www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Konum
____
Çetin Diyar
OHAL’in kaldırılması için
Ufuk
____
Fatih Polat
Doğru strateji, sağlam zemin
Yaşamanın Yedi Rengi Var
____
Gülsüm Cengiz
Ehliyetiniz lütfen!
Güncel
____
Kamil Tekin Sürek
Binbaşı neden öldü?
Fransa Notları
____
Yıldız Eren
Patronların seçimlere ‘müdahale hakkı’
Konum
..........
Çetin Diyar
OHAL’in kaldırılması için
Emeğin Partisi Diyarbakır İl Örgütü, OHAL’in kaldırılması için başlattığı imza kampanyasıyla önemli ihtiyaç ve gerçekleri yeniden hatırlattı. Öncelikle bu kampanya OHAL’in sürdüğünü ve tekrar tekrar uzatılarak halkın önünde nasıl büyük bir engel oluşturduğunu gösterdi. OHAL’in sürdüğünü gösterdi, çünkü neredeyse kanıksanır bir hal alan, başka “büyük işlerle” uğraşmaktan OHAL’in kaldırılıp kaldırılmasının önemini “es” geçen siyasi partileri, sendikaları, sendikaları ve kitle örgütlerini uyandırdı. EMEP heyetinin, imza kampanyası için destek istediği her kurumun OHAL’in gereksizliği ve özgürlükler önünde kısıtlayıcı bir uygulama olduğu noktasında hemfikir olması bunu kanıtlayıcı bir gelişme olarak ele alınabilir.
OHAL’E KARŞI MUHALEFET CEPHESİ GENİŞ
Ama, EMEP’in başlatmış olduğu bu kampanya bölge koşullarının ayrı bir önemi olduğunu göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Hükümet ortağı olan ya da Meclis’te muhalefet partisi olarak gözüken ama iş OHAL’in uzatılmasının onaylanmasına gelince parmak kaldırmaktan geri durmayan partilerin Diyarbakır örgütleri OHAL’e karşı olduklarını açıklayıp, metne imzalarını sundular. Yalnızca ANAP, DYP, Saadet Partisi ve AKP’nin Diyarbakır başkanları değil, patron örgütlerinin başkanları da OHAL’in kaldırılması için açılan imza kampanyasını destekleyip bu uygulama altında yaşamak istemediklerini ilan ettiler. Buna Diyarbakır’daki sendikaların ve kitle örgütlerinin de olumlu tutumları eklendiğinde karşımıza OHAL’in kaldırılması için verilecek mücadelede parçalanmamış, bütünlüklü bir muhalefetin oluştuğu çıkmaktadır. Demek ki, OHAL, Meclis’in onayladığının aksine hiç de gerekli olmayan, bölgedeki ekonomik, politik ve sosyal gelişmeyi engelleyen bir duvardır. Ve kaldırılmasına destek verecek, cephesi geniş bir mücadele alanı bulunmaktadır.
EYLEMLERİN ETKİLİ OLMASI ÇALIŞMAYA BAĞLI
Evrensel gazetesinde bu kampanya ile yer alan haberlerin bir diğer önemli ayrıntısı ise, imza atanların ve özellikle de sendikalar ile kitle örgütlerinin kampanyanın genişletilmesi, geliştirilmesi ve daha etkili eylemlerle sürdürülmesini “istemeleridir”. Etkinliklerin cephesinin genişlemesi için bir sorun yoktur. Çünkü, Emeğin Partisi, zaten bu kampanyanın “dar” bir çerçevede kalmamasını hedeflediğini ve “grup” çıkarını gözetmediğini yaptığı ziyaretler ve beklediği destekle göstermiştir. Eğer sorun ve yapılacak iş, geliştirme ve de daha etkili eylemlere kalıyorsa, bunun için imza verenlerin de harekete geçmeleri gerekmektedir. Etki edebilecek dinamikleri mücadeleye sevk edebilecek kapasiteleri bulunan siyasi partiler, sendikalar ve kitle örgütlerinin etkili olma istekleri ancak böyle karşılanabilir. Kampanyanın OHAL’in kaldırılmasını talep etmenin sözle ifade edilmesinin dışına çıkartacak bir gelişmenin önemli adımı olduğunu düşünülürse, bunun bir devamlılık göstermesi gerektiği daha fazla anlaşılır olmaktadır.
OHAL DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK SORUNUDUR
Diyarbakır’dan başlayan imza kampanyası ve OHAL’in kaldırılmasının başka etkinliklerle sürdürülmesi sorunu Meclis’e havale eden anlayışı yıkması bakımından da örnektir. “Meclis nasılsa onaylıyor, yapacak bir şey yok”, “Belki AB’ye girersek kaldırırlar”, “Önce şunu bir kabul ettirelim, o zaman kendiliğinden OHAL kalkar” gibi beklentici, umutsuz ve hiçbir şey yapmamanın açıklamasını yapanların öne sürdürdükleri bahanelerin de boşa çıkarılması bakımından OHAL’in kaldırılması için verilecek somut mücadeleler önem taşımaktadır. Ama, OHAL’in kaldırılmasını bir demokrasi ve özgürlük sorunu olarak gören her çevrenin bu mücadeleye destek vermesi, katılması ve hatta sürdürmesi gerekiyor. OHAL’in kalkması için verilen mücadelenin sadece OHAL kapsamında olan yerlere ve bölgeye bırakılmaması, Batı’dan da çeşitli etkinlik ve kampanyalarla desteklenmesi mücadeleyi hem genişletecek hem de kolaylaştıracaktır.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
Ufuk
..........
Fatih Polat
Doğru strateji, sağlam zemin
Türkiye yönetenlerinin ve onların askeri, siyasal seçkinlerinin “küçük Amerika” olma hayali her alandaki tutumlarına yansıyor. Bunun en son örneklerinden birisini de, askerlerin başını çektiği strateji üretme merkezleri oluşturuyor.
ABD yönetiminin dünya siyasetinin belirlenmesinde, Pentagon’dan emekli generaller ve eski CIA şefleri, CIA’nın Ortadoğu uzmanları, ABD’nin çeşitli ülkerde büyükelçilik yapmış olan bürokratlarından oluşan düşünce kuruluşlarının, strateji üretme merkezlerinin (think-tank) rolü biliniyor. Merkezi Washington’da bulunan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi (CSIS), Washington Enstitüsü ve Rand Enstitüsü’nün Beyaz Saray’ın politikalarının belirlenmesindeki rolü azımsanmayacak boyutlardadır. Dünyanın çeşitli bölgelerine düzenlenen ABD saldırılarının ince planları, bu enstitülerin masalarında hazırlanarak Beyaz Saray’a servis yapılıyor.
Son dönemde bu eğilim Türkiye’de de hızla gelişmeye başladı. Genelkurmay’ın SAREM (Stratejik Araştırmalar ve Etüd Merkezi)’nden sonra emekli orgeneral Süreyya Yüksel, emekli orgeneral Nahit Özgür, emekli orgeneral Ahmet Çörekçi, emekli korgeneral Hasan Sağlam ve emekli tümamiral Sezai Orkunt ‘Ortadoğu ve Balkan İnceleme Vakfı’ (OBİV) içinde, bir grup emekli diplomat ile ‘Dış Politika Savunma Grubu’nu (DPSG) oluşturuyorlar.
Askeri erkanın politikaya yön verme, bu konuda kendisine düzenleyici bir misyon biçme tutumunun basındaki normalleştiricilerinden birisi olan Mehmet Ali Kışlalı, geçtiğimiz Salı günü yayımlanan Radikal’deki köşesinde DPSG’nin, ABD’nin neden Irak’a müdahaleye hazırlandığı konusunda araştırma yaptığını aktarmış. Kışlalı, yazısını “güvenlik” konulu bu türden araştırmaları özendirmek gerektiğini söyleyerek bitiriyor.
Kışlalı’nın bu “özendirme” önerisi ile ilgili olarak öncelikle belirtilmesi gereken şey, en sıradan demokrasi ilkeleri bakımından bile böylesi bir özendirmenin kabul edilemeyeceğidir. Askeri stratejistlerin ülkenin rotasını belirleyecek politika konularında böylesi etkin bir rol üstlenmelerini savunmak “kışlalı” bir zihniyettir ve demokrasilerde yeri olamaz. Ayrıca Türkiye’de böylesi strateji kurumlarının tümünün, kendilerini genel olarak ABD’nin bölge politikasına dayandırdığını, onu karşısına alan bir öneri getirmediğini de hatırlatmak gerekir. Yani Türkiye’de emekli olsun olmasın askeri strateji kurumlarının önerileri, aslında ABD’deki benzeri kurumların Türkiye’ye çizdiği misyonu içselleştiren ve Türkiye’nin çıkarlarını ABD’nin bölge çıkarları içinde eriten öneriler olmanın bir adım ötesine geçemiyorlar.
Örneğin, tüm işaretlerin İsrail’in sorumlu olduğunu gösterdiği, Türk binbaşısının Filistin’de öldürülmesi karşısında, Filistin, öldürülen Türk binbaşısına sahip çıkarken, ABD politikalarının bir gereği olarak İsrail’le “stratejik müttefik”lik ilişkisi içinde bulunan Türkiye yönetenlerinin sahip çıkmaması karşısında yukarıda sözü edilen, askeri strateji kurumları nasıl bir tepki verebilecektir? Bu konuda İsrail’i karşılarına alan bir tutum gösterme yeteneğine sahip olduklarını hiç sanmıyoruz. Çünkü böylesi bir zeminden tamamen uzaklar.
Son olarak çokça tartışılan MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılıç’ın, “AB’ye karşı, ABD’yi göz ardı etmeden, Rusya ve Çin’i de kapsayan bir eksen” önerisi de yine kendisini bir yerlere yaslayan bir öneriydi ve bağımsız dış politika tercihleri açısından ciddiye alınır bir özellik taşımıyordu.
Politikanın temel bir kuralıdır, dayandığınız ilişkiler, sizin ortaya koyduğunuz stratejilere de rengini verir. Onun için öncelikle sağlam bir ilişkiler zemininde bulunmanız gerekir.
Bu aslında tüm insan ilişkileri açısından da geçerli bir kural değil midir? Bir insan, “hayatımda hiçbir şey iyi gitmiyor” dediğinde, bunun kaynağını, içinde bulunduğu ilişkiler zemininde aramazsa, bulunduğu zeminin yamukluğunu da fark edemeyecektir. Sonuçta yamuğun da bir yüzeyi vardır ve o yüzey ancak sağlam bir zeminden bakıldığında, yamuk bir yüzey olarak fark edilebilir. Sağlıklı bir zeminden bakmadığı için bunu fark edemeyen bir kişi, eğer bir de sağlam bir iradeye sahip değilse, o zaman, -örneğin burada yapıldığı gibi- kendisine yapılan uyarıya da fevri ve tepkisel bir yanıt verecektir. Ama toplumsal ilişkilerin doğal yasası bize, kişilerin tepkisel tutumlarla değil, sağlam bir değişme iradesi ile gelişebileceği söyler.
Politikada da doğru ve onurlu sonuçlara ulaşabilmek için, önce sağlam bir zeminde durmak, stratejilerimizi de böylesi bir zemin üzerine inşa etmek bir önkoşuldur.
e-posta:
polat@evrensel.net
Başa dön
Yaşamanın Yedi Rengi Var
..........
Gülsüm Cengiz
Ehliyetiniz lütfen!
Evimize yeni bir eşya aldığımızda seviniriz ve aldığımız eşyayı kullanmak için sabırsızlanırız. Bu bir dikiş ya da bulaşık makinesi, mutfak robotu ya da bilgisayar olabilir. Hepsinin kutusundan bir kullanma kılavuzu ve belirli bir süreyi kapsayan garanti belgesi çıkar. Ondan uzun bir süre yararlanabilmek için, kullanma kılavuzunu iyice incelemeden yeni aldığımız eşyayı kullanmayız. Yanlış bir düğmeye basıp makinemizi bozmamak için.
Elimize para geçip kendimize bir araba aldığımızda, sevinçten uçarız. Artık ayağımızı yerden kesecek dört tekerlekli bir aracımız olmuştur. Onu kullanmak için de sabırsızlanırız. Ne var ki, bir araba alır almaz direksiyona geçip yola çıkamayız. Çünkü, kendimizin ya da başkasının olsun, bir arabayı sürebilmek için sürücü ehliyeti almamız gerekir. Sürücü ehliyeti almanın yolu da; bu konuda yazılmış kitapları okuyup gerekli pratiği yaptıktan sonra sınava girerek başarmaktan geçer. Eğer nasıl kullanıldığı bilmeden direksiyonun başına geçip yola çıkarsak; birine çarpmak ya da karşıdan gelen başka bir araca çarpıp kaza yapmak gibi tehlikelerle karşılaşacağımızı biliriz. Biz bilmesek de yasalar bunu anımsatır. Kent içi trafiğinde ya da otoyollarda trafik polisleri bizi durdurup sorarlar: Ehliyetiniz lütfen! Bu sorunun anlamı şudur: Bu aracı kullanmak ve trafik kurallarını öğrenmek için kitap okudunuz mu? Gerekli belgeyi alabilmek için dersinize çalıştınız mı?
Beklemediğiniz yer ya da zamanda bu soruyla karşılaşacağımızı bildiğimiz için ehliyetsiz direksiyona geçmeyiz; yeni aldığımız araca, kullanma kılavuzunu okumadan el sürmeyiz. Yaşam da uzun bir yoldur. İnişli çıkışlı olan bu yolun dönemeçleri, kavşakları ve sapakları vardır. Bu yolda güçlükle karşılaşmamak için; çocukluktan başlayarak eğitim almamız gerektiğini biliriz. Okullar, kurslar bitirip, diplomalar, belgeler alırız. Bilgimizin kanıtıdır bu belgeler ve diplomalar.
Yaşam yolundaki en önemli adımlardan biri yaşamımızı başka bir insanla birleştirmek olan evlenmek ise, ötekisi de anne baba olmaktır. Çocuk sahibi olacağını öğrenmek, yeni evli çiftleri ve çevresindekileri bir başka mutlu eder. Yaşlılar, evlatlarının “mürüvvetini” görecekleri, yeni evliler ise dünyaya getirecekleri çocuğun heyecanıyla mutludurlar. İşte bu andan sonra hızlı bir hazırlık ve bekleyiş dönemi başlar. Dünyaya gelecek bebek için giysiler, eşyalar hazırlanır. Doktora gidip sağlık denetimleri yaptırılır.
Şimdi burada şu can alıcı soruyu sormak istiyorum: Peki kaç ana baba adayı, çocuk eğitimi ve yetiştirilmesi konusunda kendisini eğitmek gereksinimi duyar? Kaç ana babanın, herhangi bir eşya ya da arabadan çok daha değerli ve önemli olan “insan” yetiştirme konusunda ehliyeti vardır?
Bebek dünyaya geldiğinde, kundağında bir kullanma klavuzu bulunmadığına göre; kendini konuda eğitmemiş annenin, annesinden, ninesinden gördüğü yöntemlere başvurması kaçınılmazdır. Aynı durumdaki babanın tutumu da babasından, dedesinden gördüğü biçimdedir. Bu bir genellemedir. Ancak, ne yazık ki, yaygın uygulama budur. Gerçi, kimi ana baba adaylarının, çocuk bakımıyla ilgili bazı kitaplar okuduklarını biliyoruz. Ancak bu sayı sınırlıdır. Üstelik, çocuk birkaç yılı ardında bırakıp yaşam yolunda yürümeye başladığında; bebek bakımı ve beslenmesi çocuk hastalıkları vb. bilgiler veren kitaplar bir yana bırakılır. Çocuklar yaygın olarak; “anadan, atadan” kalma yöntemlerle eğitilmeye çalışılır. Oysa çocuğun yaşam yolunda yürüyebilmesi, beden ve ruh sağlınının zarar görmemesi için, yaşlara göre değişen dönemsel özelliklerin, psikolojik, pedagojik gereksinimlerinin bilinmesi gerekir. Bu özellik ya da gereksinimler okul öncesi, ilköğretim çağı ve ergenlik dönemlerinde farklılıklar gösterirler.
Burada sözü fazla uzatmadan, ancak kendisini bu konuda eğitip bilgili kılan ana babaların; çocuklarının doğru eğitilmesine ve toplumsal yaşama sağlıklı bireyler olarak katılmasına yardımcı olabileceğini söylemek zorundayım. Ana baba olarak kendimizi eğitmenin birçok yolu vardır; bu konuda yazılmış kitapları okumak, toplantılara katılmak, uzman kişi ya da kurumların danışmanlığına başvurmak
bunlardan bazılarıdır. Ama en önce okumak, okumak, okumak!
e-posta:
gulsum@evrensel.net
Başa dön
Güncel
..........
Kamil Tekin Sürek
Binbaşı neden öldü?
Binbaşı Cengiz Toytunç Batı Şeria’nın El Halil kentinde önceki gün öldürüldü. İsrail ve Filistin yetkilileri cinayetin sorumluluğunu birbirlerinin üstüne atıyor. Büyük ihtimalle, cinayeti kimin işlediği adli bir soruşturma ile ortaya çıkarılamayacak. Savaş durumunda böyle bir soruşturmanın yapılması mümkün görülmüyor.
Her cinayette olduğu gibi, böyle bir cinayetten kimin yararı var sorusu üzerine fikir yürütülebilir. İlk önce, cinayeti işleyen kişinin bilinçsizce, ne yaptığını bilmeden böyle bir eylemi yaptığını düşünmek olanaksız. Cinayeti işleyen kişi Filistin polisi üniforması taşıyor ve kalaşnikof silah taşıyor. Binbaşı ve diğer askerlerin bulunduğu araç Uluslararası Gözlem Gücü’ne ait bir araç. Aracın üzerinde yazı ve işaretler var. Beyaza boyanmış. Ve, muhtemeldir ki, El Halil kentinde bu aracın Uluslararası Gözlem Gücü’ne ait olduğunu herkes biliyor.
Filistinlilerin böyle bir araca ateş açması ve içindeki Uluslararası Güç personelini öldürmesinin Filistinlilere bir yararı olur mu? Bilindiği gibi, Filistinliler İsrail silahlı gücü karşısında çok zayıf durumda. Bu yüzden Filistinlilerin İsrail saldırganlarını geri püskürtmek, davalarını kazanmak için uluslararası desteğe çok fazla ihtiyacı var. Filistinliler için uluslararası ilişkiler, uluslararası destek sağlama çabası belki de silahlı mücadeleden daha önemli. Filistinlilerin Uluslararası Gözlem Gücü’ne saldırması ve bu güce bağlı askerleri öldürmesi uluslararası ilişkilerini bozabilir, bu alanda desteği azaltabilir, Filistin aleyhine bir kamuoyu oluşmasına ya da en azından Filistin Davası’na olan sempatinin azalmasına yol açabilir. Kısacası, bir Filistinlinin böyle bir saldırıyı gerçekleştirmesi, Filistin Davası’na ihanet etmektir.
Olayı İsrail açısından değerlendirdiğimiz de ise: İsrail, Filistin’e karşı yürüttüğü ırkçı, faşist saldırıda Ortadoğu ve Dünya halkları nezdinde tecrit olmuş durumdadır. İsrail’in en büyük destekçisi ABD ve Türkiye egemen güçleridir. Uluslarası Gözlem Gücü’ne Filistinliler yapmış gibi gösterip saldırı düzenlemek Israil’in çok işine yarar. Böyle bir saldırı ile, Filistinlileri Dünya halklarına gözü dönmüş saldırganlar olarak göstermeyi amaçlayabilir. Dünya halklarının Filistinlilere desteği ve sempatisinin azaltılmasını hedefleyebilir, Uluslararası Gözlem Gücü’nün çalışmasını pasifize edebilir ve böylece İsrail’in katliamlarında daha rahat davranmasına olanak sağlanabilir. Türkiye egemen güçlerinin İsrail ile işbirliğine rağmen, Filistinlilere sempatisini sürdürmekte olan Türkiye Halkının kafasının karıştırılması ve egemen güçlerin İsrail’i destekleme politikasına taraftar kazanması planlanabilir.
Yukarıdakilere benzer soru ve cevaplar çoğaltılabilir. Ama, özetle El Halil kentinde işlenen cinayetten Filistin hiçbir yarar sağlayamaz. Aksine, İsrail böyle bir cinayetle bir takım avantaj hesapları yapmış olabilir. Üstelik, İsrail’in ve gizli servisi MOSSAD’ın bu tür binlerce eylemi bilinmektedir.
Tabii, bizim açımızdan bu cinayetle ilgili önemli bir soru daha var. Binbaşı Cengiz Toytunç’un orada ne işi vardı? Binbaşı Toytunç gibi binlerce Türkiyeli asker ve subay niçin Afganistan’da, Somali’de, Filistin’de, Kosova’da ve daha başka yerlerde görev yapıyor? Bu görev ne görevidir? Türkiyeli askerlerin ülke toprakları dışında bulunmasının Türkiye halkına ne gibi bir yararı vardır? Bu askerler “Yurtta sulh, cihanda sulh” politikası gereği mi ülke toprakları dışında görev yapıyor, ölüyor? Soros’un İstanbul’daki bir toplantıda söylediği, “Türkiye’nin pazarlayabileceği tek malı askeri gücüdür” sözünün Türkiyeli askerlerin ülke dışı görevleriyle ilişkisi var mıdır?
Şimdi, hükümet binbaşı için görkemli törenler düzenleyecek, hamasi sözler edilecek. Hükümet borozanı basın günlerce birinci sayfalarından ve ilk haber olarak televizyonlardan binbaşının öldürülmesi olayını istismar edecek. Fakat, ne hükümet, ne de borazanı basın, “Binbaşı’nın orada işi neydi?” sorusunu tartışmayacak.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
Fransa Notları
..........
Yıldız Eren
Patronların seçimlere ‘müdahale hakkı’
İleri kapitalist ülkelerin burjuva demokrasilerindeki yerleşik kurallara göre, ülkeyi gerçekte yöneten, sermaye ve üretim araçlarının sahibi sınıf, perde arkasında durmayı yeğler. Daha doğrusu bu durum, bir tercih de değil, adeta kapitalizmin ömrünü uzun tutabilmek için bir zorunluluktur.
Zira toplumun emekçi sınıfları, alt tabakalar, ülkeyi gerçekte yönetenin, kendilerini fabrikada sömüren sermaye sahipleri olduğunu anlarlarsa, sınıflar arasında çatışma ve savaş kaçınılmazlaşır. Burjuva demokrasisi; alt tabakaların gözüne perde çekmek, insanların kendi kendilerini demokratik koşullarda oluşturulmuş ve seçilmiş kurumlar vasıtasıyla yönettikleri yanılsamasını yaratmak üzerine kuruludur.
Bütün bunlar, bilinen olgulardır ve temelden değiştiğine dair bir veri de henüz yoktur.
Ancak, bir süreden beri, daha doğrusu kapitalizmin karşıtı ve alternatifi toplumsal sistemin yenilgiye uğratıldığı ve mezara gömüldüğünün zannedildiği dönemden beri, kapitalistlerin eli daha serbest, dili daha arı olmaya başladı. Sınıf egemenliklerini biraz daha açıktan ve hakedilmiş, kazanılmış bir hak olarak iddia etmeye, sahiplenmeye başladılar.
Fransa büyük patronlar kuruluşu MEDEF (Türkiye’deki TÜSIAD’a eşdeğer), bu yeni eğilime uyarak, önümüzdeki haftalarda yapılacak cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine “müdahale hakkını” kullanmaya karar vermiş bulunuyor. Zaten MEDEF, 300 yıllık Wendel hanedanının mirasçısı Baron Antoine Seilliere yönetimine geçtiğinden beri, açıktan bir politik parti gibi çalışıyor ve tutum takınıyor. (Böyle olmasının tek nedeni, başkanının kimliği değil kuşkusuz. Esasta ulusal ve uluslararası koşullar ve bir de “çoğulcu sol hükümet” karşısında politika yapacak sağcı bir muhalefet partisinin olmayışındandır.) Her önemli meselede emekçilere (ve bazen de haftalık 35 saat çalışma yasası esnasında olduğu gibi ‘solcu hükümete’ de) karşı açıktan, saldırgan ve küstahça tutum almaya başladı MEDEF. Hükümetle ve hükümetin bakanlarıyla 35 saat yasası yüzünden çatışmaya giren Seilliere, ilk defa patronlara sokakta ve salonlarda eylem yaptıracak kadar ileri gitti.
Şimdi bu politizasyon, seçimler dolayısıyla devam ediyor. MEDEF başkanı üç ay kadar önce Le Monde gazetesine yazdığı makalede, patronlar için “müdahale hakkı” talep etmiş ve seçim kampanyasına bu çerçevede aktif olarak katılacaklarını belirtmişti. Aynı yazıda, adaylar için bir taslak program da sunulmuş ve “gereğinin yapılıp yapılmadığı takip edilecek” denmişti. Seçimlere birkaç hafta kala, yine aynı Seilliere, kampanyanın degerlendirmesini yaptı, adaylara eleştiri yöneltti. 25 Mart Pazartesi günü yaptığı basın toplantısında görüşlerini açıklayan MEDEF Başkanı; “herhangi bir adaya destek çağrısı yapmadıklarını, ama adayların programlarını dikkatle izlediklerini” belirtti: “Sağcı ya da solcu olması farketmez, bizim ihtiyacımız olan hükümet, memleketi yönetmeyi bilen hükümettir. Raporlar yayınlama dönemi bitti, şimdi reformlara girişme zamanıdır.”
“Reform” sözcüğünün, patronların ağzında ne anlam kazandığını bilenler için, öne sürülen “reform önerileri” pek yabancı değil: “Kamu sektöründe grev zamanlarında işlerin yürümesini garantiye alacak şekilde bir ‘asgari hizmet’ yasası çıkarılsın, bütçeden kamu sektörüne yapılan harcamalar kısılsın, sağlık sistemi yeniden düzenlensin, emeklilik sisteminde reform geciktirilmesin, sosyal diyalog teşvik edilsin, toplusözleşme düzeni değişsin. (..) Asgari ücreti arttırmayı, haftalık çalışma süresini 32 saate düşürmeyi, nükleer denemelere son vermeyi içeren öneri ve vaadler ise açıkça saçmalıktır.”
İşte bu kadar açık.
Baron Seilliere, sınıfının taleplerini çok net ve tok sesle dile getiriyor. Güvendiği şey ise, sosyalizmin yıkılmış ve alternatif bir düzen olarak emekçilerin gözünde güvenilirliğini yitirmiş, işçi sendikalarının işbirlikçi-uzlaşmacı unsurlar tarafından ele geçirilmiş olması, yakın gelecekte sınıf iktidarını tehlikeye atacak bir durumun gözükmemesidir.
Ama Baron’un kısa vadeli değilse bile, uzun vadeli hesabında yanıldığını belirtmeye gerek var mı?
Komün’ün, 1936 Birleşik Cephe iktidarının, 68’in, 1995 Kasım-Aralık grevlerinin yaratıcısı olarak Fransız işçi sınıfı, eğer kendi tarihinden bugüne birşeyler devretmişse, bu baron da böyle konuşmaya devam edemez!
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net