www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Dosya

Köşe Yazıları



Dünyanın öteki ucunda
Dünyadan izole olmuş şekilde Kutup’ta yaşayan Igloolik toplumunun eline kamera geçtiğinde elde edilen sonuç Cannes ödüllü bir film oldu. Film eleştirmenlerin de beğenisini kazandı.

Ağıtlar halkların gizli tarihleridir
Ağıtlar birer saatli bombadır ve ne zaman hangi kadının, hangi oğlunu kaybeden ananın ağzından patlayacakları belli olmaz.


Dünyanın öteki ucunda
Duncan Campbell
Arkasında uçuşan siyah, uzun saçıyla çıplak bir Inuit erkeği Kuzey Kutbu’nun uçsuz bucaksız, donmuş ovasında hayatı için koşuyor, buzlu suyun üzerinden atlıyor, onu takip eden 3 Inuit erkeği daha geliyorlar, ellerinde avcı mızrakları, kesilmiş kurbanlarının üzerine eğiliyorlar. Film için bundan daha çarpıcı bir sahne düşünülemez, “Atanarjuat”, “The Fast Runner”, (Hızlı Koşucu), filminin Baffin Bay’a ani dalış yapar gibi seyircilerin nefesini kesecek olmasının bir nedeni de bu sahne.
Haklı olarak “Atanarjuat” ilk Inuit filmi şeklinde adlandırılabilir, filmdeki bütün oyuncuların ve ekibin yüzde 90’ı Inuit, kullanılan dil Inuktitut dili (İngilizce alt yazılı) ve film ilk bağımsız Inuit prodüksiyon şirketi tarafından üretilmiş. Film, 400-2000 sene evvel gerçekleşmiş yerel bir efsanaye dayanarak, aşk, sahip olma, aile, kıskançlık ve güç gibi evrensel temaları konu ediniyor.
Filmin değeri
Takımın az sayıdaki Inuit olmayan üyelerinden biri, New Yorker Norman Cohn harika kareler yakalamış. Karelerde dövüşenlerden biri kendini kaybedene kadar birbirlerine vuran, caribou tarzı sevişen, mors balıklarını yiyen, eskimo evlerini ayıbalığı yağı lambalarıyla aydınlatan insanlar betimlenmiş. Hiçbir tanımlama filme hak ettiği değeri veremiyor: Bilinmezler dünyasına alışılmadık bir gezinti, ama belgesel soğukluğunu içinde barındırmayan bir gezinti.
“Atanarjuat”, Zacharias Kunuk’un ilk uzun metrajlı filmi. Filmin 2 milyon dolarlık bütçesi de 5 sene önce Yerli Film Yapım Projesi’nin bir parçası olan Kanada Ulusal Film Kurulu tarafından ödendi. Ne yazık ki filmin senaristi Paul Apak Angilirq film tamamlanmadan 1998’de 44 yaşında kanserden öldü. Angilirq’in filme birçok katkısı olmuş, gerçeğe yakın olabilmek için yaşlılarla uzun uzun konuşmuş ve kadınların yüzlerindeki dövmelerden, köpek kızaklarına, eskimo evlerinin iç mimarından caribou derisinden elbise yapımına kadar birçok ayrıntıya önem vermiş.
Eleştiriler olumlu
‘Film üzerine tavsiyelerde bulunan yaşlı Inuit’lerde Atanarjuat’ı seyretti. Onlar film hakkında ne düşünüyorlar?’ sorusuna Kunuk şöyle yanıt veriyor: “Yaşlılar şikâyet etmiyorlar. Kızgın yorumlarda bulunmayacak kadar mantıklılar. Filmin bittiğini gördükleri için de mutlular.”
Filme yönelik eleştiriler de olumlu yönde. Le Monde gazetesi filmi “benzersiz güzelliğin filmi” olarak nitelendirirken, Variety de film için “Bin yıllık donmuş tunduradaki irinli şeytanın masalı dünyanın dört bir yanında, sıcak mesajlarla karşılanacak” tahmininde bulunuyor. Film ayrıca bu yılki Cannes Festivali’nde en iyi film dalında altın kamera ödülünü kazandı. Kunuk bütün bu yağcılıktan etkilenmemiş gibi görünüyor: “ Benim asıl hedefim Inuit’li seyirciyi tatmin etmekti. Bu hedefe ulaştıktan sonra, diğer ülkelerdeki insanlar film için 2 sent verebilirler.”
Teklifler var
Güneye gidip başka filmler yapması için Kunuk’a gelen teklifler var, ama Kunuk bunlara pek sıcak bakmıyor. “Bizim yaptığımız şey tamamıyla farklı” diyor Kunuk. “Inuit toplumunda, herkes beraber çalışır, herkes birbirine tavsiyelerde bulunur ve herkesin bir fikri vardır. Güney’deki filmlerde ise hiç kimse yönetmenle aynı tarzda konuşamaz. Kendimi Toronto veya Los Angeles’a giderken düşünemiyorum.” Kunuk bu fikir üzerine seslice gülmeye başladı. “Bir yığın talepte bulundular ama benim tek bildiğim bu”. Kunuk ayrıca Inuit insanlarını başrollerde oynatabilme fısatı bulmaktan da memnun olduğunu söylüyor: “Genelde bu insanları geri planlarda görürsünüz.”
Bildiğimiz film yapımılarında ordudaki gibi bir hiyerarşi vardır” diyor, Atanarjuat’ın yapımcılığını ve görüntü yönetmenliğini üstlenen Norman Conh. “Bütün ilişkiler dikey, herkes kendinden bir üstte veya bir altta kimin olduğunu çok iyi bilir. Inuit’ler için bu geçerli değil. Hiç kimse özel muamele görmez.” 1985’ten beri Igloolik’lerle yaşıyan Cohen ekliyor: “Ingoolik’lerde süreç yatay işler. Filmi Inuit tarzı, ortak kararlarla ve işbirliğiyle yaptık. Çekimler uzun sürdü, ama insanların içi rahat, bu da ekrana yansıdı tabii.”
Kutbun zorlukları
Kuzey Kutbu’nda film çekmenin yarattığı karışıklıklar filmin sonundaki kamera arkası çekimlerle gösteriliyor. Çıplak koşu sahnesi yaz ortasında çekilmiş ve aktör Natar Ungalaaq buzlu dalışından sonra battaniyelere sarınabilmek için plastik bir kubbeyi devirmiş.
Film her ne kadar Inuit üretimi olarak kalsa da, güneyli teknik adamlar post-prodüksiyon aşamasında yer almış ve yerlilere makyaj, malzeme kullanımı ve devamlılık konusunda yardımcı olmuşlar. Çekimler, 35 mm’ye çevrilmiş, geniş açı objektifli dijital betacam kameralarla yapılmış. Cohn tercihlerini şöyle açıklıyor: “Dışardan bakmak yerine, seyircinin kendisini olayın içinde hissetmesini istedik.”
Atanarjuat filminin amaçlarından biri de Kuzey Kutbu’nda yaşamaya devam eden 28,000 Inuit’liye kaybolan kültürlerini göstermek. Misyonerlerin, Inuit’li kamera ekibi tarafından takip edilen tundra üzerinde koşan çıplak Inuit adamına neler yaptığı da başka bir filmin konusu.

(Yazarın The Guardian’daki yazısından kısaltarak çeviren Arzu Yağız)


Başa dön


Ağıtlar halkların gizli tarihleridir
Müslüm Yücel
Ağıtlar halkların bellekleridir ve her halk belleği ile vardır. Kürtler bir yanda divan tarzı şiirler söylerken, diğer yandan, özellikle kadınlar suskuya neşter olan dillerini, ağıtlarda bilediler. Yüzyıllardan beridir Şeyh Said’den, Seyit Rıza’dan derlenip, onların yaşadıklarından demlenip bugüne ulaşan ağıtlar, ölüm karşısındaki insanın çaresizliğine tanık oldular.
Ağıtlar üzüntü, telaş, korku, heyacan anındaki feryatlar, figanlardır. İsyanlar, talihsizlikler, şikayetler ağıtlarla düzenli düzensiz ezgilerle dile gelir. Kürtçe’de ağıdın karşılığı yöreden yöreye değişiyor. Yörenin özelliğine göre anlam kazanan ağıtlar değişik adlarla anılıyor. Genel anlamda “lori” olarak adlandırılan ağıtlara “lorandin” ya da “Lorina Miriyan” denildiği de olur. Ölümden sonraki yas “Şindanin”dir. Yası uzun sürdürmek “Şingirtin”dir. “Daraşine gırandın” deyimi ise, ‘Ecelinden, Allah’ın emriyle ölenler’ için kullanılır. Genelde sevilen kişiler için bir ağaca bez bağlanır. Ağıtları yakan her zaman ev içinden biri olmaz. Bazen para karşılığında ya da ölen kişinin elbiseleri karşılığında özel ağıtçılar da bulunur. Taziyelere gelen bu kişiler gönül dostu olurlar. Kan davaları ve bu zaman dilimi içindeki barış görüşmelerine “Sıfra Xwine” denir. Burada muhtemel bir sofra kurulmuştur. Öyle bir sofradır ki kalkılmaz ve verilen kararlardan dönülmez, karardan dönülmesi yeniden kan demektir. Böylesi zamanlarda yakılan ağıt ya ağıtçı ya da ev içinde biri tarafından olur.
Ağıtlar, bütün halkların benliğinde acı ile hemen hemen eş anlamlıdırlar ve çoğunlukla kadınların söylediklerinden ibarettirler. Kadın yeni gelindir ve kocası öl(müş)dürülmüştür. Kocasının kırkı çıkmadan bir çocuk dünyaya gelmiştir. Kadının kocasını öldürenlere karşı duyduğu kin, yüreğinden beynine kadar inen acı doğal olarak çocuğu emzirmeye kadar gidecektir ve kadın çocuğunu uyutmak isterken “De lori” deyince hem yüreği dağlanacak, hem de bu lori ile çocuğu büyüyecektir. Çocuğun kulağına ilk değen ses “lori”dir çünkü. Çocuk babasının ölümüyle büyüyecektir.
Kürtler’in söyledikleri ağıtlar hem ezgindirler, hem de büyük mesajlar içerirler. Sözgelimi kim tarafından söylendiği bilinmeyen bir Diyarbakır ağıdı genç bir kızın istemediği zalim biriyle zorla evlendirilmesiyle ilgidir. “Hiç bilemem ne saattir ne gündür / Zorla beni bir zalime verdiler” diye ilk kıtası biten ağıt her ne kadar bir kızın başından geçen olay olarak verilmişse de ağıdın arka planında Kürtler’in birçok gelenek ve göreneği yatmaktadır.
Kürtler’in Cumhuriyet öncesi ağıtları içinde savaşların ve doğal afetlerin rolü büyüktür. Savaşa gidip de dönmeyenle, mezarsız ölüler için yakılan ağıtlar adeta bir ayin gibidirler. Döne dolaşa söylenen sözler, tekrarlar, acıyı yoğunca beyne kazıma ağıdın genel yapısını besler. “Yemen Türküsü”, Serhat Bölgesi’nin yıllardır unutamadığı ve halen sevilen bir ağıdıdır. Savaşlar, yıkımlar bireyden gelse bile herkesi ilgilendiren acılar tarihle birlikte bir ivme kazanırlar. Zulüm arttıkça ağıtlar da artar. Köy meydanlarında ağıtlar yükselirken, dağlarda türküler okunur. Bunlardan biride Antep’te yakılan “Ofo” ağıdıdır. Ofo, birinci paylaşım savaşı sırasında dağlara çekilir. Çok yakışıklı olan Ofo, zenginlerden alıp yoksullara vermesiyle nam salar. Devlet Ofo’nun düşmanı, halk dostudur. Halka dost olan Ofo’yu jandarmalar yakalayamaz. Çünkü halk onu gözü gibi saklamaktadır. Ama bir gün jandarmanın tuzağına düşen Ofo, günlerce çarpışmış, sonunda ölmüş. Büyüğü Aşo, küçüğü Iraz adında iki karısı, kocaları Ofo’nun vurulduğunu duyunca İraz elini başına koyarak ağıtlar düzer: “Ayşe kutnu giyer, İraz alaca / Kırın martinimi edin salaca / Ofo’nun mezarını edin derince / Neneyle, neneyle İraz neneyle / Çık dağın başına el eyle.”
Cumhuriyet idaresi başa geçince ilk iş olarak Kürt meselesine yönelir. Buna karşılık “İsyanlar” patlak verir. Şeyh Said asıldıktan sonra ömründe Şeyh Said’i belki görmeyenler bile onun için ağlarlar, onun adına mevlit okuyanlar, çocuklarına Said ismini verenler hiç de az değildir. Ya onun adına, onun için, onun davası için yakılan ağıtların haddi hesabı yoktur. Malmîsanij’in Türkçe’ye çevirdiği ağıtlar gerek şiir ve gerekse duygu bakımından oldukça etkindirler. “Axo lo! Ez î çûme bajarê (şehrê) Diyarbekirê taviya berf û baranê dixuşxuşand-Ağam! Diyarbakır şehrine gittim, sağanak biçiminde yağmur ve sulusepken kar yağıyordu” dizeleriyle başlayan ağıt artık geleneksel o ağıtlarda bildik acı temasını açmış, acı direnişe ve davete dönmüştür. Yine Dersim türküleri diyebiliriz ki ağıtlardan süzülmüşlerdir. Seyit Rıza için söylenen onlarca ağıt vardır. Dersim ağıtları içinde en bilineni Şeyusen üzerine söylenen Zazaki ağıttır: “Vano Seyit Rıza vasê / Roz qediya mende deka û saati / De biye wela beye mın biye / Hêfe mı yeno obe Seyuşeni / Heqe dina de zor virone reise kırmancıye.”
Açıkhava konserleri sona erdi
“Yıldızların Altında Yıldızlar Geçidi” konserleri, “Yeni Türkü” ve “Harem” grupları ile Yunan sanatçı Peny Xenaki’nin birlikte sahneye çıktığı geceyle sona erdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından düzenlenen konser serisinin son etkinliğinde, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, gündüz saatlerinde yağmur yağmasına aldırmayan binlerce İstanbullunun akşam saatlerinden itibaren akınına uğradı.
Tuncay Özkan’ın hesabı okurdan döndü
Uzun bir süredir Tayyip Erdoğan hakkında çeşitli iddialar ortaya atan Milliyet yazarı Tuncay Özkan dünkü (15 Ağustos 2001) yazısında Erdoğan’ın kazancıyla ilgili rakamlar verirken hesaplamalarda bir hata yapmıştı. “Erdoğan’ın şirketinin bu yılın ilk yedi ayında yaptığı işin toplam cirosu 6.5 trilyon lira. Bunun yüzde 40’ını vergi olarak düşün geri kalanın yüzde 12’sinin Recep Tayyip Erdoğan’a aylık getirisi nereden baksanız 40 milyar lira yapıyor” diye yazmıştı. Oysa hesap yapıldığında yanlış hesaplandığı anlaşılıyor.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net