www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Gerçek
____
İ. Sabri Durmaz
İşçiye layık görülen asgari ücret
Söz-Öz
____
Aydın Çubukçu
Pax Amerika
Durum
____
Ahmet Yaşaroğlu
Türkiye ve Brezilya
Konum
____
Çetin Diyar
Aydınların tutumu örnektir
Avrupa Gerçeği
____
Yücel Özdemir
Göç yolları
İnsan ve Spor
____
Hakan Keysan
Hem kupa hem Avrupa Birliği
Bizim Gözümüzle
Sosyal ‘güvenli’ çalışma
Gerçek
..........
İ. Sabri Durmaz
İşçiye layık görülen asgari ücret
Asgari Ücret Tespit Komisyonu bugün, (Türkiye-Brezilya maçından önce toplanarak (Burası önemli!), Temmuz 2002’den itibaren uygulanacak asgari ücreti belirleyecek. Asgari ücretin, brüt 222 milyondan, 245 milyon TL’ye (neti 175 milyon TL dolayında) çıkarılacağı belirtiliyor. Yani; devlet-patronlar-sendika yöneticileri üçlüsü oturup hesaplamışlar; “bizim işçimiz, bir ay süreyle 175 milyona geçinir” diye karar vermişler. Ki bu ülkede, mayıs ayı itibariyle, 4 kişilik bir aile için açlık sınırı 325 milyon TL, yoksulluk sınırı ise 1 milyar TL’ye dayanmış bulunmaktadır.
Ancak; onlara göre, bu işçinin ne eşi, ne bakacağı yaşlı anası, babası, ne de çocukları vardır! Onlara göre işçi, kaya kovuğundan çıkmış, her gün oradan çıkıp bir araca binip işe giden, sonra yine o kovuğa dönen bir “şey”dir. Bu “şey”in, yolda gidip gelirken bir kahveye uğrayıp, birkaç arkadaşıyla çay içmesi, yanılıp bir eğlence yerine gitmesi, hatta fırının önünden geçerken kokusuna aldanıp bir simit alması bile bu hesapta yoktur.
Kısacası Asgari Ücret Tespit Komisyonu’na göre; (aslında sermayenin fikrine göre demek daha doğru) işçi, “gerçek bir insan değil”dir. O, insan kılığında bir makinedir ve onun yağını, yakıtını, suyunu koyup çalıştırmak gerekir. Ve, asgari ücret diye hesaplanan da bu “su, yağ, yakıt parası”ndan ibarettir. Üstelik bu makine; öyle çok özen gösterilecek pahalı, yerine yenisini koymanın ayrıca masrafa mal olduğu bir makine olmadığı için de onun; daha uzun ömürlü olması için çalışma ortamını iyileştirmek, daha iyi çalışmasını sağlamak üzere “ek masraflara” (çalışma ortamının sıcaklığı, temizliği, günlük çalışma süresinin teknik koşullara uygunluğu için ek masraflar) gerektirecek önlemlere değmez. Örneğin bir bilgisayarın, bir yeni model dokuma makinesinin yerine yenisini koymak, “yaşlanan” bir işçinin yerine yenisinin konmasından “çok daha masraflı”dır.
Bu yüzden de; işyerindeki çalışma koşulları dendiğinde kapitalist; işçinin değil de makinenin çalışma ortamının teknik koşullara uygunluğunu anlamaktadır.
İşte Evrensel’in geçtiğimiz pazartesi günkü manşetindeki üç olay; aslında işçinin sermaye karşısındaki pozisyonunu tarif etmektedir.
1. Olay: Kimyasal madde taşıyan gemilerde çalışan işçi Hasan Karal kanserdir (kendisinin yerini aldığı işçi de kanserden ölmüştür) ama yetkililer; çalışma koşullarını araştırmak, önlem almak yerine, patron tazminat ödemesin diye; “çok sigara içmiş, ondan kanser olmuşsundur” demektedirler.
2. Olay: 34 yaşındaki 10 yıllık postacı Murat Ünver, kalp krizinden yaşamını yitirmiştir. Aynı bölümde son iki yılda bu “yedinci ölüm”dür, ama bu ölümlerde yetkililer, dört kişinin işini bir kişiye yıkan ve postacıları 70 kiloluk çantayla sokağa salan çalışma koşullarını sorumlu tutmamaktadır.
3. Olay: Tersane işçisi Eyup Pala; çalışma koşullarını “ölüm kampları gibi” diye tarif ediyor; “ölen işçilerin yerine ertesi gün yenileri alınıp işe devam ediliyor” derken; bütün sektörlerdeki sermaye düzeninin tersane cehennemindeki yüzünü teşhir ediyor.
İşçinin patronun gözünde “basit bir makine” olması, asgari ücretin işçiyi insan saymayan bir zihniyetin ürünü olması, iş cinayetinden farksız “iş kazaları” ve vahşi sömürüyü artıran önlemlerden ibaret olan işkoşulları yeni değil: Kapitalizmin ortaya çıkmasından beri bunlar; zamana ve yere göre görünüm değişitirerek varlar. Ama; aynı zamanda bunlara karşı mücadele de var. İşçiler, onların örgütleri olan sendikalar; asgari ücretin insanca yaşanacak bir düzeyde olması; çalışma koşullarının insanın sağlık ve yaşamını tehdit etmeyecek iş emniyetinin sağlandığı koşulların oluşturulması için mücadele de, işçilerin az çok etraflarında olanları anlamaya başlamasından beri var. Ve bu mücadelenin ilerlediği dönem ve yerlerde asgari ücret yükselirken; çalışma koşulları da az çok iyileşmiştir.
İşte iş yasaları, işçi sağlığı ve iş güvenliğine dair yasalar ve yönetmelikler, bazı ülkelerde asgari ücretin az çok yükselmesi bu mücadelenin ürünüdür.
Ancak mücadele geriye itildiğinde; işçilerin dikkati bu sorunlardan uzaklaştığı ya da uzaklaştırıldığında patronlar hemen en ilkel (bu kendilerine en çok kâr getiren koşullardır) koşullara dönmekten asla vazgeçmemişlerdir.
İşte bugün; 1475 sayılı İş Yasası’nda değiştirilmek istenen bu mücadelenin; işçinin insan olduğu iddiasıyla, sınıfın yürüttüğü mücadelenin yasalara geçmiş yanının ortadan kaldırılmasıdır. Ve mücadeleyi yeterince geriye ittiklerini düşündükleri için asgari ücreti, böyle insafsız bir düzeyde belirlemekte; “Bu asgari ücreti beğenmeyen çalışmasın, daha altında bile çalışmak isteyenler var” diye efelenmektedirler.
Ve asgari ücret, çoğu zaman sanılanın aksine sadece asgari ücretle çalışanların ücretlerini değil; sendikalı, toplusözleşmeyle ücret belirleyen örgütlü işçi kesimlerinin, devlet memurlarının ve özel sözleşmeyle çalışanların da ücretlerinin düzeyini belirlemektedir. Bu nedenledir ki; asgari ücretteki her düşüş, ortalama ücret ve maaşlarda da düşüş anlamına gelmektedir. Onun içindir ki; “Ben hiç sendikasız, asgari ücretli işçi çalıştırmıyorum” diyen patronlar da asgari ücret söz konusu olduğunda, bir sınıf bilinciyle davranıp; “en asgari ücrette” ısrar etmektedir.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
Söz-Öz
..........
Aydın Çubukçu
Pax Amerika
Bush, Filistin’de çözüm için Arafat’ın siyasi hayattan çekilmesi gerektiği yolundaki eski ve değişmeyen görüşünü, artık bir eylem planının parçası olarak açıkladı. “Filistin halkı teröre bulaşmamış önderler seçmeli” buyurdu.
Filistin’de “Arafatsız çözüm” düşüncesi aslında, Filistin halkının tümüyle bağımlı ve sindirilmiş bir halk haline getirilmesi için temizlenmesi gereken engelleri açıklıyor.
Arafat, yıllardır Filistin halkının özgürlük mücadelesinin simgesi olmuştur. Onun ulusal programı, çeşitli fraksiyonlar arasındaki çatışmaları bir ölçüde durduran, uzlaştıran bir rol oynamıştır. Kuşkusuz bu uzlaşmacı ve uzlaştırmacı siyaset, bölgedeki gerici devletlerin, emperyalistlerin bin bir oyunuyla iç içe olmasına yol açmış, Filistin davasının ayakta kalması uğruna, halkının gerçek, temel ve uzun vadeli çıkarlarını kimi zaman arka plana atmıştır. Bu oyalama ve zamana yayma taktiğinin, dünya çapında gevşek müttefiklerinin işine geldiği ve desteklendiği doğrudur, ama halkın kurtuluş mücadelesini geri çektiği de görülmüş, yaşanmıştır.
Şimdi, ABD acil ihtiyaçları dolayısıyla bu sündürme-germe taktiğinin sona erdirilmesini istiyor, bir an önce ehlileştirilmiş, bağımsızlık-özgürlük davasından vazgeçmiş bir Filistin yaratma zamanının geldiğine karar vermiş görünüyor. Arafatsız çözüm dedikleri şey, artık oyalanmaya tahammülü kalmamış emperyalist şeflerin istedikleri sonucu kesin olarak elde etme çözümüdür. Bu, İsrail planlarının tam uygulanması, işgal edilmiş bölgelerdeki yerleşim alanlarının korunması ve genişletilmesini kapsamakla kalmıyor; daha önemli olarak bölgedeki bütün Arap ve Müslüman halkların “ABD’siz çözüm olmaz, onun istemediği bir şey yapılamaz” fikrine teslim olmalarını sağlamak istiyor.
Filistin halkının mücadelesi, halkların kendi kaderlerine kendilerinin karar verecekleri bir siyasi çizgiyi temsil ediyordu. Yalnızca Filistin halkının özgürlüğünü ve bağımsızlığını temsil etmiyor, aynı zamanda bölgedeki bütün ezilen halkların çözüm arayışlarında örnek oluşturuyordu.
Geçmişte Roma İmparatorluğu, egemenliği altındaki bütün ülkeleri ve halkları, kendi siyasi koşullarını kabul etmeye zorlayarak, aralarındaki savaşlara da son vermiş, savaşma ve egemenlik hakkının yalnızca kendisine ait olduğunu kabul ettirmişti. Bu döneme “Roma Barışı” anlamına gelen “Pax Romana” denir. Günümüzde Amerika, “Pax Amerika” çağını ilan etmek için, bütün bölgesel çatışmalara, anlaşmazlıklara müdahale ediyor ve attığı her adımda kendi egemenliğini sağlamlaştırıyor. Filistin’de “Amerikan Barışı”, ömrünü halkına adamış bir mücadele adamının silinmesiyle gerçekleşecek. Arafat’sız çözüm, aynı zamanda mutlak olarak “Şaron’lu çözüm” anlamına da geldiği için, Filistin halkının silinmesine kapı açacaktır.
Şimdi Arafat’tan halkının bekledikleriyle, bölgedeki bütün halkların bekledikleri aynıdır: Roma İmparatorluğu’nun çözülmeye başlaması, Filistin’de İsa ile simgesini bulmuştu. ABD İmparatorluğu’nun bölgede atacağı her geri adım, dünya çapındaki egemenliğinin dayanaklarını sarsacaktır. Filistin, bugün de Pax Amerika’nın çözülmeye başladığı yer olabilir.
e-posta:
aydincubukcu@evrensel.net
Başa dön
Durum
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Türkiye ve Brezilya
Bugün Dünya Kupası’nda Türkiye ile Brezilya arasında yarı final maçı oynanacak. Her iki ülkede de hayat duracak, gözler, yürekler, beyinler TV’ye kilitlenecek. Bu maçtan galip çıkan taraf muhtemelen Dünya Kupası’nı kazanacak. Maç zorlu ve çetin geçecek. Her iki takım da kazanabilecek durumda. Bugün daha iyi organize olan, daha az hata yapan maçı alacak. Türkiye ve Brezilya’nın milli takımları sahada ter döküp maçı kazanmaya çalışırken, bu iki ülkenin üst düzey ekonomi bürokratları da aynı saatte olmasa bile, belki aynı gün odalarına kapanmış, emperyalizmin IMF eliyle dayattığı, her birisi halklara acı ve yoksulluktan başka bir şey getirmeyen bilmem hangi düzenleme için ter döküyor olacaklar. Sahadaki maçta hiç olmazsa iki takımdan birinin diğerine karşı kazanma şansı bulunuyor. Odalarda yapılan maçta ise iki ülkenin de hiç kazanma şansları bulunmuyor.
Gerçekten de bu iki ülkenin ekonomik sorunları ve dışa bağımlılıkları ortak özellikler gösteriyor. Türkiye IMF’ye en fazla borcu olan ülkeler arasında 18.6 milyar dolarla baş sırayı alırken, Brezilya’da 15.1 milyar dolarla hemen onun ardında yer alıyor. Rakamlar sizi yanıltmasın bunlar sadece IMF’ye olan borçlar. Yoksa genel borç durumu daha da vahim. Brezilya 237.9 milyar dolar dış, 370 milyar dolar iç borca sahip. Türkiye’nin durumu ise ekonomisinin genel büyüklüğü göz önüne alındığında ondan daha az vahim değil. 130 milyar doları aşan dış borç, 123 katrilyon iç borca sahip. Her iki ülkede de, nüfusun yüzde 20’sini geçen bir kitle aşırı yoksulluk altında yaşıyor.
Spor basını, kamuoyu, futbola yönlendirilmiş kitleler Dünya Kupası’nı kim kazanacak tartışmasında yoğunlaşmışken, dünya finans çevrelerinde Arjantin’in yanına hangi ülke gidecek, Türkiye mi, Brezilya mı tartışmaları yoğunlaşmış durumda. Şu sıralarda basından Brezilya’nın “yeniden krize girmemek için” IMF’den on milyar dolar daha borç istediği haberlerini okuyoruz. Türkiye ise her borç diliminde yeni ve ağır bir fatura ödemek zorunda kalıyor. Her borç dilimi işçilerin, emekçilerin, tüm ülke halkının sırtına vurulmuş ağır bir yük oluyor. Hani insan kaygıya kapılmıyor da değil. İstermisiniz kupayı kazanalım, tam sevincimizi yaşayamadan IMF ortaya çıksın ‘kupa sizin değil bizim, futbolcularınızın giydiği şortlara kadar her şeyin parasını biz verdik’ desin!
Derler mi, derler. Hani Irak’a saldırının nasıl yapılacağı üzerine tartışmalar yoğunlaşmışken, bir Amerikalı çıktı, “IMF Türkiye’yi bizim için satın aldı, mecburen bizim için savaşacaklar” dedi ya, işte onun gibi bir şey. Tabii aynı “tehlike” Brezilya için de bulunuyor. Bir yandan takımlar sahada birbirleriyle kıyasıya mücadele ederken ve yüzmilyonlar onları arkasında kenetlenmişken, diğer yandan bu yüzmilyonlar aynı ortak kaderi paylaşıyor, aynı yoksulluğu ve acıyı yaşıyorlar. Kupa sevinci birkaç gün sürecek, ama yaşamın acı gerçekleri onların peşini bırakmayacak, onları sürekli olarak gerçeğe çağıracak, bir an önce ayılın diyecek.
Elbette başka türlü olması mümkün değil. Asıl maç başka türlü oynanacak ve tribündeki, TV başındaki seyirciler sahaya inecek. Onları kurallara ve düzene uymaya davet eden hiçbir düdüğe itaat etmeyecekler, kalelerine gol atılmasına izin vermeyecekler. Elbette bütün bunların hayal olduğunu düşünenler çıkacaktır. Ancak kitlelerin ‘biz bütün dünyayı yendik, bir şu köhnemiş düzeni mi yenemeyeceğiz’ demeleri, belki bu gün olanaklı olmayacak ama ya yarın, ya daha sonrası! Başka türlü olsaydı dünya ileriye doğru gider miydi hiç?
Başa dön
Konum
..........
Çetin Diyar
Aydınların tutumu örnektir
Avrupa Birlikçiler (AB) ile “sözde AB karşıtları” arasında çekişme konularından biri olan, politik malzeme yapılan anadilde eğitim konusuyla ilgili önceki gün önemli ve örnek bir çağrı yapıldı. Önemli ve örnekti çünkü, “Anadil temel bir insan hakkıdır” başlığını taşıyan çağrı, kısır tartışmalardan, çekişmelerden, pazarlıklardan, şart koşmalardan uzak, doğrudan sorunun özüne değiniyordu. Yaklaşık 250 aydın, yazar ve sanatçı imzaladıkları dilekçeleri TBMM Dilekçe Komisyonu’na sunmak üzere kamuoyuna açtılar. Dilekçeye imza koyanlar arasında gazeteciler, sendikacılar, eğitim emekçileri, yayıncılar da var. Dilekçe metninde, “Türkler gibi Kürtler de, Anadolu uygarlığının bir unsurudur. Bu uygarlığın bir parçası olan Kürt dili ve kültürünün özgürlüğe kavuşması için, öğrenme ve öğretme hakkının tanınmasını, Kürtçe yazılı, sesli, görüntülü yayın yapılmasını, dilin ve kültürün bilimsel olarak gelişmesi açısından Kürt dil, tarih ve kültürünü inceleyecek herkes için, üniversite kapsamında Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün kurulabilmesinin olanaklarının sağlanmasını istiyoruz” deniliyor.
OLUMLU VE NET BİR TUTUM
Aydınlar imzaladıkları dilekçede, Kürt dili ve kültürünün geliştirilmesinin desteklenmesini, önünün açılmasını, Kürtçe eğitim olanaklarının sağlanmasını istemişlerdir ve bu şekilde bugün Kürtçe etrafında dönen tartışmalar içindeki en olumlu ve net tutumu sergilemişlerdir. Bu aynı zamanda, “Kürtçe belki özel ders olur belki denetimli, yayın 10 dakikayı geçmesin, Korsika modeli uygundur, Kürtçe olsun da alt yazısı Türkçe verilsin” gibi işi yokuşa süren, kendine dayanaklar arayan formüllere, bu formülleri öne sürenlere de bir yanıttır. Sınırlı, geri, dayatmacı, kısıtlayıcı Kürtçe tartışmaları arasından sıyrılarak böyle bir çıkışın yapılması ve sadece sözlü destek vermekle kalmayıp, dilekçe metnininin kamuyonun ilgisine sunulması bu sorunun çözümü için pazarlıkların yapılmasına gerek olmadığını da göstermiştir.
KÜRTLER MÜZAKERE TARİHLERİNİ BEKLEMEK İSTEMİYOR
Bugüne kadar sorunun muhatapları sürekli AB’cilerle “sözde AB karşıtları” gibi göründü. AB’ciler AB’ye giriş için kültürel ve demokratik haklarda iyileştirmeler yapılmasını, bu kapsamda Kürtçe eğitim ve yayın noktalarında adımlar atılmasını isterken, itiraz edenler “Bugün Kürtçe eğitim yarın toprak isterler” deyip anadilde eğitimi onaylamadıklarını belirttiler. Bu iki eğilim, bıktırıcı bir tarzda, döne döne yazıldı, çizildi, açıklandı. Taraflar hiç değişmedi. Ve oluşan hava en sonunda AB meselesine gelip tıkandı. AB’ye giriş isteniyorsa Kürtçe eğitim ve yayın kabul edilmeliydi, yoksa “Kürtler de kaderine küssün, yapacak başka bir şey yok” denildi. Bunun umutsuzluk, çıkmazdan kurtulmak için bekleme gibi bir durum yarattığı görülüyor. Halbuki, Kürtler yıllardır bastırılan, yasaklanan dillerini ve kültürlerini özgürce kullanmak, bunun çözümü için de AB müzakere tarihlerini beklemek istemiyorlar.
AB YA DA BAŞKA BİR PAZARLIĞA KONU YAPILAMAZ
İşte bu yüzden aydınların “Anadil temel bir insan hakkıdır” başlıklı imza dilekçeleri anlamlıdır. Aydınlar, anadilin temel bir insan hakkı olduğunu anlatırlarken, sorunun gerçek muhataplarına da dikkat çekmektedirler ve anadil gibi insan hayatını, gelişimini yakından ilgilendiren bir konunun, AB ya da başka bir şarta, pazarlığa bağlanamayacağını belirtmişlerdir.
Aydınların girişimi bir başka noktaya daha işaret etmektedir. Aydınlar, Kürtçe eğitim ve yayın konusunda en önemli unsurlardan biri olan dayanışma, sahip çıkma ve desteklemenin, halkların eşit, özgür ve gönüllü birliğini savunan herkesin bir görevi olduğunu yeniden hatırlatmışlar, bu soruna sahip çıkmanın demokrasiye sahip çıkmakla aynı anlama geleceğini vurgulamışlardır. Halkların kardeşliğine, birbirlerinin sorunları ve taleplerini desteklemeye, yürütmeye, sahiplenmeye en fazla ihtiyaç duyulan bir konuda yapılan bu girişimin yaygınlaşması ve büyüyerek gelişmesi mücadele tarihindeki yerini hak ettiği şekilde almasını sağlayacaktır.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
Avrupa Gerçeği
..........
Yücel Özdemir
Göç yolları
Almanya’da, Federal Konsey’in (Bundesrat) 22 Mart’ta tartışmalı bir şekilde onayladığı Göç Yasası, geçtiğimiz hafta içinde Cumhurbaşkanı Johannes Rau tarafından imzalanarak, 1 Ocak 2003’te yürürlüğe girmek üzere, şimdilik gerekli yerlere havale edildi. Şimdilik; çünkü Federal Konsey’de çoğunluk olan anamuhalefetteki muhafazakâr CDU/CSU, konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğini söylüyor. Eğer; Anayasa Mahkemesi, Federal Konsey’de yapılan oylamayı geçersiz ilan ederse o zaman her şey silbaştan...
Anayasa Mahkemesi’nin nasıl bir karar vereceği bir yana, anamuhalefet durumundaki CDU/CSU; göçü, dolayısıyla da ülkede yaşayan yabancıları, 22 Eylül’de yapılacak genel seçimler öncesinde seçim malzemesi yaparak, gündemde tutmayı ve bunun üzerinden oy kazanmayı hedefliyor.
Almanya’nın yurtdışından kalifiye işgücünü getirerek, ucuza çalıştırmasının önünü açan Göç Yasası, ülkede yaşayan 7.3 milyon yabancının uyumunu kolaylaştırmak yerine, kelimenin tam anlamıyla işi yokuşa sürüyor. Oturum izinleri iki gruba ayrılırken, göçmenlerin geldikleri ülkelerde bulunan çocuklarını yanlarına aldırma yaşı 16’dan 12’ye düşürüldü. Sığınmacıların başvuruları ise en kısa süre içinde karara bağlanacak. Başvuruları kabul edilenlerin durumu üç yıl daha denetim altında tutulacak, gerektiğinde verilen olumlu karar geriye alınabilecek... Benzer birçok olumsuz uygulama bulunuyor.
Bütün bunlara rağmen yasa ile Almanya’nın artık bir tabuyu kırarak, “göçmen ülkesi” olduğunu resmen kabul ettiği konusunda bolca yaygara koparılıyor. Göç Yasası’nın göçmenlere hangi türden yeni haklar getirdiği konusunda bir açıklaması olmayan şaşılar, yasanın imzalanmasını tek başına bir olumluluk olarak lanse ediyorlar. Ancak, yasanın kapağını açıp içeriğine bakma zahmetinde bile bulunmuyorlar.
Gerçek şu ki; Almanya’nın bir “göçmen ülkesi” olabilmesi için öncelikli olarak, bu ülkede 40-50 yıldır yaşayan göçmen işçilere ve onların çocuklarına her türden siyasal ve hukuksal eşitliği sağlamanın yollarını açması gerekiyor. Yeni durumla, yasalardan kaynaklanan her türden ayrımcılık kaldırılmadığı gibi, önümüzdeki eylül ayında yapılacak genel seçimlerde bu ülkede yaşayan milyonlarca “yabancı” bir kez daha, burjuva demokrasisinin temel ilkelerinden birisi olarak kabul edilen “seçme ve seçilme hakkı”ndan yine yararlanamayacak.
Tersine, gerici partiler tarafından, yabancı düşmanı kampanyalarla, seçimlere malzeme yapılacaklar.
Yabancı düşmanlığı ya da göçmen karşıtlığı üzerinden seçim propagandası yaparak iktidara gelmek, şu sıralar Avrupa ülkelerinde adeta moda gibi bir şey. Irkçı-faşist partilerin iktidar ortağı olduğu ya da oy patlaması yaptığı bütün ülkelerde, seçimler açık bir şekilde yabancıların sırtından sürdürüldü. Avusturya, İtalya, İspanya, Hollanda, Danimarka, Fransa gibi ülkelerdeki ırkçılığın yükseliş trendi, şimdi daha hassas olan Almanya’da sahnelenmek isteniyor.
Şimdilik tek umudumuz, Alman halkının büyük bir bölümünün yabancıların seçimlere malzeme yapılmaması konusunda takındığı açık tutum. Bu tutumun galip gelip gelmeyeceğini ise 22 Eylül günü açılacak sandıklar gösterecek.
Tesadüf bu ya; Rau’nun iki ayı aşkın bir süredir çekmecesinde beklettiği Göç Yasası’nı çıkarıp imzaladığı günün ertesinde Sevilla’da toplanan AB Zirvesi’nin temel konusunu da göçmenler ve sığınmacılar oluşturdu. Beklenildiği gibi, Almanya ve İngiltere’nin de yoğun baskısıyla, AB’nin duvarları yükseltilerek, adeta sığınmacılara karşı bir savaş başlatıldı. Gelecek kaçak sığınmacıları önleme adı altında alınan kararların sadece bundan sonra AB’ye gelmek isteyenlere karşı alındığını düşünmek yanılgıdır. İşin bir yönünü bu oluştururken, asıl yönünü ise şu anda AB içerisinde yaşayan yabancılara yönelik saldırılar oluşturuyor. Yerli ve yabancı emekçiler arasında düşmanlıkları körükleme üzerine sürdürülen çok kapsamlı saldırılar çerçevesinde, göçmen işçilerin var olan hakları da budanıyor. Bunu, genel olarak emekçilerin Avrupa’da mücadele ile kazandığı ekonomik ve demokratik haklara yönelik yapılan saldırılar çerçevesinde ele almak gerekiyor.
Yeni dönem, AB içinde sığınma yasalarını sertleştirilerek, sığınma hakkının kadükleştirilmesi gibi pek çok şeyi içeriyor. Elbette bu kapsamlı saldırının ilk hedefinde, başvuruları kabul edilmeyen sığınmacılar, “kağıtsızlar” olarak bilinen kaçaklar ve diğerleri yer alıyor. 1998 yılına ait verilere göre, AB’de toplam 3 milyon “kaçak” insan yaşıyor. Hiçbir oturum ve sosyal hakları olmayan bu insanlar farenin kediden kaçtığı gibi, polisten kaçıyorlar. İllegal bir hayatı sineye çekerek yaşamaya çalışıyorlar.
Sevilla’da AB sermayesi temsilcilerinin kaçak göçmenlere karşı her türden önlemin alınmasını kararlaştırdıkları saatlerde, tam da sözü edilen “kaçak sığınmacılar”dan 11’inin cesedinin Tunus sahillerine vurduğu haberi ajanslardan geçildi. 70 kişilik hurda bir gemiye 120 kişi binerek Avrupa’ya doğru “umuda yolculuğa” çıkarken, az daha hepsi canından oluyordu. Cesedi sahile vuran 11 kişinin Nijerya, Mali gibi yoksul ülkelerden geldiği haber veriliyordu.
Avrupa sermayesinin göç yollarını polisiye önlemlerle kapama konusundaki ısrarı, daha çok yoksul insanın cesedinin sahillere vuracağını gösteriyor.
Kapatılan her göç yolu, daha çok ölüm demek. Ve Avrupa bunun bilincinde. Bu tutum, insanlık düşmanı, “dirisi değil, ölüsü gelsin” politikasından başka bir şey değil.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
İnsan ve Spor
..........
Hakan Keysan
Hem kupa hem Avrupa Birliği
Solcularla sağcıları kent sokaklarında yan yana getiren bir toplumsal deşarj aracıyla karşı karşıyayız. Saçını ve yüzünü boyayıp bayrağını kapan her Türk vatandaşı soluğu sokakta aldı. Türkiye’nin siyaset tarihinde hiçbir konuda yan yana gelemeyen MHP ve İşçi Partisi sempatizanları bile omuz omuza sokaklarda buluştu. ‘En büyük Türkiye’ sloganları eşliğinde, ‘vatanın birliği ve bütünlüğü’ futbol üzerinden sağlanmış oldu. Kutlamaların coşkusu içinde, normal şartlarda küfür ve temiz bir Osmanlı sopası ile karşılık görecek gençlerin çılgınca sokaklarda öpüşmeleri, şimdi Avrupa Birliği’ne giriş anlamında çağı yakalamışlık olarak sunuluyor. Nihayetinde futbol sayesinde ülkece ‘bütünleşip’, “Türk’ün gücünü” dünya aleme duyurduk ya!.. Ne ala.
Trajedi devam ediyor. Dünya basını kalemlerinin ucunu ülkemize doğrulttu. “Yarı final, kriz içindeki Türkiye’ye iyi geldi” türünden yorumlar yapılıyor. Üstelik il emniyet müdürleri, güven içinde ‘eğlenebilmemiz’ için gerekli tedbirleri alın emri vermiş memurlara... Bunun için şarjör boşaltmak, kornayla kulak tırmalayan gürültüler çıkarmak, maytap patlatmak, sürat denemelerinde bulunmak ve daha bilimum rahatsızlık verici eylemler sergilemek serbest. Belediye bandoları bu karnavala marşlar çalarak katılıyor. Akşam da havai fişek gösterisi...
Olayın Haluk Ulusoy tarafındaki kısmı daha komik. Her fırsatta Tanrı’ya şükretmekten geri durmayan Ulusoy, vatan-millet edebiyatı yaparak milli takım antrenör ve futbolcularına adeta tapmamızı istiyor. “Onlara ne versek bu ‘zafer’in karşılığını ödeyemeyiz” diyor. Biz yine de Milli Takım için gerekirse kanlarını bile akıtmaktan geri durmayacak olan cengaver futbolcularımızın yarı final primlerini tekrar hatırlayalım: Futbol Federasyonu eğer arttırmazsa çeyrek final primini 200’er bin dolar olarak açıkladı. Federasyon başkanının babası Saffet Ulusoy ise holding olarak 300’er bin dolar prim vereceğini açıklamış. Giderek daha da artacağa benzeyen bu primlere, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise, birer daire verme vaadiyle katılıyor.
Bu primlerin içeriğini bilemiyoruz. Ama ülke bir kriz ortamında ayakta durmaya çalışır, aç ve açıkta kalan insan sayısı her geçen gün artarken, böylesi prim vaadlerine şaşırmamak elde değil. Sağcısıyla, solcusuyla bizleri sokaklarda birarada tutan bu futbol rüyası daha ne kadar sürebilir?
Kendi benzin istasyonlarını, kendi cep telefonlarını, kendi boyalarını tercih etmemiz için Milli Takım’ı da malzeme ettikleri reklamlarla insanların beynini yıkayanların, Milli Takım’ın başarısı ile kamufle ettikleri sömürülerini biraz daha katmerlendirmek üzere yeni yeni tezgahlar düzenleyenlerin, ülkelerini, paradan daha çok sevdiklerine inanmak mümkün mü?
Dünya Kupası’nda yarı finale yükselmek, ülkemiz futbolu için gerçekten çok önemli bir başarı. Biz de “altın gol”den sonra arkadaşlarımıza sarılıp sevincimizi paylaştık. Ama 6. kattaki balkona çıkma cesaretini gösteremedi hiçbirimiz. Burası OHAL bölgesi de değildi üstelik. Hemen alt katımızdaki bir “taraftar” şarjörünü boşaltarak bizlere ‘’sevinme’’ dersi verdi. Medyadan, yarı finale yükselme sevinciyle arabasını yakanlar olduğunu da öğrendik. İnsan ister istemez üzülüyor. Zaten medya, insanların tam da böyle sevinmesi için gerekli bütün provakasyonu yaratıyor.
Televizyona taşınan bu futbolla bizlere iki acı gerçek dayatılıyor sonuç itibariyle. Birincisi, sporu yapmamız değil, onu izlememiz. İkincisi de oluşturdukları futbol kültürüyle, reklamlarda sundukları ürünlere müşteri olmamız isteniyor. İnsanlar, televizyondan yansıyan kupa görüntülerinin, sonuçta sadece futbol oyununun bir parçası olduğu gerçeğinden uzaklaştırılıyor.
Peki ya bugün finale yükselirsek... Ya da kupayı kazanırsak... Eğer bu gerçekleşirse, kupayı saklayacak bir Türkiye bulamayabiliriz. Çünkü biz özümüze kutsal futbol görüntülerini alıp ona tavaf ederken; arkamızda yeni zamlar, AB pazarlıkları , IMF’nin dayattığı ülkenin satışı sözleşmeleri, özelleştirmeler ve yoksulluk daha hızlı yayılıyor. Demokrasi ve düşünce özgürlüğü eskisinden de gerilere düşürülüyor.
Son soru: Demokrasi, ekonomi ve toplumsal refah geriledikçe neden futbolda ilerleme yaşıyoruz? Bunu daha sonra irdeleyelim; hele şu maçlar bir tamamlansın!..
Başa dön
Bizim Gözümüzle
Sosyal ‘güvenli’ çalışma
Her ne kadar kadınların çalışma hakkı ve çalışma şartları bakımından eşit istihdam olanaklarına tabi olacakları Anayasada düzenlenerek gücvence altına alınmışsa da, bunun da bir çok hak gibi kağıt üzerinde kaldığını görüyoruz. Kadınların çalışma hayatına katılım oranı hâlâ düşüktür. Kadınlar hâlâ eşit işe, eşit ücret alamıyor. Bir çok kadın ücretsiz aile işçisi, ev emekçisi olarak çalışıyor.
Tüm bu olumsuzluklarla birlikte, yapılan araştırmalar gösteriyor ki, kadınların büyük bir çoğunluğu bir sosyal güvenlikten yoksun bulunuyor. Kadın işgücünün sadece yüzde 22.4’ü aktif sigortalı olarak bir sosyal güvenlik kapsamı içinde yer alıyor. Türkiye’de kadınların en büyük kesimini oluşturan ev emekçisi kadınlar doğrudan bir sosyal güvenlik ağından yoksun bulunuyor. Ancak, eşleri ya da ailesi sigortalı ise sigortadan yararlanabiliyor.
Sözde işsiz kalanlara bir güvence olarak düzenlenen işsizlik sigortası da bu güvenceyi sağlayacak nitelikte değil. Ev kadınlarını, tarımda ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadınları, ev işlerinde çalışan kadınları kapsamıyor. Yine, çocuklarına bakmak, eğitimleri ile ilgilenmek veya ailedeki hasta, sakat biri ile ilgilenebilmek gibi nedenlerle kadının çalışma hayatının kesintiye uğraması durumunda, buna uygun düzenlemeler getirmiyor.
Emekçilerin verdiği sayısız mücadelelerin ürünlerinden biri olan sosyal güvenlik hakları uygulanan politikalar ile ciddi bir tehdit altına girdi.
Özelleştirme, ekonomik hayatta kuralsızlaştırma, esnekleştirme, sosyal güvenlik kuruluşlarının zayıflatılması, sosyal yardımların kısıtlanması, emeklilik yaşının yükseltilmesi, eğitim, sağlık hizmetlerinin kısılması vs... gibi bir bütün oluşturan uygulamalar, tüm çalışanların haklarına saldırı niteliği taşıyor.
Tüm emekçilerin temel kazanımlarını tehlikeye sokan ve köklü bir geriye gidişi dayatan bir süreç yaşanıyor. Ve bu, hazırlanan İş Kanunu taslağı ile açıkça kendini belli ediyor. Bundan zarar gören/görecek olan tüm emekçilerin, emekçi kadınların bilinçli ve bilinçlendikçe daha da dirençli bir mücadele ile bu gidişi tersine çevirmeleri gerekiyor...
e-posta:
kadin@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net