www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Dosya

Köşe Yazıları



Emek Dünyası ____ İhsan Çaralan
Bezdirdiler, övünüyorlar

Konum ____ Çetin Diyar
Bu kalkınma nasıl olacak?

Emek Günlüğü ____ Seyit Aslan
Yaralar nasıl sarılacak?

Güncel ____ Kamil Tekin Sürek
Yine AB karşıtlığı üzerine

Boyut ____ Bahadır Özgür
Yaratıcı yıkıcılık

Dönüşüm ____ Serdar Derventli
Sosyal adalet nedir?

Evrensel.Net ____ Sadık Çakıcı
Chat buldum çabuk kaybettim

Gündüz düşleri ____ Ahmet Çakmak
Hazar Gölü canavarı Aslan ya da Bingolo Zazao

  Emek Dünyası..........İhsan Çaralan

Bezdirdiler, övünüyorlar

Burjuva medyasının, Ecevit’lerin, Yılmaz’ların ve cümle “mandacılar”ın etekleri zil çalıyor. Çünkü son kamuoyu yoklamalarında Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB)’ne girmesini savunanların oranı yüzde 70’lere ulaşmış. Bu oran, AB’ye giriş isteği ile ilgili yapılan anketlerde, bugüne kadar, ulaşılan en yüksek noktaymış ve bu artışta krizin derinleşmesi önemli bir etken olmuş. Bunu övünç vesilesi yapanlar, bu oranın, AB’ye “aday ülkeler içinde en yüksek oran” olduğunu eklemeyi de ihmal etmemişler.
Bir ülkeyi yöneten egemen sınıfların temsilcileri ve onun her soydan savunucuları için utanç verici olması gereken bir tablo, bu iğrenç emperyalizm uşakları için sevinç nidalarıyla kutlanan bir tablo oluyor.
Peki bu tablonun anlamı; halkın gönüllü olarak AB’ye girmek isteği midir?
Bu soruya “evet” ya da “hayır” demeden önce, tablonun anlamı üstünde kısaca da durmak gerekir. Ama ondan da önce AB’ye girişle ilgili bir iki örneğe değinmek gerekir. AB’ye giriş isteğinin en az olduğu ülkeler Norveç, İsviçre gibi Avrupa’nın en demokrat ve en zengin ülkeleridir. AB’ye giriş isteğinin en düşük olduğu ülkelerden diğer biri ise Danimarka’dır. Ve Danimarka’da halk AB’ye girişi “referandumla” iki kez reddetmiştir. Çünkü bu ülkelerde halk, AB’ye girişin kendilerine “demokrasi” alanında olsun “ekonomik ve sosyal” alanda olsun bir şey getirmeyeceğini düşünmektedir. Türkiye’de ise durum tamamen farklıdır. Çünkü halkı AB’ye girişe “evet” dedirten şey, Türkiye halkının ulaştığı “küreselleşme” fikri, artık “ulus bencilliğini aşan bir bilinç sıçraması” değil; tam tersine demokrasi yokluğu, ekonomik sefalet, sosyal çözümsüzlükler ve bugüne kadar ülkeyi yönetenlerin bu sorunları çözeceğinden umut kesmiş olmasıdır. Çünkü AB’ye girilirse “demokrat çevreler”; artık darbeler, sıkıyönetimler, OHAL’ler olmayacağını, demokratik bir Türkiye kurulacağını, Kürtler; AB’ye girilirse Kürt sorununun kazasız belasız çözüleceğini, bugün bu çözümü engelleyen şoven, ırkçı milliyetçi güruhun sineceğini, İslamcı çevreler; “şeriat” korkuluğu sallanmayacağını, Aleviler; üstlerindeki baskının kalkacağını, halk milliyetçi terörden kurtulacağını ummaktadır. Ve tabii işsizler; işsizliğin açlık olmayacağını, sosyal yardımların bugüne göre kendilerine konforlu bir yaşam sunacağını, köylüler; modern bir tarım yapacağını, üniversiteli genç; filmlerde gördüğü laboratuvarlarda araştırma yapma imkânlarına kavuşacağını vs. vs. düşünmektedir.
Kuşkusuz halkın böyle düşünmesinde; AB’ye girilince sınırlardaki barajların patlayıp ülkeye Euro, mark akacağı, demokrasi geleceği, bütün sorunların çözülüp refah düzeyinin Fransa, Almanya düzeyine çıkacağı masalı vardır. Bu masal öylesine yoğun anlatılmıştır ki; halk, derinleşen krizin de baskısıyla; “denize düşen yılana sarılır” deyişine uygun olarak AB’ye girişi bir “çıkış yolu” olarak daha çok düşünmeye başlamıştır.
Ama madalyonun bir de öteki yüzü var ki; o da şudur: Halk böylece; “Biz, hortumcuların, rantiyenin, soygun ve sömürücülerin yönettiği, açlık, işsizlik ve yokluk sarmalında bir ülke yönetimi istemiyoruz”, “Milliyetçilik adına emperyalizme uşaklık yapanların yönettiği bir ülkede yaşamak istemiyoruz”, “Bari AB’ye girerek bu vurgunculardan, mafya-çete ilişkilerinden, burjuva siyaset pisliklerinden kurtulalım” demektedir.
Yani halk; o yukarıdan aşağıya ve en azından son yüzyıl içinde ülkeyi yönetenlerin yönettiği bir ülkede yaşamayı reddetmektedir. Bu yüzden de; “Halkın yüzde 70’i AB’yi istiyor” diyenlerin sevinci; kendi adlarına değil, ama uşaklık madalyası aldıkları efendileri adına olabilir.
Kendilerinin başarısı Türkiye halkını, kendilerinden bezdirmiş, üstelik yabancıların yönettiği bir ülkede yaşamayı bile göze alacak kadar bezdirmiş olmalarıdır.
Bu durumun kendisi bile gösteriyor ki, artık “Şu düzen partisi gitsin de bu gelsin” denilerek Türkiye’nin sorunlarının çözüleceğine halk inanmamaktadır. Bu yüzden de sermaye partilerinin çözümlerinin tümünün reddi anlamına gelen bir tutumu benimseyerek; sorunlarına çözümü AB’ye girişte aramaktadır.
Bundan çıkarılacak ilk sonuç da; bugün sistemin alternatifi olduğu gibi, AB’ye girişin alternatifinin de; “Bağımsız ve demokratik Türkiye” şiarı olduğudur. Bu nedenledir ki; emekçilerin ileri kesimleri ve partisinin; emekçilere, Kürt sorunundan Kıbrıs sorununa, demokratikleşmeden işsizliğe, açlığa, yoksulluğa kadar her sorunu bir “sistem sorunu” olarak ele almak; kurtuluşu AB gibi yabancı güçlere sığınmada aramanın, bugün kendilerini bezdirmiş olan partilerin getirdiği bir sahte çözüm, kendi diktatörlüklerini bu sefer de AB şemsiyesi altında sürdürmenin bir yolu olduğunu göstermesi gerekmektedir.
Şimdi; “Ey emekçiler! Kurtuluşunuz egemenlerin iğrenç düzenlerinde olmadığı gibi AB masalına inanmakta da değildir. Kurtuluşunuz kendi kollarınızda ve bağımsız, demokratik Türkiye’nin inşasındadır. Sömürüsüz ve baskısız bir dünya kurma mücadelesinde adım atıldığı ölçüde kronikleşmiş sorunlar çözülecek; işçiler, emekçiler, halk kendi geleceklerini ellerine alabilecektir” fikrini en yüksek sesle ve her araçla haykırmanın zamanıdır. Bugün bunun her günkünden daha çok zamanı olduğunu da, AB’ye girmekten yana olanların oranının yüzde 70’e çıkmış olması çok somut bu biçimde göstermiştir.
e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

Bu kalkınma nasıl olacak?

Devlet bakanları bölge gezilerini sıklaştırdılar. Çatışmaların yoğun olarak yaşandığı dönemde bölgeye yolu pek düşmeyen bakanlar ve milletvekilleri, gittikleri yerlerde “huzur ortamı” hakkında konuşmalar yapıyorlar. Bu konuşmalardaki içerik ise hiç değişmiyor: “Bölgede huzur ve güven sağlanmış, sıra artık kalkınmaya gelmiştir.” Klişeleşmiş sözlerin ardında yatan anlam aslında uzun yıllardır süren bir gerçeğin dile getirilmesidir. Demek ki, bugüne kadar bölgeye en küçük bir yatırım yapılmamış, bir çivi çakılmaya bile gerek görülmemiş. İşin bu tarafı, bölge halkının çatışmalar yüzünden resmen cezalandırılması anlamına geliyor. Diğer yanında ise, ne zaman başlanılacağı ya da nasıl yapılacağı belli olmayan bir kalkınma planının gelişigüzel anlatılması ve asıl vurgunun huzur ortamına yapılması var.
Devlet Bakanı Edip Safder Gaydalı, Bitlis’e yaptığı ziyarette diğer bakanlar gibi aynı açıklamaları yineleyip durdu. Gaydalı, köylünün refah seviyesinin yükseleceği, sosyal ve ekonomik sorunların en kısa zamanda çözüleceği üzerine iddialı konuşmalar yaptı. Ama, “Huzur ortamını bozmaya kimsenin hakkı yoktur” demeyi de ihmal etmedi.
Herhalde, kendisini dinleyen köylüler gibi, Gaydalı’nın bu sözlerini okuyan herkes, tarım ve hayvancılık politikalarında yapılacak düzenlemelerle işlerin yoluna gireceğini, bunda da huzurun büyük bir önem taşıdığı kanaatine varmıştır. Malum, köylünün kalkınması, onun toprağı işleyip, alacağı ürüne ve yetiştireceği hayvana bağlı olacağına göre köylünün kafasının rahat olması gerekmektedir. Zaten Gaydalı’nın da sözünü ettiği kalkınma, kafası başka işlerle meşgul olmayan ve bu iki alanla uğraşan köylülere ilişkin verdiği bir mesajdır. Ancak, Gaydalı’nın kalkınma planından söz ederken, hem bölgedeki tarım ve hayvancılık üzerine yeterince bilgi sahibi olmadığı hem de bu kalkınmayı çok basit sorunların çözümlenmesi olarak gördüğü anlaşılıyor.
TARIM VE HAYVANCILIKTA DURUM
“Güvenlik” gerekçesiyle yayla yasağının uygulandığı, köylerin boşaltılıp, tarlaların kullanılamaz hale getirildiği, binlerce hayvanın telef olduğu bizzat bu uygulamalarla karşı karşıya gelen köylüler tarafından dile getiriliyor. Sırf bu gelişmeler bile alt alta konulduğunda köylünün uğradığı zarar rahatlıkla anlaşılabilir. Ama, Gaydalı’nın yaşanan sorunları daha iyi kavraması açısından birkaç istatistik bilgi vermek yerinde olacaktır.
Güneydoğu Anadolu’da 1984’ten önce 25 milyon küçükbaş, 11-12 milyon adet de büyükbaş hayvan bulunuyordu. Ancak, bu rakam 1984 yılından itibaren adım adım düştü ve şimdi küçükbaş hayvan sayısının 4.5 milyon, büyükbaş hayvan sayısının ise 2-2.5 milyon civarında olduğu söyleniyor. Bu tahmini rakamlar Tarım İl Müdürlüğü tarafından açıklandı.
1984 yılından önce Türkiye’nin et ihtiyacının yüzde 70’ini bölgede yapılan hayvancılık karşılarken, iç piyasanın yanı sıra Irak, Ürdün, Suudi Arabistan gibi ülkelere hayvan ithali yapılıyordu.
Yine, bölge köylüsünün en önemli geçim kaynaklarından olan tarım alanında yaşananlar da iç açıcı değil. “Alternatif ürün projesi” kapsamında binlerce ailenin geçim kapısı olan tütüncülüğün bitirilmek istenmesi, yerine getirilmesi planlanan ürünlerin bölgede yetişip yetişmeyeceğinin belli olmaması üreticinin kalkınma planının neresinde yer alacağı konusunda şimdiden kötü sinyaller veriyor. Binlerce çiftçi de tarım kredileri yüzünden icra kıskacında.
Bütün bunlar bölgenin bir gerçeği olarak duruyor. Bölge köylüsü yaşam savaşı verirken, huzur ortamının sağlanması yere göğe sığdırılamıyor ve zaman zaman “Daha ne istiyorsunuz” tarzında söyleniliyor. Ama, kuru kuruya bir huzur ortamının bölge halkının karnını doyurmaya yetmeyeceği gibi, kalkınma planı denilen şeyin de birkaç içme suyu şebekesinin hizmete girmesiyle olmayacağı ortadadır.

 
Başa dön

  Emek Günlüğü..........Seyit Aslan

Yaralar nasıl sarılacak?

17 Ağustos depreminin üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen, depremin birinci derecede etkilediği yerlerde başta konut olmak üzere, eğitim, sağlık ve son yaşanan krizle katmerlenen işsizlik sorunu artarak devam ediyor. Sosyal güvenceden yoksun bölge halkı sorunlarını kendi olanakları ile çözme çabasında. 17 Ağustos depreminde binlerce insan enkaz altındayken hükümet, Sosyal Güvenlik Yasası’nı çıkararak, IMF’nin talimatlarını yerine getirmiş ve uşak takımı olarak efendilerine hizmette sınır tanımayacakları sözünü bir kez daha yinelemişlerdi.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan, sosyal güvenlik yasa tasarısı istedikleri biçimde çıkmazsa, sistemin çökeceği ve onarılamaz hale geleceği tehdidini savurarak, patron örgütleri ile kol kola girerek, yasanın çıkması için gecesini gündüzüne katmıştı. Hükümetin çıkardığı, işçi ve emekçilerin ‘mezarda emeklilik’ dediği yasanın sonuçlarını ve yarattığı tahribatı yaşıyoruz. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, SSK primlerinin artırılmasıyla sigortasız çalıştırma ve kayıtdışında artışlar olduğu da bir gerçek. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan henüz bir işçi yararlanmamışken, uzman adı altında çalıştırılanlara 4000-4500 dolar maaş ödenerek fonun nasıl yağmalanacağı da gösterildi. Bakan Yaşar Okuyan yeni bir rüya peşindedir. Büyük gürültüyle ortaya attığı işgüvencesi yasa tasarısı, ne olduğu anlaşılmadan patron örgütlerince tepkiyle karşılandı. Tasarı bu tepki karşısında yeniden hazırlanması için Bakanlık, TİSK ve işçi sendikalarından birer temsilcinin katılımıyla 9 kişiden oluşturulan bilim kuruluna havale edildi, son bilinen şu: Çalışmalar devam ediyor! Söylenene bakılırsa hazırlanacak taslak, parlamentonun açılması ile tasarı olarak gündeme gelecek. Bu kurulda nelerin tartışıldığı, ne pazarlıklar yapıldığı kamuoyunun bilgisi dışındadır. Milyonlarca çalışanı ilgilendirecek yasa tasarısının öncelikle işçi sendikaları konfederasyonları tarafından kamuoyuna doğru bir şekilde aktarılması zorunludur. Patron örgütleri her fırsatta kıdem tazminatının kaldırılmasını istiyor. İşten atma karşısında caydırıcı olan ne varsa yasaların çıkmasını isteyen patronların kıdem tazminatını pazarlık konusu olmaktan çıkarmayacakları bellidir. Başta MESS olmak üzere bütün patron sendikaları işgüvencesi yasa tasarısının hazırlanmasında kendi çıkarlarının korunması, daha fazla kâr ve sömürü için faaliyetlerini hızlandırmış durumdalar.
Türkiye Metal İşverenleri Sendikası yayın organı MESS’in son sayısında yazılanlarla, seminerlerde konuşulanlar kıdem tazminatının bilim kurulunda ele alındığını gösteriyor. Refik Baydur’un söyledikleri gayet açık ve anlaşılır: “İş yasalarındaki değişiklikler ve işgüvencesi konusu ancak kıdem tazminatları ile birlikte ele alınabilir.” 9 kişilik bilim kurulunun da bu çerçevede hareket edeceği, rekabetin önüne geçemeyecek bir işgüvencesi yasası hazırlanabileceğine işaret ederek, yasaların her türden esnekliğe sahip, patronların kullanabileceği biçimde olmasını istiyorlar. Patron örgütlerinin tümünün hazırlıkları bu yöndedir. Gerçek bir işgüvencesi yasası, iş kanunu, sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanunu için mücadele etmekten başka yol yoktur. Tüm çalışanların örgütlenmesi, etkili güç haline gelmesi için önümüze çıkacak her engeli aşmak, buna uygun davranmak, öncelikle mücadeleden yana işçiler, işyeri temsilcileri ve sendikacıların görevidir.

 
Başa dön

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

Yine AB karşıtlığı üzerine

“Askerler AB’ye Karşı mı?” başlıklı yazımı bir okur eleştirdi. Askerlerin elbette antiemperyalist bir tutum izlemediklerini, ayrıca AB’ye karşı çıktıklarına dair kuvvetli kanıtlar da bulunmadığını, fakat AB’ye karşı çıkmak için mutlaka antiemperyalist olmak gerekmediğini söyleyerek, ABD yanlısı olarak da AB’ye karşı çıkılabilineceğini hatırlattı.
Elbette, AB’ye karşı olmak için mutlaka antiemperyalist olmak gerekmez. Herhangi bir kişi, grup, parti vb. ABD yanlısı, Rusya yanlısı ya da başka bir emperyalist yanlısı olarak AB’ye karşı çıkabilir. Yazımda bu ihtimale değinilmemesinin nedeni, kısa bir yazı içinde tartışılan konunun bütün yönlerine değinmenin maddi imkânsızlığından. Bu nedenle, başka bazı noktalar da eksik kalmış olabilir, her yazıda eksik kalan mutlaka bazı hususlar bulunuyor.
Askerlerin AB’ye karşı çıkıp çıkmadığı konusunu yazmamın nedeni, emperyalistler arasındaki çelişkileri ve Türkiye’nin ya da Türkiye’deki çeşitli çevrelerin hangi emperyalistlerden yana olduğunu değerlendirmek değildi.
Bazı çevreler, özellikle İşçi Partisi ve Aydınlık dergisi, 28 Şubat müdahalesinden sonra, 28 Şubatçı askerlerin antiemperyalist oldukları, ABD ve AB’ye karşı Rusya ve Çin’in başını çektiği Şangay Beşlisi olarak adlandırılan ittifakın içinde yer alma eğilimi taşıdıkları vb. propagandası yapıyor. Doğal olarak böyle bir saptama 28 Şubatçılarla ittifakı öneriyor.
İşçi Partisi’nin askerlerin desteklenmesi için ileri sürdüğü tezlerin benzerini TÜSİAD ve İkinci Cumhuriyetçiler askerleri zayıflatmak için ileri sürüyor.
Benim asıl tartışmak istediğim konu bu.
Askerlerin Şangay Beşlisi’nden yana olarak ya da antiemperyalist bir tutumla ABD ve AB’ye karşı bir tavrı söz konusu mu?
Bu konuda tartışırken, şu anda ABD ile AB arasında Türkiye’deki işbirlikçilerini birbiriyle kavga edecek duruma getirecek kadar şiddetli bir çatışmanın olmadığını kabul ediyorum.
Ortadoğu petrolleri ve Hazar petrolleri için yürütülen kavga ve bu kavgada, egemen güçlerin ve askerlerin takındığı tavır hem TÜSİAD’cıları hem de İP’lileri yalanlıyor.
Ortadoğu ve Kafkas enerji bölgeleri konusunda ABD ile AB arasında ciddi bir politik farklılık ve çatışma yok. Tabii, ABD ve İngiltere ile Fransa ve Almanya arasında nüans farklılıkları olabilir. Türkiye’deki işbirlikçi egemen siyasi güçlerle ABD ve AB politikaları konusunda da bir ayrılık ve çatışma yok. Ortadoğu ve Kafkas enerji bölgeleri politikalarında askerlerin, hatta TÜSİAD ve İkinci Cumhuriyetçilerin farklı bir tutum aldığına bugüne kadar rastlamadık.
İP’çilerin tezlerinin tersine, bu konudaki cepheleşmede Şangay Beşlisi’nin karşısına ABD ve İsrail ile birlikte Türkiye dikiliyor. Türkiye İran’a herhalde sadece Azerbaycan ile dost olduğumuz için nota vermiyor. İran’a verilen nota 28 Şubatçıların Şangay Beşlisi’nden yana olduğu tezlerini de gülünç hale getiriyor.
Dışarıda bir emperyalist bloka karşı başka bir emperyalist bloku desteklemek, içeride de bir gerici kliğe karşı başka bir gerici kiliği desteklemek devrimci bir politika, sosyalist bir tutum olamaz.
Bilmem meramımı anlatabildim mi?
e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  Boyut..........Bahadır Özgür

Yaratıcı yıkıcılık

Liberal iktisatçılar endişeli bir bekleyiş içindeler. ABD, Japonya ve ardından Avrupa’da durgunluğun ayak izleri görünmeye başlandı. Moneterist zevat, yılın sonuna doğru büyük çalkantıların olabileceği öngörüsünde bulunuyor. Almanya’da analistlerin, ABD’nin konjonktür raporunu açıklamasının ardından 1995’lerden beri bir “sabun köpüğü” gibi şişen gelişmiş borsaların bir biri ardına çökeceği sözleri, spekülasyonların önünü açacağı gerekçesiyle şiddetli tepkilere neden oldu. Uyanık patronlar ise daha şimdiden hükümetlerini sıkıştırarak acil önlem paketlerinin oluşturulmasını, fonların kurulmasını istiyor. Refahın başkenti AB’de işten atmalar, sosyal haklarda kısıtlamalar günden güne artıyor.
ABD’nin birkaç yıl önce “gelişmekte olan piyasalar” tahtasına isimlerini yazdığı Türkiye ve Arjantin ise, bir kriz dalgasında salınıp duruyor. Uzun süredir durgunluğun adını unutan Brezilya, korkulu kâbuslar görmeye başladı bile. Bir dönemin krizler ülkesinde üretim hayli hızlı bir iniş içinde. Dünyanın “lanetli kıtası” Afrika’da ise yeni bir şey yok! Kaba bir bakışın rahatlıkla görebeliceği bu gelişmeler krizleri oradan oraya ihraç edenler için de denizin bir yere kadar olduğunu göstermiyor mu?
1990’lar liberal politikaların mutlak olarak yürürlüğe girdiği yıldı. Bu; bütün dünyanın küreselleştiğinin, sınırların kalktığının ilanıydı. Refah ve demokrasinin, adalet ve eşitliğin terazinin ayrı değil artık aynı kefesinde olduğu iddiasıydı.
Times dergisi geriye dönüp 20. yüzyıla baktığında şunları görüyordu: “Özgürlükler bu yüzyılda gelişti, kapitalizm ve demokrasi bir bütünün iki parçası oldu, üretici ve tüketici aynı ekonomik ağ içinde eridi...” Ancak geçtiğimiz yıl muhafazakâr The Economist “gerçeğe çağrıda” bulunarak, “Pembe öngörüler tehlikeleri sadece gözen kaçırıyor” diyordu ve uyarıyordu. Haksız da çıkmadı. Pembe kehanetlerin kol gezdiği son on yıldan geriye ham hayaller dahi kalmadı.
Son on yıl için çok yazıldı, çok şey söylendi. Ama 500 yıllık geçmişe sahip kapitalizmin tarihinde akla sığmayan bu dönem için belki çok daha fazla şey söylenmesi gerekiyor. Ortaçağın karanlık koşullarında dahi kendine yer bulamayan, etkili olamayan fikirler insanlığın üzerine bir karabasan gibi çöktü. İlkellik “teknoloji” kılığında saniyelerle ölçülebilecek hızda yeryüzünü dolaşırken, geride onarılamayacak doğal tahribatları, çevre kirliliğini, kullanılamaz toprak parçalarını, açlığı, kıtlığı bıraktı. En acımasız göçler bu yıllarda yaşandı, salgın hastalıklar milyonlarca insanı teslim aldı. Ve sonuçta “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığından geriye ruhsuz bir dünya kaldı...
Marx’ın din için söylediği “dünyanın ruhu” sözü belki en uygun koşullarını yaşadığımız çağda bulabilirdi. Nitekim farklı tarihsel dönemlerin, ayrı koşulların ürünü olan Smith, Ricardo ve Friedman’ın metinleri birer “ayet” gibi “kutsal piyasa” kitabında toplanıp yeni bir din olarak insanlığın önüne konuldu. Ama piyasaya inanmanın ruhunu şeytana satmak olduğu gerçeği çok geçmeden trajik tecrübelerle görüldü.
Dünya Bankası ve IMF’nin elinin değdiği her coğrafya krizlerle sarsılıyor. Ardında kocaman bir yıkım bırakarak bir sonraki krizin potansiyelini açığa çıkartarak derinleşiyor. Uluslararası sermaye tek bir mekân olarak örgütlediği dünyayı olabildiğince tahrip ediyor, sadece milyonlarca insanı değil koca koca kıtaları, ülkeleri marjinalliğe itiyor, dışlıyor. Böylece hareket ettiği ilişkileri, üretim biçimini, sosyal olanakları, doğal kaynakları kendisi için “geri dönüşümsüz” biçimde yok etmiş oluyor.
Marx’ın yaptığı incelikli tarifteki gibi; yaşadığımız dönemde bütün toplumsal koşulların kesintisiz çalkantısına, sürekli belirsizliğe ve harekete, bütün geçmişten gelen fikir ve düşüncelerin bir kenara itilmesine, yeni oluşumların daha kemikleşmeden erimesine, her katılaşanın buharlaşmasına, her kutsalın bayağılaşmasına tanıklık ediyoruz.
Kriz sadece iktisadi bir olgu değil kuşkusuz. Bin bir türlü görünümüne, ekonomik göstergelerine rağmen kapitalizmin aynı zamanda kendisidir de. Doğaldır, kaçınılmazdır ama içten içe kendi beslendiği kaynakları tahrip eden dinamik bir süreçtir. Gündelik hayata yansıması en üst noktasında kendini ele verir. Binlerce insan yaşamını sürdürecek imkânlara uzak kaldığında, toplumsal çöküntünün adı olur.
Kaba bir bakışın kriz tespitlerinin altında böylesine bir canlılık yatıyor. Türkiye’de tanık olunanlar dünyanın diğer ucunda da eşzamanlı olarak yaşanıyor, benzerini buluyor. Küreselleşmenin basit ama yoğun anlamı bu olsa gerek. Liberal iktisatçıları asıl korkutan şey belki de dünyanın bütün ezilenleri açısından yaşanan eşzamanlılık.
Vaat edilmiş bir refah ülkesi kalmadığında, her toprak parçası krizlerle sarsıldığında yeni olan için “yaratıcı bir yıkıcılığın” zamanı gelmiş demektir. 1991’de Washington Konsensüsü’ne karşı Meksikalı isyancıların sloganlarında olduğu gibi bu dünyaya başka bir dünya daha sığabilir. Daha önce olduğu gibi...

 
Başa dön

  Dönüşüm..........Serdar Derventli

Sosyal adalet nedir?

İşçi emeklisi Johannes Eisenreich’ın dünyası yıkıldı (karardı da diyebilirsiniz). 20 yıldan uzun bir süre yasal sağlık sigortası AOK Rhein-Neckar’a ödeme yapan Eisenreich’i, sigortası en çok gereksinim duyduğu anda yalnız bıraktı. Sigorta, sol gözün tedavisi için gerekli görülen lazer terapisinin masraflarını karşılamayı redetmişti. Bu karara itiraz eden 68 yaşındaki Eisenreich’e sonunda olumlu cevap verildi. Ama geç kalınmıştı; Eisenreich’in sol gözü neredeyse göremez hale geldi.
Eisenreich, Almanya’da istisna değil. Sağlık sigortasının sürekli yükselen “katkı” paylarını karşılayamaz halde olan ve gözlerinin, dişlerinin bakımını yaptıramayan, gerekli tıbbi yardımcı malzemeyi alamayan milyonlarca insan var. Sosyal Güvenlik Yasası’na göre Almanya’da 924 mark aylık geliri olan, yoksul sayılmıyor. Düşük ücretli işlerde -ki burada sınır 630 mark olarak belirlenmiş durumda- çalışanların sayısı ise 6 milyon civarında.
Avrupa’nın birçok ülkesinde hükümette olan sosyal demokratlar “21. yüzyıla uygun program”lar hazırlamaktalar. Haziran 1999’da “Blair-Schröder tezleri”nin yayınlanmasının ardından sosyal demokrat partilerde kopan kuru gürültüden sonra “sosyal adalet”, “adalet”, “eşitlik”* kavramlarının sorgulanması ve içeriğinin yeniden doldurulması talep ediliyor. “Sosyal devlet”in “aşırı sosyallikten ötürü” iflasın eşiğinde olduğu öne sürülerek harcamalarını “temel hizmetler”e çekmesi isteniyor. Tartışmaların dozu düştüğünde birtakım uzmanlar çıkıp son araştırmalarını kamuoyu bilgisine sunarak “acil önlemler”in zorunluluğunu dile getirmeyi ihmal etmiyorlar. Son olarak Frankfurter Rundschau gazetesinin 10 Ağustos nüshasında “Sosyal Adaleti Yeniden Düşünmek ve (İçini) Doldurmak” başlıklı bir yazı ile “tartışmaların küllenmesinin” önüne geçmeye çalıştı. Gerçek anlamda tartışma falan yürütüldüğü yok, daha çok gerçekleşen saldırıları meşrulaştırılmak ve kitlelerin bunları sineye çekmesi için propaganda yapılmakta.
SPD Parti Programı Komisyon Başkanı Rudolf Scharping (aynı zamanda Federal Savunma Bakanlığı görevini sürdürüyor), 29 Aralık 2000 tarihli Berliner Zeitung gazetesine verdiği demeçte “eğitim ve kültürde olduğu gibi, yaratılan değerlerden de adil bir pay alınmasında adalet istediklerini” söylerken, “Bireyler kendileri ve kendi yaşamları için daha fazla sorumluluk üstlenebilir hale getirilmeli” demişti. Vatandaşların yaşamlarıyla ilgili daha fazla sorumluluk üstlenmeleri talebi kulağa çok demokratik geliyor. Bunu talep eden Scharping, 19 Ağustos tarihli Welt am Sonntag gazetesine verdiği demeçte ise “sosyal devlet hizmetlerinin karşılıksız olmayacağını” bildirerek işsiz kalanlara, sosyal yardım alanlara artık “karşılıksız” maddi yardım verilmeyeceğini açıkladı. Scharping’in karşılıksız verildiğini öne sürdüğü yardımlar, sonuçta emekçilerin vergileriyle doldurulan devlet kasalarından ödeniyor. Yani hiç kimseye “karşılıksız” bir şeyin verilmesi söz konusu değil. İşsiz kalan bir işçinin işsizlik yardımı alabilmesi için en azından 12 ay sigortalı çalışmış, yani diğer sosyal güvenlik aidatlarının yanı sıra işsizlik sigortasına aidat ödemiş olması gerekmekte. Ama artık bu da yetmiyor! Sosyal demokrat Scharping, üretimin dışına itilen ve sosyal yardımla yaşamaya mahkûm edilen emekçilere zorunlu çalışmayı getiriyor. Artık parkları mı temizletirler, belediyenin kantininde bulaşık mı yıkatırlar, yoksa 60 yıl önce olduğu gibi yol mu yaptırırlar, orası belli değil.
Son haftalarda Almanya’da “karşılıksız sosyal yardım” tartışmalarının yanında “haksız” yere yardım alanlar ve işsiz oldukları için devlet tarafından asgari sigortalı olanlar hedefte. Bütün burjuva partilerin “sosyal” politikacıları, “devletin sırtından geçinenlere” karşı hangi önlemlerin alınabileceği yönünde dahiyane fikirler ortaya atıyor. Sermayenin yılda 140 milyar mark vergi kaçırdığı, devletin iç borçlanma nedeniyle bankalara her yıl 80 milyar mark (günde 220 milyon mark!) faiz ödediği ve geçen yıl yürürlüğe giren vergi reformuyla sermayenin sadece 2001 yılında 270 milyar mark daha az vergi ödediği Almanya’da uygulanan sosyal adeletin tarifini yapmaya gerek var mı! Parası olmayan kör olsun! (*): Adalet, kitleler nezninde büyük bir öneme sahip olan, insanlar arasındaki eşitlik kavramının etik ve hukuksal açıdan hakim olan toplumsal ilişki ve hareketin değerlendirilmesidir. Adalet kavramı genel geçer, zaman aşımına uğramayan ve değişmez bir kavram değildir; onun içeriği tarihsel temeli olan belli bir ekonomik temele dayanan toplumsal bileşiminde var olan sınıfların ekonomik, sosyal ve politik değerlendirmesidir. Yani insanların adalet ve adaletsizlik kavramından anladıkları, onların sınıf karakterini ortaya koyar, onların sınıf çıkarlarının ifadesini içerir ve tarihsel olarak değişir. Burjuva anlamda adalet, sadece vatandaşların yasalar önünde eşitliğini içerir, yani sermayenin, üretim araçlarındaki, işçi sınıfının sömürülmesini sağlayan özel mülkiyetinden kaynaklanan sosyal eşitsizliğe dokunmayan formal bir eşitlikle sınırlıdır. Eşitlik ise tarihsel ve sınıfsal açıdan, toplumsal sınıflar, gruplar ve bireyler arasındaki eşit sosyal ilişkileri hedefleyen somut taleplerin ifadesidir. İnsanlar arasında genel, gerçek ve mutlak eşitlik ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, toplumsal mülkiyetin gerçekleşmesi ve yaygınlaşması, sınıfların yok olması, şehir ve kırsal kesimler arasındaki farklılığın, el ve kafa emeği arasındaki farkın ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Yani “Herkesten yeteneğine göre ve herkese gereksinimi kadar” ilkesinin geçerli olduğu bir dünyada. Eşitlik talebi işçi sınıfının ve ezilen sınıfların ve katmanların mücadelesinde sürekli önemli bir rol oynamıştır. Ancak bu talep, işçi sınıfının sömürüldüğü ve baskı altında tutulduğu sistemlerde bir illüzyon olarak kalmıştır ve kalacaktır. (Kleines Politisches Wörterbuch, Dietz Verlag)
e-posta:
serdar@evrensel.de

  Başa dön

  Evrensel.Net..........Sadık Çakıcı

Chat buldum çabuk kaybettim

Ülkemizde yazılı medyanın en önemli özelliklerinden birisi de 3. sayfasıdır. Artık gazetelerin sadece üçüncü sayfasında değil birçok sayfasında yer alan bu haberler 3. sayfa haberleri şeklinde klişeleşmiş olup bu haberlerin temel niteliği; ekonomik ve sosyal sebeplerden dolayı toplumun, özellikle de düşük gelirli kesimlerinin yaşadığı sorunların magazinel boyutta işlenmesidir. Eskiden darbeler arası olan ülkenin tarihi son yıllarda krizler arası bir hale dönüşürken medya; darbeden yararlandığı gibi krizden de yararlanarak bu konuda malzeme sıkıntısına düşmemekte.
Medyada yer alan internet haberlerinin önemli bir kısmını da bu tarz 3. sayfa haberleri oluşturuyor. Birbiri ardına mantar gibi çoğalan internet kafelerin bu haberlerin yaygınlaşmasında temel bir rolü var. Çoğu internet kafenin atmosferinin kahveden farklı olmayışı internetin kullanımında belirleyici olup bu olgunun en karakteristik ve temel göstergelerinden birisini de chat ve onun kullanım şekli oluşturmaktadır.
İnternet üstünde yazılı sohbet olarak tanımlayabileceğimiz chat; bir çoğumuzun kelime dağarcığına medyada yer alan haberlerle kazınmıştır. Bu haberlerde genellikle birbiriyle chat’de tanışıp daha sonra görüşerek birbirini sevenlerle, chat üstünde tartışıp bunu yüzyüze görüşüp kavga etmeye kadar vardıranlar işlenir.
İnternet üstünde chat’in nasıl faydalı bir şekilde kullanılabileceği bir yana böyle haberlerden sonra chat’in bir “sevgili” veya kavga arama mekânı olduğu şeklinde bir izlenim uyanması çok doğaldır. İnsanların mahkûm edildiği eğitimsizlik, yaşadığı toplumsal sorunların yarattığı baskı ve daha birçok sorunun etkisiyle her türlü yozlaşmaya açık bir ortam oluşturulduktan sonra medyanın yaptığı bu tür haberlerle insanlara adres göstermekten başka bir şey değil aslında.
Bir diğer yönü yine medya tekellerinin elinde bulunan veya teşvik ettikleri 0 900’lü hatların benzerini internet üstünde kurma daha doğrusu destekleme çabasıdır. Bu şekilde medyada olduğu gibi intenet üstünde önemli yatırımlara sahip şirketlerin internet kullanımının artmasıyla yaptıkları yatırımın karşılığını alacaklardır. Halihazırda yapılan anketlere bakılacak olursa internet kullanımının önemli bölümünü chat oluşturmakta.
Birbirlerinden farklı ülkelerde yaşayanlar için gerçekten ekonomik bir görüşme imkânı olan chat’in nasıl kullanıldığı da ayrı bir sorun. Bunun arkasındaki temel itici güç hiç tanımadığınız kişilerle birbirinize hiçbir sorumluluk duymadan konuşabileceğiniz bir ortam olmasıdır. Ayrıca insanların yakın çevrelerine gösterdiği ilgi ortadayken hiç tanımadığı kişilerle inernet üstünde konuşma fikri olsa olsa içi boşaltılmış bir heyecana denk düşer.
Tüketici bilincinin aşılanmaya çalışıldığı bir toplumsal yapıda da kişiler kullandıkları her türlü araca da yaşadıkları bütün ilişkilere de aynı şekilde yaklaşırlar. İster bilinçli olsun ister bilinçsiz, bir insan olarak kendini ve karşısındakini tüketmeye yönelik bir yaklaşımdır bu. Üretebildiği tek şey ise içinde yaşadığımız kapitalist sistemin dayattığı çıkmazlardır. Zaten bunun için hangi anlamda olursa olsun “tüketici” tekeller tarafından günümüzün yükselen değeri ilan edilmiştir.
Chat ise bu anlamda hem önemli bir olanak olarak kullanılabilecek interneti hem de gittikçe kötürümleşen insan ilişkilerini tüketmek işlevini yüklenmektedir. Daha doğrusu bu şekilde kullanımı teşvik edilmektedir. Bir döneme damgasını vuran arabesk filmler gibi internetin de “sanal alem yalan alem” tarzında sunulmasından kullanıcıların hiçbir şekilde çıkarı olmadığı gibi gereken tepkiyi göstererek sağlıklı bir internet kullanımı için gerekli yapıyı oluşturacak yine onlardır.
e-posta:
sadik@evrensel.net

  Başa dön

  Gündüz düşleri..........Ahmet Çakmak

Hazar Gölü canavarı Aslan ya da Bingolo Zazao

Hazar Gölü’nü bilir misiniz? Hani şiddetli yer sarsıntıları sonucu oluştuğu söylenilen göl. Bizim buraya, Diyarbakır’a, yüz on kilometre, Elazığ’a yetmiş kilometre uzak mesafede. Altında, tarihi bir Hıristiyan kentini barındıran bu gölün üstünde, Sivrice kısımlarından geçildiğinde, kent kilisesine ait çan kulesinin çanları görülür hâlâ.
Bir adam var burada. Hayır hayır, iki adamlık bir adam. Yaşı elli yedi. Boyu bir doksan beşten fazla. Boyla orantılı bir kiloya sahip. Eski zaman savaşçılarını andırıyor yürürken. Göğüsleri önde, elleri hep savaşacakmış gibi açık. Kış soğuğunun, yaz rüzgârının daha da sararttığı buğday ten, mavimsi gözler. İçe çökük avurtlar ve dudağının üstünde, Kürt erkeğinin simgesi, ‘denge aracı’ gür bıyıklar. Yaz-kış, başından çıkarmadığı kef-i egali (bir çeşit sarık).
İlk bakışta, dış görünüşüyle müthiş bir ürperti uyandırır insanda, fakat yaklaşıp konuşmaya başladığınızda, bu duygunuzun yersiz olduğunu anlarsınız. İyi niyetli, yumuşak huylu bir adam. Kendisini gölün aslanı görmesine rağmen insanlarla ilişkilerinde mütevazılığı elden bırakmıyor. Tuhaf davranışlar içine girmediği olmuyor da değil bazen. Bir ara, Maden ilçesinin yüksek merdivenlerinden aşağıya doğru yuvarlanmış, beyninde zedelenmeler meydana gelmiş tabii ki. Bu yüzden, çok tuhaf davranabileceklerini söylüyor onu tanıyanlar. Adını mı sormuştunuz?.. Söylememiş miydik?. Heybetine yakışan bir ad taşıyor. Adı: Aslan. Soyadı: Bora. O kendini anlatırken: “Ben Bingöllü Mehmet Ağa’nın torunuyum, Zaza’yım” diyor. Babası, Maden Demiryolları İşletmeleri’nde çalışmış. Küçük yaşta kaybetmiş annesini. Onu, Eskişehir’de yatılı okula vermişler. Bitirmiş. Diyarbakır’da, Ziya Gökalp Lisesi’nin orta kısmında ikiye kadar okumuş. Sonraki eğitim sürecini kimse bilmiyor, ama yüksekokul bitirdiğini söylüyorlar.
Göle sıfır bir dönemeçte, yüz metre alanda, küçük bir kulübe yaptırmış. Etrafını çitlerle çevirip giriş kısmına da ‘Aslan’ın Yeri’ demiş. Balık ve rakı satıyor, Diyarbakır’dan hatta Avrupa’dan onun için gelenlere. Gelen misafirlerle de doğal olarak içiyor. Üç büyük rakıya kadar içtiğini görmüşler. İçkiyi fazla kaçırınca (özellikle) etnik kimliğiyle de alay edilince, başlar; Bingolo, Zazao.. namus hariç her şeyde beraberiz, ölüme de tilili demeye.
Yaşantısı bu kulübeyle sınırlı değil. Bundan önce, başından çok meceralar geçmiş, çok badireler atlatmış. Genel olarak içtiğinde ya da güzel bir sohbet ortamında kendini bulduğunda, kahramanlığını fazlasıyla öne çıkararak başlatır anlatmaya, başından geçenleri bir bir:
Hayatının ilk önemli olayını da Deniz Gemiş’le üç ay, Yılmaz Güney’le geçirdiği iki yıl hapislik günleri olarak görür. Deniz öğrenciydi. Babası, Cemil Öğretmen, sık sık ziyaretine gelirdi. Rektörle kavga etmişlerdi. Doksan güne yakın yatıp çıktı. Yılmaz Güney’le ilgili anıları daha uzun. Her anısında, kahramanlığını abarta abarta, ben hamalım, Zaza’yım, bakın yüzlerce ağaç diktim, adam ettim çevreyi diyor.
Sonra diğer maceralar; karakol komutanı astsubayın üzerine yürüyerek silahını alması, sen astsubaysan ben de generalim, gölün aslanıyım demesi. Tanıdığı popüler isimlerle ilgili anıları sorulunca da; Abdullah Çatlı, tezgâhtarlık yapıyordu Mahmutpaşa’da, şu vurulan Ömür Lütfi Topal da tombalacılık. Ben onlar gibi kirli işlere girmedim. Kirli para zengini oldu onlar. Alınlarında ‘pezo’ yazar. Bakın, bakın anlıma: ‘Pezo’ değil ‘Heso’ yazar nah şurada. Onlar gibi olmam, namuslu adamım ben.
Yirmi beş yıldır yobazların içinde yaşıyorum burada. Her ne kadar bizi geriletmeseler de bunalttılar. Din ve toplum düşmanıdır bunlar. Kışın, özellikle Diyarbakırlı kampçıların gelmediği aylar, mahvoluyorum. Şaşırdım kaldım içlerinde.
Hazar Gölü canavarı Aslan, şimdi ne yapıyor dersiniz?
Ne yapacak...
Gölde ayaklarını yıkayan kulübenin çevresinde, Dersim’e, Keban’ın aşağı bakan kısmında, bir o tarafa, bir bu tarafa dolanarak zaman geçirip, içtiği rakıların etkisini yok etmeye çalışıyor, yeniden rakı içmek için...

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net