www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Söz-Öz ____ Aydın Çubukçu
Amerika kuyu kazıyor!

Emek Dünyası ____ İhsan Çaralan
Rehin ülkede bir kurban töreni!

Ada Notları ____ Kenan Ateş
Manchester barikatları ve bir çeşit veda

Hayatın İçinden ____ Arif Nacaroğlu
İyi ve kötü

İşçi Üniversitesi ____ Yüksel Akkaya
100 yıllık inat: Önce devlet

  Söz-Öz..........Aydın Çubukçu

Amerika kuyu kazıyor!

Bush’un başkanlığa seçilmesinin ardından, Amerika, yeniden “şahin” kesildi. Dünyanın rakipsiz efendisi olma yolunda ekonomik ve siyasi alanda attığı adımları, şimdi askeri önlemlerle pekiştirme planlarını uygulamaya başladı. “Kalkan Projesi”, askeri saldırganlık planının ilk ve en önemli adımını oluşturuyor. ABD, “haydut devletler” olarak adlandırdığı İran, Irak, Kuzey Kore gibi ülkelerin hızla nükleer-balistik füzeler ürettiğini ileri sürerek, dünyayı bu tehlikeden korumak için bir “kalkan” geliştirmek gerektiğini propaganda ediyor. Bütün dünyada kendi hegemonyası altındaki ülkelere bu plana katılma baskısı yapıyor. Bu projenin maliyeti, aşağı yukarı 200 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Ancak paranın hepsi Amerika’dan çıkmayacak.
Bu projede Türkiye önemli bir yer tutuyor. Türkiye iki bakımdan önemli görülüyor: Hem bölgedeki yeri bakımından füzeleri ilk karşılayacak ülke olarak tanımlanıyor; hem de “kalkan”ın gerektirdiği masrafları kendisinin üstlenmesi gereken başlıca ülke olarak tespit edilmiş bulunuyor.
Projenin bir başka yönü, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği ile NATO arasındaki gergin ilişkileri de ilgilendiriyor olması. Bilindiği gibi Avrupalı emperyalistler, kendi denetimlerinde ve NATO’dan ayrı bir askeri güç oluşturmaya çalışıyorlar. Türkiye’yi de, karar mekanizmalarına katmadan bu askeri gücün bir parçası olarak kullanmak istiyorlar. ABD’nin kesin kontrolündeki NATO, Avrupa’nın kendisine özgü bir askeri güç oluşturmasını istemiyor. Bunu engellemesinin mümkün olmadığı noktada, kendisine yakın devletlerin etkili olabileceği bir durum yaratmak istiyor. Bu yüzden İngiltere ve Hollanda, Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği içinde yer almasının koşullarını hazırlamak için çalışmalar yürütüyor. Fransa, Yunanistan ve Almanya, Türkiye olmaksızın da yollarına devam edeceklerini söyleyerek, Ankara’nın ileri sürdüğü talepleri görmezden geliyor. Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği Türkiye’yi dışladıkça, ABD’nin “Kalkan Projesi” içinde Türkiye’yi kendi yanına çekme olanakları artıyor.
İşin bu tarafı tam bir “arapsaçı”. Kimin eli kimin cebinde çok belli değil. Komplolar, ayak oyunları, tehdit ve şantaj gırla gidiyor. Görünüşte, ABD Avrupa’nın bir ordu oluşturmasına cepheden karşı çıkmıyor. Ama bu girişimin Avrupa’nın ABD’nin dünya çapındaki yayılmasını dengelemeye yönelik olduğunu biliyor. Emperyalistler arasındaki giderek keskinleşen çıkar çatışmalarında, artık silahların uç göstermeye başladığı bir zamana girdik. Mücadele şimdilik perde arkasında, masa başında yürüyor. Ancak önümüzdeki yıllarda, geçmiş yüzyıllarda yaşanan dünya savaşlarını aratacak savaşların çıkabileceğinin işaretlerini alabiliyoruz. Rusya, Çin, Irak, İran, Kuzey Kore, Yugoslavya kendi aralarında daha iyi ilişkiler kurarken, Amerika da, kendi cephesini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bütün dünya için için kaynayan bir yanardağa benziyor.
Bu açıdan bakınca, “Kalkan Projesi” bir simge olarak ortaya çıkıyor. Şu anda Amerikan ekonomisini askerileştirmenin bir aracı olarak, hızla sermaye döndüren bir sektör olmanın ötesinde pratik bir değeri yok. Ancak içine girdiğimiz süreçte, bu proje dünyanın büyük güçler etrafında kutuplaşmasında ve savaşa yönelik olarak bölünmesinde kullanılacak bir araç haline gelebilecektir. Daha şimdiden, bu projeyi destekleyenler sinsi bir propaganda savaşı başlamış bulunuyor.
Türkiye şu ana kadar “dengeli taraflılık” politikası gütmeye çalışıyor. Çin ve Türkiye Genelkurmay Başkanları düzeyindeki “sıcak” ilişkiler, bu politikanın bir işaretiydi. Ancak ekonomik bakımdan ABD’nin tam kontrolündeki Türkiye’nin “denge” politikalarını gerçekleştirmek için tamamen elverişsiz koşullarda olduğunu görebiliriz. Günümüzün koşulları ve ilişkileri XX. yüzyılın savaş dönemlerindeki koşullara hiç benzemiyor. IMF halkalarıyla bağlanmış bir Türkiye’nin “İsmet Paşa” diplomasisi oynamayı başarması düşünülemez.
Amerika, bütün dünyayı içine çekeceği bir ateş kuyusu kazıyor. Bu kuyuya kendisinin düşmesi de muhtemeldir. Türkiye içinse, bu cehennemin dışında kalmak için tam bağımsızlıktan başka hiçbir yol yoktur.
E-mail: aydincubukcu@evrensel.net


  Başa dön

  Emek Dünyası..........İhsan Çaralan

Rehin ülkede bir kurban töreni!

“Kurban” çok eski bir “Türk-İslam geleneği”dir. Her “kurban”; bir yanıyla bir “özür dileme”, öte yanıyla da kurban kimin içinse ona “yaltaklanma”dır. Özür ne kadar büyük, yaltaklanmanın ölçüsü ne kadar kaçırılacaksa kurban edilecek “mal”ın da o kadar “değerli” olması beklenir.
Köyün ağası, yeni karakol komutanının atanmasıyla da “kurban” kesebilir; örneğin 9. Cumhurbaşkanı gibi birisinin köylerinden geçecek olmasıyla da. Ama birinde “kuzu”, ötekinde “öküz” gibi (“Yahu adam öküzünü kesti” dedirtecek) bir kıymetli varlığını kurban eder. Nitekim, bazı “ağalar”ın, “devr-i Süleyman” dönemlerinde, ölçüyü kaçırıp sayın ... köyümüzün yakınından geçecek diye “deve” kurban ettiği bile olmuştur.
Sorunun güncel boyutu çok daha “dramatik”tir.
Dün, “niyet mektubu” sonrası, “ilk teftiş” için gelecek IMF heyetini de Türkiye Cumhuriyeti hükümeti; “kurban”la karşılama kararı aldı. Ama gelen ne karakol komutanı başçavuş ne de “Sülo” idi; koskoca IMF heyeti, bir dört ayaklı ağızsız-dilsiz, “deve” bile olsa, gariban hayvanla geçiştirilemezdi. Üstelik “affedilmesi gereken günah” da az değildi: “15 günde 15 yasa” denmiş; “15 Nisan’da tamam olacak” denmiş, nisan bitmiş! “Peki; 15 Mayıs olsun ama yasa sayısını da 18’e çıkaralım” denmiş!
Bu kadar tolerans da ancak Türkiye gibi, “kadim dost” bir ülkeye gösterilebilirdi; ama ne gezer! Bırak 15 Mayıs’ı, mayıs da bitmiş; ama çıka çıka 9 yasa çıkmış!
Eee, adamlar “teftiş”e geliyor. Türk-İslam geleneğine göre, gelen gayrimüslim de olsa; bir kurbanla karşılama gerekirdi. Bu durumda da en doğru olanı, “bir günah keçisi” bulup kurban etmekti! Hele bu “kurban”, şu başkan bu bakan gibi “kısmen sorumlu” biri değil de, Yüksel Yalova gibi “özelleştirmeden sorumlu devlet bakanı” olursa; doğrusu hem heyetin “ağırlığı” ile hem de özrünün “mana ve ehemmiyeti” ile uyumlu bir kurban olurdu. Zaten daha “büyüğü” başbakan ve yardımcıları olurdu ki; bu biraz da, “yolun sonuna gelindi”ğini göstereceği için spekülasyonlara yol açar; “mazallah piyasaları karıştırabilir”di!
Bu yüzden de; IMF teftiş heyetinin ayaklarının dibinde; Yalova gibi son yılların “en güzide bakanı” olarak bilinen bir bakanın “boynunu vurma”nın ne anlama geldiğini, “Türk kültür ve gelenekleri” konusunda “eğitildikleri”nden kuşku duyulmaması gereken, heyetteki “seçkin zevat” da anlayacaktır!
Tabii ki, işin bir yanı bu: Ve böylece; IMF’ye, Dünya Bankası’na verilen sözlere sadık kalınmaya ne kadar kararlı olunduğu gösterilmiştir.
Üstelik bunu sadece hükümet de göstermemiş; TÜSİAD başta olmak üzere (TÜSİAD, Yalova konuşur konuşmaz, bir açıklama yaparak bakanı kınamıştır) sermaye camiası, bürokrasi ve sermayenin medyadaki yalakalarından da; bugüne kadar örnek gösterdikleri, daha bir hafta önce, “Tantan’ın yerine İçişleri Bakanı” olarak gördükleri kişi, yıllardır özelleştirmenin en radikal savunucusu olarak övülen koca bakan; IMF’nin orta düzey görevlileri önünde kurban edilirken; “insaniyet” ya da “protokol icabı” olduğu için bile “Vah yazık oldu” diyen bir Allah’ın kulu çıkmamıştır. Tersine; “Bakın! IMF’ye, Derviş’e, piyasaya karşı çıkan herkese örnek olsun!” çığlıkları bir koro halinde yükselmiş; IMF’ye verilen sözlerde yamukluk yapacaklara gözdağı verilmek istenmiştir.
Kim demiş ki; eski krallar, padişahlar çok zalimdir de şimdiki egemenler daha uygar, daha insancıldır? Padişahların, vezirlerine karşı en zalimi olarak bilinen Yavuz Sultan Selim (Birisi bir düşmanına beddua edecekse, “Allah seni Sultan Selim’e vezir etsin” dermiş) bile; Sinan Paşa’nın kellesini vurdurduktan sonra, arkasından oturup ağlamış! Ama şimdikiler ağlamıyor; “başarılarını”, “kararlılıklarını” kutluyor; yamyam dansları yapıyorlar.
Ancak; hep akıllara takılan, ama bir türlü de kimsenin üstüne konuşmadığı bir soru; Yalova’nın “niyazi” niyetine gitmesiyle birlikte yeniden gündeme geldi.
Yalova’nın, “Bu tütün yasasını imzalamam” demesiyle “borsa düşmüş, faizler fırlamış, döviz çıldırmış”; “milletçe beş katrilyon kaybetmiş”iz!
İyi de; bu Yalova’nın borsada “kıyamet hisse senedi mi işlem görüyormuş” da adam bunları çektiği için mi borsa çökmüş? Ya da milyar dolarlara mı sahipmiş de bunları piyasadan çektiği için doların fiyatı çıldırmış, faizler de birden yüzde yüze vurmuş?
Peki; ağzından “piyasayı mutsuz edecek söz” çıkanın “kafası uçuruluyor” da, bu sözler üstünde oynayanlar, “piyasa oyuncuları”, “piyasa aktörleri”, kısaca da “piyasa” denilen bu spekülasyonun egemen olduğu sistemden kurtulmadan; ne soygundan, ne IMF’nin boyunduruğundan ne de uluslararası sermayenin kıskacından kurtulmanın mükün olmadığı bilinmiyor mu?
Elbette biliniyor ama; egemenlerin, büyük patronların, rantiyenin; ekonomiyi ve siyaseti ellerinde tutan güç odaklarının çıkarları buna göre olduğu için, bakanlar bile feda ediliyor; Türkiye’nin tarımının, ekonomisinin çökertilmesi göze alınıyor ama “piyasa”nın keyfinin bozulmasına izin verilmiyor. Derviş; “piyasa” ile aynı anlamda kullanıldığı için de, her adımda kendisi ve tabii arkasındakiler güçleniyor. Ve bakanlar bile “dokunurluk” kazanırken, piyasanın “dokunulmazlık” kazanması, her kelle uçurma; Derviş’i de en tepeye çıkaracak yolun temizlendiğini gösteriyor. Çünkü; Türkiye, ekonomisiyle, siyasetiyle “piyasa”nın, aynı anlama gelmek üzere uluslararası sermayenin ve uşaklarının rehini durumuna getirilmiştir. Kurtuluşun yolu ise; krizlerin, soygunların, spekülasyonun kaynağı olan “piyasa”dan, “piyasa ekonomisi”nden kurtulmaktan geçmektedir.
E-mail: caralan@evrensel.net


  Başa dön

  Ada Notları..........Kenan Ateş

Manchester barikatları ve bir çeşit veda

Geçen hafta sonu Manchester’da barikatlar vardı. Gerçek barikatlar. Bine yakın Asyalı genç kurdukları barikatların arkasından yedi saat boyunca polise taş, tuğla ve molotof kokteyli yağdırdı. Bu kez yanaşamadı polis. Uzaktan kafa sallayıp durdu.
En son on beş yıl önce benzer eylemler olmuştu. 1986’da siyahlar, yaklaştırmamıştı polisleri Londra’nın siyah gettosu Brixton’a. Polis günlerce girememişti içerilere. Bu kez Manchester’da yaşandı. Şimdi de Asyalı gençler geçti barikatların arkasına. Hindistanlı, Pakistanlı, Bangladeşli gençler.
Faşist BNP ve Ulusal Cephe’nin adamları, vurucu güç C-18’in militanları uzun süredir Asyalıların yaşadığı bölgelere saldırılar düzenliyorlardı. Polis bir şey yapmıyor, sadece seyrediyordu. Özellikle son haftalardaki seçim kampanyası sırasında Muhafazakâr Parti’nin başlattığı “İngiltere İngilizlere kalsın” yollu ırkçı kampanya, saldırıların daha da artmasına neden oldu kuşkusuz. Kafatasçı ırkçılar daha bir cesaretlenip doğrudan evlere yöneldiler. Ve sonunda Asyalı gençlerin sabrı taştı. Bir anda barikatların arkasında bine yakın genç toplandı.
Her yerde olduğu gibi İngiltere’de de egemen sınıf ihtiyaç duyduğu her zaman ırk atını oynadı, oynuyor. Irkçılık, ince veya kaba, ana politikalardan biri olmayı hep sürdürdü. Şimdi de öyle. Bugunkü barikatlar biriken tepkinin küçük bir göstergesi sadece.
Dışarıdan gelenler gitsin deniliyor. Adanın, adanın sahiplerine kalması isteniyor. Dışarıdan gelenler gidecek olursa kimse kalmaz burada. Çünkü ada önceleri boştu, sahipleri yoktu. Herkes sonradan geldi. İngiliz ırkı denilen Anglo-Saksonlar da sonradan geldiler. Onlar da burada değillerdi.
Angıllar (Angles) ve Saksonlar Alman kavimleri idi. Kavimler göçü sırasında Avrupa’nın bütün kavimleri yer değiştirince onlar da batıya ve kuzeye itilmek zorunda kaldılar. Gerek Angıllar, gerekse de Saksonlar Almanya’nın bugün de Saksonya denilen kuzey bölgelerinde yaşıyorlardı. Hamburg ve Bremen civarları ile Danimarka yarımadasının güney kısımlarında. Arkadan itilince 4. yüzyılın sonlarından 6. yüzyılın başlarına dek, sözü edilen bölgelerde yaşıyanların hemen hepsi Britanya adasına geçtiler. Adaya ayak basar basmaz kendilerinden önce gelmiş olanları kovdular. Romalıları ve öteki kavimleri. Artık son dönemlerini yaşıyan Romalılara çekip gitmekten başka yapacak şey kalmadı. Öyle yaptılar onlar da, çekip gittiler yaptıkları muhteşem yollarını arkalarında bırakarak. Öteki kavimler ise adanın içlerine ve kuzeyine doğru çekildiler. Ada yeni gelen Almanlara kaldı; yani Angıllar ve Saksonlar’a.
Tabi adaya göç onlarla bitmedi. Daha sonra da birileri geldi ve bu hep böyle devam etti. Vikingler, Normanlar, Fransızlar ve ötekiler ...
Öyle ki, kimi İngiliz kralları tek kelime İngilizce bilmezlerdi. Kimilerinin ana dili Fransızca kimilerininki de Almanca idi. Krallar ve öteki soylular halkla konuşurken tercüman kullanırlardı. Velhasıl, tarih çok sayıda İngilizce bilmeyen İngiliz kralı tanıyor. İngilizce denilen dil de zaten bütün bu dillerin karışımı ile oluştu. Latince, Almanca, Fransızca, Vikinglerin kuzey dilleri, eski Kelt dili ve daha adada konuşulan kaç dil varsa hepsi biribine karışıp İngilizce’yi oluşturdular. Tabii ağırlık Anglo-Saksonlar’da, yani Almanlarda olunca dildeki ağırlık da Almanca’da oldu.
Sonradan gelenler gitsinmiş. Peki, öyleyse oyalanmasın, başta o sözü söyleyenler olmak üzere, adada yaşıyan herkes bir an önce bohçasını toplasın. Ada da kalsın İrlandalı ve İskoçyalılara. Gerçi onlar da bir yerlerden gelip yerleştiler buraya, ama ne de olsa onlar çok daha önceden gelmişlerdi.
Zaten bir süredir bu konuşuluyor. İngiliz ırkı diye bir ırk var mı diye soruluyor. Herkesin dışarıdan geldiği bir yerde kimse ötekilerden daha önce geldi diye ev sahipliği yapamaz deniliyor. Bazılarına göre İngiltere İngilizlerin olamaz. O zaman da sonradan gelenler bır yere gidemez. Tartışma sürüyor.
***

Bugün 2 Haziran. Ada Notları’na başlayalı tam bir yıl olmuş. Geçtiğimiz yılın 3 Haziran’ından bu yana, her hafta sizlerle bu köşede sohbet etmeye çalışıyorum. Köşenin adından da anlaşıldığı gibi adadan notlar yazıyorum. Fazla ciddi konular değil, notlar. Daldan dala atlayan notlar.
Bundan böyle bu daldan dala atlayan notları yazmayacağım. Ada Notları’na burada son veriyorum. Elbette bu, yazılarıma da son veriyorum anlamına gelmiyor, gelmeyecek. Yazmayı tabii ki sürdüreceğim. Ancak, daha spesifik, belli alanlara daha yoğunlaşmış konuları ele almaya çalışacağım. Esas olarak, yoğunlaştığım ve de yoğunlaşacağım konularda yazacağım. Sohbet yerine bilgilendirici olmayı yeğleyeceğim.
Haftaya, Evrensel Pazar’da buluşmak üzere hoşçakalın.
E-mail: kenanates@aol.com


 
Başa dön

  Hayatın İçinden..........Arif Nacaroğlu

İyi ve kötü

Eski polisiye filmlerinin vazgeçilmez sahnesiydi. Suçlu olduğu ispatlanmasına karar verilen kişi, falaka, kaba dayak gibi sorgulama yöntemlerine girişilmezden önce bir lamba, bir sandalye ile döşenmiş odaya alınırdı. Sorguda genellikle iki kişi olurdu. Bunlardan biri oldukça saldırgan tavırlarla zanlının üstüne gider, onu hırpalar, suçunu kabul ettirmek için her şeyi yapar ve daha da kötüsünü yapacağını söyleyerek tehdit ederdi. Sonra odaya diğeri girer, insancıl bakışlarla zanlıya acır, yardım ettiği, suçunu kabul ettiği takdirde onu kurtaracağına söz verir, aksi halde diğer arkadaşının her kötülüğü yapabilecek karakterde, piskopat olduğunu söyler ve zanlıyı tavlamaya çalışırdı. Dışarıda anlaşarak iyi ve kötü karakter rollerini paylaşan sorgucuların ana hedefi, zanlıdan suçlu yaratmak ve onu gerekli cezaya çarptırarak işlerini başarıyla yapmak, hedeflerine ulaşmaktı. Zanlı, ya saldırgan kötü sorgucudan korktuğundan ya da sevecen iyi sorgucuya inandığından işlesin, işlemesin çoğunlukla suçunu kabul ederdi. Sorgucuların da üstünde olan ve onların da emir aldıkları kişilerin verdikleri cezaya çarptırıldığında, hatasını anlar ama iş işten geçmiş olurdu.
“Şimdi artık yöntem değişti, artık hedeflere ulaşmak için daha bilimsel yöntemler uygulanıyor” sanırken, son günlerde yaşananlar, iyi ve kötü yönteminin bazı kesimlerce asla eskimeyecek bir yöntem olarak halen kabul gördüğünü ortaya koydu.
Önce üç lider, dördüncünün tercüme ettiği niyet mektubunu imzaladılar. Kimi okuyarak, kimi okumadan imzaladığını söyledi.Anasını görüp, eklerini bilmediklerinden bahsettiler. Ama sonuçta imzayı bastılar. Şimdi maddeler teker teker uygulamaya başlandığında hemen rol dağılımı yapılıyor.
Telekom’un peşkeş çekilmesi maddesi mi gündeme geldi, iyi bakan komuoyuna “Ben halkın malının satılmasına karşı koyamam, ama bari ucuza gitmesin” mesajı veriyor. Kötü bakan’a verip veriştiriyor. Sonuç yasa kabul ediliyor. İyi ve kötü bakan bu konuda sahneden çekiliyor. Telekom çalışanı kaderiyle başbaşa bırakılıyor. Rol başarıyla tamamlanıyor. İşçi filmin farkında. Direniyor.
Hububat alım fiyatları mı belirlenecek, iyi bakan başlıyor bağırmaya. “Kötü bakanın verdiği para çiftçiyi mahveder. Türk çiftçisini perişan ettirmem. En az 178 isterim”. Kötü bakan hemen cevabı yapıştırıyor. “IMF’ye söz verdik. 158’den fazla olmaz”. İyi ve kötü, rolünü tamamlayınca üsttekiler kararı veriyor; 164. Çuvaldızı görüp, iğneye razı edilen çiftçi perişan, ama filmin farkında. Toprağında işçi olmasına, hatta işsiz olmasına ramak kalmış. Örgütleniyor.
Artık çıta yükseliyor. Sıra üniversitelerin yok edilmesine geldi. YÖK ile birlikte üniversitelerin toplum adına fikir ve çözüm üretme, muhalefet yapma yetenekleri köreltildi. 20 yıl boyunca görev yapan YÖK’ten çok YÖK’çü yöneticiler bu yokoluşun altyapısını hazırladılar. Üniversitenin araştırma kaynaklarının yok edilmesi maddesinin altı imzalanmış. Kötü bakan, “Haklısınız ama bir kere imzaladınız, vazgeçemezsiniz” diye tutturuyor. İyiler sırasını bekliyor. Bir zamanlar, duyarlı, sorumlu hocaları “Gözünün üstünde kaşın var” diye, YÖK adına hırpalamış olan rektörler eylemde.
Bazı işadamları da, sanki bu oyundan habersizmiş gibi, “İyi ve kötüler birbirlerini yerse krizden çıkılmaz, bunlar politik kriz yaratıyorlar” diye tepeden sopa sallıyor.
Film aynı ama seyredenler değişti. Rol yapanların üstün yeteneklerini yutmuyorlar. Onlar için, niyet mektubunu yırtıp, kendi çözümlerini hayata geçirenler iyi, üç, beş milyar doları cebe atmak için IMF kapılarında dilenci olanlar, bir kaç milyon dolarlık altın için, bir zamanların efendisi kendi köylüsünü sokaklarda süründürenler kötü.
E-mail: Arif1@gantep.edu.tr


 
Başa dön

  İşçi Üniversitesi..........Yüksel Akkaya

100 yıllık inat: Önce devlet

Kamu emekçileri yine hareketli, heyecanlı günler yaşamaktadır. Çünkü, grev ve toplu pazarlık hakkını tanımayan yasa yeniden TBMM’nin gündeminde. Öyle olduğu için de kamu emekçileri bir kez daha meydanlarda... Geçen hafta, cumartesi günü, “Kızılay’ı özgürleştiren”, “barikatları aşıp sırayı yasaya” getiren eylemler üzerine pek çok şey yazılıp söylendi. Bunları bir hafta sonra yeniden söylemenin bir anlamı yok. Ama altı çizilmesi gereken, kamu emekçilerinin mücadele ruhu ve gücü üzerinde yöneticilerin yeniden düşünmesi gerektiği olmalıdır. Kamu emekçileri kendilerine gösterilen doğru hedefleri büyük bir kıskançlıkla sahiplenmekte, gerekli direnci göstermektedir. Cumartesi günü “Kızılay’ı özgürleştiren”, “barikatları aşan” bu kararlılık bunun en önemli işareti, göstergesi olmaktadır. Bu nedenle de bu eylemden bu yönde önemli dersler çıkarmak gerekmektedir. Devletin ve doğanın muhalefetine rağmen bu eylem büyük bir coşku ile gerçekleştirilmişse, büyük bir umut da aşılamalıdır: Hem sendika yöneticilerine, hem de sendika üyelerine.
Belki de, asıl üzerinde durulması ve tartışılması gereken, devletin 100 yıllık inadı. Her ilk oluşuma, devlet hep büyük bir tepki ile yaklaşmış, bu ilk oluşumları nasıl etkisiz kılacağını düşünmüştür. Bu 100 yıl önce de böyleydi, bugün de böyle. Hadi 100 yıl önce imparatorluk vardı, saltanat bir tek kişinin elindeydi diyelim... Peki bugün? Yönetim biçimimiz cumhuriyet. Yani halka dayalı bir yönetim... Üstelik bir de demokrasiden söz ediyoruz... Ama dönüp bugünkü yapılanlarla dün yapılanları karşılaştırdığımızda değişen bir şey olmadığını görüyoruz.
1908 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda sanayinin az çok geliştiği, işçiliğin oluştuğu pek çok kentte grevler yaşandı. İlk kez olmasa bile çok kitlesel olarak yaşandı bu grevler. Üstelik devlete rağmen. Devlet, “özgürlükleri” getiren İttihat ve Terakki aracılığı ile bunun önüne nasıl geçeceğini düşünmeye başladı. O zaman Amerika’dan getireceğimiz bir Derwiş’imiz yoktu, ama Fransa ile aramız iyi idi ve Ostrorog diye bir Fransız akıl verenimiz vardı. O da, “Sendikasız grevlerin zararı yok, grev yerine sendikaları yasaklayın” dedi. Böylece, devlet gelişen işçi hareketini hemen zapturapt altına aldı. Böylece imparatorluk büyük bir tehlikeden kurtulmuş oldu!
1923 yılında “saltanata son, cumhuriyete evet” deyip yeni bir devlet kuranlar, 1936 yılında bir İş Kanunu çıkararak imparatorluğun verdiği grev hakkını da çok görüp, yasakladılar. 1938 yılında da sınıf temelinde kurulacak olan her türlü derneği yasaklayarak işçileri ne kadar çok sevdiklerini, onlara ne kadar çok güvendiklerini gösterdiler. Vakit ise faşizme açılma vaktiydi... Bizimkilerin neyi eksikti, nerede moda, orada onlar... Faşizmse faşizm, küreselleşme ise küreselleşme!
Faşizm II. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca moda demokrasi oldu, bizimkilerin bu modadan geri kalması mümkün müydü? Hayır. 1946 yılı Haziranı’nda hemen 1938 yılında koydukları yasağı kaldırdılar. Eh yasak kalkınca, bu “yaramaz” işçiler de boş duracak değil ya, hemen sendika kurmaya başladılar, ki birkaç ay içinde sayıları yüze yaklaştı. Bu, devlet için büyük bir tehlikenin işaretiydi! Onun dışında, ondan olur almadan kurulmuşlardı. Hemen kapatılmaları ve bir yasa ile zapturapt altına alınmaları gerekiyordu. Öyle de yaptılar. 1947 yılında bir Sendika Yasası çıkardılar. Bu yasa ile ne grev ne de toplu pazarlık hakkı tanıdılar. Sendikalara da, sünnet düğünü yapmak, balo ve çay partileri düzenlemek kaldı! Bir de İş Kanunu kamu işletmelerinde de uygulanıyor mu uygulanmıyor mu onu izlemek!.. Bu da 1947 sendikacılığı oldu, 1963 yılına kadar. 1963 yılında sendikalar grev ve toplu pazarlık hakkına kavuşarak gerçek kimliklerine kavuştular.
Devlet, 1963 yılına kadar işçilere uygun gördüğünü şimdi de kamu emekçilerine uygun görmeye çalışmaktadır. Ama, kamu emekçileri o günün işçileri kadar uysal ve tepkisiz değil. Hoş o günlerde de grev hakkını isteyen sendikaları “devlete karşı” gören, “vatan haini” ilan eden sendikalar var idi, bugün de var! Ne tesadüf... Ama işçiler, iyi kötü bir yasaya sahip olduktan 16 yıl sonra gerçek sendikalarına ve grev hakkına kavuşmuşlardı. Kamu çalışanlarına ilişkin grevsiz, toplu pazarlıksız bir yasa çıktıktan sonra ne kadar bekleneceği ise meçhul... Kuşkusuz bu belirsizliğin giderilmesi önce kamu emekçilerinin kararlılığı ve mücadelesine, daha sonra emeğin ortak çıkarlarında buluşan diğer emekçilerin göstereceği desteğe bağlı. Önce Emek Platformu’nun tepkisine ve direncine... Sonra, emekçilerin has örgütlerinin çabalarına... Bunun ne kadar başarı ile yerine getirildiğini ise zaman gösterecektir. Çünkü, dün olduğu gibi, bugün de zaman en büyük öğretmendir.

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net