|
|

|
           

Bugün ülkede IMF ve DB tarafından oluşturulan "ulusal program" uygulanıyor. IMF memurları Başbakan'dan daha yetkili. Ülke topraklarından kalkan yabancı uçaklar, ülkenin yöneticilerinin haberi olmadan -haberleri olsa da farketmez- komşu ülkeyi bombardımana tutuyor. Ülkenin komşularıyla ilişkilerini ABD'nin stratejik çıkarları belirliyor.
|
Analiz .......................................... Ahmet Yaşaroğlu |
Ulusal güvenlik kimin sorunu
Mesut Yılmaz'ın başlattığı ulusal güvenlikle ilgili tartışma, ilk günlerdeki sıcaklığını yitirmişe benziyor. Ancak konunun önemi, bu sorunun tartışılmasını zorunlu kılıyor. Bu zorunluluk kuşkusuz sadece Yılmaz'ın bu sorunu ortaya atmakla neyi amaçladığından, Genelkurmay'ın ne tür bir yanıt verdiğinden kaynaklanmıyor. Tartışma ve dahası somut olarak bugün uygulanmakta olan "ulusal güvenlik" politikaları, doğrudan halk yığınlarını ilgilendiriyor. Onların kaderleri hakkında yukarıdan bir yerlerden kararlar veriliyor ve bu kararların "ulusal güvenlik" gerekçesi ile alındığı söyleniyor. Ancak yakından bakılınca görülüyor ki, tartışmalar içinde çok fazla "ulusal güvenlik" lafı geçmesine rağmen, yapılanların ne ulusallıkla, ne de güvenlikle uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmuyor. Çünkü tartışmayı hangi politik çıkar için başlatmış olursa olsun ne Mesut Yılmaz'ın, ne de Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın prestijine yaslanarak ulusalcılık bayrağını sallayan Genelkurmay'ın, ne de diğer belli başlı partilerin ulusal güvenliğin ve çıkarların savunulması ile bir ilgileri bulunmamaktadır. Bu uygulanmakta olan ekonomik programın adının da "ulusal program" olduğunu hatırlarsak, tartışmayı yürüten tarafların ulusallıktan ne anladıkları konusunda az çok bir fikir edinmiş oluruz herhalde!
Bugün ülkede IMF ve Dünya Bankası tarafından oluşturulan "ulusal program" uygulanıyor. IMF memurları Başbakan'dan daha yetkili. Ülke topraklarından kalkan yabancı uçaklar, ülkenin yöneticilerinin haberi olmadan -olsa da farketmiyor- komşu ülkeyi bombardımana tutuyor. Ülkenin komşularıyla ilişkilerini ABD'nin stratejik çıkarları belirliyor. İsrail'le girilen ilişkiler bu ülkeye cesaret verip saldırganlığını artırırken, müslüman halkların düşmanlığı kazanılıyor, vs. vs.
Ulusal güvenlik nedir?
Ulusal güvenlik, her şeyden önce bir ulusun kendisini savunma ve varolma hakkını devam ettirmeyi güvence altına alması demektir. Bu niteliği ile de salt askeri stratejinin konusu değil, ülkenin tüm potansiyel ve olanaklarının kullanılması, bu alandaki genel politikalarının belirlenmesi sorunudur. Esasen ülke ekonomik olarak güçlü ise, ulusal çıkarlarını ve güvenliğini koruma konusunda oldukça avantajlı bir konumda demektir. Aydınlatılması gereken bir diğer sorun ise ulusal güvenliğin sınırlarının ne olduğudur. Örneğin bir ulusun diğer bir ulusa ya da ülkeye saldırması ulusal güvenlik olarak adlandırılabilir mi? Eğer kendi varlığına ve ülkesine saldırı söz konusu değilse, bu, ulusal güvenlik değil, gerici, emperyalist bir politikadır. Bu bir ulusun diğer bir ulusu egemenlik altına alma, emperyalist çıkarlar peşinde koşma politikasıdır. Örneğin ABD dünya denizlerinde savaş gemileri gezdirerek, ağına düşürdüğü çeşitli ülkelerde üsler kurarak "ulusal güvenliğini" koruduğunu ilân etmektedir.
Bu politikanın ulusal güvenlik politikası değil, emperyalist çıkarları savunma, dünyayı paylaşma mücadelesinde elverişli bir pozisyon tutma politikası olduğu çok açıktır. Artık orada ulusal çıkarlar tarihe karışmış, emperyalist bir devletin ve ulusun, diğer uluslar ve devletler üzerinde egemen olma savaşı başlamış demektir. Keza Türkiye'nin Kıbrıs politikası ulusal çıkarların savunulması politikası değil, yabancı topraklar üzerinde hak iddia etme ve "fetih" politikasıdır. Çünkü adanın geleceğine karar verme hakkı, Türkiye ve Yunanistan'ın gerici devlet politikalarının, AB ve ABD'nin emperyalist çıkarlarının konusu değil, adada yaşayan Rumların ve Türklerin ortak kararlarının konusu olmalıdır. Açıkça vurgulamak gerekir ki, ulusal güvenlik ve çıkar başka ulusların haklarına tecavüz etme, kendisine ulusal ayrıcalıklar ve imtiyazlar sağlama üzerine kurulamaz.
Türkiye'nin bir ulusal güvenlik politikası var mı?
Türkiye Cumhuriyeti başarılı bir Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın üzerine kuruldu. Sonradan, aşağı yukarı kırklı yılların ortasına kadar izlediği politikaya da bu özellik damgasını vurdu. Ulusal Kurtuluş Savaşı, zorunlu olarak emperyalizme karşı geliştiği için Büyük Ekim Devrimi tarafından desteklendi ve teşvik edildi. Kemalist Türkiye içte cılız sol muhalefeti ezmesine karşın, dışta bilinçli olarak ve zorunlulukların dayatması ile Sovyetler Birliği ile dostluk politikası izledi. Yeni kurulan ulusal meclisin ilk diplomatik eylemi Sovyetler Birliği ile ilişki kurmak ve ondan yardım istemek olmuştu! Bu dış politika bilinçli ve doğru bir ulusal politika idi. Özlü bir ifade ile söyleyecek olursak bu politika yeni kurulan devletin kendisi gibi ulusal ve Ekim devrimi ile Cumhuriyet arasında yapılan bir anlaşmanın ürünüydü. Ekim Devrimi'nin önderi Lenin'e ve onun takipçisi Stalin'e her fırsatta küfür etmeyi meslek haline getirmiş sözde çok milliyetçi emperyalizm yandaşları, Türkiye üzerine oynanan oyunlardan sık sık söz ederken bu gerçek sürekli karşılarına çıkacaktır. Kısaca ifade edebiliriz ki, "yurtta barış, cihan da barış" özdeyişinde anlamını bulan bu politika, Cumhuriyet için ulusal ve aynı zamanda en gerçekçi politika idi.
2. Dünya Savaşı'nın ardından gelen ve Stalin'in Boğazlar üzerinde hak iddia ettiği palavrası ile körüklenen "Batıya yaklaşma" politikası, artık Türkiye'nin ulusal politikaları terk etmeye başlamasını ifade etmektedir. Ülkenin gençlerinin Kore de kırdırıldığı bir sürece girilmiş, NATO üyeliği ile Batı'nın sınır koruma muhafızlığı kabul edilmiştir. Ve artık ulusal bir politika değil, emperyalist ulusların ve büyük devletlerin çıkarlarının korunması politikası izlenmektedir. Ancak büyük patron ABD'nin, örneğin Küba'ya yerleştirilen Rus füzeleri ile ilgili krizde, olayların farklı gelişmesi durumunda Türkiye'yi feda etmeyi planladığı sonradan açığa çıkmıştır. Yine şimdilerde AB ve AGSK tartışmalarında, Avrupalı büyük devletlerin Türkiye'yi dışlama tutumuna karşı, egemen sınıf kliğinin 'yıllardır size hizmet ettik, karşılığı böyle mi olacaktı' demeye getirdiği ve hayal kırıklığı ile ifade etmeye çalıştığı gerici tutumunun kaynağı da izlenen bu politikadır.
Ancak bunun da mutlak olmadığını, Türkiye'nin AB içinde ABD'nin Truva atı olmayacağı güvencesini vermesi ve pratikte bunu uygulamaya yönelmesi durumunda, Avrupa'nın tutumunu değiştirebileceğini vurgulamak gerek. Ancak bu sert mücadelelerin sonucu olacaktır. Yılmaz'ın "ulusal güvenlik" sorununu ortaya getirmesi ve ardından koparılan gürültünün, sorunun bu yanıyla olan ilişkisi göz önünde bulundurulmalıdır. Bu sorunun AB lehine çözülmesi durumunda Türkiye açısından bir şeyin değişmeyeceğini, ülkenin bölgede AB'nin çıkarlarının "koruyuculuğunu ve kollayıcılığını" üstleneceğini anlamak gerekiyor. Yani bugün ulusal güvenlik perdesi altında yapılan, ulusu pazarlama mücadelesidir. Bu mücadele nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, ulusun ve halkın çıkarlarını, güvenliğini temsil etmeyecektir.
Ulusal güvenlik emekçi halkın sorunudur
Hatırlanacağı gibi, ulusal güvenlik tartışmasının birden bire çıkması beklenmedik bir durum olarak karşılandı. Sorun daha çok Yılmaz'ın politik manevraları olarak değerlendirildi. Bu söylenenlerde epeyce haklılık payı bulunmaktadır ve kuşkusuz büyük ölçüde doğrudur. Ama görmek gerekir ki bu tür politik manevralar burjuva siyasetinin doğasında vardır. Bunlarsız bir burjuva siyaseti düşünülemez. Soruna Yılmaz mı haklı, Genelkurmay mı? Yılmaz hangi politik hesapların peşinde vb. gibi tutumların ötesinde yaklaşmak gerekiyor. İşte burada sorunun iki yanına dikkat çekmek gerekmektedir. Birincisi, bu çıkışa bugün niye ihtiyaç duyulmuştur? İkincisi halkın dışında ulusal bir güvenlik politikası uygulanabilir mi ve ulusal güvenlik gerçekte kimin sorunu? Sorunun birinci bölümünün yanıtı yukarıda kısmen verilmiştir. Ayrıca şunlara vurgu yapılabilir; ülkenin içinden geçmekte olduğu süreç bazı adımların hızlandırılmasını zorlamaktadır. Büyük devletler arasındaki rekabet ve bunun için de Türkiye'yi hizaya getirme mücadelesi kızışmaktadır ve bu durum politik parti ve akımları da etkilemektedir. Doğal olarak her politik lider gibi Yılmaz da, bu süreçten AB'ye yaslanarak kendisi için en fazlasını alarak çıkmak, ülkenin uluslararası mevzilenmesini kendi kaderini bağladığı tarafta konumlandırmak istemektedir. Ama bu tartışma ve kapışmaların oldukça sert geçeceğini, olayların gelişim seyri açıkça ortaya koymaktadır. Bunun ulusal güvenlik sorunu olmadığı, ülkenin nereye bağlanacağı ve kimlere, hangi gerici ve uğursuz çıkarlara hizmet edeceği mücadelesi olduğu anlaşılmak zorundadır.
Sorunun ikinci kısmını yanıtlamak gerekirse, doğrudan ileri sürebiliriz ki, işçi ve emekçi halkın çıkarları yok sayılarak hiçbir ulusal güvenlik politikası uygulanamaz. Ancak yönetici egemen sınıfların ulusal güvenlikten anladıkları ilk şey iç düşmana, yani halka karşı devletin güvenliğe alınmasıdır. Burada çözülemez derin bir çelişki bulunmaktadır. İşçi ve emekçi hareketine, genel olarak sol örgütlere, Kürt emekçilerinin hareketlerine karşı en sert tedbirler ulusal güvenlik gerekçesiyle alınırken, örneğin Irak'ın İncirlik'ten kalkan Amerikan uçakları tarafından iki de bir bombalanması, Türkiye'nin ulusal güvenlik sorunu sayılmamaktadır. Keza Telekom'un, enerji sektörünün, stratejik madenlerin yabancı tekellere satılması her nasılsa ulusal güvenlik sorunu sayılmamaktadır. Geçimini temin edebilmek gayretiyle yabancı ülkelere işçi olarak gitmek isteyen ve bu ülkelerin elçilikleri önünde uzun kuyruklar oluşturan, bir an önce ülkeden çıkıp gitmek isteyen kitleleri varlığı da, onların bu duruma düşürülmesi de bir ulusal güvenlik sorunu görülmemektedir! Bu kitleler hangi ülkeye bağlılık duyacak, neyi savunacaktır? Onların savunmaya geçtiği, kaderlerini ellerine aldıkları koşullarda ise, şimdiki "ulusal güvenlikçilerin" hiçbirisinin ortada olmayacağını öngörmek de herhalde falcılık olmayacaktır. Örneğin "ulusal güvenliğin" bekçisi sayılan ordunun birinci komutanı, IMF ile çıkan bir anlaşmazlık sırasında "IMF bizi bırakmaz" diyebilmektedir.
Uçurum apaçık ortada
Yönetici egemen sınıfların ulusal güvenlik dedikleri politika ile halk kitlelerinin çıkarlarının ve güvenliğinin apayrı yerde durdukları, aralarında uzlaşmaz bir çelişki bulunduğu apaçık ortadadır. Ülkenin güvenliğini ve bağımsızlığını halk kitleleri temsil etmekte, onların bu sorunlar konusunda tutum almayı başardıkları durumlarda, yöneticilerle aralarında oluşan uçurum hemen görülür hale gelmektedir. Bu Bergama köylülerinin mücadelelerinde de böyledir, çiftçilerin mitinlerinde de, işçilerin özelleştirmelere karşı fabrika işgallerinde de. Bugün yaşanan şu durum bu çelişkiyi daha da çarpıcı hale getirmektedir. Bir yandan ulusal güvenlik tartışmaları sürdürülürken, diğer taraftan krizden krize sürüklenen ekonomi nedeniyle sanayi tesislerinin, diğer sektörlerin yabancıların eline geçmesi hızlanmış, bunlar kelepir fiyatına satılmaya başlanmıştır.
Peki ulusal ekonominin bu kadar tahrip edildiği bir ülkede ulusal güvenlik olur mu? Yönetici sınıfların bu konudaki tutumu bellidir; onlar "kendimizi uluslararası bloklardan birine attık mı sorun çözülmüş demektir" gerici tutumu içindedirler. Madem ki sorun böyle çözülmektedir, o zaman Lozan'ın üzerinden neredeyse 80 yıl geçmişken, niye "Sevr" korkusunu ikide bir dile getiriyorsunuz? Bu korkunun sadece halk kitlelerini yedeklemek için dillendirilmediği, arkasında bazı tarihsel ve güncel nedenlerin yattığı çok iyi bilinmektedir. Burada anlaşılması gereken şudur ki, Sevr korkusunu dile getirenler, bugün Damat Ferit Hükümeti'nin o gün bulunduğu konumdadırlar. Ekonomisi IMF ve Dünya Bankası'nın, ordusu NATO ve ABD'nin denetim ve yönetiminde bir ülke! Sizce bu ilişkiler içindeki bir ülkede ulusal güvenlik politikası uygulanabilir mi? Bu ülkenin kaderi ve geleceği, siviliyle askeriyle bugünkü yöneticilere bırakılabilir mi?
Başa dön


|
Dünden Bugüne

1762
MONTAGUE ÖLDÜ
Lady Mary Wortley Montague, Londra’da öldü. Elçilik göreviyle İstanbul’a atanan kocasıyla birlikte geldiği İstanbul’da gördüklerini betimlediği ve sanat ve ahlak üzerine yargılarını dile getirdiği Türkiye Mektupları Voltaire’in hayranlığını kazanmıştı. Türkiye’den İngiltere’ye götürdüğü sadece bu kitap değildi, ülkesine çiçek hastalığını da taşıdı!

1944
İŞGALE KARŞI AYAKLANMA
Varşova’da Nazi işgaline karşı ayaklanma çıktı.

1946
PALMİRO TOGLİATTİ ÖLDÜ
1893’te doğan Togliatti, hukuk ve ekonomi-politik öğrenimi görürken Gramsci’nin etkisiyle İtalyan Sosyalist Partisi’ne (İSP) üye oldu. 1921 yapılan Lirano Kongresi’nde İSP’den ayrılan İtalyan Komünist Partisi (İKP) kurucuları arasında yer aldı. İKP Merkez Komitesi üyeliğine seçilen Togliatti, Gramsci’nin tutuklanmasından sonra partinin genel sekreterliği görevini yürüttü. İspanya İç Savaşı’na katıldı. Komintern içerisinde Dimitrov’la birlikte “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” çalışmalarına önemli katkılarda bulundu. Stalin’in ölümünden sonra Komünist Partisi’nin çok merkezli olması gerektiği vb. tezleriyle revizyonizmin fikir hocalığına soyundu.
|
|

|