine, bir vakıftan gelecek maddi desteğe bel bağlayan dergi, sivil toplumculuğu ve kimlik politikasını açık/gizli överken, örgütlenme konusunda hiçbir adım atmaması, aksine bu nu reddeden bir yayın izlemesi nedeniyle, birçok kadının da tepkisini çekmişti.
Durgunluk ve canlanma birarada
Ancak Pazartesi, hedef okur kitlesi olarak gördüğü, onlar kadar eğitim alma şansına sahip olamamış emekçi kadınların en çok ihtiyaç duyduğu konuda; örgütlenme konusunda söyleyecek bir söze sahip değildi, böyle bir isteği de yoktu. Oysa ki emekçi kadınlar örgütlenmeye, farklı yerlerde yaşanan deneyimleri paylaşmaya, araçları tartışmaya ve tüm kadınları çevresinde birleştirecek merkezi, aynı zamanda demokratik bir örgütlenmeye ihtiyaç duyuyordu.
90'ların başı, feministler cephesinden bir durgunluk ve içe kapanma dönemi olarak değerlendirilirken, emekçi sınıflar için mücadelenin canlandığı bir dönem olarak tarihe geçiyordu. 1989 bahar eylemleri ile ısınan hava, emekçiler için yeni bir döneme işaret ediyordu. Kamu emekçilerinin örgütlenmeye başlaması, birçok kadını da sendikal mücadele içine çekerken, bir yandan da kadın olarak haklarına sahip çıkan, sınıfsal eşitsizliğin yanında cinsel eşitsizliğe karşı da sesini yükselten, sorunlarına daha duyarlı bir emekçi kesimin doğuşu yaşanıyordu. Artık, feminizmin tabanı değil, ama hedef kitlesi olan emekçi kadın, kendi yolunu çiziyor; örgütlenme araçlarını yaratma mücadelesi veriyordu.
Emekçi kadına kulaklar tıkalı!
Pazartesi ise bu dönemde tamamen 'özel alan-kamusal alan' ayrımına dikkat çekiyor, özel alanla ilgili yazılar ağırlık kazanıyordu. Kadınların yaşadığı sorunlar yalnız dayak ve cinsel tacizden ibaret görülüyor; tek tek kişisel dramların dışında, tüm emekçilerle birlikte kadın emekçilerin de hayatını karartan, sosyal güvenceden mahrum bırakan IMF politikaları, özelleştirmeler, analık koşullarını hiçe sayan çalışma koşulları, eğitimsizlik, açlık, sefalet, bunlarla birlikte gelen toplumsal ve aile içi yozlaşma, haber değeri taşımadığı düşünülüyor olsa gerek ki, dergide pek yer bulamıyordu.
Eşinden, babasından, kardeşinden dayak yiyen kadın sayfalara taşınırken, erkek, düşman ilan ediliyor; kadına karşı toplumsal ve aile içi şiddetin, sistemin ataerkil aile yapısını beslemesinin nedenleri, ekonomik ve siyasal çürümenin 'kamusal' ve 'özel' alandaki yozlaşmaya etkisi vb. üzerine öğretici, çözüm yolları gösteren bir yayın anlayışı tercih edilmiyordu. Baskı çemberini kırarak ekonomik, cinsel ve sınıfsal sorunlara karşı biraraya gelen kadınların arayışları, örgütlenme deneyimleri Pazartesi'de yer bulamıyordu. Onca engele rağmen, kadınların sendikal örgütlenmelerde yer alması, grevler ve mitinglerde hak araması, es geçilebiliyordu. Ya da "Nasıl bir örgütlenme?" sorusu üzerine, olumlu ya da olumsuz herhangi bir yazı yazılmıyordu. Kısacası, emekçi kadının örgütlenmesi, 'kolejli kızlar'ın pek de ilgisini çekmiyordu.
8 Mart kimin?
Oysa diğer yandan, kadın hareketini kendinden menkul kabul eden feminist zihniyet ve her türden yapılanması, emekçi kadınların uluslararası dayanışma günü 8 Mart'ı tekeline almaya kalkıyor, her 8 Mart'ta erkekleri alana sokmamak için var gücü ile çalışıyordu. Ortak mücadelenin önemine vurgu yapan, kendi deyimleri ile 'karma grupların', partilerin, sendikaların eyleme sahip çıkması engellenmeye çalışılıyor, bunu sağlamak mitingin başarısı olarak ilan ediliyordu.
Bu genel tavır, emekçi kadınların mücadelesinin dikkate alınmadığı gibi, kazanımlarına da kendi adına sahip çıkmak anlamına geliyor ki, burada ciddi anlamda art niyet aramak gerekiyor. Bu koşullarda "Kadın-erkek el eleden de beter!" (1) diye, haklı bir talebi alaya alan başlıklar kullanmaktan çekinmeyen Pazartesi, feministlerle paralel bir tutum izliyordu.
Herşeye rağmen ülke gündeminin, tüm toplumsal muhalefet unsurlarının aleyhine gelişmesi, Pazartesi'yi de bu alanlarda söz söylemeye mecbur ediyordu. Hedeflenen okur sayısına ulaşılamaması, dünya feministlerinin küreselleşme, yoksulluk, kadınlar arası etnik, ulusal, farklılıklar gibi konulara gösterdiği eğilimin de bu değişimde etkisi bulunuyor. Ancak Post-express'e verilen röportajda, kadınların bu konularda henüz kendi aralarında bile ortak bir dil geliştirememiş olmaları, dikkat çeken noktalardan biri. Handan Koç, "IMF politikaları, AB gibi konularda birşey söyleyemedik. Niyetimiz olmadığı için değil, bence donanımımız olmadığı için. Kadın politikasının da 'sermaye' demeye ihtiyacı var artık. Feminist cephede bu tür bir fikir donanımına ihtiyaç var" (2) özeleştirisini yaparken, Ayşe Düzkan, feminizmin "türlü çeşit şeye eklemlenmeye çalışıldığından" dert yanıyor.
"Feminizm jakobendir" diyen Düzkan, kadın mücadelesinin 'demokrasi geyiği' olarak nitelendirdiği demokrasi mücadelesinin bir parçası olduğu görüşüne katılmadığını belirtiyor. "Feminizm ne liberalizmin ne de demokrasi mücadelesinin parçasıdır" diyen Düzkan, liberal akımların feminizmi de etki altına almasına kızıyor.
Pazartesi yazarlarının böyle temel bir konuda bile ortak bir dil geliştirmeyi başaramamış olmaları, aslında pek de şaşırtıcı değil. Bir yandan, "biz günceli, politikada kadın aleyhine olan birçok şeyi sayfalarımıza taşıyamadık" derken, bir yandan da demokrasi mücadelesi içinde yer alan kadınları da aşağılayarak sınıfsal konum ve tercihi bir kez daha gözler önüne seriyor Koç ve Düzkan'ın söyledikleri. Aslında bunca zaman para aldıkları vakfın, AB'cilerin, sivil toplumcuların ve karşı çıksalar da liberallerin ve egemenlerin onay verdiği bir kadın yayını olarak, üzerlerine düşen görevi yerine getirdiklerinin de mesajıdır sözleri. İcazetli yayıncılık da bunu gerektirmektedir ne de olsa.
Popüler mi popülist mi?
Derginin 'kamusal alan'da kendine en yakın hissettiği konunun ise Kürt sorunu olduğu söylenebilir. Ancak bu yakınlığın, Kürt kadınların mücadelelerine nasıl bir katkı sağladığı ise tartışılır. Çünkü bu konudaki neşriyatın 'acıma ve teşhir'den öteye gidemediği görülüyor. Dergi her dönem, Kürt kadınlarına göz kırptı. Kürt kadınların ulusal baskıya ek olarak yaşadığı sorunlar, göçle gelen yoksulluk, tepkilerini alana taşımalarına neden olurken, hareketin kitleselliği feministlerin iştahını kabartıyor, yönlendirme çabalarına sahne oluyordu. Kürt kadınına duyulan ilgi ise onları 8 Mart'lara erkeksiz katılmaya ikna etmek kadar samimi ve gerçekçiydi!
Pazartesi sorunu yine kimlik politikaları çerçevesinde ele alıyor; kadın erkek birlikte yürütülen ulusal haklar mücadelesini, sadece gözaltında taciz ve tecavüze indirgeyerek işliyordu.
Parayı veren...
Post-express'teki röportajda, neredeyse tüm bütçeyi karşılayan ve hiçbir özel koşul getirmediği belirtilen Heinrich Böll Vakfı'nın, dergiyi, cezaevlerine yönelik 'Hayata Dönüş Operasyonu' ile ilgili kapakta "şiddet yanlısı yayın yapmakla ve çok 'irkiltici' bir kapak resmi kullanmakla" eleştirdiği belirtilmiş. Pek çok mahkumun hayatını kaybettiği, onlarcasının da yaralandığı operasyonu kapağına taşıyan dergi, bu kez baltayı taşa vurmuştu. Sivil toplumculuğun da bir sınırı vardı! Dergi yazarlarından Beyhan Demir ise önemli bir noktaya dikkat çekiyor, "Tam o dönemde, Avrupa F tipini onayladı, Türkiye'ye çok büyük destekte bulundu. Heinrich Böll'ün bu kadar üstümüze gelmesinde, bence bunun ciddi etkisi var." Gerçekten de derginin çizgisinde, o güne kadar ne AB'cileri, ne adı geçen vakfı ne de Yeşiller Parti'sini rahatsız edecek bir çıkıntılık bulunmuyor. Ama Pazartesi, özgürlükçü Avrupa'nın dahi(!) tahammül edemeyeceği eylemlere girişenlere ve bu nedenle ölüme gönderilenlere dair şanssız(!) bir kapak yaparak, bir anda sahipleri nezdinde yaramaz bir yayın olabiliyor!
Pazartesi'nin başına gelenler, AB'ye girişin en önemli vaatlerinden olan ifade özgürlüğünün, Avrupa'daki sınırlarını da görmek bakımından hayli önemli. E, hiçbir yardım karşılıksız olmuyor! Muhalefet iddiasındaki bir yayının düştüğü hal ise holdinglerin güvenli kanatları altında palazlanan medyamızla acı bir benzerlik sergiliyor. Çok eski bir deyimle tescillendiği gibi, parayı veren düdüğü çalıyor...
Herşeye rağmen bunca yıldır müstehcen yayın dışında toplatma bile yaşamayan Pazartesi'nin, bundan sonra diplomatik ilişkilere de dikkat ettiği sürece, kendini finanse edecek başka bir kurum bulabileceği kesin. Bizce dikkat edilmesi gereken nokta ise bu tür bağımsızlık iddiasında olan ve AB makyajının unsurları olarak emekçi kadınlarda bir bilinç bulanıklığı yaratmak üzere, egemenler tarafından da kullanılan yayınların, aslında emekçi kadının örgütlenmesini zayıflatan engellerden biri olması. Kendi gücüne dayanmayan hiçbir çözümün, emekçi kadın için doğru bir alternatif olamayacağını bir kez daha gözler önüne seren Pazartesi, bakalım bundan sonra yoluna nasıl devam edecek. Ya da edebilecek mi?

Kaynaklar:
(1) Pazartesi, Sayı 82
(2) Post Express, Sayı 14, 15 Haziran-15
Temmuz 2002


Başa dön



 
Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net