www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Dosya

Köşe Yazıları



IMF’nin son kurbanı: Malavi
Yoksul Malavi halkı, IMF politikalarına deney tahtası yapıldı. Mısır üretiminin özelleştirilmesine, bir de kıtlık eklenince, milyonlar açlığın pençesine düştü.

Pakistan kaynayan kazan
ABD’nin Afganistan saldırısına topraklarını açan General Müşerref’in vadesi dolmak üzere. Sokakların baskısı altındaki Amerikancı cunta şefi, İngiliz askerlerinin Pakistan üzerinden Afganistan’a saldırmasına izin vermedi.
ABD savaşı ve boru hattı politikaları
Birçok Amerikalıyı kızdıran bir şey var: Terörizme karşı savaşa yurtdışından pek destek verilmemesi. Diğer ülkeler, ABD’nin “papatyabiçen”ler ve termobarik bombalarımıza, olmaları gerektiği kadar hevesle yaklaşmıyorlar.


IMF’nin son kurbanı: Malavi
David Rowan
Malavi hükümeti, büyük bir kıtlığın ülkeyi pençesine aldığını ilan etti. Devlet Başkanı Bakili Muluzi, acil gıda yardımı için çağrı yaptı ve Malavi’nin ulusal bir felaketle karşı karşıya olduğunu bildirdi. Hükümet yetkilileri, gıda sıkıntısının, 10 milyonluk nüfusun 7 milyonunu etkilediğini belirtiyor. Hükümetin açıklamasına göre, ülkedeki açlığın sona ermesi için gerekli yardım miktarı 21.6 milyon dolar. Ancak bugüne dek sadece 1.6 milyon dolar yardım sağlandı.
Tarım Bakanı Ellard Malindi’nin basına açıkladığına göre, açlık ülkenin güneyindeki kırsal kesimin yüzde 80’ini, merkez bölgelerinin yüzde 73’ü, kuzeyin ise yüzde 50’si etkilemiş durumda. Malindi, tarımla uğraşan ailelerin yüzde 73’ünün açlık içinde olduğunu belirtiyor. Bu oran, geçen yıl yüzde 31 civarındaydı. Ve Malavi nüfusunun yüzde 80’i kırsal kesimde yaşıyor.
Mısır hasadında düşüş
Başkan Yardımcısı Justin Malewezi, ülkedeki 32 gıda dağıtım merkezinde incelemelerde bulundu. Onun gözlemlerine göre, insanlar topyekûn açlığa sürüklendiğinden; çareyi olgunlaşmamış, yeşil mısırları yemekte buluyorlar. Mısır, hasat zamanı gelmeden yenildiğinden, gıda sıkıntısı da uzun sürecek. Bazı çiftçiler, hırsızlığı önlemek ve biraz para kazanmak için, mısırı erken hasata başladı. Normalde nisan ayında başlayan mısır hasadı 1.9 milyon ton olarak bekleniyordu, ancak beklenti, 1.5 milyon tona indirildi. Ulusal talep ise, 2.2 milyon ton.
Dünya Gıda Programı (WFP)’nın hazırladığı bir rapor, gıda krizine neden olan bir dizi etkene işaret ediyor. Bunlar arasında; 2001’in başlarında ülkenin güneyini vuran ve mısır tarlalarını silip süpüren büyük seller; Malavi’ye yardımda bulunan başlıca ülkelerin -ABD, İngiltere ve Danimarka- yardımları vermemesi ve bir de, hükümetin ulusal tahıl rezervinin önemli bir kısmını satışa çıkarma kararı var. Financial Times’ın sitesindeki bir rapora göre, tahıl rezervlerinin satışı, “belirsiz koşullarda” yürütülüyor. Net olan şey ise, fiyatın bir hayli düşük tutulduğu. Bugünlerde mısır, tahıl rezervlerinin satıldığı fiyatın üç katı karşılığında, ithal ediliyor.
Sebep; IMF reçeteleri
Muluzi’nin Birleşik Demokratik Cephe (UDF) hükümeti, IMF tarafından dayatılan ekonomik önlemler uyarınca, mısır sektörünü liberalize edilip kuralsızlaştırdı. ardından da, özel şirketlere teslim edildi. Bu özel şirketlerin çoğu, iktidardaki rejimle sıkı ilişkilere sahip.
Doğal afet ve rehabitilasyon komisyonu üyesi Lucius Chikuni, gazetecilere, Malavili çocukların öldüğünü, ama kendilerinin duruma yeterli biçimde mudahale edebilecek bütçeye sahip olmadığını belirtiyor: “Bu yıl 100 milyon Kwacha [1 Dolar=71 Malavi Kwachası] talep ettik, fakat hazine bize sadece 4 milyon verdi.”
Kreditör ülkeler, Malavi bütçesinin çok büyük bir kısmını finanse ediyorlar. Gıda krizindeki başlıca etkenlerden birisi ise, Batılı güçlerin, Muluzi hükümetinin, IMF’nin kuralsızlaştırma ve özelleştirme programını harfiyen uygulaması için yaptıkları baskı. Bu program uygulanıncaya dek, kredi verilmesi kesilmişti. Son olarak Danimarka, Malavi’deki ekonomik gelişmelerin olumsuz bir seyir izlemesi halinde, çevre ve kalkınma desteğinin “2002’de büyük ölçüde düşürüleceğini, 2003’ten itibaren de aşamalı olarak sona ereceğini” ilan etti. Danimarka, Malavi hükümetine 1997’den bu yana 27.8 milyon dolar yardımda bulunmuş ve 2004 sonuna kadar 87 milyon dolar daha vermeye söz vermişti.
Darbe üzerine darbe
Malavi’nin en büyük kreditörü İngiltere, geçenlerde, hükümetin “harcamalarda sınırı aştığı ve mali disiplinden yoksun bulunduğunu” gerekçe göstererek, 18.6 milyon dolarlık bir yardımı askıya aldı. Hazine maliye sekreteri Paul Boateng, gazetecilere, hükümetin, Malavi’den makro hedefler konusunda raya oturmasını istediklerini belirttikten sonra, “Bütçe harcamaları üstünde denetim sağlayacak mekanizmalardan tatmin olmamız gerek” şeklinde konuşuyordu.
Bir IMF temsilciler heyeti, hükümet yetkilileriyle görüşmek için 25 Şubat’ta Malavi’deydi. IMF Malavi masası şefi Alfred Kammer şöyle diyordu: “Malavi hükümetinin 2001 yılı boyunca yaptığı aşırı harcamalar, yüksek faiz oranlarına ve özel sektörün hareketini kısıtlayan sonuçlara yol açtı. Bunlar da yatırım ve büyümeyi engelledi.”
IMF Şefi Hörst Köhler, Malavi hükümetine “yatırım ortamını canlandırmak için harcamaların acil olarak kısılması” çağrısını yaptı. Köhler, hükümetin Batılı kurumların desteğini kazanmak için “harcamaları kontrol altında tutmak, rüşveti engellemek ve ülkenin yönetilebilirliğini pekiştirmek için daha sıkı çalışmak zorunda olduğunu” vurguluyordu.
Deney tahtası gibi
Bush yönetimi, geçtiğimiz günlerde Afrika ülkeleri için “yardımdan önce ticaret” politikasını destekliyor. Hükümet, bunun “refah için en güvenilir yol” olduğunu ilan etti. ABD Ticaret Bakanı Robert Zoellick, Washington’un Orta Afrika stratejisi hakkında konuşurken, Afrika ülkelerinin kalkınma modelleri üzerine “artık ideolojik bir savaş olmadığını, fakat şimdiki sorunun, çok fakir bir bölgede piyasa temelli kalkınmanın nasıl gerçekleşeceğini” olduğunu söylüyordu.
Malavi’deki enflasyon oranı bugün yüzde 22 düzeyinde; faiz oranları ise yüzde 46. Maliye Bakanı Friday Jumbe’ye göre hükümet, aşırı borçlandı ve bu da ulusal bütçeye büyük bir harcama yükü getirdi. Durum, kreditörlerin yardımının ulaşmasının gecikmesi nedeniyle daha da kötüleşti. Şu anda bütçe 45 milyon dolar açık veriyor; dış borç ise 2.6 milyar dolara dayanmış durumda.
Batı devletleri, dayattıkları politikaların yıkıcı sonuçlarından kendilerini uzak tutmanın yollarını arıyorlar. Malavi’deki yakıcı sosyal ve ekonomik çöküntü, IMF’nin direktifleriyle uygulanan kuralsızlaşma ve özelleştirme programlarının bir sonucu. Oysa Batılılara göre sorun, Muluzi hükümetinin “kötü yönetimi”. Batılı uzmanlar şimdi, UDF gibi hükümetleri “desteklemenin” faydadan çok zarar vereceği yönünde uyarılarda bulunmaktalar.
Sefaletin rakamları
Malavi, şimdiden dünyanın en fakir ülkeleri arasında. Bir IRIN raporu, halkın yüzde 65’inin günde bir doların altında bir gelirle yaşamak zorunda olduğunu gösteriyor. Malavi’nin yüzde 65’i yoksul, yüzde 30’u ise “aşırı yoksul” durumda. Halkın çok büyük bir çoğunluğu sağlık hizmeti alamıyor.
Son beş yıl içinde, ortalama ömür 43’ten 39 yıla geriledi. 2000 yılında bebek ölüm oranı her 1000 doğumda 104, doğumlardaki anne ölüm oranı ise 100 binde 1120 oldu.
Rapor ayrıca, nüfusun yüzde 53’ünün temiz su kullanamadığını ortaya koyuyor.
Ülkede okullar kapanıyor; açlığın hüküm sürdüğü bölgelerde çocuklar, beslenmek için ailelerine yardım etmeye çalışıyorlar. İlkokullara gitme oranı düşüyor. Hastanelerde kriz var; hastalar, taburcu olduktan kısa süre sonra kötü beslenme yüzünden tekrar hastane kapılarına düşüyorlar çünkü evlerine geri döndüklerinde yiyecek ekmekleri dahi yok.
Basındaki haberlere göre, 10 bin insan koleraya yakalanmış durumda. Bunların 175’i şubatın son haftasında öldü. Veriler, ülkenin 27 bölgesinin sadece 16’sından geldiği için, gerçek rakamların daha büyük olduğu sanılıyor. Hastalıklarda ilaç kullanma oranı ise hızla düşüyor. Ülkedeki AIDS hastası oranı ise, nüfusun yüzde 15’i.
(World Socialist’ten çeviren Okay Deprem)


Başa dön


Pakistan kaynayan kazan
ABD’nin Afganistan’a saldırmasından aylar sonra, stratejistlerin bölgede büyük karışıklıklar yaşanacağına dair öngörüleri yavaş yavaş doğrulanıyor. Hindistan-Pakistan gerilimi ve Hindistan’daki Müslüman azınlığa yönelik katliamların ardından, sıra yine Pakistan’a geldi. Amerikancı cuntanın şefi General Pervez Müşerref’in koltuğu, sallantıda.
26 haftadır ABD ve İngiltere’nin her isteğine boyun eğen Pakistan cuntası, halkın öfkesi karşısında ne yapacağını bilemez bir hale düştü.
İngiliz askerlerine red
İslamabad hükümeti, haftalardır ilk kez Batılıları kızdıran bir karar aldı ve 2000 İngiliz askerinin, Afganistan’da operasyonlar düzenlemek için Karaçi’yi kullanmasını reddetti. Bu gelişme karşısında, General Müşerref’in “işinin bittiği” ve Batı’nın, ülkeyi yönetecek yeni bir isim aradığı yolunda haberler alınıyor.İngiliz birlikleri, Afganistan’daki Taliban güçlerine karşı savaşmak için ABD tarafından çağrılmışlardı. Taliban-El Kaide gruplarına karşı operasyonlar, ABD komutası altında yürütülecekti.
Ancak Pakistan’ın, kendi topraklarının kullanılmasını reddetmesi, İngilizleri farklı bir rota arayışına itti.
Batılı diplomat ve uzmanlar, Batı’nın istekleri karşısında gösterilen bu direncin “şaşırtıcı” olduğunu belirtiyorlar. Uzmanlara göre gelişmeler, Müşerref rejiminin istikrarı ve giderek güçlenen muhalefete karşı dayanma gücü hakkında kuşku uyandırıyor.
Taliban kovalamacası
Güney Asya’dan uzmanlar ise, Amerikan askerlerinin, Taliban’ı Pakistan içlerinde kovalayacağına dair habere dikkat çekiyorlar. Washington Times gazetesinde yayınlanan bu haber, Pakistan yönetimi tarafından kesin bir dille reddedildi. Ardından, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Amerikan kuvvetlerinin sınırı geçip Pakistan’a girmeyeceğine dair güvenceler vermek zorunda kaldı. İngiliz askerlerine izin verilmemesi ile birleştiğinde, bu gelişme, Pakistan cuntasının “Batı maşası” olarak görülmekten giderek daha tedirgin olduğunu gösteriyor. Ancak gözlemciler, bölge halklarındaki bu izlenimin bir “görünüm” olmadığını ve somut gerçeklere dayandığını, bu nedenle Müşerref’in oynadığı “Batı karşıtlığı kumarı”nın geri tepebileceğini dile getiriyorlar.
‘Zaman meselesi’
Diğer yandan, Pentagon’un Pakistan içine girmekten kolayca vazgeçmeyeceği de görülüyor. Rumsfeld’in güvencelerine rağmen, ABD’nin Pakistan içindeki operasyonlarının sadece bir “zaman meselesi” olduğu yorumları yapılıyor.
Strateji sitesi Stratfor, ABD 10. Dağ Tümeni komutanı Orgeneral Franklin Hagenbeck’in sözlerini hatırlattı. Hagenbeck, 21 Mart’ta yaptığı açıklamada, ABD’nin “Pakistan içlerine girip El Kaide’ye karşı operasyon yürütme ihtiyacı duyabileceğini” söylemişti. Stratfor, böylesi operasyonların Pakistan’daki siyasi durumu altüst edeceğini ve “muhtemelen, Müşerref’in devrileceğini” belirtiyor.
Batı medyasının verdiği haberlere göre, Pakistan, El Kaide ve Taliban güçleri için güvenli bir üs haline geldi. AP’ye göre ülkede, üst düzey komutanlar dahil olmak üzere 1000 civarında Taliban bulunuyor.
New York Times ise, El Kaide’nin internet üzerindeki haberleşme faaliyetlerinin Belucistan bölgesinden koordine edildiğini ileri sürdü.
Ülke patlama noktasında
Hindistanlı diplomatlara göre de, Müşerref’in otoritesini korumaya yönelik son çabaları, ABD’nin sözde “terörle mücadele”sine tam destek vermesinden altı ay sonra, ülkenin patlama noktasına geldiğinin bir göstergesi.
Hint medyası, daha da ileri giderek, Müşerref’in önümüzdeki dönemde Batı tarafından günah keçisi ilan edilebileceğini kaydediyor. Bu tahminin ardında, ABD ve İngiltere’nin Pakistan’da “özgür seçimler” yapılmasını talep etmeye başlaması ve “diktatör” sözcüğünün bu ülkelerin medyasında giderek daha çok kullanılması bulunuyor.
India Times gazetesi, Müşerref’in, “yeni bir Robert Mugabe” (Zimbabve Devlet Başkanı) ilan edilebileceğini yazdı.
Müşerref’in “işinin bittiğini” ima eden makaleler yayınlayan gazetelerden The Guardian, son olarak Pakistan diktatörünü “îki taraflı oynamak” ile suçladı. Gazetede geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir başyazıda, Müşerref’in, daha önce tutuklanan 2000 şeriatçı milisin yarısını “sessiz sedasız” bıraktığı hatırlatıldı. Gazete, Pakistan’da “hür ve adil seçimler” yapılması gerektiğini de belirtti.


Başa dön


ABD savaşı ve boru hattı politikaları
Selim Müvekkil
Birçok Amerikalıyı kızdıran bir şey var: Terörizme karşı savaşa yurtdışından pek destek verilmemesi. Diğer ülkeler, ABD’nin “papatyabiçen”ler ve termobarik bombalarımıza, olmaları gerektiği kadar hevesle yaklaşmıyorlar. Peki neden?
Bunun bir nedeni medyaları. Terörizme karşı açılan savaşın ticaret ve emperyal emeller ile güdülendiğine dair haberler, giderek yayılıyor.
ABD topraklarının dışında, Amerika’nın Orta Asya’daki askeri konuşlandırmalarının petrol için olduğuna dair yaygın bir inanış var.
Ahmet Raşit’in kitabı
Londra gazetesi The Guardian’da çıkan bir makalenin başlığı şöyleydi: “Kabil’de Batı Yanlısı Bir Rejim, ABD’ye Hazar Petrolü İçin Bir Afgan Rotası Sağlayacak”. Bu yazı, ABD savaşına yönelik olarak birçok ülkede gösterilen kuşkucu yaklaşımın bir aynası gibiydi.
Yazar George Monbiot, 22 Ekim 2001 tarihli bu yazıda, “Evet, Afganistan saldırısı terörizme karşı bir kampanya. Ama aynı zamanda, geç bir sömürgeci macera da olabilir” demekteydi. Monbiot, Amerikan petrol şirketi Unocal’in, Türkmenistan’dan yola çıkarak Afganistan üzerinden geçen, Pakistan limanlarından Arap Denizi’ne ulaşan petrol ve doğalgaz boru hatları kurmak için 1995’ten beri Taliban ile müzakerede olduğunu belirtiyordu. Bu bilginin kaynağı ise, konu üzerine otorite olan Ahmet Raşit’in “Taliban, Militan İslam, Petrol ve Orta Asya’da Fundamentalizm” adlı kitabıydı.
Unocal’ın pazarlıkları
20 yıldan uzun bir süredir, Daily Telegraph ve Eastern Economic Review’in muhabiri olarak Afgan savaşlarını izleyen Raşit, kitabında ABD ve Pakistan’ın, “savaş mağduru bölgeye istikrar getirmesi” umuduyla ve boru hattı projesini güvenli kılmak için, Taliban’ın iktidara getirilmesine nasıl yardım ettiklerini belgeliyor. Unocal, 1998’de ABD’nin Kenya ve Tanzanya’daki büyükelçiliklerine yapılan saldırıların Afganistan’da üslenmiş gruplarla ilişkilendirilmesinden sonra, anlaşmayı geri çekti.
John Pilger ise, İngiliz gazetesi The Mirror’da 29 Ekim’de yer alan yorumunda, “Terörizme Karşı Savaş Bir Aldatmaca”diyordu. Gazetenin eski dış haberler muhabiri olan Pilger’ın, manşet olan bu yazısında, “Bush’un gizli gündemi; dünyanın el değmemiş en büyük yakıt kaynağı olan Hazar havzasındaki petrol ve doğalgaz rezervlerini ele geçirmek” denilmekteydi.
Popüler bir Fransız kitabı
Bu sert değerlendirmelere, sadece bezgin ideologların eseri olarak bakılamaz. Bunlar yaygın düşünceler. Hong Kong’dan bir ticaret gazetesi olan Asia Times’ın yazarı Ranjit Devraj, koroya katılıyor: “1991’deki Körfez Savaşı’nın petrol odaklı olması gibi, Güney ve Orta Asya’da ortaya çıkan yeni çatışmanın kaynağı bereketli petrol kaynaklarına girme isteğidir.”
Avrupa basınının yaptığı yazıların temel kaynaklarından biri, popüler bir Fransız kitabı olan “Bin Ladin, Yasak Gerçek”. Burada, Bush hükümetinin bir yandan Usame Bin Ladin’e karşı soruşturmaları engellediğini, diğer yandan da onun karşılığında Taliban’a siyasi tanınma ve yardım önerdiği dile getiriliyor.
Jean-Charles Brisad ve Guillaume Dasquie tarafından yazılan kitap, Amerika’nın asıl amacının, petrol ve doğalgaz rezervlerine erişmek olduğu tezine yeni bir boyut katıyor. Kitaba göre Bush yönetimi, iktidara gelir gelmez Taliban’la pazarlığa başladı. Taraflar aylarca konuştular ve Ağustos 2001’de, çıkmaza düşüldü.
11 Eylül saldırıları, trajik olmakla birlikte, Bush hükümetine Afganistan’ı işgal etmek, dikkafalı Taliban’ı devirmek ve bu arada, boru hattının yolunu açmak için gerekçe sağladı.
Unocal elemanları
İşleri daha da kolaylaştırma adına ABD, iki eski Unocal çalışanının iktidara tırmanmasını sağladı: Yeni geçici hükümetin lideri Hamid Karzai ile, Bush hükümetinin Afganistan Temsilcisi Zalmay Halilzade.
İsrailli gazeteci Uri Averny, Ma’ariv gazetesinde 14 Şubat’ta çıkan yazısında, “Usame Bin Ladin, yaptıklarının ABD’ye hizmet edeceğini kavrayamamıştı” demişti. “Komplo teorilerine inanıyor olsaydım, Bin Ladin’in bir Amerikan ajanı olduğunu düşünürdüm. Eğer değilse, şaşırtıcı bir tesadüf söz konusu.”
Averny, terörizmle savaşın Amerika’nın emperyal çıkarlarına mükemmel bir bahane sağladığını dile getiriyordu: “Savaş için yaratılan büyük Amerikan üslerinin haritasına bakıldığında, Hint Okyanusu’na ulaşacak petrol boru hattının rotası ile birebir aynı olduğu görülür.”
Kirli ilişkiler
The Asia Times ise, ocak ayında ABD’nin, çeşitli Hazar boru hatlarından oluşan bir ağ kurduğunu ve Bush hükümetine yakın kişilerin bundan çıkar sağlayacağını yazdı.
Örneğin, Gürcistan ile Türkiye’yi Azerbaycan üzerinden birbirine bağlayan Bakü-Ceyhan boru hattı projesi, Baker&Botts adlı bir avukatlık şirketi tarafından temsil ediliyor. Şirketin baş avukatı James Baker, eski dışişleri bakanı ve Florida eyaletindeki tartışmalı seçimde, Bush’un kampanyasının baş sözcüsü.
Şu sıralar gözden düşen Enron ise, 1997’de; Türkmenistan, Bechtel Corp. ve General Electric adlı şirketlerin işbirliğinde inşa edilen 2.5 milyar dolarlık Trans-Hazar boru hattının fizibilitesini gerçekleştirmişti.
Başka ilişkiler de var, hem de burada sayılamayacak kadar çok. Bu nedenle, dünyanın geri kalanının, ABD’nin ‘şeytan’lara karşı açtığı savaşa kuşkuyla bakması boşuna değil.
(In These Times’tan çeviren Özge Kuru)


Başa dön


İsrail devletini tanımak!
Ortadoğu’da ateşkesin sağlanması için yeni bir plan tartışılmaya başlandı şu günlerde. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in de bölgeye yaptığı gezi sırasında tartışmaya sunduğu bu plana ‘Suudi Planı’ adı verilmekte, planı öneren Suudi Arabistan’a atfen. Planın özü, İsrail’in bölge devletleri tarafından tanınması ve bunun karşılığında da İsrail devletinin işgal ettiği topraklardan çekilmesi. Diplomatik görüşmeler sonucunda plan nereye varır bilemeyiz. Ama zaten İsrail devleti bölgede tanınmıyor mu? Bırakalım Ortadoğu’yu, bütün dünya halkları İsrail devletini yeterince tanımıyor mu? İsrail devleti; derme çatma gecekonduları içindekilerle beraber havaya uçuran tank namlularından fırlayan bomba değil mi? İsrail devleti; kundaktaki Filistinli bebeğin küçüçük yüreğini parçalayan özel eğitilmiş İsrail ordusunun nişancılarının suikast silahlarının fırlattığı ucu çentiklenmiş kurşun değil mi?
ISAF’ın süresi uzatılacak
Afganistan’da görevli Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF) adlı işgal kuvvetinin görev süresinin haziran ayından itibaren 6 ay daha uzatılması konusunda, BM Güvenlik Konseyi’nde görüş birliği sağlandı. Güvenlik Konseyi Başkanlığı’nı yürüten Norveç’in Temsilcisi Ole Peter Kolby, “Konsey üyelerinin barış gücünün görev süresinin 20 Haziran’dan itibaren 6 ay daha uzatılmasının taşıdığı önemin bilincinde olduklarını” söyledi. Kolby’nin belirttiğine göre, Konsey üyeleri ISAF’ın görev alanının genişletilmemesi konusunda da görüş birliğine vardılar. Böylece ISAF, başkent Kabil dışına çıkmayacak.
İngiltere’de işçi düşmanı cephede çatlak
İngiltere’deki tek işçi konfederasyonu olan İngiltere Sendikalar Konfederasyonu (TUC) Genel Başkanı John Monks, yapılacak yeni seçimlerde genel başkan adayı olmayacağını açıkladı. Son 10 yıldır TUC’un zirvesine çöreklenen ve “sendikaların modernleştirilmesi” demagojisi ile işçi düşmanı hükümetin yanında yer alan Monks, son zamanlarda Başbakan Tony Blair ile sözlü sataşmalar yaşıyordu. Blair’in, İtalya’nın neofaşist başbakanı Silvio Berlusconi ile ilşkileri daha da güçlendirme kararı almasından sonra Monks, Blair’in bu ittifakını “aptalca” olarak nitelemişti. Başbakan Blair, Monks’un sözlerini, “hata” olarak değerlendirirmişti. Önceki gün kamuoyuna duyurulan haberde, John Monks’un TUC genel başkanlığına aday olmayacağı ve Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ETUC) genel başkanlığını hedeflediği belirtildi. Bazı kaynaklara göre ise Monks, 18 ay daha TUC’nin başında duracak.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net